Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Ekim 2011

6-7 Eylül 1955 Türkiye Cumhuriyeti tarihi açısından çok vahim sonuçlar doğuracak olayların başlangıç tarihidir. Ama isterseniz o gün yaşananlara geçmeden önce döneme kısa bir göz atalım. Başbakan Adnan Menderes 1950 yılında iktidara, CHP ve İnönü devrinin sona erdiği, yeni dönemin batılı anlayışta bir demokrasi çağı olacağı iddiasıyla gelmişti. İktidarının ilk döneminde bu yönde atılımları olsa da 1955 sonrası oluşan gerginlik ortamı ve ülkenin yaşadığı sıkıntılar nedeni halen tam olarak açıklanamasa da, ülkenin çıkarına olmadığı çok açık görülmüş olan 27 Mayıs 1960 darbesine götürecekti. Çankaya’da Cumhurbaşkanı Celal Bayar çoğu zaman iktidarın frenleyicisi konumunu görmekteydi, ancak 1955 sonrası iplerin onun elinde olmadığı açıkça belli oluyordu. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu özellikle Londra Konferansı sonrası Kıbrıs Sorunu genelinde Yunanistan ile artan gerginliği yönlendirmeye çalışıyordu. Türkiye – Yunanistan gerginliği belki de sonraki 30 yıla damgasını vuracaktı. Bu gerginlik bazen bir rekabet halini alıyor ve iki ülke hiçbir hazırlığı olmadan aynı anda Avrupa Birliği’ne üyelik başvurusunda bulunuyor, bazense yazımda konu edeceğim gibi 6-7 Eylül olayları gibi hatırlanmak istenmeyen olaylara neden oluyordu.

6 Eylül 1955 sabahı Türkiye adeta soğuk duş etkisi yaratacak bir haberle güne merhaba diyordu. Atatürk’ün Selanik’te doğduğu ev gece 4 sularında bombalanmıştı.   Ajansların geçtiği bu haberi duyan halkta hem şaşkınlık hem de öfke mevcuttu. Günde çift baskı yapan gazeteler akşam sayılarını çıkarmaya başlamış, özellikle bazı gazeteler halkı galeyana getiren manşetler atmıştı. Mesela bir gazetenin başlığı “Atamızın Evi Bombalandı” olmuştu. Aslına bakılırsa gazetenin attığı başlık yanlış değildi, ancak; bu yapılanları kınamak adına halkı galeyana getirecek haberlerden kaçınmakta sorumlu bir gazetenin yapması gereken olmalıydı. O gün normalde 40000 satan bazı gazeteler yazılarının içeriğiyle oldukça sert bir üslup kullanır ve tam 200.000 adet baskı yapar. İşin kötü tarafı gazete satılmak için değil bedava dağıtılmak için basılmıştır. O gün çıkan olaylarda önemli rolü olan bir diğer kuruluşta “Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti”dir. Bu cemiyet içerisinde Kıbrıs da yaşanan olaylar nedeniyle pek de haksız bir nedene dayanmayan bir öfke oluşmuş ve bu öfke 6-7 Eylül olaylarında açığa çıkmıştır. Ancak haklı sebeplere de dayansa bu tepki uzun dönemde ülkemize ciddi sıkıntılar çıkaracaktı.

O gün akşam saat 19.00 sularında azınlık ve Rum nüfusun yoğun olduğu Beyoğlu’nda öfkeli kalabalıklar toplanmaya başlar, ellerinde taş ve sopalarla hızla çoğalan gruplar aslında her şeyin habercisidir. Başlangıçta rastgele toplandığı varsayılan bu grubun ellerinde tek tip sopa olması ve çoğunluğunun sendikalı işçilerden oluşması daha sonra ortaya çıkacaktır. Beyoğlu o gün mahşer yerini anımsatmaktadır. Kontrol edilemeyen öfke pek de hatırlamak istemeyeceğimiz olaylara sebep olur. Azınlıklar hedef alınmış, sözde Atatürk’e yapılan saygısızlığı protesto eden gruplar, onun; “bu ülke bizim olduğu kadar onlarında ülkesidir, onların mal, can ve namus hürriyeti bizim boynumuzun borcudur.” dediği azınlıklara karşı yaptıklarıyla Atatürk’e en büyük saygısızlığı yapmıştır. Bu olaylarda tıpkı Atatürk gibi Selanik’ten ya da Trakya’nın çeşitli yerlerinden göçmüş bazı Türk ailelerin de zarar görmesi olayların amacından ne kadar saptığının en büyük göstergesidir.

Bu noktada olaylara tanık olmuş bir kişinin yaşanılanları kendi ağzından nasıl anlattığına yer verelim; “”Çok, çok fena. O zaman ben evliydim, kızım Lula iki yaşındaydı. Yenimahalle’de yazlıktaydık. İstanbul’dan haber geldi, Beyoğlu yanıyor. Saat sekiz, sekiz buçuk filan. Taş dolu bir kamyon geldi. Kamyonun içinden 10-15 kişi çıktı, ilk evvela gazinoyu kırdılar, bir şey bırakmadılar. Bir araya toplandık, zangoç vardı, karısı ve oğluyla; papaz vardı kızları ve karısıyla beraber. Başladılar dışarıdan camları kırmaya, taş atmaya. Aman n’apalım derken artık karanlık da oldu. Arka tarafta bir Türk ailesi oturuyordu, biliyordu o ne olacağını. Hemen papazın kızlarını aldılar, pencereden. Ben Lula’yı şiltenin altına koydum. Taşlar yağmur gibi geliyor. Evin kapısına geldiler. Onu da tekmeyle kırdılar. Babam hemen oda kapısını açtı. Türkçeyi Türk gibi konuşuyordu babam. ‘Kırıyoruz’ dedi, ‘Kıbrıs için. Helal olsun, vatana helal olsun’ dedi, gelenler. ‘Beni, karımı, kızlarımı öldürün’ dedi babam. ‘Yok, öldürmeye iznimiz yok’ dediler, ‘kırmaya iznimiz var.’ İsmini sordular, ‘Kemal’ dedi babam. ‘Affedersin, Kemal ağabey’ deyip gittiler. Bakkala gittiler, bakkal da diyor ki, ‘Hangi Kemal? Bu Koço’dur, Rum’dur.’ Tekrar geldiler. Radyo ve buzdolabını pencereden aşağı attılar. Yataklar, elbiseler, gardırobun içinde bir şey kalmadı. Yani biz kaldık. Titriyorduk, ‘Kırın’ diyordu babam, ne yapsın, ‘kırın, atın, helal olsun, atın!’ Kırdılar, vurdular, gittiler.”

O gün yaşananlar nedeni ne olursa olsun bazı kişilerde ülkemiz için hiç de hoş olmayan hatıralar olarak kaldı. Olaylardan sonra İstanbul da ki azınlık nüfusunun çoğunluğu başka ülkelere göçtü. Türkiye mozaiği halkaların kardeşliği üzerine kurulmuş kültürümüz çok büyük bir darbe aldı. Aradan geçen onca yıla rağmen halen o gün yapılan provokasyonun sahibi belirlenemedi. Ancak kaybeden ülkemiz oldu. Gerek Kıbrıs konusunda gerekse de başka platformlarda bu konu ülkemizin karşısına çıkartıldı ve ne yazık ki savunabileceğimiz bir şey ortada yoktu. Ülkemiz bugünde benzer süreçlerden geçiyor ve aynı kışkırtmalar devam ediyor. Kültürümüze ve Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in temel değerlerine olan bağlılığımıza yakışmayan bu olayların tekrarlanmaması için dikkatli olmalı ve bu ülkenin birlik olduğu an dünyanın en güçlü ülkelerinden birisi olacağını gerçeğini unutmamalıyız.

