Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for 03 Eki 2011

Her insan hayatının bir anında yalnız kalmak tabiri caizse alıp başını gitmek ister. Aslında bugün kendinden kaçış olarak adlandırılan bu isyan toplumdan kaçıştır. Evet küçük yaşlardan itibaren onun bir parçası olmaya zorlandığımız, özgüvenimizi, özgürlüğümüzü kısıtlama pahasına kurallarına tabi olduğumuz toplumun. Peki nasıl olmuş da bu toplum bu kadar etkili bir konum almıştır. Ve hiç kimse mi bu baskıcı, özgürlük karşıtı yapıya isyan edememiştir. Aslında bunu anlamak için toplumun oluşma sürecinden bugüne dönüşümüne bakmak daha kolay bir anlatım yolu olacaktır.

İlk insan olarak kabul edilen Hz. Adem tek ve yalnız yaratılmıştı. Aslında onu yaratan da tek ve bir taneydi. Ancak insanın zayıf duygusal yapısı onun yalnız yaşamasını zorlaştıracaktı. Bunun üzerine hem onun yalnızlığını paylaşacak hem de neslinin sürmesini sağlayacak yegane eşi kadın yaratıldı. Ancak dedim ya insan doğası gereği duygusal zayıflıkların esiriydi. Bu duygusal zayıflığın temel ortaya çıkış formatı ise merak ve korkuydu. Aslında bilinmeyene karşı güdülen merak ve onla aynı anda hissedilen merak insanoğlunun serüveninin iki ucuydu ve bu uzun serüven ikisi arasındaki seçimler ve bu seçimlerin sonuçlarından oluşan bir süreçti. Merak insanın hep bir adım öne gitmesini sağlarken korku onu gerileten süreçti. İşte insanlar hayvansal aile güdülerinden pek de farklı olmayan içsel güdülerle yola çıktıkları yaşam yolculuklarına önce merakın yön vermesini sağladılar. Adem yasak meyveyi yediğinde onu buna sevk eden şey tamamen meraktı. Çünkü bir şeyleri öğrenebilme ve uygulayabilme yetisi hiç bir mahlukatta insandaki boyutunda yoktu. Tanrı kullarına bahşettiği bu yetenekle onlara evrende sadece kendisinde olan bir yeteneği bahşetmiş oluyordu. Ancak onun duygusal eksiksizliği yanında insandaki duygusal açlık insan ırkının sonunu getirecek adımların atılmasına yol açacaktı. Yani kısacası insan hem şanslı hem de şansızdı. Ancak dedik ya ilk insanlar merak üzerinden yönlendirdikleri yaşamlarında cennetten kovulmanın trajedisini dahi üzerlerinden atacak ve gayet başarılı olacaklardı. Fakat zaman içerisinde insanın gördükleri, bildikleri onda yaşama karşı bir korku oluşmasına neden oldu. Ve gün geldi bu korku o boyuta geldi ki insanlar ortak çıkarların paylaşımı ve korunumu amacıyla toplumlaştılar. Evet olmuştu. Uzun zaman alsa da olmuştu. Ataları merak ve öğrenme aşkını cesaretle yoğurarak cenneti dahi feda eden insanoğlu kendi korku alemine girmeye başlamış ilk mağlubiyetini almıştı. Toplumlaşma süreci aslında bir nevi Doğal Hal’in terkiydi. Nitekim Fransız devrimiyle özgürlük peşinde doğal hale en yakınlaşılan modern dönemi yaşatan Jan Jack Roussau kendi durumlarından yola çıkarak Toplum Sözleşmesi’ni kaleme alacaktı. Evet işte toplumlaşma sürecine geçiş asımı bu sözleşme olacaktı. Roussau doğal halin tüm vahşiliğini gördüğü devrim sonrası günlerinde o vahşetin sevk ettiği korkuyla imzalanan toplumsal sözleşmenin yok ettiği merak duygusunun aslında ömrü boyunca peşinde koştuğu şey olduğunu bilseydi kanımca Toplum Sözleşmesi’ni göklere çıkarmazdı. Her neyse insanların daha sonraları Leviathan olarak adlandıracakları bukorku devi her geçen gün büyüyecekti. Büyümesi yavaş ama edim adımlarla gerçekleşen toplum ütopyası gün gelecek vahşi olarak nitelendirilen doğal halden çok daha korkunç olacaktı. Ancak aradan geçen zamanda yok edilmiş merak onun geldiği boyutun fark edilmesini zorlaştıracaktı. Bunu fark edipte ona uyanlar dahi, uymayanlar deli damgası alacaklardı.

