Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for 04 Eki 2011

Antik çağlarda bugün yaşadığımız topraklarda ikamet eden Hititlerin ülkesine Bin Tanrı ili denirdi. Tek tanrılığın yaygın olduğu Sami kavimlerine göre daha farklı bir hayat yaşanmaktaydı Mezopotamya’nın batısındaki Anadolu’da. Mezopotamya’nın kuzeyinde dağlık bölgelerdeki Ermeni yurtlarının bitiminde karlı topraklar başlıyordu ve bu topraklarda yaşayanlar genel olarak Kafkas Milletleri olarak adlandırılıyordu. Onların ülkesine ise bin millet ili anlamına gelen yakıştırmalar yapılıyordu. Belki de her köyünde ayrı bir dilin kullanıldığı Kafkasya, filolojik olarak Hint-Avrupa ve Ural-Altay dil aileleri arasına sıkışmış dahası bu sıkışmadan inanılmaz bir verimle sayısı bugün dahi tam olarak bilinemeyen dil ve milletler türemişti. Ancak neredeyse her köyde ayrı dilin konuşulmasının asıl sebebi bu topraklarda özgürlüğe verilen önemdi. Aslında bu özgürlük başına buyrukluktan çok kendi kaderini yaşama dürtüsünden ibaretti. Bu toprakların insanları belki de dünya üzerinde başka hiç bir yerde bulunmayacak bir gurura sahiptiler. Esarete uzaklıkları kültürlerinin her anında kendisini belli ediyordu. Nasıl olsa onlar dağların özgür çocuklarıydı. Çocukluğumda okuduğum bir Kafkas romanında bu bölgede eskilerde kış aylarında kimsenin ölmediği eğer bir ölüm olursa o kişinin ailesinin ona ihanet ettiği ya da esaretin başladığını işaret ettiğini belirten bir kısım vardı. Bu insanlar kendi mücadelelerine o kadar konsantreydiler ki son mücadelelerini de çetin kışla yapıp öyle ölüyorlardı.

İşte bu özgürlüğe darbe vuracak olan kuzey komşuları Ruslar da aslında 17. yüzyıla kadar bu boylar gibi herhangi bir devlete bağlanmadan kendi halinde yaşıyorlardı. Daha sonra artan milliyetçi dalga, kilisenin kışkırtmaları derken Ruslar arasında birlik sağlanacaktı. İşte belki de o an Kafkasların bugün bile süregelen hüzünlü türküsü de dilden dile dolaşacağı serüvenine çıkacaktı. Bizim ülkemizde Deli Petro, Avrupa’da ise Muhteşem Peter olarak bilinen Rus Çarı bu koca ülkeyi birleştirecek ve çarlık rejimini kuracaktı. Çarlığın kurulmasıyla 1700’lü yıllardan itibaren Rusların temel amacı sıcak denizlere inmek oldu. Bu politika kapsamında önceleri İsveç ve Polanya ile girilen Kuzey Avrupa savaşları bir süre sonra tatmin etmemeye başlamıştı. Bu durumda Ruslar artık Avrupa’nın hasta adamı olarak görülen Osmanlı İmparatorluğu’na doğru sınırlarını genişletme çabasına girdiler. İşte bu noktada Kafkasların acı kaderi yazılmaya başlıyordu. Çünkü Osmanlı ile Ruslar arasındaki bölgede bulunan Kafkas Milletleri, görünürde Kırım Hanı üzerinden Osmanlı’ya bağlı olsalar da yüzyıllardır özgürce yaşıyorlardı.

Temmuz 1711’de Baltacı Mehmöet Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusunun Rusları mağlup edip geri dönmesinden sonra tarih hep Rus ilerleyişini Kafkasların gözyaşları ve kanlarıyla beraber yazacaktı. Ruslar 1711 – 1864 arası bölge üzerinde pek çok eyleme girişti. İlk dönemlerde Rus kilisesinin de önerisiyle bu bölge insanlarından eski dinlerine dönenlere bir şey yapılmayacağı ve onlara karışılmayacağı bildirildi. Ancak Kafkaslar kendi seçimleri olan İslamiyetten dönmeyi reddettiler. İşte bu reddedişle beraber tarihin gördüğü en büyük asimilasyon politikalarından birisini başlatan Ruslar bölgedeki müttefikleri Gürcüler ve ülkenin uzak yerlerinde ki Ortodoks Slav kabileleri bölgenin asimilasyonunda kullanılıyorlardı. Ancak Doğu Kafkaslar’da yoğunlaşan ve zaman içerisinde savaş halini alan bu işgale Şeyh Şamil liderliğinde ciddi bir muhalefet geliyordu. Onun önderliğinde adeta Kafkasların cesareti, esarete boyun eğmemeleri bir kez daha tarihe kaydediliyordu.1859’da 70 bin kişilik Rus ordusuna adamlarından sadece bir kaç yüz kişi kalıncaya kadar dayanan Şeyh Şamil Kafkasların bu ordutarafından yok edilmesini engellemek için Ruslara teslim olacaktı. Rusların elinde esaret altında gördüğü saygı bile onun isminin neden bugün her Çerkezin, Abhazın, Çeçenin, Lezginin gönlünde ayrı bir yere sahip olduğunu anlatır.