Bilal ERTUĞRUL

Reklamlar

Read Full Post »

Gergin bir ülke olduk son zamanlarda. Neyin gerginliği, onca sebebimiz var diyebilirsiniz. Gerginliğinizi haklı çıkaracak onca neden de gösterebilirsiniz. Dahası pek çok insanı da etkileyebilirsiniz. Ama beni değil. Gerginleştik çünkü siyasallaştık. Uzun bir süredir yaklaşık 30 yıl gerginleşemiyorduk çünkü siyasallaşamıyor ya da siyasallaştırılmıyorduk. İlk önce Cumhuriyet mitinglerinde kafamızı kumdan çıkarmaya, etrafımıza bakmaya dahası bir şeylere tepki vermeye başladık. Ancak bu tepkilerde bir yönlendirici arıyorduk. Aradığımızı buluyorduk da. Birileri, bir şekilde yıllardır içlerinde kalan, paylaşamadıkları ya da yeterince duyuramadıkları düşüncelerini dışa vuruyor ve ülkede önemli bir kesimde artık onları duyuyordu. Sonra Ak Parti’nin ezici üstünlüğüyle gelen 2007 ve 2009 seçimleri bir nebze tepkiyi dizginliyordu. Verilen tepkiler de “Benim oyum bir çobanın oyuyla aynı mı olacak” şeklinde anlamsız ve gayriciddî boyutlarda kalıyordu.

Sonra 12 Eylül referandumuyla yeniden siyasallaşma dalgası geldi. Bu sefer bir şeyleri koruma içgüdüsüydü yönlendiren o tepkileri. Yeni bir cumhuriyete kapılarını açtığını düşünüyordu birileri. Ben referandumda oy kullanamadım ama kullansam EVET vereceğimi açıkça belirtiyordum. Daha çok özgürleşeceğimiz, daha çok demokratikleşeceğimizi düşünmüyordum üstelik. Ama artık bir şeylerin adını koyabilmeye yaklaştığımızı hissediyordum. O güne kadar halka rağmen yönetilen bir yapıdan çoğunluk diktasına geçişin adını koyuyorduk çünkü. O güne kadar da bir diktada yaşıyorduk. Ne yargı bağımsızdı ne de güçler ayrılığını uygulayabilmiştik. Ve bunu ne yazık ki bu temeller üzerine kurduğumuz cumhuriyetin hiçbir aşamasında yapamamıştık. O zaman artık demokrasiyi benimsemek için ve onun bize bir gün bu ilkeleri getirmesi için en azından ona sahip çıkmak için evet demeliyiz diye düşünüyordum. Referandumda neredeyse iktidar hariç her kesimin muhalefetiyle çıkan EVET, hayırcılar için büyük bir hezimet oluyordu ve tepkiler yine azalıyordu.

Ancak Haziran ayında yapılan seçimlerden sonra tepkiler yeniden artıyor ve dahası bu tepkiler faşizan bir tepki silsilesine dönüşmeye başlıyordu. Artık iktidara vurulabilecek her noktadan, sonuçlarına bakılmadan, vicdanlara danışılmadan saldırma zamanı geliyordu. Bu günler bana ister istemez Nazi Faşizmi öncesi Almanya’yı hatırlatıyordu. Birinci Dünya Savaşı’nda alınan ağır yenilgi, kırılan Alman gururu dahası yenilgiye sebep olarak gösterilen İngiltere ve Amerika’nın temsilcisi olarak görülen Yahudilere duyulan toplumsal nefret Almanya’yı Hitler’li yıllara götürüyor ve hikayenin sonrasını, kan, gözyaşı, insanlık dışı soykırımı artık herkes ezberden anlatacak kadar biliyordu. Oysa uzun yıllar İspanya, Rusya gibi ülkelerde ikinci sınıf vatandaş olarak görülen Yahudiler Almanlarla yüzyıllarca kardeşçe yaşamış, onlara Osmanlı ile birlikte en iyi ev sahipliğini, bir gün Kutsal Topraklarına döneceklerini bile bile Almanlar yapmıştı. Ama insanlar tepkiyle dolup, bu tepkilerini yöneltecek hedefi bulduklarında o hedef hepten kötü oluyordu gözlerinde. Bu durumun sonucu ne yazık ki acıdan başka bir şey olmuyordu. Hem Almanlar için, hem Yahudiler için hem de onlardan çok uzakta yaşayan Japonya’da yeni doğan bir bebek, Doğu Avrupa’da özgürlük kelimesinin anlamını bile tadamayacak on binlerce insan için. Benzetmem aşırıya kaçmış olarak değerlendirilebilir, belki gerçekten de öyledir ama bu benzetmeye götüren sebepler ve olaylara değinince bana hak vereceğinizi en azından anlayabileceğinizi düşünüyorum.

Önce bazı olayları irdeleyelim. Seçimlerden hemen sonra Ramazan ayını bizlere zehir eden terör olayları kıvılcımı ve eklenen patlamaya giden yolu açıyordu. Başbakanın belki de hazır olmadığını düşündüğü orduya zaman kazandıracak “Ramazan bitsin, hesaplaşacağız” açıklaması örneğin çok tepki çekiyordu. Sonra yaklaşmakta olduğu düşünülen küresel ekonomik krizle azalıyordu tepki, insanlar gündelik işler, tatil derken tepkisiz kalıyordu halbuki şehit haberleri gelmeye devam ediyor, siviller, polisler ölüyor ve ne yazık ki insanlar bunları duymamazlıktan gelebiliyordu. Ama daha sonra göreceğimiz bir şekilde bu tepkilerin ortaya çıkması için şehitlerin asker, sayıların çift haneli olması gerekiyordu belki de. Sonra şike soruşturması derinleştikçe bu noktadan saldırılar başlıyordu. İnsanlar bunu bir hükümet operasyonu olarak yorumluyor, haklı ya da haksız, suçlu olma ihtimalleri ya da masum olma durumları düşünülmeden sadece soruşturmada ismi geçen takımların kendi takımları olup olmaması yaklaşımıyla tepki veriliyordu. Bu da gerilimi bir nebze daha arttırıyordu.

Bundan sonra Başbakan’ın annesinin cenazesi bu tepkilerden nasibini alıyordu. İlk orada duyuyorduk kaybedilen vicdanların feryadını. Ölen her şeyden önce bir insan bir anne olmasına rağmen, insanlar bunu görmezden gelebiliyor, acıya saygı duymak yerine acımasızca eleştirebiliyordu. Bu ister istemez karşı taraf içinde bir an kollama, bir acılı anda yumruk sallama için fırsat bekleme duygusu biriktiriyordu.

Sonra şehit haberi geliyordu. 24 şehit deniyordu haberlerde ve acı katlanarak, tepkiyi patlatıyordu. Halbuki daha bu olaydan birkaç gün önce siviller hedef alınmış, terör örgütü yanlışlıkla vurduğunu iddia etse de umutları, gelecekleri, hayalleri yok ediyordu. Ama tepki yoktu. Çünkü çoğu kişi ölenle öldüreni bir tutuyor dahası onları şehit bile kabul etmiyordu. O karanlık geceden, hazin insanlık dışı baskından önceki gece 5 polis, 4 sivil olmak üzere 9 şehit daha verilmişti ama yine tepki yoktu. Dedim ya ölenlerin asker ve çift haneli olması gerekiyordu bir yerlerde, bazı yüreklerde şehit sayılmaları için. Ve o gece terör örgütü istenileni yerine getiriyordu. İşte o dakika da kısmen de olsa faşizm patlıyordu. Tabii ki doğru, yerinde, sağduyulu sesler de geliyordu ama ne yazık ki azınlıkta kalıyordu. Ülke göz göre göre bölünüyordu ve bu bölünme ilk kez bu kadar çok isteniyordu. Şehitler hak ettikleri saygıyı görüyor muydu yoksa siyasi düşüncelerin onların naaşları üzerinden, kaybolan umutları üzerinden ortaya çıkışında sadece bir araç olarak mı kullanılıyorlardı işte bu en can alıcı soru oluyordu.

