Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Eylül 2011

BİR HAYALİN SONU MU?

20. yüzyılın ikinci yarısının en önemli projesi olarak ortaya çıkan, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’ndan Avrupa Birliği’ne uzanan süreç özellikle 11 Eylül sonrası Abd’nin Bush’la döneminde dünyada kaybettiği popülariteyle beraber bir anda dünyada yeni düzene ilham verecek merkez olarak algılanmıştı. Son olarak 2007 yılında Romanya ve Bulgaristan’ın üye olduğu dönemde Avrupa’da birliğin 1990 sonrası aldığı 15 yeni üyeyi hazmetmesi için genişlemenin durması gerektiğine değinenler çok değil bir kaç yıl sonra birliğin o günkü çekiciliğini kaybedeceğini hiç mi hiç tahmin edememişlerdi.

Peki ne olmuştu da modern zamanların en kapsamlı projesi bu duruma gelmişti. Aslında birliğin bugünlere gelmesinde kendi hataları kadar uluslararası konjonktürde etkili oldu. Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri desteğiyle kurulduğu 1950 sonrası dönemde temel olarak Sovyetler Birliği’nin Batı Avrupa’ya yayılmasının engellenmesi ve yüzyıllardır savaşan Alman – Fransız geriliminin doğuracağı bir savaşı daha ne kıtanın ne de dünyanın kaldıramayacağı endişesi üzerine inşa edilmişti. Aslında 90’lı yıllara kadar gösterilen performans bu düşünceden doğan birlik için çok da iyiydi. Birlik 6 ülkeyle kurulmuş ve daha sonra 3 genişlemeyle 12 ülkeye ulaşmıştı. Temelde serbest dolaşım ve ortak pazar üzerine oluşturulan sistem iyi işliyordu. Ancak 90’ların başında Sovyetlerin yıkılması birliği yepyeni bir sürece sokacaktı. Aslında bu rota değişiklinin bir kaç öne çıkan sebebi vardı. O dönemde Sovyet popülaritesinin dip yaptığı zaman aralığında zengin kaynaklara ve iyi eğitilmiş insani sermayeye sahip olan Rusya’nın çok geçmeden yeniden toparlanacağını düşünen ABD, Sovyetlerden kopan ülkelerin bir an önce batı sistemine entegre edilmesini istiyordu. Bu bağlamda özellikle 1960 – 1990 döneminde batı ve doğu Avrupa arasında oluşan gelir ve refah farkı dikkate alındığında doğu Avrupalılar için Batı Avrupa ve onun simgesi Avrupa Birliği en ilgi çekici hedefti. ABD bu durumu kullanarak Avrupa Birliği üzerinden bu ülkeleri sisteme çekerken sürecin sonunu pek de düşünmemişti. Avrupa Birliği’nin rota değişikliğinin en önemli sebeplerinden birisi de birliğin en güçlü ülkesi Almanya’nın özellikle Doğu Almanya ve Germen toplumlar dolayısıyla birliğin doğu Avrupa’ya yönelimine verdiği destekti. Almanların desteklediği bu genişlemenin sonuçlarından bugün duydukları rahatsızlık ise sürecin ne kadar plansız işletildiğinin kanıtlarındandır.

Avrupa Birliği genişlemeyle meşgul ettiği gündemine özellikle Maastricht süreciyle tam bütünleşmeyi de taşımış ve Avrupa Ordusu, Avrupa Parası daha da ötesi belki de tüm ülkelerden oluşan tek bir Avrupa ülkesi artık yüksek sesle dillendirilir olmuştu. Hatta dönem içinde Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine en büyük engel, bu tek Avrupa’nın değerlerini taşımadığı (din, kültür farklılıkları) olmuştu. Ancak işte Avrupa’nın belki de en büyük hatası bu noktada ortaya çıkıyordu. Pek çoklarına göre liberal düşüncenin en önemli ütopyası olan bu birlik aslında o güne kadar gayet realist bir süreç yaşamıştı. Savaş sonrası zayıflamış ve savaşmaktan çok iş birliğine ihtiyaç duyan ülkeler gayet rasyonel olarak bir ekonomik birliğe yönelmişti.Ancak 90 sonrası tek devlet hayali ve sadece batılı ülkelerin üstüne yük olacak, her hangi bir üretim kapasiteleri olmayan, dahası insani sermayede de mevcut Avrupa Birliği’nin çok gerisinde olan Doğu Avrupa genişlemesi belki de birliğin realizmden liberalizme gerçek geçiş dönemiydi. Bu dönemin devamında 1999’da yürürlüğe giren Euro, 2002 yılında birliğin o zamanki 15 üyesinin 11’inin eski para birimlerini yürürlükten kaldırmasıyla bu ülkelerin tek para birimi olmuştu. Ancak Avrupa Merkez Bankası var olmasına rağmen ortak mali politikalara sahip olmayan bu ülkelerin farklı mali politikalarının günü geldiğinde bu ortak para birimini nasıl etkileyeceği ne yazık ki göz ardı edilmişti.

2011 yılının Mayıs ayından itibaren başta Yunanistan, İspanya, İrlanda ve İtalya olmak üzere çeşitli Avrupa Birliği ülkelerinde yaşanan krizler birliğin geleceğiyle ilgili çeşitli soru işaretlerinin yeniden seslendirilmesine yol açtı. Aslında krizin sadece tek bir ülkeyle bağlı kalmayacak olması Avrupa da bu korkunun temel sebebi. Örneğin 2001 Türkiye krizini düşünelim. Ülkemiz ya iç borç olarak yerel bankalardan borçlanmıştı ya da dış borç olarak IMF, Dünya Bankası gibi kurumlardan borç almıştı. Halbuki bugün karşılaştığımız durum tamamen farklı. Nasıl mı? Düşünelim bakalım. Avrupa Birliği Yunanistan’ın batmasına izin versin. Yunanistan borçlarını ödemeyeceğini ve temerrüde düşeceğini ilan etsin. Bu durumda Yunanistan’a borç vermiş kurumlar, bankalar ülkeyle borcun yeniden yapılandırılmasını konuşurlar ve bu ülkeden alacakları temmerrüde düşmüş kabul edilir. Yani en basit muhasebe işleminde bile bu varlıklar varlık olarak kabul edilmez. Bu durumda ne mi olur? Başta Fransız bankaları olmak üzere, İngiliz, Alman, Belçika ve İsviçre bankaları arka arkaya varlıklarından önemli bir kısmını kaybederler. Bu kaybedilen varlıklar bir anda spekülasyonla beraber bankaların içinin boşalmasına yol açar. Bankalar ellerindeki mevduatlarla çoğu uzun vadeli çeşitli yatırımlar yaparlar. Bu vadeli işlemleri bölecekleri için olası gelirleri bir anda azalır. Yani en basiti şöyle düşünün. Bir havuzu besleyen ve ondan beslenen bir sistem var. Bir anda bu sistem yok oluyor. Buna ne denir. Batış… İşte Avrupa Birliği bugün bu ayrım noktasına gelmiştir. Ancak acı olan halen geçici çözümlere yönelme isteğidir. Bugün Almanya’nın verdiği destekle yasalaşan Mali İstikrar Fonu’nun 2 Trilyon Euro’ya genişletilmesi tamamen süreci uzatacak ama yaraya merhem olmayacak bir adımdır. Avrupa’da sorun yapısaldır ve tek bir mali politika olmadan tek para birimi hiç bir şey ifade etmeyecektir. Avrupa daha önce de sıklıkla belirttiğim gibi ya bu deveyi güdecek ya da bu diyardan gidecektir. Şu anda deveyi gütme yolllarını geçici çözümlerde görüyorlar ancak günü geldiğinde yavrulardan bir ya da bir kaçını kesmek zorunda kalacaklar. İşte o nokta Avrupa Birliği için ya bütünleşme ya da ayrışma noktası olacaktır. Kanaatim bu rüyanın kıymetini anlayan başta bu işin ekmeğini en çok yiyen Fransa ve Almanya olmak üzere güçlü ülkelerin günü geldiğinde kalıcı çözümler için gerekli sertliği gösterecekleri ve bu şarkının burada bitmesine izin vermeyecekleridir. Umarım günü geldiğinde bizim de parçası olduğumuz güzel bir rüyanın beraberce gerçekleştirildiğini görürüz.