Tarihte ilk klanlar yani günümüz manasıyla aşiretlerin ortaya çıkışında yine aile bağı temelli formülasyon rol alacaktı. İnsanlar aslında kendi benliklerine aykırı bir düzene geçtiklerini biliyor ama bunu kabulleniyorlardı. Bu kabulleniş yavaş yavaş toplumsal değer ve ahlak adı altında köleliği, kadınların insan yerine konmamasını, gücün kutsanışını ve düzen verilen kurban ritüelini sıradanlaştıracaktı. Halbuki başlangıçta insan doğası gereği olması gerektiği gibi kimse kimsenin kölesi değildi, kadınlar da en az erkekler kadar cesur ve onlarla eşitti, hatta kimi zaman onlardan daha da öne çıkıyordu, düzene ve düzenin oturması için korku mitiyle yaratılan çoklu tanrı sistemine kurban verilmiyordu. Toplumlaşma sonucunda bir nevi insan sınırsız dünyaya korku mitiyle sınırlar koymaya başlıyordu. Aradan geçen dönemde belki de bu toplumsal düzen adıyla yok edilen özgürlüklere en çok yaklaşıldığı dönem Antik Yunan oldu. Bu dönemde günümüz Yunanistan ve Anadolu topraklarında başta İyonya olmak üzere özgürlük deneyimleri yaşanıyordu. Aslında devrin koşullarında güçlü merkezi otoritenin hüküm sürdüğü Orta Doğu ve Asya imparatorlukları bu gelişimi algılayamasa da yüzyıllar sonra insanın düzene karşı başarıya en yaklaştığı dönem olan Fransız Devrimi’ne dahi bu özgürlük kıvılcımları temel olacaktı.

Ne yazık ki insan korku ve düzenden çıkmanın yok edici olduğuna inanmaya başladıktan sonra bir daha bu tecrübeleri tadamayacaktı. Ancak insan içindeki merakı da öldüremeyecekti ve bu merak aradan geçen zamanda farklı formatlara bürünecekti. Örneğin ilk çağın spor ve savaş oyunları hep yok edilemeyen merak güdüsünün etkisiyle hayata geçirildi. İnsanlar doğal hal altında hep hızlı, güçlü olmuşlardı. Ancak toplumda gelişen tabakalaşma ve iş paylaşımı zamanla insanın ne kadar hızlı ve güçlü olduğunu anlayamamasına yol açtı. İnsanlar kendi ulaşmak istedikleri noktaları sporcularda bulmaya başladılar. İşte antik olimpiyatlar belki de bu yüzden insanın doğal hale en yakın olduğu anlar olmaya başlamıştı. Her 4 yılda bir toprak ve güneş işbirliğinde terle süslenmiş ölümüne yarışlarda insanlar yep yeni kahramanlar tanıyor ve aslında düzenin onlardan çaldıklarını anlamaları gerekirken en içsel duygularıyla dahi düzene köle oluyorlardı.

Ama vahşetin, merakın, her şeyin zirvesine ulaşmanın tadıldığı dönem Antik Yunan dönemi olmayacaktı. İnsanlar bu zirveye Roma ve onun kanla sulanmış arenalarında ulaşacaklardı. Roma aslında merkezi otoritenin ve toplumsal düzenin beraberinde getirdiği alışkanlıkların zirve yaptığı dönemdi. Ancak düzenin bu kadar belirgin bir şekilde insanları köleleştirdiği dönem aslında insanlara özlerini en iyi gösteren dönem oluyordu. Arenalarda düzenin ayrılmaz parçası olan köleliğin baskı ve zorlamalar, dahası özgürlük vaadiyle kan, kum ve güneşle beraber insanı doğal haline en yakın konumuna taşıdığı Gladyatör Savaşları devrin vazgeçilmezi olacaklardı. Dahası yüzyıllar sonra insanlar arenalarda görmedikleri cinselliğinde eklendiği Spartacus serisini çılgınlar gibi izleyecek, düzenin onlara bir bahşi olarak algıladıkları diziyi izlerken o filmin kahramanı Spartacus ve arkadaşlarının mücadelesinden bir haber olduklarının farkında bile değillerdi. İşte izlediğinizde anlamadığınız bir diziyi niye izlediğiniz sorusunu kendinize sormama alışkanlığınızda arada geçen zamanda öğrendiğiniz kabulleniş ve sorgulamama kültürünün bir sonucuydu. Dahası sorgulayanlar Roma’da hayvan gibi muamele görürken bizim devrimizde hayvanlara dahi reva görülmeyen dışlamalara tabi tutulacaklardı. Ama bir kaç delinin çıktığı yolun sonunda bütün insanların onlara uyacağına o kadar eminim ki tek üzüldüğüm sonun başlangıcının ne zaman olduğunu bilememek olacak. Ama biliyorum ki insanlar bu gerçeği bilseler bu sefer mevcut düzenlerine sıkıca bağlanacak ve o kutsal gün hiç gelmeyecekti. O yüzden de bilmememiz en iyisi oluyordu.

Not: Bu yazı Toplumun bugün ulaştığı nokta ve yarınlarına yönelik beklentilerimi de kapsayacak Modern Toplum Paradigması çalışmamın Başlangıç bölümüdür, devamı gelecektir…

Reklamlar

Read Full Post »