Bundan birkaç gün sonra Van Depremi ile faşizm zirvesini görüyordu. Evet belki de 6-7 Eylül olaylarında İstanbul’un renklerini, tarihini, geçmişten kalan anılarını, misafirlerini değil evet misafirlerini değil ev sahiplerini kaybettiği gecelerden sonra ilk kez bu topraklar bu kadar kan kokuyordu. Vicdanlar susuyor, konuşamıyor, akacak gözyaşları hazır ola geçiyordu. Kimse bana o gece bu ülkede verilen tepkilerin faşizmden başka bir açıklaması olduğunu belirtmesin. Zaten yok da. O gece kan kusuyordu yürekler. Oh olsun, Allah belalarını verdi, kalanları da biz temizleyelim denerek ifade edilen anlık tepkiler faşizmden başka nasıl açıklanabilirdi ki zaten. O gece buna dur demek isteyenler belki korkudan belki sadece zamanını beklediğinden susuyor, bir yandan da içten içe bu yalnız ve güzel ülkenin yok oluşuna gidebilecek bir geceye tanık olmaktan, belki buna sebep olmaktan içten içe yanıyordu.

Peki neden bu tepkiler verilmişti? Çünkü siyasallaşmıştık. Böyle siyasallaşmamalıydık belki ama ne yazık ki böyle olmuştu. Kürtler özellikle iktidar karşıtı çevrelerde iktidarın yakaladığı başarının bir sebebi olarak görülmüyor muydu zaten. Onlar bu ülkeyi bölmek istemiyorlar mıydı işte cezalarını çekiyorlardı. Ancak kaybedilen çocuklar, doğmaya, dünyaya gözlerini açmaya hazırlanan bebekler neyi bölüyordu diye düşünülmüyordu. Tabii ertesi gün sağduyu, özellikle de kanaat önderleri, parti ayırt etmeksizin liderlerin çağrıları biraz da vicdanların dile gelmesi bu tepkiyi azaltıyor ve ülke bu acıdan daha güçlü çıkma yoluna giriyordu. Ama o gece, o tepkiler ve yaşanan süreç kanımca unutulmamalı. Her zaman hafızamızda yer etmeli. İnsana insan için değer veren bir dinin, milletin bunu unuttuğu gece hep hatırda kalmalı ve dahası bunun üzerine gidilmeli. Bir daha böyle geceler yaşamamak için. Bir daha sırf bir yerlerde birileri ölünce sevinememek için.

Tepkinin son boyutunu ama faşizan değil de korumacı boyutunu da son Cumhuriyet Bayramı törenleri iptalinde gördük. İnsanlar acaba hangi bayramı bu kadar içten, bu kadar zorunda olmadan isteyerek kutlamıştı. Bence ilki de dahil hiçbirini. Ama dedim ya buna sevinemiyorum. Çünkü bunda da saklanan, kılıflanan hep birilerine, bir şeylere karşıt olma güdüsünü görüyorum. Umarım yanılmadığımı tüm benliğimle düşünmeme rağmen yanılırım. Ama bayramdan bir gün önce de memleketim Osmaniye’de iki polis şehit verilmişti. Ve ne yazık ki ben ne cumhuriyetin sözcülüğünü yapan kişilerin mesajlarında ne de kutlamalarda onların acısını görmedim. Bundan dolayı, en ufak bir katkım varsa ki bence hepimizin var o şehitlerin ailelerinden, kaybedilen hayallerinden ve dahası ölümlerini sadece haber bültenlerinde duyup onların kaybettiklerini anlayamadığım tüm şehitlerimizden ister asker, ister sivil, ister polis olsun hepsinden özür diliyorum.

Dedim ya bir şekilde siyasallaşıyoruz ama acıları, sevinçleri, ölümleri, doğumları buna sadece alet ederek, samimiyeti kaybederek. İşte bundan dolayı güzel ve yalnız ülkemin geleceğinde aydınlığı, tünelin sonundaki ışığı göremiyorum. Umarım bu ülke artık siyasallaşmasının da ihtilalini yapar ve sandık, sandıktan çıkan sonuç ne olursa olsun kabullenme ama bunu her an, bir sonraki sandığa kadar denetleme sonucuna ulaşılır bu siyasallaşmadan. Umarım bu siyasallaşma Cumhuriyeti üzerine kurduğumuz ama hiçbir zaman içselleştiremediğimiz değerleri bize geri getirir. Ama ne yazık ki şimdilik sadece umuyorum. Ve çocuklarıma bırakılacak yalnız, güzel ve mutlu bir ülke hayal ediyorum.

Bilal ERTUĞRUL

30.10.2012

16:52

Read Full Post »

BİR YANLIŞ, KAÇ YANLIŞI GÖTÜRÜR? LİBYA – 2

BİR YANLIŞ, KAÇ YANLIŞI GÖTÜRÜR?

LİBYA – 2

2. Dünya Savaşı sonrası İtalyanlar Libya’yı İngiliz ve Fransızlara bırakıp giderken 1949 yılında Libya Birleşmiş Milletler tarafından bağımsızlık kazanması gereken ilk sömürge olarak açıklanıp, 1951 yılında BM eliyle bağımsız olan ilk ülke oluyordu. Ülkenin başına Kral olarak İdris Tunusi geçiyordu ki o Tunusi, kendisi Mısır’da sürgündeyken, Ömer Muhtar’ın Libya’da başlattığı İtalyan karşıtı direnişe katılmasını istediğinde hiç düşünmeden onu red edenler arasında yer alıyordu. Yani Libya bir bağımsızlık sevdalısının şehadetine layık olamıyordu.

İdris Tunusi’nin kurduğu krallık batı eliyle kuruluyor dahası batı mandası gibi hareket ediyordu. Ülkede artan milliyetçi rüzgarlar daha 30’una basmamış bir subay olan Kaddafi ve arkadaşlarının darbesiyle sonuçlanıyor ve 1969’da Kaddafi Libya Cumhuriyeti’ni kuruyordu. Türkiye’de hastalık sebebiyle tedavi olurken darbeye yenik düşen Kral İdris Bingazi bölgesinden çıkmıştı ve bu darbe daha o günlerde Trablus – Bingazi çatışmasını ülkenin kucağına bırakıyordu. Kral İdris kendisini krallığa taşıyan süreci başlatan Ömer Muhtar’ı kurşuna dizen İtalya’nın başkentinde 1990 yılında hayata gözlerini yumarken bu İroni en çok Bağımsız Libya hayaliyle yanıp tutuşanları parçalıyordu.