Bilal ERTUĞRUL

30.09.2011

12:56

Read Full Post »

Geçen yazımda Türkiye’de 1950’lerden başlayan Küçük Amerika yolculuğunun hikayesine değinmiştim. Bugün sizlere aynı yıllarda kendi rotalarını belirleyip, o rotayı takip eden ülkelerin bugünkü durumlarını aktaracağım. 2. Dünya Savaşı sonucunda oluşan çift kutuplu sistemin tüm dünya için belki de en kötü sonucu ülkelerin dünya tarihinde belki de hiç olmadığı kadar bir taraf seçmeye zorlanmaları olmuştu. Okadar ki bir tarafa bağlı olmayan her ülkenin işgal edileceği tezi bu ülkelerin korkulu rüyası haline gelmişti.

İşte Türkiye bu dönemde tercihini batı yönünde yapıp Amerika olma hayalleri kurarken eski komşularımız olan Çin ve Hindistan kendilerine yeni yollar çiziyordu. İki ülkenin de o dönemdeki belki de en önemli avantajları güçlü toplumsal liderlere sahip olmalarıydı. Çin’de Mao, Hindistan’da ise Gandhi halklarına vaat edilmiş liderler gibi sahip çıkmış ve ülkelerinin bütünlüğünü sağlamışlardı. Aslında bu bizlere 1923 Türkiye’sini ve Mustafa Kemal Atatürk’ü hatırlatıyor. Bu iki liderde Atatürk’ten etkilendiklerini açıkça belirtmişlerdi.

Mao yıllarca batılı ülkeler ve bin yıllık hanedanlar tarafından sömürülmüş dünya nüfusunun %18’ini teşkil eden bir ülkenin başına geçmek için tüm Çin’i boydan boya aşacak, 2. Dünya Savaşı sırasında Japnlarla çarpışacak ve savaş sonrası Çan-kay-şek’i mağlup edecekti. Bugün yaptığı uygulamaların önemli bir kısmı eleştirilse de Mao’nun ülkeyi kendisine ait bir rotaya soktuğu gerçeği yadsınamaz bir gerçektir. Her ne kadar başlangıçta Sovyetler Birliği desteğiyle iç savaşı kazandıkları ve bir Sovyet uydusu olacakları iddia edilse de Mao’nun Çin’i çok farklı bir rotada devam etti. Tabii bu süreç pek de kolay olmadı. 1 Ekim 1949’da meşhur Tiananmen Meydanı’nda Çin Halk Cumhuriyeti’ni kuran Mao 1955’e geldiğinde Sovyetlerle ilişkilerini neredeyse kopma noktasına getirmişti. Batı ve ABD ile geçmişten gelen husumetlerde düşünüldüğünde Mao tarafından Kültür Devrimi başlatıldı. Bugün dikkatli gözler Çin’deki dönüşümün temellerini hep bu Kültür Devrimi’nde bulmaktadırlar. Çünkü ülke bu dönemde kendisine ait bir yol bulma çabasına yöneldi ve bu adımlar modern Çin’e giden yolu sonuna kadar açtı. Mao’nun kültür devrimi ülkeye kendi dinamikleriyle de gayet başarılı olabileceğini gösterdiği gibi Sovyetler’in çöküşüyle sürdürülemezliği açıkça anlaşılan ekonomik ve saosyal komünizm yerine planlı sosyal yapı açık ekonomik yapı modelinin temellerini atarak ülkenin bugünlere gelmesinde başrolü oynadı. Mao’nun Çin’i bugün dünyanın yeni süper güç adayı. Kriz dönemlerinde dev Avrupa ülkelerinin bir yardım etmesi için 4 gözle yolunu bekledikleri dünyanın en büyük ihracatçısı 2020 yılına gelindiğinde ABD’yi de geçerek dünyanın en büyük ekonomisi olacak. Şüphesiz bunlar bundan 50 yıl önce 400 milyonluk nufusunun 14 milyonunu açlığa heba etmiş bir ülke için hayal edilemez boyutlardaydı. Ancak başkasının küçüğü olmak yerine kendisinin büyüğü olmayı tercih eden en başarılı örnek bugün için Çin halk Cumhuriyeti’dir.

