Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for 19 Eki 2011

Dünyada pek çok ülke bir kısmını kendi yarattıkları bir kısmını ise dışardan ithal ettikleri sorunlarla yaşam savaşı vermektedir. Ülkelerin var olma süreçlerini, ülke bütünlüklerini belirleyen bu süreçler kimi zaman kanla, gözyaşıyla sulanır ama genelde bu sulanmanın nedeni olan insanlar bu durumun hiç mi hiç farkında olmaz.

Çocukluğumuzdan beri bizlere cennet ülkemiz olarak anlatılan ve büyüyüp dünyada başka yerleri gördüğümüzde bu sözün sebebini çok da iyi anladığımız Türkiyemiz uzun yıllardır ciddi bir Terör Sorunu ile mücadele ediyor ya da öyle görünüyor. Öyle görünüyor diyorum çünkü 2011 19 Ekim sabahı 26 şehit haberiyle uyanıyorsak henüz bir şeyleri netleştirmemiş dahası tehlikeleri anlamamışız demektir. Öncelikle pek çoğunuz için tartışılacak bir tespitle yazıma başlıyorum: Türkiye’de hem Terör Sorunu hem de Kürt Sorunu vardır. Artık bu gerçeklikten kaçmanın her hangi bir manası yoktur. İşin kötüsü zamnında ayrı ayrı sınıflandırılacak ve aralarına mesafe konulabilecek bu sorunlar her geçen gün daha da karışmaktadır. Türk kardeşlerim bu sorun sadece terör sorunudur, Kürt Sorunu yoktur demesin. Sonuçta bu bölgede bu örgüt halen destek bulabiliyor ve halen bize bu acıları yaşatıyorsa ve ülkemizde bu soruna karşı bugün belki de hepimizden daha fazla üzülen Kürt kardeşlerimiz varsa ama onlara dahi anlık öfkelerle terörist damgasını hayatlarının bir anında yerleştirmişsek bu sorun sadece dağdaki 5 bin kişiyi içermiyordur. Kürt kardeşlerim de artık bu sorunu sadece Kürt Sorunu olarak görmekten vazgeçsin. Aranılan özgürlük, kardeşlik annelerinin dizinden ayrılıp sırf zorunlu görev altında kurban olarak öne sürülen Mehmetçiklerin kanıyla gelecekse ne anlamı kalır. Sokakta yürüyen, lojmanda uyuyan halkın taranması hangi mücadelenin bir parçasıdır. Silah bırakılması, başka ülkelere iltica ve var olan sorunların diyalogla çözülmesi gerekirken dağlarda her an tehdit oluşturacak bir güç olarak kalmak ve sonra “E asker de bize saldırıyor.” demenin hiç bir manası yoktur. Bakın İspanya’ya ETA 6 ay önce silah bıraktı ve bugünlerde Örgüt Feshi üzerine bir konferans yapıyor. Ama İspanya’da özgürlükleri tavan yaptıran Sosyalist hükümet bu konferansı iplemiyor ve ben özgürlükleri veririm, ama silah ve eyleme başlarsanız cevabım aynı yöntem olur diyor. İşte bu dünyanın hiç bir yerinde devletlerin ister azınlık olsun ister çoğunluk elinde silah olan bir grupla konuşmadan eksik olan özgürlükleri tamamlayarak ama kendisine doğrultulan silaha da en ağır şekilde cevap vermesi gerkliliğini göstermektedir. Önce silah susar, sonra barış söze girer.