Kaddafi’nin sözde Cumhuriyeti zamanla tam bir dikta haline gelmiş, aşiretler arası kan davaları, şehirler arası çekişmeler ayarlanarak yıkılmaz bir hal almıştı. Ancak başta Mısır’da Panarabizm’in kurucusu, belki de Osmanlı’ya hançer saplamakla suçladığımız Şerif Hüseyin’in bir üst modeli olan bir başka diktatör Cemal Abdülnasır’dan da etkilenerek milliyetçi bir söylem geliştiren Kaddafi’nin de zamanla batının gizli servislerini kullanarak nasıl halkına ayar verdiği ortaya çıkacaktı. Ancak o da zamanla bu şekilde halkını susturamayacağını, diktasını sürdürmek için onlara bir düşman ve korku ütopyası gerektiğini fark edip, Pan-Amerikan Hava Yollarına ait uçağı terör saldırısıyla düşürtecek, çoğunluğu masum siviller olmak üzere pek çok kişiyi öldürecekti. Bunun üzerine dünyadan gelen ambargoyu da yine Avrupalı özellikle de İtalyan Başbakanlarıyla olan ilişkisiyle delecek, İtalyanların Libya’da sömürgeyken elde edemediği imtiyazları bir Libyalının eliyle almasını sağlayacaktı. Ama Kaddafi ve adamlarının ülkede estirdiği terör bunların hepsinin üzerinde olacaktı. Bazı aşiretler yok edilecek, en acı şartlara sürülecek, bazılarıysa özellikle memleketi olan Sirteliler ise baş tacı edilecekti. Üstelik Kaddafi diğer diktatörlerle bir araya geldiğinde ezilen halklarına bakmaksızın dünyadaki diğer ezilen halklara babalık taslamaya çalışacaktı. Ancak bu senaryonun uzun süre devam etmeyeceğini anlamaya da başlamıştı. Batılı dostlarının kendisinden sıkıldığını anladığında onlara en ucuz fiyattan petrol vermeye, Lockerbie Faciasını kabul edip tazminat ödemeye, Obama’ya mektuplar yazmaya, Roma meydanına çadır kurup İtalyanlara nasıl dost olduklarını belgelemeye çalışmıştı. Evet Kaddafi her şeyiyle tam bir diktatördü. Önce korku imparatorluğu kurmuş, daha sonra ebedi şeytan ilan ettikleriyle bile sırf koltuğunda kalma umuduyla iş birliğine, onlara ülkesini peş keş çekmeye başlamıştı. Ama onlar o kadar ustaydılar ki değil Saddam, değil Kaddafi bin diktatör toplansa onları ikna edemezdi. Çünkü aynı emperyalizm o diktaların yerine yeni dikta getirmeyi de başarabileceğine inanırdı. Ve beklendiği gibi oldu. Kaddafi’nin tüm kaleleri birer birer düştü Ağustos’ta Trablus’un düşmesi artık sonun geldiğinin habercisiydi. Ama bu son beraberinde binlerce tartışma, bir diktatörü kahraman haline getirecek bir travmayı başlatmalı mıydı? İşte bu esas can sıkan soru. Yani yapılan bir yanlış önceki yanlışları siler mi? Bana göre silemez, silmemeli. Neden mi, anlatalım…

Öncelikle Kaddafi’nin öldürülme şekli, tam bir cinayettir. Bunun adı her hangi bir dilde vahşettir. Hiçbir insan yargılanmadan cezası kesilemez. Hem de İslam inancında ahret ve en kötülerin dahi sorguya çekilip, dünyada yaptıkları işlerin sonucuna göre Cennete mi Cehenneme mi gidecekleri açıkça belirtilirken, bu din adına işler yaptıklarını söyleyenler korkunç bir yanılgı içindedir. Birinci yanlış budur. İkinci yanlış bu vahşeti en ufak bir şiddet olayını bile sansürleyen dünya medyasının sergileyiş biçimidir. O görüntüler tıpkı bizde olduğu gibi her ülkede sansürsüz gösterildi. Bunu izleyen çocukların bir diktatöre şefkat besleyeceği dahası bunun insanlarda diktaları sona erdirme mücadelelerine yönelik güçlü bir muhalefet oluşturacağı düşünülmedi. Bir başka yanlış ileri demokrat olmakla ya da aşırı, ılımlı dinsel görüşler üzerinden siyaset yapanların kendi ilkelerinden hiç birisine uymayan bu manzara karşısındaki suskunluklarıydı. Son günlerin moda deyimiyle; “Haksızlık karşısında, bilip de susan dilsiz şeytan değil midir? Ama ne yazık ki bu yanlışlar bir büyük yanlış doğurdu ya da var olan bazı büyük yanlışların silinmesine yol açtı. Türkiye’de de örneklerini özellikle sosyal medyada sıkça gördüğümüz Kaddafi’nin Libya’sını öven yazılar çıktı. Peki bunların ne kadarı doğruydu. Kaddafi’nin 168 Milyar Doları’nın batı tarafından iç edileceğinden başlayalım. Bu para Kaddafi tarafından kendi halkından iç edilirken neredeydiniz. Ya da Kaddafi hangi uluslar arası şirketin başındaydı da böyle bir servet edindi hiç düşündünüz mü? Hayır. Çünkü bir yanlışa duyduğunuz tepki sizi başka bir yanlışa sürükledi. Burada yapılması gereken şey ise özellikle İsviçre bankalarındaki servet başta olmak üzere bu paranın asıl sahibine Libya halkına dönmesi için mücadele etmek, kampanyalar yapmaktı. En azından böylece bir diktatörün avukatlığı yerine bir halkın avukatlığı yapılmış olabilirdi. Bu para Libya halkınındır ve eğer yeni Libya yönetimi basiretli durursa sahiplerine geri dönecektir. Durmazlarsa ne olacağına Hitler, Saddam gibi diktatörlerin paralarıyla bugün dünyanın en büyük kişi başına milli gelire sahip ülkelerinde neler yapıldığının tekrarının yaşanması kaçınılmazdır. O durumda da suç önce ilk hırsız Kaddafi’de sonra da yeni yönetimde olur ki o zaman gerçekten Kaddafi’nin ölmeden önce söylediği gibi onun evlatları olduklarını kanıtlarlar.

Bu ilk eleştiriden sonra Facebook paylaşımlarının esin kaynağı Aydınlık gazetesi yazarı Esra Atalay’ın haberinde değindiği noktaları cevaplayalım:

Libya’da her yurttaş devletin tüm hizmetlerini karşılıksız olarak alıyordu…

Libya’da elektrik, su, doğalgaz, eğitim, sağlık ve ilaç bedava veriliyordu. Benzinin litresi 20 kuruşa satılıyordu…

Libya’daki ulusal bankalar yurttaşlardan faiz almıyordu.  Libya halkı hiçbir şekilde vergi ödemiyordu.

Tüm dünyadaki tek borçsuz ülke olan Libya’da, araçlar fabrika çıkış fiyatına satılıyordu.

Kaddafi yönetimi yurt dışında burslu okuyan öğrencilere geri dönüşümsüz aylık 650 Euro kredi veriyordu.

Libya’da tüm üniversite mezunları iş bulana kadar maaşa bağlanıyordu. Evlenmek isteyen çiftlere ise 150 metrekarelik daireler tahsis ediliyordu…

Petrol gelirinin yüzde 90’nı Libya halkına dağıtan Kaddafi yönetimi, istisnasız olarak her aileye 300 Euro yardım da yapıyordu.

Evet bunlar iddia edilenlerdi yazıda. Peki gerçekler neydi Libya’da. Şimdi de bunlara bakalım:

1.Libya’da yurttaşların devletten aldığı yardım devlete bağlılıklarına orantılı değişiyordu. En çok yardım Kaddafi, aşireti ve dalkavuklarına giderken Bingazi’li aşiretler neredeyse hiç yardım alamıyordu.

2.Libya’da devlet sosyalist olmakla tüm özel sektörü kamulaştırmıştı. Yani tüm ekonomi devletin elindeydi. Devlet baba vereceği su, elektrik v.b. yardımlar içinde yukarıdaki devlete bağlılığı esas alıyordu. Yani öyle herkesin suyu, elektriği yoktu. Halkın bir kesimi unlarla karşılaşmadan ilkel şartlarda yaşıyordu.