Büyük Çin olmasa dünyanın en kalabalık ülkesi olacak olan, asırlarca kaşiflerin onu bulma umuduyla dünyayı dolaştıkları Avrupa’da sadece baharatlarıyla bile bir kültür devrimine yol açan Ganj’ın kutsadığı toprakların ülkesi Hindistan’da Küçük Amerika hayaline kanmayıp kendi yolunu çizen en başarılı ülkelerden birisidir. Ancak tıpkı Çin gibi Hindistan’ın da geldiği konumu sadece sonuca bakarak değerlendirmek oldukça hatalı olacaktır. Bu sebepten Hindistan’ın kendi rotasını çizdiği yıllara dönmemiz gerekir. Tarih boyunca yerli halkı Hindular tarafından yönetilmek nasip olmayan bu toprakları birleştiren adam Hintlilerin Bapu’su Mahatma Gandhi’dir. Gandhi Mao’ya göre dünyada çok daha fazla takdir toplamıştır. Çünkü Mao’nun şiddet içeren bağımsızlık mücadelesine karşın Gandhi şiddete yer vermeyen pasif direnişle Hindistan’ı bağımsızlığına kavuşturmuştur. Bugün yaşadığı acılar, çektiği sıkıntılar düşünüldüğünde böylesine bir adamın hayatının sonunda da vahim bir suikast sonucu ölmüş olması vicdanları derinden yaralayan bir gerçek olarak ortada durur. Ancak Gandhi’nin altın eseri Hindistan bugün belki de onun dahi hayallerinin ötesine ulaşan bir başarı hikayesini hayat geçiriyor. Evet Gandhi uzun bir süre İngilizlerin sömürüsü altında yaşamış, kendi toplumsal düzeni eşitsizlik temelli bir ülkeyi öylesine derinden etkilemiştir ki o harabeden bugün bir saray ortaya çıkmıştır. Gandhi’nin Hindistan’ın bağımsızlığından 4 yıl sonra suikaste kurban gitmesi onun dönüşüm üzerindeki etkisini görmememize neden dahi olamaz. Gandhi Hindistan’a gelenekleriyle, resmi inanç Budizm’le ve halkının yapabilecekleriyle uyumlu bir rota belirlemiştir. Beşeri sermayesi gelişmiş ancak maddi kaynaklarda sıkıntı yaşayan bu ülkenin gelişmiş beşeri sermayesine ek olarak toplumsal yeterlilik ahlakına yaptığı vurgu bugünki Hindistan’ı şekillendirmiştir. Hindistan bugün Çin’den sonra son 10 yılın en fazla büyüyen ülkesidir. Dahası ekonomik büyümesini kültürel, askeri ve uzay teknolojileri alanlarındaki büyümeleriyle desteklemiş dahası Kaşmir yüzünden Pakistan’la sınırda aşiretler arası çıkan sorunlar dışında her hangi bir savaşa da katılmamıştır. Bugün dünyanın bilgisayar ve elektronik donanımının yarısından fazlasının üretimine bir şekilde katkısı olan Hindistan Çin’in aksine ucuz üretimden çok kaliteli üretimle büyüyor. Ülkenin ciddi nufus büyüklüğü hesaba katıldığında uzun vadede Çin’in üzerinde olan beşeri sermayesinin de etkisiyle dünyada 2040’larda ABD ve Çin ile beraber sayılı güçlerden olmaları beklenmektedir.

Geçen yazımızda Türkiye’de ülkenin kendi rotasına girmesi ve bu notadan sapılma dönemlerini ve bunların sonuçlarını incelemiştik. Bugünki yazımda da kendi yollarında yürüyen ülkelerin bugünki durumları ve gelecek projeksiyonlarına vurgu yaptım. 19. yüzyılın başı, sonu ve ortası farketmez ABD ya da Sovyetler’e benzemeye çalışan hiç bir ülkenin Çin ve Hindistan kadar başarılı olmadığı göz önüne alınırsa bizim ülkemiz için de Küçük Amerika olmak yerine Büyük Türkiye olmanın  ne kadar doğru bir tercih olduğu anlaşılacaktır. Taklit eden değil taklit edilen yarınlara ulaşmak dileğiyle…

Bilal Ertuğrul

29.09.2011

11:23

Read Full Post »

Tarihte ilk toplu yaşam formları ortaya çıktığından beri toplumlar arası üstünlük mücadelesi var olmuştur. Ancak kimi zaman belli toplumların diğerleriyle arasındaki güç farkı arttığında diğer ülkeler ona benzemeyi onunla rekabet etmeye yeğlerler. Ancak tarihin cazibesi o devletten sonra yeni gelen süper güçlü ülkeler hiç bir zaman o benzemeye çalışan ülkelerden çıkmaz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu dönemde bu gerçeğin çok net bir şekilde farkında olan yönetici kadrolar ülkeyi muassır medeniyet seviyesine taşıma hedefini koyarken bu noktaya çok dikkat etmişlerdir. Zaten Kurtuluş Savaşı sırasında kurulan ve diğer ülkelerin manda ya da himayesine destek veren cemiyetlerin yeni yönetimce feshi de bu konudaki hassasiyeti göstermektedir. Bu dönemde Atatürk ve devrimin önde gelen kadroları tarafından direkt olarak bazı ülkeler üzerinden gelişme hedefi konmamış onun yerine belli bir medeni seviye esas alınmıştır.

Ancak 2. Dünya Savaşı’nın sonucunda Hitler’in ve Almanya’nın düşmesi dünyada pek çok dengeyi değiştirmiştir. Değişen dengelerden birisi de artık çift kutba bürünmüş sistemde kendi yolunu çizmenin çok zorlaşmasıdır. Tabi bu durumda yaklaşık 20 yıldır başlarını kuma gömmüş bulunan çeşitli muhipler cemiyeti taraftarları bir anda yeniden ortaya çıkmış ve Türkiye’nin iki kutuptan birisine girmesini istemişlerdir. İlk olarak 1949 yılında devrin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye yakınlığıyla bilinen Nihat Erim tarafından kullanılan “Küçük Amerika Olacağız” sözü başta Demokrat Parti liderleri Celal Bayar ve Adnan Menderes olmak üzere daha sonra gelen nerdeyse her siyasi tarafından kullanılmıştır. Bu noktada Necmettin Erbakan ve Bülent Ecevit’i geleneksel çizgiden uzak durmuş ve bu yola girmemiş liderler olarak ayırmakta fayda vardır. Ancak önce “Her mahallede 1 milyoner”, “Alırsın Ford, olursun lord” gibi bugün dahi kullanılan sloganlarla yönetilen bu Küçük Amerika Türkiye rüyası ne yazık ki tam bir hüsranla sonuçlanmıştır. Menderes döneminin ilk yarısında 1955’e kadar Marshall ve Truman yardımlarının da desteğiyle patlayan üretim ve ekonomik büyüme 1955-1960 arası Menderes hükümetlerinin ise en büyük başarısızlığı olacaktır.

Cumhuriyet döneminin ilk darbesi sonrası 60’larda özellikle Kıbrıs üzerinden gerilen ilişkilere rağmen bahsi geçen yıllarda Türk siyasetine girmiş Süleyman Demirel’de aynı rotayı sürdürmüştür. Aslında Süleyman Demirel’in siyasi yaşamına bakıldığında bu kimliği bilinçli olarak isteyip seçtiğine kesin olarak ulaşılmaz. Pragmatist bir insan olan Süleyman Demirel’in Robert Kolej terk İngiltere referanslı halkçı Bülent Ecevit’e karşı çobanlıktan başbakanlığa çıkma vurgusunu yaparak yarattığı bir nevi Monşer kimliği fikri bir yaklaşımdan çok siyasi bir adımdır. 80’lerde Özal döneminde yine Türkiye’de artan bir Amerikan hayranlığı mevcuttur. Bugün o yılların gençliğinin özlemle andığı Dallas dizisi, gençliğin yaşam tarzındaki değişim ve ülkede yerleşen liberal düzen hep bu hayranlığın sonucudur. 90’larda Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla sadece bizde değil  bir kaç akıllı ülke dışında her ülkede temel gündem olan Küçük Amerika hayali bizde ise hazırlıksız gelişinin acılarını çektiriyordu.