Şeyh Şamil’in silah bırakarak engellemeye çalıştığı sürgün ve soykırım onun silahları atmasından 5 yıl sonra Mayıs 1864’te tekrar başlatılacaktı. Ancak başta hain millet ilan edilen Kafkas milletlerinin sürgünü olarak lanse edilen durum fiiliyatta Soykırıma dönüşmüştü. Ermeni tarihçi Sullujien sürgünde yola çıkanların yarısndan fazlasının en vahşi şartlar altında açlık, hastalık yüzünden öldüğünü açıkça belirtmiştir. Ancak Kafkas Sürgününün en acı tarafı hiç durmaması oldu. Rus Devleti rejim değiştirse de 2. Dünya Savaşı sonrası bu sefer Kırım ve çevresindeki Tatarlar sürgün yollarında katlediliyorlardı. Ancak ne yazık ki insanlık bu olayların hiçbirisiyle yüzleşemiyordu.

Bahtı kara Kafkasların sürgün sonrası yaşama tutundukları yer Osmanlı ülkesi olacaktı. Ancak hiç bir zaman Kafkas topraklarında bıraktıkları bir parçaları olduğunu, ruhlarının halen oradan beslendiğini unutmayacaklardı. Kafkaslar Anadolu’da birlik halinde kalmaya çalıştılar. Bazen toplum tarafından hoş karşılanmasa da bu birlik ve beraberliğin sürmesi için yerli halkla evlilikler dahi kısıtlandı. Çünkü büyükler çektikleri acıların unutulmamasını ve bir gün o topraklara dönüş olacaksa bir parçanın da burada bırakılmamasını istiyorlardı. Burada göçmenliğin en zor tarafıyla karşılaşıyorlardı. Çünkü yaşanılan yer vatan olmadığında hayat hiç bir zaman normal geçmiyordu. Kulağın arkasından hep bir vatan fısıltısı geliyordu. O dağlarda başlarında kalpaklarıyla atlarını dört nala, özgürlüğe süren atlıların köşeden çıkıp gelebileceklerine inanan yaşlıların yerini yenileri alıyor ama umut hiç bitmiyordu.

Ancak Sovyet sonrası dönemde umutlanmak için ciddi bir şans doğdu. Zayıflayan Rusya’nın uluslararası konjonktürde sıkıştırılmasıyla yurda dönüş başlatılabilirdi. Ancak özellikle Türkiye’den Avrupa’ya göçlerle Avrupa’da da sayıları artan Kafkas toplulukları arasında uluslararası birlik sağlanamaması ve boyculuğun devam etmesi bu soykırımın dünyada tanınmasını ve yurda dönüşü zorlaştırdı. Ancak son yıllarda artan çabalar umut verici boyuta geldi. Kafkas milletleri ortak acıların birleştiminde lokal duygusallıktan vazgeçmeye ve Kafkas Soykırımı’nı dünyaya tanıtmaya başladı. Umarız acılarının halen evlerinin her köşesinde geçmişe özlemle bütünleştiği bu milletlerin haklı davası sonuca ulaşır. Bu anlamda bize düşen yüzyıllardır yan yana yaşadıığımız bu insanların toplumsal birliklerini koruma çabalarına saygı göstermek ve onları uluslararası platformlarda sonuna kadar desteklemektir.

Yeryüzünde yurdundan sürülmüş tüm halklara bu desteği verirken unutmamalıyız ki: İnsanları yurtlarından söküp atabilirsiniz; fakat yurtlarını kalplerinden asla…

Herkesin kendisinden bir şeyler bulduğu kendi Güneş’inin altında doğduğu günlere kavuşmak dileğiyle…

 

Bilal ERTUĞRUL

04.10.2011

10:14

 

Reklamlar

Read Full Post »