3.Libya’da vergi yoktu, çünkü tüm ekonomi devlet elindeydi ve özel mülkiyete iş sahasında izin verilmiyordu. Olmayan kazancın vergisi insanların canından başka bir şey olamazdı ki, Kaddafi arada bunu da rahatlıkla alıyordu.

4.Libya borçsuz bir ülkeydi. Çünkü ambargo sebebiyle halen 1960’ların şartlarında yaşıyorlardı. Lüks kullanma yetkisi sadece Kaddafi ve çevresindeydi ki, bu kitle de dünyada en rahat petrol çıkarılan ülke olan Libya’da minimum maliyetle çıkartılan petrolü satarak yeterince kazanıyordu. Araçlar fabrika satış fiyatına çıkarılıyordu. Çünkü devlet bu araçları alıyor ve dilediğine satıyordu. Zaten insanlar devlet dışında para kazanamayacağından parayı da sadece devlet çalışanları yani Kaddafi A.Ş. ve çalışanları bulabiliyordu.

5.Diğer 3 maddede yazanlarda tamamen sistem içerisinde kalınan ve çarpıtılmış maddelerdir. Kaddafi’nin burs verdiği öğrenciler yine kendi seçtiği dikta kullarından öteye gitmiyordu. Evlenen çiftlerde olsun, petrol gelirinin dağıtılmasında olsun (ki tam oranı bilinmemekle beraber asla %50’yi geçmediği bilinmektedir) hep kendi adamları ön plandaydı.

Yani tıpkı Sovyetler yıkıldıktan sonra yine aynı gazetenin yaptığı gibi her dikta yıkılınca onun eşitlik anlayışını öne çıkaran, onu öven yazılardan farksız bir yazıydı buda. Ancak ilk başta saydığım yanlışlar sebebiyle bu sefer en azından bir kısım insanı kandırmayı ya da aldatmayı başardılar. Ancak gençlerde işsizliğin %40’ları bulduğu, genel işsizliğin hiçbir zaman tam ölçülemediği, %5’lik bir kesimin ülke gelirinin %90’ını elinde tuttuğu, dünyanın en çok petrol üreten ülkelerinden birisinde eşitlik sadece ezen ve ezilen gruplarda grup içi avutma amacıydı. İşte zaten bu gençlerin umutsuzluğu, halkın açlığı Kaddafi’nin sonunu getirdi. Sonu böyle olmamalıydı, ama bu onun yaptığı hiçbir şeyi haklı çıkarmaz. Dahası sadece ekonomi yazan arkadaşımız keşke biraz özgürlük, biraz insan haklarına da değinseydi. Dünyada siyasi partilerin yasak olduğu, çünkü yoldan çıkardıklarına inanıldığı, devletin feshedildiği çünkü gereksiz olduğunun vurgulandığı ama nasılsa Kaddafi tarafından hem içerde hem dışarıda temsil edildiği de keşke bu yazıda yer alsaydı. Yine Çad’lı milislerin elinden yapılan kıyımlarla dünyada en çok faili meçhul cinayetin işlendiği, televizyon, radyo ve gazetelerin devlete ait olduğu ama her nasılsa o devletin bizzat lideri tarafından olmadığının iddia ettiği devletin her şeyi kontrol ettiği de belirtilseydi. Tüm Kaddafi ailesinin halka yaptığı eziyet, işkence ve bu arada Kaddafi ailesinin özellikle İtalya’da kendi halkının parasıyla nasıl zevke sefaya daldığı, sırf oğlu oynasın diye futbol takımları aldığı ve unların hiç birisinin de olduğunu iddia ettiği sosyalizmle ilgisi olmadığını belirtseydi. Ama ne yazık ki özellikle bizim ülkemizde ulusalcı olarak nitelenen kesimler bazı gerçekleri görmemek üzerine uzmanlaştı. Dünyada da bu gerçekleri göremeyen sol hareketler yok olurken, sola uymayan u gerçeklerin uygulamadan silinmesine inanan sol iktidarlar oldukça başarılı oldu. Ama ne yazık ki bu haberleri paylaşanlar için Libya halkının çektiği acılar unutulmuştu. Bir yanlış, binlerce yanlışı götürmüştü. Ama umarım Libya’nın yeni yönetimi bayraklarını aldıkları Kral İdris ya da Kaddafi’yi değil de Ömer Muhtar’ı örnek alır ve halkların isyanlarının meyvelerini gün gelir en güzel şekliyle gösterir. Ama nerde ve nasıl gelirse gelsin demokrasi her zaman diktatörlerden iyidir, insan özgürken mutludur. Belki eksik, belki yarım mutludur ama mutludur. Özgürlük olmadan ise mutluluk sadece bir düştür.

Ben de özgürlüğüme değer veriyor, hiçbir diktayı desteklemiyor ve hepsini lanetliyorum. Ama insan haklarını referans almaktan çıkmış her harekete de karşı çıkıyorum. Ve artık diktaları öven zihniyetlerin bir an için kendi özgürlüklerinden bir dakika verip, o ülkelerde yaşadıklarını düşünmelerini diliyorum. Bakın bakalım yaşanılabilir mi o mutluluk tablolarınızın içindeki topraklar. Ve şimdi düşünüyorum da keşke yanlışlara sadece yanlış olarak bakabilecek şekilde yetiştirilseydik. Bu yolla ne doğrularımızı kaybederdik, ne de yanlışların üzerinden başka yanlışları kutsardık… Ama halen birilerinde hiçbir yanlış ne bir doğruyu ne de bir yanlışı götürmüyor. Darısı hepimizin başına…

Bilal ERTUĞRUL

29.10.2011

15:18

Read Full Post »

BİR YANLIŞ, KAÇ YANLIŞI GÖTÜRÜR? LİBYA – 1

BİR YANLIŞ, KAÇ YANLIŞI GÖTÜRÜR?

LİBYA – 1

Benim kuşağım yanlışların götürdüğü doğruları sayarak büyüdü. İlköğretim sıralarında başlayan okul yaşantısında tanıştığı ilk test sınavında tanıştı yanlışların doğruyu götürmesiyle. Sonra lise, üniversite derken hayatını doğruları götüren yanlışlar üzerinden yaşamaya başladı. Yani hep bir test mantığında yürüttü işlerini. Doğal olarak karşılaştığı olayları da bu mantıkla yorumladı. Zamanla yanlışlar doğruları götürmeyi bıraktı yanlışları da götürmeye başladı. Bu çıkmazın son örneğini Libya’yı 42 yıl demir yumrukla, her türlü insan hakkını ihlal ederek sürdüren dahası başkalarının gözyaşlarını kendi geniş çerçeveli güneş gözlüklerinin ardına saklayan Libya’nın devrik diktatörü Kaddafi’nin devrilmesi ve hunharca katledilişine verilen tepkilerde gördük. Önce insanların dikta karşısında baş kaldırışını Batı Uşaklığı ile yorumladık, sonra da onun katlinden bir kahraman yaratılmaya çalışıldı. Peki nedir bu Libya’daki durum? Hangi gruplar bu Kaddafi’yi devirenler ve Kaddafi ne yaptı da bu insanlık dışı katle kurban verildi.