Peki, bugünü diğerlerinden ayıran ve bugünü milat olmasını sağlayacak olan ne olabilir, taraflar nasıl davranışlarda bulunursa bugünden itibaren yeni bir Türkiye’ye uyanırız. Öncelikle bugün ilk hamle devlet tarafından gelmelidir. Kendisine doğrultulan elin halkta yarattığı infial, Ramazan ayı boyunca ve sonrasında gelen şehit haberlerinin bugün dayanılmayacak boyuta gelmesi acil askeri operasyonlar ve düzenli savunma stratejisi gerektiriyor. Artık gerekirse taş taşın altında bırakılmadan bir şehit haberinin daha gelmesi engellenmelidir. Askeri operasyonlarla beraber dünyanın en modern ordularından birisi olarak görülen ordumuzun son saldırıda açıkça görülen aciziyeti, istihbarat zayıflığı sebepleriyle beraber araştırılmalıdır. Son yıllarda tutuklu generallerle orduda özellikle yönetim kadrolarında çeşitlilik ve kalite azaldığı eleştirisine de katılmıyorum. Çünkü gücün bizzat ordunun elinde olduğu, siyasetçilerden emir alınmasına gerek görülmediği 28 Şubat gibi dönemlerde dahi bu örgüt bitirilmediyse ya ordumuzda bu anlmada bir yetersizlik mevcuttur ya da ordumuzun özellikle teknik teçhizatı, istihbaratı ve bu alanda diğer ülkelerle yaptığı iş birliği ordumuzu zayıf düşürüp gafil avlamaktadır. Ama sebep ne olursa bolunmalı ve bu aciziyet giderilmelidir.

Bu tarz dönemlerde terör örgütünün en çok istediği şeylerden birisi de halkta yaratılan infialden faydalanıp Türklerle Kürtler arasında ülkenin dört bir yanında olası gerilim ve çatışmalar yaratmaktır. Buna kesinlikle meydan verilmemelidir. Unutulmamalıdır ki bu ülkede sayıları kimi kaynaklarda 10-15 milyon arası Kürt yaşamakta iken bugün bu eylemleri gerçekleştiren örgütün mevcudu resmi istihbarat rakamlarımıza göre 5 bin civarı. Buna bu eylemlerde üzülmeyen, sevinen insanları katsanız en fazla 40-50 bin adam bulursunuz. Bu durumda 50 bin bölücüyle, yüreklerinde bu acıyı tüm Türkiye’yle beraber yaşıyan 15 milyon Kürt’e gösterilecek olası tepki engellenmelidir. Çünkü terör örgütü bu tarz gerilimi kullanıp aslında kendisine uzak olan ama babasının iş yerine, kendi kimliğine, lehçesine, şivesine yapılacak bir hakaretten etkilenip ele geçirebileceği gençleri bu yoldan tuzağına düşürüyor. Bu kesinlikle engellenmelidir.

Burada Kürtleri iki gruba ayırıyorum. Öncelikle bu saldırılarda verilen şehitler için en az şehit anası kadar üzülen Kürt kardeşlerimizi harekete geçmeye, teröre karşı bölgede daha aktif olmaya çağırıyorum. Kenid çocukları için yazmalarını çıkaran Kürt analarının, bugün bu şehit mehmetçikler için de yazmalarını çıkarmalarını bekliyorum. Kimlikler açıklanınca göreceksiniz bazı şehitlerimiz annesi bir kelime dahi Türkçe bilmeyecek, bazıları doğunun en ücra köylerinde mektep görmemiş çocuklar olacak. Onlar da Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları. Onlara üzülmeyip ölen teröristlere üzülmek kendi halkı içinde dahi ayrımcılıktır ve sağduyulu Kürtler buna izin vermemelidir. Batı bölgelerde villalarda yaşayan, doğudan kazandıklarını en lüks konforlarda harcayan Kürt kökenli iş adamı ve kanaat önderleri de artık ellerini bu taşın altına sokmalı. O bölgede babalarının, dedelerinin feodal düzen içinde sömürdüğü halkın düştüğü ekonomik, kültürel yokluğun da bu terörün beslenme kaynaklarından olması onları da bu yükün altına sokmaya yeter de artar. Artık her şeyi devletten beklememeliler ve başlarını kuma gömüp ben onlardan değilim keyfiyetinden ayrılmalılar.