2000’li yıllarda Recep Tayyip Erdoğan’ın ilk başbakanlık döneminde bu hayalin en uç noktasından dönülmüştür. ABD çıkarları için yaratılan bir savaş olan Irak İşgaline katılmaya hazırlanan Türkiye belki de tarihinde nadir görülen bir olayla Başbakan’ın desteğine rağmen 1 Mart 2003 tarihinde oylanan Tezkere’yi reddetmiştir. Meclisin sesinin halkın sesiyle bütünleştiğinadir durumlardan olan bu dönemi iyi okuyan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan özellikle 2007 sonrası 60 yıllık Küçük Amerika hayalinden vazgeçmiş ve belki de Türkiye kurulduğu günlerdeki rotasına geri dönmüştür.

Biliyorum bu noktada pek çoğunuz bana dönemler arası uygulama ve mentalite farklarından bahsedeceksiniz ama ben geminin rotasından bahsediyorum geminin içindeki değişime iç politika konularında değinilebilir. Evet Atatürk’ten sonra ilk kez bir Türk lider diğer uluslarca coşkuyla karşılanıyor, Batı’da ve Doğu’da onun uyandırdığı gibi hayranlık uyandırıyor. Bence bu bile bize aradan kaybettiğimiz yılların önemini gösteriyor. Ve 60 yıl sonra bu ülke gerek ekonomik gerekse de kültürel anlamda br güç olmaya doğru ilerliyor. Daha önce de belirttiğim gibi metodlar, uygulamalar, dünyaya bakış açıları farklıda olsa bu ülkeye, bu halka ihtiyacı olan inancı, güveni ve rotayı veren liderlerimiz Mustafa Kemal Atatürk ve Recep Tayyip Erdoğan’dır. İkisinde de beğendiğiniz ya da beğenmediğiniz pek çok yön olabilir ya da ikisinin birbirine benzetilmesini de bir diğeri için yeterince büyük bir saygısızlık olarak yorumlayabilecek kadar uçta dahi yer alabilirsiniz ama bu ülkenin bu rotada yolunun açık olduğuna ve yolun sonunda güneşin ışıklar saçtığına inanmak zorundasınız. Ve ancak inanarak güneşe akın eden çocuklar gibi bu karanlık yolun neferleri olabilirsiniz. Günü geldiğinde bu ülkede liderlerin “Ne olmuş Amerika olamadıysak, Atamız Osmanlı gibi cihana Sultan olduk ya” diyebilmesi dileğiyle…

Not: 2. Dünya Savaşı sonrası iki kutbun dışında kalıp kendi öykülerini yazan ülkeleri yarın ki yazımızda inceleyeceğiz…

Bilal ERTUĞRUL

28.09.2011

13:20

Read Full Post »

İnsan dünyada var olduğu günden bu yana hep bir yere ait olmak ister. Aslında insanın temel ihtiyaçlarında önce beslenme sonra barınma geldiğini düşünürsek bu pek de tuhaf olmaz. Ancak insanın bir yerde barınmasıyla bir yere, şehre adanması ayrı şeylerdir. İnsanın şehirlerle olan ilişkisi tarihin en güzel yazıtlarında, şairlerin şiirlerinde aşıkların aşklarının tam orta yerinde hep bir şekilde kendisini belli eder. Şehirler anlatılamayanı anlatan, insanın belki de kaçışını tamamladığı, bir suçlunun tüm suçunu itiraf etmesi gibi içindeki her şeyi kustuğu noktalardır.
Geçtiğimiz günlerde sosyal medya üzerinden bir İstanbul İzmir rekabeti yaşanmaktaydı. Ancak bence İstanbul ve İzmir rakip değil kardeş olacak şehirlerdir. Eğer bu ikisini illa ki bir şehirle kıyaslamak istiyorsanız o zaman karşınızda bütün heybetiyle Ankara’yı bulursunuz. Ankara yolu düşen hiç kimsenin İstanbul, İzmir gibi aşık olmadığı ama hep hayatının en uzun evliliğini sürdürdüğü şehirdi. Ancak bu evliliklerin tamamında diğer taraf ömrünün sonunu başka bir sevgiliyle geçirmeye and içmiş gibi Ankara’yı yüz üstü bırakıp giderdi. Ankara’da yaşadığım dönemde işte hep bu gelişi ve gidişi belirsiz yolcuların vatansızlığından dolayı Ankara’ya VATANSIZLARIN ŞEHRİ demişimdir. Bazı arkadaşlarımın ısrarlı soruları sonucunda da bunu şöyle açıklamışımdır. Ankara bu ülke kurulduğu dönemde bozkırın ortasında çıplak ayaklarının altında nasırları ayakkabı yerinde gören, yamasız elbisesi belki de hiç olmayan yokluğun, sefaletin ama o sefalet içinde dahi hep başı dik ve mağrur olmanın simgesi olduğundan belki de başkent olmuştu. Bozkırda tarihsiz, sahipsiz bir şehirdi. Çok geleni olmuştu ama hiç kalanı olmamıştı. Aslında hiç yalnız kalmamıştı ama çok terkedilmişti. Terk edilmeye o kadar alışmıştı ki en sevdiğinden ayrılsa bile gözünü kapamayacak kadar hislerini içine gömmüştü. Yani vatansızlar için hep bir durak olmuştu Ankara; ama hiç vatan olmamıştı onlara. Nereden bilecekti vatansızların vatanının yolunda olduğunu ve her gelen yolcunun yolunun sonunu gördüğünü.
İşte o yolcuların ulaştığı son hep İstanbul oldu. İstanbul yolun sonuna bütün haşmetiyle kurulmuş, çölde vaha bulmak kadar ona kavuşmak zor olmuştu. İstanbul nazlıydı, zordu onun kalbini çalmak. Gelen ister sefasını sürsün ister cefasını çeksin ayrılmazdı. İşte bu yüzden her gelen için artık VATANSIZLARIN VATANIYDI. İnsanlar bu şehre geldiklerinde geçmiş vatanlarını sadece oturdukları semtlerde mahalle adına çevirirler. Tıpkı ülkelerarasında göçenler gibi bu şehre gelenlerde dönmeyi değil burayı vatan yapmayı amaç edinir. Bu son aşkıdır o ömürlerin ve sonsuz olduğunu sadece İstanbul’un anlayacağı bir boyuttadır. Dedim ya İstanbul’u sevmek Ankara’ya ise alışmak daha kolaydır. Ve günü geldiğinde bunların arasında bir seçim yapmak zorundasınızdır. Konu İstanbul’sa genelde geriye dönemek pek mümkün olmaz. Şairler, yazarlar hep bu şehre aşık olmuş, ömürlerinin son demlerini onun koynunda geçirmiştir. Belki de sadece Türkiye’de değil tüm dünyada en kolay aşık olunabilecek şehirdir İstanbul. Onun sevgisi bazen o kadar yücelir ki etrafı surlarla çevrilir, onu almak için karadan gemiler yürütülür, surlarının dibinde yaşarken gidememişsem bari ölürken oradan ayrılmayalım isteğiyle erenler gömülür. Ankara ise onu en çok sevenler tarafından bile terk edilir. Bazen içerler onlara. Ne de olsa her şeyi vermiş, onları mutlu etmeye çalışmıştır ama kaderi hep aynı kalmıştır. Hiç kimse Ankaralı olamamıştır ama pek çok kişi hiç görmese bile İstanbullu olmak için can atmıştır.
İstanbul’da bulunduğum dönemde bu şehri sevmedim dersem yalan olur. Ama Ankara’da kurduğumuz dostlukları, orada düzensizlik olarak algılasakta yaşattığımız düzenin değerini de bir o kadar sevdiğimi anladım. Belki de insan lay lay lom günlerinin geçtiğini düşündüğünde biraz düzene de ihtiyaç duyuyor. Sonuç olarak şairlerin de dediği gibi İstanbul’u görmeden ölmemek gerekir, ancak İstanbul’da yaşamaya çalışırken de ölmemek pek çok kişiye nasip olmayan bir durum. Ama gün gelirde her iki şehirde yaşamam gerekir ve günleri bölmem istenirse hafta içleri Ankara’da hafta sonları ise İstanbul’da yaşarım.