Önce hikayenin başına gidelim ve Libya’yı inceleyelim isterseniz. Sadece Libya değil tüm Kuzey Afrika’nın kaderinden bahsedelim. Bir zamanlar dünyada Roma’ya kafa tutabilmiş Kartacalıların topraklarına. Evet insanlık kadar eski kadim Orta Doğu topraklarına en yakın bölgelerden olan Kuzey Afrika ile kara kıtanın güneyini orta bölgelere yoğunlaşmış çöller ayırıyor. Ve bu çöller yıllardır bu toprakların kaderini de belirlemişti. Güneyin çölleri bu bölgenin güney Afrika’nın ilkel kavimlerinden bihaber yaşamasını batı çölleri ise Fas üzerinden gelecek olası Avrupa etkisini engellemişti. Mısır’la da arada çöl olmasına rağmen bu çöl diğerlerine göre nispeten aşılabilir olduğundan bölge özellikle milattan sonra neredeyse tek etkileşimini Firavunların kutsal topraklarından almaktaydı.

Kartacalılar bu topraklarda devrinin en önemli uygarlıklarından birisini kurmuş, dahası Mısır etkisi olmadan yaratılan bu uygarlık tüm Afrika’nın belki de tek başına da medeni olabileceğinin tarihteki tek örneği olarak kalmıştı. Ancak Kartacalılar ve Romalılar arasındaki uzun süreli savaşlar Kaddafi’nin bir oğluna ismini verecek kadar hayranlık duyduğu, tarihin en şanlı komutanlarından Hannibal’in İspanya ve Alpler üzerinden Roma eteklerine kadar gelmesiyle Roma için ölüm-kalım savaşına dönecekti. Roma bu kabusu tüm tarihinde iki kez yaşayacak ve ikincisinde Atilla’nın kapılarına gelmesinden sonra pek de uzun yaşayamayacaktı. Ancak Roma ilk mücadelesinde tüm kuvvetleriyle saldırdığı Hannibal ve onun rüya şehri Kartaca’yı yok etmeyi başarmıştı. Bu yok oluş belki de bu toprakların günümüze kadar süren acılarını şekillendirdi. Kartaca örnek bir şehirdi ve belki de çöllerin Berberi topluluklarını, aşiretlerini yerleşik yaşama bir nevi medeniyete sürükleyecek serüvenin ilk halkasıydı. Ama Roma tarafından yıkılınca Berberi kavimler yerleşik yaşama dair olası meraklarını da kaybettiler.

Asla güçlü bir millet formu oluşmayan, Kafkaslarda olduğu gibi farklı diller ve inanışların hüküm sürdüğü bu topraklar güçlü bir medeniyetle karşılaştıklarında asimile olacakları neredeyse kesindi. Mısır kendi verimli toprakları dışına medeniyetini taşımaktan itinayla uzak durunca, bu toprakların karşılaşacağı ilk medeniyet İslam Medeniyeti olacaktı. Mısır üzerinden gelen İslam medeniyeti bölgede etrafında birleşilebilecek bir ışık gibi doğmuş, dahası İspanya’nın 800’lü yıllarda tamamıyla fethine kadar İslam dünyası kültür ve medeniyetini de bu bölgeye en etkili isimleri üzerinden taşımıştı. Ancak bölgede yeni bir umut doğarken Endülüs Emevileri üzerinden yoğunluğunu İber Yarımadasına veren İslam medeniyeti de bölge için beklenen kıvılcımı yakamıyordu. Ancak bu sefer güçlü medeniyetle karşılaşan Berberiler Arap dil ve kültürünü benimsiyor ve asimilasyon başlatılıyordu. Aslında bu durumda dahi İslam’a aykırılık seziliyordu. İslam kutsal kitabı Kuran’da defalarca ümmet kavramını öne çıkarmış, ancak milletlerin neden ayrıştığını kendi benliklerini ümmet kavramıyla nasıl sürdüreceklerini de ayrıntılarıyla ortaya koymasına rağmen İslam’ı Araplaşmak olarak yorumlayan bölgede bir kez daha bir şeyler eksik kalıyordu.

Bundan sonra Mısır’a hakim olan devletlerin sadece kısmi vergiler alıp kendi hallerine bıraktığı bu Berberi topluluklar Osmanlı kontrolünde de aynı kadere tabi tutuluyorlardı. Ne yazık ki Osmanlı bir Balkan yani Avrupa İmparatorluğu’ydu ve bir kez daha Orta Doğu ve Afrika öksüz kalıyordu. 19. Yüzyılda uzun yıllar Fransız, İspanyol ve Alman Kraliyet aileleri tarafından yönetilen İtalyan şehir devletleri birlik sağlayıp, dünyada sömürecekleri alan aradıklarında burunlarının dibini görmeleri pek de zor olmadı. Petrol yeni yeni bulunuyordu ve İtalyanların bölgeye ilgisinin altında yatmıyordu, ama özellikle Akdeniz ticaretini çift yönlü kontrol etme ve güvenlik İtalyanların öncelikli işgal sebepleriydi. Trablusgarp Savaşı’nda Mustafa Kemal henüz genç bir subayken, o ve arkadaşları bölgeye İtalyan karşıtı direnişi örgütlemek için geliyor ve Kartaca’dan asırlar sonra beklenen kıvılcım yakılıyordu.

Osmanlı Balkan Savaşları sebebiyle bölgedeki genç subaylarını çekerken Libya’da yanan kıvılcımla harekete geçen meşaleyi taşıma görevi 50 yaşındaki Ömer Muhtar’a kalıyordu. Sonraları emperyalist batının Çöl Aslanı adıyla bir filmle ölümsüzleştireceği bu kahraman 70 yaşında 1931 yılında, İtalyanlarla savaşırken esir düşüyor, bir günde yargılanıp kurşuna diziliyordu. Meşhur Çöl Aslanı filminde bir çocuğun onun yere düşen gözlüğünü aldığı sahne unutulmazlar arasına girmiş, Kaddafi yıllar sonra o çocuğun kendisi olduğu söylentilerini çıkarsa da bu kurşuna dizilmeden 11 yıl sonra doğması bu söylentileri asılsız çıkarıyordu.

Not: Yazının devamı, Kaddafi Dönemi, sonrası ve Libya’da yaşanabileceklere dair kısmı bu yazının ikinci bölümünde paylaşılacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

28.10.2011

19.25

Read Full Post »

Benim ülkemin güzel insanları komplolarla yaşamayı alışkanlık haline getirmiş, yolda yürürken başına düşen kuş pisliğinden bile birilerini sorumlu tutarak, hep başkalarını suçlayarak ama belki de hiç kendine bakmayarak yaşamakta olan insanlardır. Bu huyları onların ülkeyi dönüştüren olaylara ya da kişilere yaklaşımlarında da yalnız bırakmaz. Kendileri için iyi olsun kötü olsun hep sebep başkasındadır. Bu benden kaçışın sebebini hep merak etmişimdir. Bazen dayanamayıp kendime en kızdığım zamanlarda dahi ben de bu huya kapılmışımdır. Peki benim kuşağımın dünyaya yaklaşımını baştan sona şekillendiren, bu hep başkasından bilmenin sebebi neydi. Ne olmuştu da bu ülke her şeyi başkalarından bilen, kendisini bırakın kötülemeyi, övmeyi bile beceremeyen bir ülke olmuştu. Ya da benim kuşağım bu dehlizde kaybolmuştu. Ben bu kayboluşun sebebini 12 Eylül öncesi ve sonrası yaşanan 20 yıllık sürece bağlarım. Yani Deniz Gezmişlerden başlayıp 90’lara kadar uzanan bir süreç. Bugün bu sürece değinmek istiyorum.