Bugün son dönemde yaşadıkları en büyük acıyı yaşıyan Türk kardeşlerime ilk tavsiyem sağduyudur. Çünkü bugün doğacak gerilimlerden beslenmek isteyen leş kargaları her hangi birimizin söyleyeceği yanlış bir sözün, yapacağı yanlış bir davranışın peşinde uçuşmaktadır. Göreceksiniz en ufak bir abartılı tepki batı ülke ve kamuoylarında 26 candan daha fazla yer bulacaktır. Onlara bu fırsatı vermemeli ve metanetli olmalıyız. Bu şehitler gittikleri her ilde tarihi kalabalıklarla, kendi dillerinin ağıtlarıyla uğurlanmalı ancak bu cenaza merasimleri ne bir siyasi hareketin şovuna ne de Kürt kardeşlerimize topyekün bir hakarete dönüşmemelidir. Bu ülkenin sağduyulu vatandaşlarına düşen bir diğer görev ise artık kimileri için sıradanlaşan bu haberleri sıradanlaştırmamaktadır. Dinimizde de kültürümüzde de yas 3 gündür, 3 gün yasımızı yaşayıp gündelik işlerimize de ara verebiliriz ancak sonrasında daha güçlü sarılmalıyız. Tabii ki bu sarılmalarda klavye başında acıklı bir başsağlığı sonrası saçmalıklarla dolu dedikodu dünyasına dalan ve bir daha şehit haberine kadar ayakta uyuyanlardan ayrışmalıyız. Onların acısı her an kalbimizde, anıları hafızamızda yer tutmalı ve bu acılar dinene, bir kez daha şehit haberi duymayana kadar yöneticilerde sürekli uyarılmalıdır. Bu acı bir daha yaşanmamak üzere tarihe gömülmelidir.

Terör Sorunu ile Kürt Sorunu birbirinden ayrıdır ve bunların aynı olması için karşılıklı hem Kürt hem de Türkler arasında yer alan düşüncelerin sonuçları mutlaka engellenmelidir. Daha önce de belirttiğim gibi her Kürt’ü terörist her Türk’ü elinde silahla peşinde koşan asker ya da sana yapılan haksızlıkların simgesi görme dönemi bitmelidir. Bu dönemi bitiremediğimiz sürece daha çok canımız yanacaktır. Kürt Sorunu bölgenin coğrafi olumsuzluklar, feodal yapı, sömürü düzeni, ülkede demokrasi ve özgürlük yokluğu, beşeri sermaye eksikliği ve genç Cumhuriyetin imkan yetersizliklerinden dolayı Osmanlı döneminde ortaya çıkmış, ve daha sonra yabancı güçlerin desteğiyle dönem dönem içinden terörist hareketler çıkarmış bir sorundur. Ancak sorunun tüm vebalinin genç Cumhuriyete yüklenmesi mümkün değildir. Ayrıca bu sıkıntılar Türkiye’nin etnik kökeni farklı başka bölgelerinde de görülmüştür. Ancak Türkiye önce Özal sonra Tayyip Erdoğan döneminde özellikle ekonomik refah, demokratik haklar konusunda ciddi ilerlemeler kaydetmiştir. Bundan önce kendi yaşadıkları sistemsel sıkıntıların pek çoğunun Türk kardeşleri tarafından da yaşandığını idrak etmek sorunun çözümünde Kürt tarafına en büyük katkıyı verecektir. Türk tarafı da uzun yılların birikimiyle bölgede oluşmuş çeşitli acıların kabuk bağladığı gerçeğini görmelidir. Öncelikle Osmanlı ve öncesi dönemlerde bölgenin isyan çıkarmaması için kurulan feodal ağalık düzeninin ne yazık ki toprak reformu yapılmamasıyla genç Cumhuriyet tarafından da sürdürülmesi yapılan en büyük hataydı. Feodalitenin ülkenin hiç bir yerinde olmadığı kadar aktif olduğu bölgede bugün Kürt Sorunu olarak tanımladığım sorunun esasını teşkil ettiğini düşünmekteyim. Ağalık rejimlerini kulun kula kulluğunu sürdürmeyecektik. İstanbul’da izin vermediğimize Diyarbakır’da, Urfa’da da izin vermemeliydik, dahası bugün partilerin milletvekilliklerine uygun gördüğü ağalarla sürdürdükleri bu sisteme artık son verme zamanıdır.

Bölgede bugünkü sorunlara dayanak olan bir diğer sistem ise dini hassasiyetlerin uzun süre bölgenin dışardan yönetilmesi için kullanılması olmuştur. En son bizzat devlet tarafından PKK’ya karşı desteklendiği ortaya çıkan Hizbullah ve onun vahşeti dahi bu din faktörünün ne derece tehlikeli boyutlara ulaşabileceğini göstermiştir. Bugün sorunda bu acıların hatıraları ve halen din ile devlet işlerini batıda ayırıp doğuda birleştirme, öğretmene yapılan saldırı yerine imama yapılan saldırıyı öne çıkarma çabaları etkili olmuştur. Artık bölgede din faktörü doğal patikasına bırakılmalı, devlet eliyle yönlendirmeden çıkarılmalı, terör örgütüne bu yönden koz verilmemelidir. Dahası Kürt sorunundan yeni terör hareketleri çıkması da bu şekilde engellenmelidir.