Bilal ERTUĞRUL

27.09.2011

16:20

Read Full Post »

Asıl adı James Richard Perry olan ancak 2012 yılı içerisinde Rick Perry olarak sık sık duyacağınız, 3 dönemlik Teksas valisi 6 Kasım 2012 tarihinde yapılacak 57. ABD Başkanlık seçimlerinde mevcut başkan Barrack Obama’nın en büyük rakibi olarak ortaya çıkmış bulunuyor. 4 Mart 1950’de ABD’nin Teksas eyaletinde kırsal kesimde çiftçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açan Perry eğitim hayatının tamamını Teksas’da geçirdi. Tarım ve hayvancılık üzerine eğitim alan Perry üniversite sonrası Air Force çatısı altında pilotluk eğitimi aldı. ABD ordusu içinde pilot olarak görev alan Perry daha sonra babasının çiftlik işlerini sürdürmek amacıyla Teksas’da ki çiftliklerine döndü.
Siyasi kariyerine Demokrat Parti çatısı altında giren hatta 1988 yılında yapılan seçimlerde Demokrat Aday Al Gore’un kampanyasında Baba Bush’a karşı çalışan Perry o dönemde kendisini Teksas Demokrat’ı olarak tanımlıyordu. Perry bugün de bu geçmişini reddetmemekle birlikte Teksas Demokrat söylemini halen kullanmaktadır. Teksas Demokrat genelde liberal değerlere sahip demokrat parti içinde moral değerlerini de ön plana çıkartan kitleler tarafından kullanılan bir ünvandır. Peki nasıl oluyorda 20 yıl önce Demokrat Parti çatısı altında bulunan birisi bugün ezeli rakiplerinin en büyük başkan adayı olarak ön plana çıkmıştır. İşte bu dönüşüm 1989 yılında meydana geliyor ve Cumhuriyetçi Parti’den teklif alan Perry kendi değimiyle kendisini bulduğu partiye geçiyor. Perry Cumhuriyetçi Parti içinde tutturduğu sert söylem, karizmatik kişiliği ve partinin değerleriyle uyuşan kırsal değerleri yaşamına adapte etmesiyle bir anda öne çımıştır. Oğul Bush’un Teksas Valiliği dönemde hızla ilerleyen Perry 1998 yılında Bush’un da desteğiyle Vali yardımcılığına kadar yükselmiştir. Bilmeyenler için burada bir ek bilgi aktaralım; ABD’de vali bir eyaletin en üst düzey yetkilisidir ve bizdeki gibi atanarak değil seçilerek göreve gelir. Bu da valilerin de Demokrat ya da Cumhuriyetçi olmaları zorunluluğunu getirir. Valiler bulundukları eyaletin iç işlerinde merkezi hükümetin üzerinde yer alır ve bazen ellerindeki yetkiler tartışmaya açılır. 2000 yılında Bush’un ABD başkanı olmasıyla boşalan valilik koltuğuna oturan Rick Perry 2002, 2006 ve 2010 yıllarında yapılan seçimlerde yeniden seçilmiş ve Valilik görevini 11 yıldır sürdürmektedir.
Peki Perry’nin başkan adaylığında onu öne çıkaran faktörler ve başkanlık yarışında galip çıkması için olası stratejileri ne olabilir? Öncelikle Perry’nin öne çıkmasının temel sebebi konjonktür ve Obama imajına rakip yaratma isteği olarak görülmekte. Cumhuriyetçiler Bush’tan sonra uzunca bir süre daha zengin, kültürlü ve Teksas dışı adaylara yönelme eğilimindeydiler. Ancak Obama’nın bir rock yıldızı gibi popüler kültür figürü haline gelmesi onun karşısına çıkarılacak adayın daha lokal değerleri savunan dahası geçmişiyle de bunu teyit eden bir kişi olmasını gerektirdi. Örneğin Obama’ya 4 yıldır en ciddi muhalefeti yapan, ona karşı her türlü hareketi destekleyen emlak kralı Donald Trump’ın aday olma isteği sırf bu istek yüzünden Cumhuriyetçilerden destek almadı. Durumu çok net okuyan Trump seçimde Perry’i destekleme kararı aldı ve bu desteğin özellikle finansman kanalında Perry’i çok rahatlatacağı aşikar. Obama karşıtı adayda olması gereken sert söylemde Rick Perry’de fazlasıyla mevcut. Perry kampanyasını Obama ve zombilerini temizleyelim sloganı üzerine kurarken özellikle geleneksel cumhuriyetçi politika alanlarında geliştirdiği sert söylem bazen Bush’u bile aratacak düzeylere geliyor. Perry’nin Teksaslı olması da onu öne çıkaran bir neden. Bush sonrası dezavantaj gibi algılansa da 25 milyon nufusuyla ABD’nin en büyük 2. eyaleti olan Teksas Cumhuriyetçilerin ve Çay Partisinin geri dönülmesini istediği White Anglo-Saxon Protestant (WASP) kimliğinin ülkedeki en önemli simgelerinden birisi. Ayrıca ABD’nin en önemli ekonomik merkezlerinden olan Teksas’da yaptığı çalışmalar dünyanın ekonomik krize doğru sürüklendiği şu dönemde özellikle Obama’ya karşı Perry’nin elini güçlendirecektir. Bu bağlamda 4 yıl önce ciddi dezavantaj olan Teksas kimliği bugün Rick Perry için önemli bir destek noktası.
Perry’nin kampanyasında öne çıkan noktalara değinecek olursak orada da bazı ilginç tespitlerde bulunuyoruz. Sürekli Obama’nın ABD’nin temel değerlerini yok ettiğini savunan Perry öncelikle bu değerleri geri getireceğini iddia ediyor. Bu bağlamda eşcinselliğin suç olarak tanımlanması, sosyal güvenlik ve sağlık reformuyla Obama’nın verdiği hakları geri almak, özellikle gençlerin ehlileştirilmesi ve Hıristiyanlığı iyi yaşaması için gerekirse zorunlu katılımlarının sağlanacağı merkezlerin kurulması önemli projelerinden. Obama’yı sosyalist olarak tanımlayan, kampanyası boyunca ABD Merkez Bankası ve başkanını bitirmekten bahseden Rick Perry’e özellikle ekonomi alanında bu rahatı veren ise valiliği döneminde Teksas eyaletinin gösterdiği başarılı ekonomik performans. 2008 krizi sonrası toparlanma döneminde en hızlı büyüyen eyalet ekonomisi olan Teksas’ın piyasalarda ki kötüleşmeyle baş edip edemeyeceği ise gelecek yılki seçimlerde Perry’nin şansını ciddi oranda arttırıp azaltabilecek değişkenlerden birisi. Aynı zamanda ekonomik bozulma durumunda Obama karşıtı bir demokrat adayın da demokratların içinden çıkması Perry’i Obama’yla başkanlık seçimine daha avantajlı sokabilir. Perry’nin Teksas’da ki sloganı düşük vergi, küçük devlet ve güçlü ekonomi olarak öne çıkıyor. Ancak Demokratlar Perry döneminde eyalet kamu borcunun ve harcamasının 2 katına çıkmasının Perry’nin söyledikleri ile yaptıklarının çeliştiğini ispat ettiğini belirtip ona buradan yükleniyorlar.Perry’nin en ağır eleştiri aldığı konulardan birisi de küresel ısınma. Küresel ısınmayı bilim adamlarının bir yalanı olarak eleştiren Perry’nin eyaletinin ABD’nin en fazla kirlilik üreten ama buna karşın en az önlem alan eyaleti olması özellikle çevre duyarlılığı gelişmiş bölgelerde Perry’nin açıklamakta zorlanacağı bir gerçek olarak ortada duruyor.
Perry kariyeri boyunca ABD’nin en şanslı siyasilerinden birisi olarak tanımlanmıştır. Aynı zamanda küçükken çiftliklerinde edindiği değer ve alışkanlıkların da modern yaşamda elini kolaylaştırdığı biliniyor. Teksas’da en uzun süre görev yapan vali olan Perry, kendisini koyu hıristiyan olarak tanımlıyor ve aile, komşuluk, çalışkanlıi kilise kelimelerini hayatının en değerli kelimeleri olarak sıralıyor. Demokrat kökenli bir aileden gelmesinin aile bağları ve geleneğe çok önem veren cumhuriyetçiler de kendisi için sıkıntı yaratabileceğini bilen Perry bazen sırf bu sebeple söylemini aşırı sertleştiriyor ve bu anlarda Bush’u hatırlatıyor. Kriz süresince Teksas’da tanrının ABD’yi kurtarması için rahip görevlendiren Perry, Obama’nın sosyal güvenlik reformu sonrası Teksas’ın tek başına bağımsızlığından bahsederek 150 yıl önceki iç savaş günlerini hatırlatacak kadar ileri gidebiliyor. Küresel politikalarda daha ssert bir tutum takınacağını söyleyen Perry’nin de bu alanda klasik Amerikan politikasını uygulayacağı tahmin ediliyor. Özellikle ABD’deki Yahudi lobisinin desteğini almak için son dönemde İsrail’e verdiği desteği arttıran Perry’nin bu kapsamda Arap dünyası ve Türkiye’yi hedef alan sözlerinde yükselecek ton olası başkanlık döneminde Türkiye – ABD ilişkilerinin gelişimi konusunda kaygı verici beklentiler oluşturmakta.
Sonuç olarak Teksas kırsalından çıkan çocuğun ne kadar özünü koruyacağı ne kadar danışman hamleleriyle şova yönelik sertliğe kaçacağı ve bunun halktan alacağı karşılık onun başkanlık şansını belirleyecektir. Ancak an itibariyle Obama’nın gerisinde olduğunu belirtmekte de fayda vardır.