Darbe sözcüğü ve pratik uygulanışı bu topraklara hiç de yabancı değildi. Ta İskender öldükten sonra onun varisine uymayıp Anadolu’nun farklı köşelerinde kendi devletlerini kurup koca Helen İmparatorluğu’nu çökerten kumandanlara kadar uzanırdı. Bizans döneminde bugün Vali – Garnizon Komutanı karışımı yetkiyle donanmış Tekfurların devlet zayıfladıktan sonra esas yönetici yani imparator olmak için yaptıkları planlar, darbe ve darbe girişimleri, entrikalar Bizans denince bugün ilk hatırlananlar arasında yer alır. Osmanlı’nın en güçlü döneminde bile kardeşler, kuzenler arası mücadeleler darbe olarak algılanmasa da, devlet zayıflayıp yeniçeriler kimi zaman sadece bahşiş peşinde padişahları değiştirdiklerinde artık darbeler dönemi başlamıştı. Devletleri yıkıma götüren süreçler saydığım 3 devlette de nispeten devletlerin sonuna doğru ortaya çıkmıştı. Ancak belki de yine bir darbe (İHTİLAL) sonucu oluşturulan milli mücadele sonrası kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti ise doğum ve çocukluk dönemini bu acı gerçekle yüzleşerek geçirdi.

İlkin 1960 darbesiyle yönetim ele geçirildi. Uzun yıllar sonra İngiliz arşivlerinden çıkan belgelerle İngiliz desteğiyle yapıldığı belgelenen bu darbeden sonra bir bakıma dönemin aydınları tarafından oluşturulan anayasa komisyonları, meclis ve senato çalışmaları sonucu hazırlanan 1961 anayasası nispeten özgürlükçü olarak kabul edilmiştir. Ancak bu darbe anayasası özellikle darbe yolunu meşru kılan maddeleri, anayasa mahkemesi v.b. kurumların kuruluşu ve verilen yetkilerle demokrasinin vazgeçilmezi Güçler Ayrılığı’nı açıkça ihlal etmekteydi. Bu ihlal çok geçmeden acı gerçeklerini toplumun gözünün içine sokacaktı. Anayasa da verilen bazı özgürlükleri yaşama geçirecek kalifiyede bir toplum olmadığı gerçeği de unutulmuştu. Örneğin grev, miting, protesto gibi haklar net bir şekilde tanımlanmıştı, ancak bu hakları kullanacak grupların pek çoğunun bu haklardan haberi dahi yoktu. İşte bu nokta dış kaynaklı müdahalelerin önün açacak ve bir daha bilinç altından hiç çıkarılamayacaktı. Dünyada artan eşitlik, özgürlük, savaşın anlamsızlığı gibi Çiçek Çocuk düşünceleri çok geçmeden 70’lerde Türkiye’yi de etkileyecek ve devrimci sol gruplar oluşacaktı. Bu sol grupların Nato içerisinde en önemli müttefiklerinden birisi olan Türkiye’de olası yönetimi ele geçirme riskini düşünmek dahi istemeyen Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği etrafında oluşturmaya çalıştığı Yeşil Hat ile bölgenin dini ve milli duygularını ön plana çıkarmaya çalışıyor, sağ gruplarda bir nevi bu dalganın sonunda ortaya çıkıyordu. Yani dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi ABD içerisinde başlayan sol –  sağ , devlet –  halk savaşının bir cephesi de Türkiye’de açılıyordu. Bu dönemde her iki tarafta diğerini yabancı uşaklığıyla itham ediyor, dışardan yönlendiklerini iddia ediyordu. Ama yine her iki tarafa göre kendi düşünceleriyle bağımsız Türkiye’ye ulaşılacaktı. İşte hatayı birilerinde bulma, gerçeklerden bir şekilde kaçma bu dönemlerde başladı.

İnsanlarımızın hatayı hep başkasında bulma, zamanla ilerledi ve artık kendi yaptıklarımızla övünmeyi dahi unuttuk. İyi işlerimizin bile arkasında birilerini aradık. Bir yazarımız ödül alınca ülkeyi böldüğü için dedik, milli takımlarımız dünya şampiyonalarında başarılı olduğunda hep bizden zayıflarla olynadık dedik. Yani kısaca bu ülkede özgürlüğün en yoğun yaşandığı dönemlerde karşıdakini suçlayarak başlayan hastalık zamanla vucudu öyle bir kapladı ki, artık her şeyimizden başkalarını suçladık. Başarı da başarısızlık da başkalarının oldu, peki durum böyleyse biz ne yaptık. İşte artık yaptıklarımızın olumlu ve olmusuz sonuçlarıyla karşılaşma zamanıdır. Son yaşadığımız acılarda bile gazete köşelerinde dış güç, esrarengiz deney haberleriyle gerçekten kaçmaya çalışan biçare insan olmaktan vazgeçme zamanıdır. Deprem oldu, kayıplar verdik, zamanında yardıma özellikle devlet olarak gidemedik, çünkü; biz uzun zamandır hep başkaları üzerinden yaşadık. Çünkü biz uzun zamandır aynaya bakıp yüzümüzdeki kırışıklıkları da gözlerimizin güzelliğini de aynı anda görmeyi, içimizdeki şeytan ve melekle aynı anda yüzleşmeyi unuttuk. Belki birilerine göre biz unutmadık, yine birileri unutturdu. Ama artık bu aynasız yaşamdan vazgeçme zamanıdır. Artık bu ülkenin acısıyla, tatlısıyla gerçekleriyle yüzleşme zamanıdır. Artık bizi biz olduğumuz için sevme, kendimizle gururlanma ama başarısızlıklarımızda da başkasının başının eğilmesini beklemeden kendi başımızı eğme zamanıdır. Artık bu ülkenin uzun süredir kuma soktuğu başını çıkarma zamanıdır. Artık iğneyi başkasına, çuvaldızı kendimize batırma zamanıdır. Artık değişim zamanıdır.

Bilal ERTUĞRUL

27.10.2011

16:39

Read Full Post »

Sana, seni, sensizlikte anlatmam mümkün değil

ki ben seni yanında bile anlayamadım…

Ve sana, sen diye bir hayale vurulmak kolay değil

Çünkü sen henüz görmediğim rüyalara benziyordun.

Beni rüyamdan uyandırıken, sensizliği bırakıyordun…

O sensizlik ki gidişinden çok önce başlamıştı

Ve gözlerin uzaklara daldığı anlarda nefes alabilmişti.

Sana, sen, anlatamam dedim ya

Doğrusu ben artık hiç bir şey anlatamam,

Zaten hiç bir aynı değil sen gittiğinden beri

Mesela sen gitmeden güzlerim vardı ya benim

Sen olmayınca oda çekip gitti…

Uçsuz bucaksız toprakları kaplayan toz bulutlarım da artık yok.

Onların altında gözlerine kaçan damlalarla boğuşurken

yarin yarenin pençesine düşüşünü simgeleyen kara, kuru çocuklarda yok artık.

Hem bak dalgalar bile kıyıya vurmaktan,

hiç bi zaman kavuşamayacağı, kollarına alıp saramayacağı sevgiliden vazgeçmiş…

yağmur bile zorlama bir emre isyanı duyururcasına aksak aksak yağıyor

ve altında artık kimse el ele tutuşmuyor…

Zaten eminim o yağmurda biliyor artık saçlarını ıslatamayacağını

Ve belki de bu yüzden gittiğin yöne giden her rüzgara sevdalanıyor…

Ve belki sırf bu yüzden artık göçmen kuşlar geri dönmüyor

Sen olmadan onların şarkılarına kim eşlik edecek ki…

Hatırlar mısın paranoyak bir sevdan var demiştim hayata karşı

Ve sende günü gelince karşılıksız olmadığını anlardın demiştin

Bugün anladım.

Bugün seni anlamakta ne kadar yanıldığımı anladım.

Rüzgarlar ardından dört nala gelirken,

Toprak bastığın yerlerde en acı doğum sancılarından en güzel çiçekleri verirken

Bir kenara oturmuş giderken arkanda bıraktığın acıya tek başıma sahip çıkıyordum ya

İşte ben o zaman seni hiç anlamadığımı anladım.

