Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for 25 Eki 2011

Modern Toplum Paradigması adını verdiğim toplum analizimde bugün sizlere ütopik insanın toplumsal düş kırıklıkları üzerinden seslenmek istedim. Evet insan ve toplum çakışan, birbirini kısıtlayan ma bana göre sonlu bir sistemi oluşturan parçalardır. İnsanın topluma gönüllü bir şekilde katıldığını ancak her geçen gün ayrılma isteği duyup ondan bir türlü vazgeçemediğini belirttiğim bu paradigmada insanın vazgeçmeme sebeplerinden birisi de ütopik olmasıdır. Peki nedir bu ütopik insan ve kimdir bu ütopyacılar.

Thomas Moore 1516 yılında antik Yunan medeniyetinin kaybolmaya yüz tutmuş kavramlarından birisini tekrar gündeme getirmeye çalışırken., o günden bu yana insanların davranışlarını en iyi açıklayacak kavramlardan birisine odaklandığından haberdarmıydı bilmiyorum ama bildiğim şey onun ortaya attığı kavramın bugün benim Modern Toplum Paradigması dahilinde ele alacağım toplumsal yok edişten kaçmanın önemli yollarından birisi olduğudur. Thomas Moore tarafından ortaya atılan ve üzerine kitap yazılan bu kavram ÜTOPYA’ydı. Ütopya kelime manasına bakıldığında olmayan ülke, toplum anlamındadır. Thomas Moore özellikle baştakilere karşı eleştirel yaklaşım, toplumsal adaletsizlik üzerine kafa yormuş, bundan ciddi derecede rahatsız olmuş, bu rahatsızlığın sonucu olarak yönetim karşıtı, vatan haini damgasıyla 1535 yılında asılmıştı. Böyle bir adamın toplumda ne gördüğüne dair daha önceki bölümlerde toplum oluşum süreci ve bizden götürdüklerine yönelik düşüncelerimize sahip olduğunu tahmin ediyoruz. Ancak o bizim gibi bu aşamaları görme ve sürecin uzunluğunu bilme şansına sahip olamadığından, son tahlilde oluşacak toplumu kendi ütopyasıyla aktarmaya çalışmıştı. Moore’un Olmayan Ülkesi’nde herkes mutlu, zengin, eşit ve özgür olarak tanımlanmıştı. Tabi Moore eşitlik ve özgürlüğün aynı anda olmayacağını test edebilmek için kanımca burda bir hata yapmıştı, ancak o dönemde bu iki kavramın alternatif değil de tamamlayıcı anlamlar içerdiği düşünüldüğünden yaptığı çözümlemeyi anlayabilmek de en azından kabul etmemek kadar kolaydır. Moore dönemin yönetim şekli Britanya İmparatorluğu’na karşıydı ve ona alternatif bir dünya tasarlamıştı. Bu ne ilk olacaktı, ne de son.

Aslında insan antik çağda da ütopyalara, kendisini uçsuz bucaksız sınırlarda yaşamaya ya da en azından bunu hayal etmeye başlamıştı. Tiyatro ve Olimpiyatlarda insanların bu ütopik meraklarını gerçekleştirebileceklerine dair umut veren organizasyonlardı. 20. yüzyıla gelindiği günlerde George Orwell 1984 ve Hayvan Çiftliği ile siyasi ütopyaları korku figürüyle birleştirip ideal peşinde koşmanın olumsuz sonuçlar doğuracağına ya da ilk insanların sahip olduğu doğal hal olmadıkça ısmarlama sonucu ulaşılan doğal halin her zaman insanlara bugünkünden daha kötü bir düzen getireceğini iddia ediyordu. Bu romanlar açıkça dönemin ütopik hayalleri gerçekleştirme ve ideal toplum oluşturma amaçlı devleti Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni eleştiriyordu. Nitekim 1990’a gelindiğinde Orwell haklı çıkmış, eşitler arasında eşitin olduğu bir eşitlik ya da özgürlük devleti oluşmayacağı görülmüştür.

İnsanın ütopik karakteri onu bugün de topluma en bağımlı kılan yanıdır. Her zaman daha mutlu daha iyi ve daha özgür bir toplum inancına sahip olan insan bu inancını harekete geçirecek cesaret ve merakta ise geride kalır. Dahası bunun için uğraşanlar için Deli damgası pek de gecikmez. Ancak insanın ütopikliği onu bir nevi hayal dünyasında yaşamaya yöneltir. Nasıl bir dünya mı bu. Anlatalım. Günümüzün modern toplumu için vazgeçilmez olan bilgisayar oyunları, fantastik filmler, çizgi filmelerden sinema ya da şovlara aktarılan karakterler. Bunların hepsi kendi dışımıza çıkma yeni bir dünyada yaşama isteğimizin sonucu olarak ortaya çıkmış ve rağbet görmüştür. Avatar ya da Yüzüklerin Efendisi gibi filmler ister fantastik geçmiş ister fantastik geleceği aktarsın bugünden kurtulabildikleri için ilgi çekiyorlar. Ya da ilgiyle takip edilen dizilere, tv şovlarına bakın toplumun dışına çıkan örnekleri buldukları zaman anormal olup, sıradanı yıktıkları zaman kendi olduğumuz kişiler olarak değil olmak istediğimiz insanlarla karşılaştığımız için bu yapıtlar başarılılar.

İşte bu noktada da insanın toplumdan kaçışının eksik parçası apaçık ortaya çıkar. İnsan bir yandan düzeni içinden çıkmaya çalıştığı toplumla her an çatışır, bir yandan da içten içe onun takdiriyle doldurduğu egosuna karşı yalvarır. Ama kazanan ne yazık ki Doğal Hal gerçekleşinceye kadar Ego olacaktır. Yani ütopik olan öncelikle kendini herkesten farklı görmekle başlayan, Ben Farklıyımdan sonra Ben Daha İyiyim, Ben En İyiyim’ e uzanan bir süreci takip edip en son da kendi toplumunu kuracak kadar kendini öteye götüren bir nevi tanrılaşmak isteyen insanlardır. Ego tanrıda belki de hiç olmayan ama insanların yine egoları sebebiyle ondan aldıklarını düşündükleri ve kendilerini kutsadıklarını düşündükleri bir nevi onları eski geleneklerdeki KUT anlayışına sürükleyen güdüdür. Ancak Egonun en önemli sonucu toplumsal eşitliği, özgürlüğü başkasının haklarına saygıyı yok etmeye sürükleyen bu dürtünün aynı zamanda bunlardan beslenen toplumsal yaşam formunun sürebilmesinin dahası her engeli en azından bugüne kadar rahatça aşmasının en önemli sebebi de olmasıdır. İşte Ego bu tezat gücü doğurur ve insanı gerçekten kaçışa hayale dalışa sürükler. Ama kontrolü hiç kaybetmeden. İnsan ne zaman hayallerle gerçeği ayırır, topluma egosundan dolayı sırf ihtiyaç gözüyle yaklaşmayıp, ütopyalara ya da toplumsuz yaşama yani doğal hale istekle yaklaşırsa o gün ütopyayı bulup onu gerçeğe çevirebilir. Yoksa egosunun elinde köleliğin verdiği kırıntılarla beslenip, gerçek özgürlüğün anlamını hiç bir zaman kavrayamaz… O zaman da hiç bir zaman o saf insan olamaz…Doğal hal olmadan düşünülen, rüyalarda görülen hiç bir ütopyadan da bize yar olmaz…

Bilal ERTUĞRUL

25.10.2011

16:10

Read Full Post »