Bilal ERTUĞRUL

26.09.2011

12:59

Read Full Post »

Amerika Birleşik Devletleri 57. Başkanlık Seçimleri 6 Kasım 2012 tarihinde düzenlenecek. Kesinleşmiş Başkan ve Başkan Yardımcısı atamalarının 17 Kasım 2012’de yapılacağı seçimler öncesi ABD’de seçim kampanyaları hız kazanmaya başladı. Bilmeyenler için belirtmek isterim ABD’de seçim kampanyaları başka hiç bir ülkeye benzemez. Doğrudan seçimin olmadığı ülkede vatandaşlar kendileri adına oy kullanacak delegeleri belirler ve delegeler de başkanı belirler.Bu açıdan seçim kampanyalarında birebir başkan adayları arası rekabetin zirve yaptığı ülke olarak ele alınır. Ancak seçim sürecinden önce genel ABD siyasi haritasına bir bakalım isterseniz.

ABD’de siyasi partiler denince akla genelde sadece Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti gelmesine karşın ABD siyasi perspektifi oldukça geniştir. Partiler temelde ulusal, bölgesel ve eyalet içi partiler olmak üzere 3 ana formdadır. Kongre ve senato seçimlerinde zaman zaman ufak partiler ufak tefek sürprizler yapsa da ülkenin en önemli güçleri yukarıda belirttiğimiz 2 ana akımdır. Ulusal çaptaki 50 siyasi parti arasında bu iki parti Kongre’nin tamamını, Senato’da ise 1 vekil hariç bütün temsilcileri barındırırlar. Hal böyle olunca seçimde en önemli adaylar bu iki parti çatısı altından çıkan adaylar olmuşlardır. ABD’nin temel 2 siyasi hareketinde genellikle mevcut başkan ilk dönemindeyse ön seçim heyecanı muhalefetteki partide yaşanır. Bu yıl da gelenek bozulmadı ve Obama’nın temsil ettiği Demokratlardan aylar önce Cumhuriyetçilerde seçim heyecanı başladı. Şimdi isterseniz bu seçim heyecanının sebepleri ve detaylarını, öne çıkan adayı da analiz ederek aktaralım.