Bilal ERTUĞRUL

26.10.2011

16:47

Read Full Post »

Modern Toplum Paradigması adını verdiğim toplum analizimde bugün sizlere ütopik insanın toplumsal düş kırıklıkları üzerinden seslenmek istedim. Evet insan ve toplum çakışan, birbirini kısıtlayan ma bana göre sonlu bir sistemi oluşturan parçalardır. İnsanın topluma gönüllü bir şekilde katıldığını ancak her geçen gün ayrılma isteği duyup ondan bir türlü vazgeçemediğini belirttiğim bu paradigmada insanın vazgeçmeme sebeplerinden birisi de ütopik olmasıdır. Peki nedir bu ütopik insan ve kimdir bu ütopyacılar.

Thomas Moore 1516 yılında antik Yunan medeniyetinin kaybolmaya yüz tutmuş kavramlarından birisini tekrar gündeme getirmeye çalışırken., o günden bu yana insanların davranışlarını en iyi açıklayacak kavramlardan birisine odaklandığından haberdarmıydı bilmiyorum ama bildiğim şey onun ortaya attığı kavramın bugün benim Modern Toplum Paradigması dahilinde ele alacağım toplumsal yok edişten kaçmanın önemli yollarından birisi olduğudur. Thomas Moore tarafından ortaya atılan ve üzerine kitap yazılan bu kavram ÜTOPYA’ydı. Ütopya kelime manasına bakıldığında olmayan ülke, toplum anlamındadır. Thomas Moore özellikle baştakilere karşı eleştirel yaklaşım, toplumsal adaletsizlik üzerine kafa yormuş, bundan ciddi derecede rahatsız olmuş, bu rahatsızlığın sonucu olarak yönetim karşıtı, vatan haini damgasıyla 1535 yılında asılmıştı. Böyle bir adamın toplumda ne gördüğüne dair daha önceki bölümlerde toplum oluşum süreci ve bizden götürdüklerine yönelik düşüncelerimize sahip olduğunu tahmin ediyoruz. Ancak o bizim gibi bu aşamaları görme ve sürecin uzunluğunu bilme şansına sahip olamadığından, son tahlilde oluşacak toplumu kendi ütopyasıyla aktarmaya çalışmıştı. Moore’un Olmayan Ülkesi’nde herkes mutlu, zengin, eşit ve özgür olarak tanımlanmıştı. Tabi Moore eşitlik ve özgürlüğün aynı anda olmayacağını test edebilmek için kanımca burda bir hata yapmıştı, ancak o dönemde bu iki kavramın alternatif değil de tamamlayıcı anlamlar içerdiği düşünüldüğünden yaptığı çözümlemeyi anlayabilmek de en azından kabul etmemek kadar kolaydır. Moore dönemin yönetim şekli Britanya İmparatorluğu’na karşıydı ve ona alternatif bir dünya tasarlamıştı. Bu ne ilk olacaktı, ne de son.

Aslında insan antik çağda da ütopyalara, kendisini uçsuz bucaksız sınırlarda yaşamaya ya da en azından bunu hayal etmeye başlamıştı. Tiyatro ve Olimpiyatlarda insanların bu ütopik meraklarını gerçekleştirebileceklerine dair umut veren organizasyonlardı. 20. yüzyıla gelindiği günlerde George Orwell 1984 ve Hayvan Çiftliği ile siyasi ütopyaları korku figürüyle birleştirip ideal peşinde koşmanın olumsuz sonuçlar doğuracağına ya da ilk insanların sahip olduğu doğal hal olmadıkça ısmarlama sonucu ulaşılan doğal halin her zaman insanlara bugünkünden daha kötü bir düzen getireceğini iddia ediyordu. Bu romanlar açıkça dönemin ütopik hayalleri gerçekleştirme ve ideal toplum oluşturma amaçlı devleti Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni eleştiriyordu. Nitekim 1990’a gelindiğinde Orwell haklı çıkmış, eşitler arasında eşitin olduğu bir eşitlik ya da özgürlük devleti oluşmayacağı görülmüştür.

İnsanın ütopik karakteri onu bugün de topluma en bağımlı kılan yanıdır. Her zaman daha mutlu daha iyi ve daha özgür bir toplum inancına sahip olan insan bu inancını harekete geçirecek cesaret ve merakta ise geride kalır. Dahası bunun için uğraşanlar için Deli damgası pek de gecikmez. Ancak insanın ütopikliği onu bir nevi hayal dünyasında yaşamaya yöneltir. Nasıl bir dünya mı bu. Anlatalım. Günümüzün modern toplumu için vazgeçilmez olan bilgisayar oyunları, fantastik filmler, çizgi filmelerden sinema ya da şovlara aktarılan karakterler. Bunların hepsi kendi dışımıza çıkma yeni bir dünyada yaşama isteğimizin sonucu olarak ortaya çıkmış ve rağbet görmüştür. Avatar ya da Yüzüklerin Efendisi gibi filmler ister fantastik geçmiş ister fantastik geleceği aktarsın bugünden kurtulabildikleri için ilgi çekiyorlar. Ya da ilgiyle takip edilen dizilere, tv şovlarına bakın toplumun dışına çıkan örnekleri buldukları zaman anormal olup, sıradanı yıktıkları zaman kendi olduğumuz kişiler olarak değil olmak istediğimiz insanlarla karşılaştığımız için bu yapıtlar başarılılar.

İşte bu noktada da insanın toplumdan kaçışının eksik parçası apaçık ortaya çıkar. İnsan bir yandan düzeni içinden çıkmaya çalıştığı toplumla her an çatışır, bir yandan da içten içe onun takdiriyle doldurduğu egosuna karşı yalvarır. Ama kazanan ne yazık ki Doğal Hal gerçekleşinceye kadar Ego olacaktır. Yani ütopik olan öncelikle kendini herkesten farklı görmekle başlayan, Ben Farklıyımdan sonra Ben Daha İyiyim, Ben En İyiyim’ e uzanan bir süreci takip edip en son da kendi toplumunu kuracak kadar kendini öteye götüren bir nevi tanrılaşmak isteyen insanlardır. Ego tanrıda belki de hiç olmayan ama insanların yine egoları sebebiyle ondan aldıklarını düşündükleri ve kendilerini kutsadıklarını düşündükleri bir nevi onları eski geleneklerdeki KUT anlayışına sürükleyen güdüdür. Ancak Egonun en önemli sonucu toplumsal eşitliği, özgürlüğü başkasının haklarına saygıyı yok etmeye sürükleyen bu dürtünün aynı zamanda bunlardan beslenen toplumsal yaşam formunun sürebilmesinin dahası her engeli en azından bugüne kadar rahatça aşmasının en önemli sebebi de olmasıdır. İşte Ego bu tezat gücü doğurur ve insanı gerçekten kaçışa hayale dalışa sürükler. Ama kontrolü hiç kaybetmeden. İnsan ne zaman hayallerle gerçeği ayırır, topluma egosundan dolayı sırf ihtiyaç gözüyle yaklaşmayıp, ütopyalara ya da toplumsuz yaşama yani doğal hale istekle yaklaşırsa o gün ütopyayı bulup onu gerçeğe çevirebilir. Yoksa egosunun elinde köleliğin verdiği kırıntılarla beslenip, gerçek özgürlüğün anlamını hiç bir zaman kavrayamaz… O zaman da hiç bir zaman o saf insan olamaz…Doğal hal olmadan düşünülen, rüyalarda görülen hiç bir ütopyadan da bize yar olmaz…

Bilal ERTUĞRUL

25.10.2011

16:10

Read Full Post »

Older Posts »