Bu ülkede uzun yıllar ciddi bir demokrasi ve insan hakları yaşanmıştır. Bugünün Başbakan’ı sırf bir şiir yüzünden hapiste yatmamışmıydı. İşte bu insan hakları ihlallerinde ne yazık ki özellikle 80 sonrası Kürt kimliği de hedef alındı. Belki de; “Bu ülkede Kütler Cumhurbaşkanı, Başbaka, Genelkurmay Başkanı oldu, ama sadece Kürt olamadı.” Sözüne geçerlilik kazandıran da bu dönem oldu. Ermeni, Rum ya da diğer azınlıklar rahatça kendi isimlerini kullanıp çocuklarına kendi isimlerini koyarken uzun süre Kürt çocuklar annelerinin kendilerine hitap ettiği ismi kendi kimliklerinde taşıyamadı. Ancak bu tarz kültürel sorunlarda özellikle Anap-Mhp-Dsp koalisyonu ve Ak Parti döneminde çıkartılan yasalarla ciddi ilerlemeler kaydedildiği gözden kaçırılmamalı ve Türkiye’de hükümet kim olursa olsun özellikle insan haklarından kaynaklı sorunları bitirmeye çalıştığı bir gerçektir. Bu noktada Türkler Kürtlerin, anayasada ana unsur kabul edildiği ama kendilerini azınlık olarak gördüğü ve gayrımüslim azınlıkların yıllar boyunca sahip olduğu ama Kürtlerin sahip olmadığı hakların yarattığı acıları anlamalı, Kürtler de Türklerin de bu dönemlerde insan hakları konusunda çok fazla hakzılık yaşadığı ve binlercesinin siyasi sürgünlerde öldüğü gerçeğini göz ardı etmemelidir.

Sonuç olarak bugün Türkler arasında 21 plakalı bir araç gördüklerinde her hangi bir plakaya duymadıkları tepkiyi duyan, Şemdinli, Çukurca, Diyarbakır gibi yerlerden gelenlere potansiyel terörist olarak bakan, ben Kürde kız mız vermem diyenler olduğuna göre bu ülkede Türk kardeşelerimin de kabul etmesi gereken bir Kürt Sorunu vardır. Aynı zamanda bugün ülkenin dört bir yanında hangi din ve dile sahip olursa olsun anaların doğuya giden çocukları sebebiyle uyuyamadıkları, Ramazan ayında dahi 100’e yakın Mehmetçiğin şehadete kavuştuğu, sokaklarda yürüyen genç kızların kaleşnikoflar tarafından tarandığı gözler önündeyse Kürt vatandaşlarımız içinde bu ülkede bir Terör Sorunu olduğu netleşmiştir. Bu noktada çözüm basittir ama ne yazık ki canım ülkemde bir türlü uygulanamamaktadır. O evrensel çözüm şunu söyler Terör Sorunu silahla çözülür ve hiç bir devlet kendisine silah doğrultana muhabbet ederek yaklaşmaz o da ona aynı şekilde cevap verir, Kürt Sorunu ise toplumsal bir sorundur ve müzakereyle, demokratikleşmeyle, refah artışıyla çözülür. Eğer bu yöntemler dışına çıkılırsa asla başarılı olamayız ve çözüm yöntemlerini de kesinlikle birbirine karıştırmamalıyız. Benim fikrime sorarsanız benim halen Mardin’de tarihi bir Süryani Manastırı’nın avlusunda her bir dilden türküler eşliğinde Kürtlerin, Türklerin, Ermenilerin, Rumların el ele tutuşup aydınlık gecede buluşacaklarına dair umudum var. Ama önce silahlar susmalı ve bu terör bitirilmeli. Ya kendini bitirmeli ya da devlet onu bitirmeli. O yüzden diyorum ki; “YETER ARTIK! BU SON OLSUN…”

Bilal ERTUĞRUL

19.10.2011

13:28

Reklamlar

Read Full Post »