Cumhuriyetçi Parti ABD’nin en eski partisi olan Demokrat Parti’ye karşı dönemin köle ve kölelerin dolaşımı yasalarında ortaya çıkan anlaşmazlıklardan sonra çoğunlukla köleliğin serbest bırakılmasını isteyen Kuzeyliler tarafından 1854 yılında kuruldu. Güneyde pamuk tarlalarında çok düşük fiyatla çalıştırılan kölelerden faydalanmak isteyen kuzeylilerin ısrarı sonucu başını Texas ve diğer güneyli eyaletlerin çektiği bir grup eyaletin ABD’den ayrılmak istemesiyle ortaya çıkan iç savaşı bitiren ve ABD’nin 2. kurucusu olarak anılan Abraham Lincoln Cumhuriyetçilerin ilk başkanıdır. 1960 yılında seçilen Lincoln’ün başarısıyla uzun süre iç politikayı ellerinde tutan cumhuriyetçiler bu dönemde partinin savunduğu temel değerleri de oluşturmuşlardır. ABD merkez sağında yer alan partinin temel politikası “free labor, free land, free man” (Özgür işgücü, özgür toprak, özgür insan) şeklinde ifade edilmiştir. Cumhuriyetçiler zamanla kapitalizmin şiddetli savunucusu ve moral değerlere olan bağlılıklarıyla ABD muhafazakar partisi olmuşlardır. Bu partinin karşısında ise merkez solda tanımlanan ve daha ehlileştirilmiş bir kapitalizm, sosyal devlet gibi değerleri taşıyan ABD’nin en eski partisi olan Demokrat Parti yer alır. Cumhuriyetçi Parti 1980-2008 arası sadece Clinton döneminde muhalefette kaldıktan sonra özellikle 2. Bush döneminde kaybedilen popülarite ve 2007 ekonomik krizi sonrası 2008 seçimlerinde Obama’ya karşı %54’e karşı %46 oy oranıyla mağlup olmuşlardır. Ancak 2010 ve 2011’de yeniden bozulan bütçe, sosyal güvenlik düzenlemesine verilen tepkilerle Obama ve Demokrat Parti’ye karşı yeniden güçlenen Cumhuriyetçiler hali hazırda Senato’da 100 koltuktan 47’sini, Kongre’de 435 koltuktan 240’ını, 50 eyalet valiliğinden 29’unu elinde bulundurmaktadır. Yani Senato hariç tüm alanlarda rakibinin önündedir.

Ancak başkanlık seçimi farklıdır. Başkanlık seçiminde özellikle genelde toplumda % 25’i buldukları düşünülen kararsız ve bağımsızların oyları Cumhuriyetçilerin mi Demokratların mı kazanacağını belirler. 4 yıl önceki popülaritesi olmasa da Barrack Obama halen toplumda çok güçlü. Demokratların %84’ünün desteğini alan Obama çok büyük aksilik olmazsa parti içi seçim sürecinde fazla enerji harcamayacak ve 4 yıllık başkanlık döneminin muhasebesini genelde rakibi olacak Cumhuriyetçi adaya karşı verecek. İki adayın 4 kez canlı yayında karşı karşıya gelecek olması Obama’nın avantajına görünüyor. Ayrıca Obama olası parti içi seçimde minimum 8 canlı yayına katılacak rakibinin Cumhuriyetçi rakiplerinden aldığı eleştirileri de Cumhuriyetçilerin kendi kalelerine golleri olarak aktif olarak kullanacaktır. 4 yıllık yıpranma dönemi dezavantajlarına olan başkanların 2. dönem seçimleri öncesi en büyük avantajları genelde budur. Ve baba Bush hariç son 4 başkanın maksimum sınır olan 2 dönem üst üste başkanlık yapmış olmaları mevcut başkanların bu avantajlarını iyi kullandıklarını göstermektedir. Obama’nın azalan popülaritesi ise özellikle ekonomik krizden en çok etkilenen Latinler ve İsrail’le ilişkilerden memnun olmayan geleneksel demokrat partili Yahudi azınlıklarda görülmekte. Latinlerden 2008’de %67 oy alan Obama’nın desteği bugün %53 seviyesindedir. Yahudilerde %78 olan destek %60’a inmişken, o seçimde % 55 Cumhuriyetçi, % 45 Obama oyu kullanan beyazlardaki dağılım muhtemelen seçimin galibini belirleyecektir. İşte Cumhuriyetçilerin yeni başkan adayı kim olursa olsun bu dataya uygun bir aday belirlenecektir. Bu durumda Latin ve Yahudilerde oy kaybına uğrayan Obama’nın karşısına 2008 adayı McCain’e oranla daha sert, daha muhafazakar ve beyazların oylarından daha fazla alamasa bile mevcut oyu korumayı başaracak bir adayın çıkması sürpriz olmayacaktır. Yani yeri geldiğinde şiddete sadece sözlerinde değil davranışlarında da yer verecek, piyasalara devlet müdahalesini sınırlandıracak, belki dünyada küresel ilişkileri gerebilecek yeni bir Neocon aday garanti gibi duruyor.

Cumhuriyetçi Parti’nin mevcut adaylarını incelediğimde göze batan, yukarıda belirttiğim özelliklere uyan ve dahası kamuoyu yoklamalarında rakiplerinin önünde gözüken Teksas Valisi Rick Perry bana göre şu anda Obama’nın en büyük rakibidir. Peki bu Türkiye’de ismini bile çok az kişinin duyduğu, Google’a ismini yazdığınızda Ağustos tarihli bir videosu ve adaylık ilanı dışında hakkında Türkçe bilgi bulamayacağınız Rick Perry kim mi; onu da bir sonraki yazımda göreceksiniz…

Bilal ERTUĞRUL

23 Eylül 2011

13:45

Read Full Post »

AB Yol Ayrımında

 2007 yılı başlarında uzun süredir her hangi bir düzenlemeye tabi tutulmadan kurulu sistemi içerisinde ilerleyen ve Amerikan rüyasının en önemli ayaklarından birini oluşturan Mortgage sisteminde başlayan, aynı yıl önce ABD daha sonra uluslararası bankacılık krizine dönüşen finansal kriz önce geçici çözüm yöntemleriyle aşılmaya çalışıldı. Ancak bu geçici çözümlerin yaklaşık 22-23 ay piyasaları sakinleştirmesi yeterli olmadı. Çünkü piyasalarda halen düzeltilmeyi bekleyen pek çok yanlışlık vardı ve ne yazık ki ne ABD ne de AB bu sorunlara kalıcı çözümler üretmeye çalışmıyordu.

Bundan yaklaşık 5-6 ay önce Avrupa’da Euro bölgesinde bulunan bazı ülkelerin ekonomik durumlarının tahmin edilenden çok daha kötü olduğu görüldü. Yunanistan, İtalya, İrlanda, İspanya ve Portekiz yüksek kamu ve dış borç miktarları, açık veren bütçeler ve şeffaf olmayan bankacılık sistemleri sebebiyle bir anda Avrupa kıtasının kara bulutları olarak ortaya çıktılar. Aslında bu ülkelerin her birinde ciddi sorunlar olmasına karşın en rahatsız edici durum Yunanistan’da yaşanmaktaydı. Önce Yunanistan’ın kredi derecelendirme kuruluşları ile yaptığı çeşitli anlaşmalarla ekonomik göstergelerini çok daha iyi gösterdiği ve gerçekte var olan rakamların açıklananlar ile hiç bir ilgilerinin olmadığı ortaya çıktı. Daha sonra yıllardır üretiminin çok üzerinde tüketen, nufusunun önemli bir kısmı memur ya da işçi olarak devletten nemalanan Yunanistan ekonomisinin artık bu durumu kaldıramayacağı ortaya çıktı. Mayıs 2011’de Yunanistan, AB, IMF arasında yapılan görüşmelerde özellikle Fransa’nın başını çektiği AB Troykası kendi vatandaşlarının vergilerini ciddi düzenlemeler karşılığı Yunanistan’ın borçlarını temizlemek için kullanmaya karar verdi. Bundan sonra belli bir dönem durgunluk başladı ve piyasalar stabil hareketler gösterdi.

Temmuz 2011’in son günlerinden itibaren Yunanistan’da yangın dünyayı çok daha ciddi bir şekilde tehdit etmeye başladı. ABD kendi iç piyasalarını nispeten düzenlemişken bu sefer kavrulan AB oluyordu. Dahası özellikle Almanya’da halk kendi paralarıyla Yunanistan’ın kurtarılmasına ciddi tepki veriyor ve Merkel yerel seçimlerde üst üste mağlubiyetler alıyordu. Fransa’nın çabaları yoğunlaşmaya başlar başlamaz bu çabaların sebepsiz olmadığını gösteren veriler ABD merkezli bağımsız derecelendirme kuruluşlarından gelmeye başladı. Açıklanan raporlara göre Yunanistan’ın dış borcunun önemli bir kısmı Fransız bankaları tarafından finanse edilmekte ve olası bir Yunanistan iflası Fransa’yı her ülkeden daha fazla tehdit etmekteydi. Yani Yunanistan’da ki yangın söndürülemeyip ülke iflas ederse yangın ilk tahribatı Fransa’ya verecekti.

İşte tam bu günlerde AB zamanında yaptığı bazı hatalarla yüzleşme fırsatı buldu. Vakti zamanında Euro’ya geçiş kriterleri belirlenirken bunların iyi kriterler olduğu herkes tarafından kabul görmüş, ancak istisnasız her üyeye uygulanma şartıyla başarının geleceği vurgulanmıştı. Dahası farklı mali politikalara sahip ülkelerin maddi durumlarının kötüleşmesinin Euro üzerinde oluşturacağı yük akıllara dahi getirilmemişti. Ancak bugün bunlar yavaş yavaş gündemi işgal etmeye başlıyor. Peki şimdi ne yapılabilir? İsterseniz birazda onlardan haber verelim.

Öncelikle bugün Euro bölgesi çok temel bir iktisadi gerçekle yüzleşmekte. Mali politikaları aynı olmadan ortak para politikası uygulayan sistemler çöküşe mahkumdur. Neden mi? Çünkü, para ya da genel olarak para politikası bir ülkenin mali performansının yüzü olarak da ele alınabilir. Düşünün sayfalarca kod yazan, çeşitli arayüzler kullanan bir yazılım mühendisinin ortaya koyduğu bir sayfayla karşılaşıyorsunuz. Ancak o sayfaya tüm gücünü veren alt yapısı. Yani altyapısıyla uymlu olmadığı sürece sayfa hiç bir şey ifade etmiyor. AB de tam bunu yaşıyor. Pek çok ülke farklı mali politikaların üzerine ortak bir para birimi koydular ve ona da EURO adını verdiler. İşler tüm dünyada 2000-2008 arası iyi giderken Euro’da sorunsuz ilerliyordu. Ancak işler bozulunca farklı maliye politikalarının imkansızlığı görüldü. Bugün yapılacak şey hem AB hem de Yunanistan için en iyisi olacak. Bu en iyi çözüm de Yunanistan’ın acilen Euro bölgesinden çıkarılması, kendi eski para birimi Drahmi’ye geçmesi ve anında devalüasyon ilan etmesi. Bu olmazsa ve Ekim ayında beklenen Yunanistan iflası Euro içinde olursa bunun sonuçları sadece Euro’nun değil aynı zamanda tüm AB’nin geleceğini tehdit eder. O zaman Yunanistan’ın Euro’dan atılması AB için de çok iyi olacaktır. Ancak AB için sorunlar burada bitmeyecektir. Öncelikle başta İtalya ve İspanya olmak üzere Maastricht kriterlerinin yakınından geçmeyen ülkelere kendilerine çeki düzen vermeleri için belli süreler verilmeli. Bu süreçte kendisini düzeltemeyen ülkeler de Yunanistan ile aynı muameleye tabi tutulmalı. AB aynı zamanda en geç 2013 yılı başlangıcına göre ortak para biriminin geleceğine karar vermeli. Ortak paranın ortak maliye politikası gerektirdiği dikkate alınarak birlik alacağı karar sonrası ya tam bir bütünleşmeye gidecek ve yıllardır beklendiği gibi tek bir ülkeymiş gibi hareket edebilecek ya da 20 yıl öncesine dönüp bir ticari ortaklık halini alacaktır. Ancak bu kriz göstermiştir ki artık Euro bölgesi mevcut haliyle sürdürülemez. Bundan sonra ya bir doğum ya da ölüm olacaktır. Ve hiç bir doğum sancısız olmayacağından doğum kararı alınırsa ciddi acılar da çekilecektir. Çekilecek ilk acı Ekim 15’e kadar Yunanistan’ın parasal birlikten atılması ve İtalya’nın da kendisini benzer bir takvime hazırlamasını sağlamaktır. Yunanistan’da artık ateşi tanrılardan çalıp insanlara getiren yeni bir Prometheus beklemek ve har vurup harman savurup bunu da illegal yollarla kapatmak yerine gerçek dünyaya dönmeli ve en yakın komşuları ezeli rakip ebedi dostları Türklerin 2001 sonrası yaptıklarını tekrar etmelidir. Bu durumda ateşin ışığını tünelin sonunda bulacaklardır. Ancak hayali getiren mistik Prometheus değil karşı kıyının çocukları olacaktır.

BİLAL ERTUĞRUL

22.09.2011

16:32

Read Full Post »