Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for 27 Eki 2011

Benim ülkemin güzel insanları komplolarla yaşamayı alışkanlık haline getirmiş, yolda yürürken başına düşen kuş pisliğinden bile birilerini sorumlu tutarak, hep başkalarını suçlayarak ama belki de hiç kendine bakmayarak yaşamakta olan insanlardır. Bu huyları onların ülkeyi dönüştüren olaylara ya da kişilere yaklaşımlarında da yalnız bırakmaz. Kendileri için iyi olsun kötü olsun hep sebep başkasındadır. Bu benden kaçışın sebebini hep merak etmişimdir. Bazen dayanamayıp kendime en kızdığım zamanlarda dahi ben de bu huya kapılmışımdır. Peki benim kuşağımın dünyaya yaklaşımını baştan sona şekillendiren, bu hep başkasından bilmenin sebebi neydi. Ne olmuştu da bu ülke her şeyi başkalarından bilen, kendisini bırakın kötülemeyi, övmeyi bile beceremeyen bir ülke olmuştu. Ya da benim kuşağım bu dehlizde kaybolmuştu. Ben bu kayboluşun sebebini 12 Eylül öncesi ve sonrası yaşanan 20 yıllık sürece bağlarım. Yani Deniz Gezmişlerden başlayıp 90’lara kadar uzanan bir süreç. Bugün bu sürece değinmek istiyorum.

Darbe sözcüğü ve pratik uygulanışı bu topraklara hiç de yabancı değildi. Ta İskender öldükten sonra onun varisine uymayıp Anadolu’nun farklı köşelerinde kendi devletlerini kurup koca Helen İmparatorluğu’nu çökerten kumandanlara kadar uzanırdı. Bizans döneminde bugün Vali – Garnizon Komutanı karışımı yetkiyle donanmış Tekfurların devlet zayıfladıktan sonra esas yönetici yani imparator olmak için yaptıkları planlar, darbe ve darbe girişimleri, entrikalar Bizans denince bugün ilk hatırlananlar arasında yer alır. Osmanlı’nın en güçlü döneminde bile kardeşler, kuzenler arası mücadeleler darbe olarak algılanmasa da, devlet zayıflayıp yeniçeriler kimi zaman sadece bahşiş peşinde padişahları değiştirdiklerinde artık darbeler dönemi başlamıştı. Devletleri yıkıma götüren süreçler saydığım 3 devlette de nispeten devletlerin sonuna doğru ortaya çıkmıştı. Ancak belki de yine bir darbe (İHTİLAL) sonucu oluşturulan milli mücadele sonrası kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti ise doğum ve çocukluk dönemini bu acı gerçekle yüzleşerek geçirdi.

İlkin 1960 darbesiyle yönetim ele geçirildi. Uzun yıllar sonra İngiliz arşivlerinden çıkan belgelerle İngiliz desteğiyle yapıldığı belgelenen bu darbeden sonra bir bakıma dönemin aydınları tarafından oluşturulan anayasa komisyonları, meclis ve senato çalışmaları sonucu hazırlanan 1961 anayasası nispeten özgürlükçü olarak kabul edilmiştir. Ancak bu darbe anayasası özellikle darbe yolunu meşru kılan maddeleri, anayasa mahkemesi v.b. kurumların kuruluşu ve verilen yetkilerle demokrasinin vazgeçilmezi Güçler Ayrılığı’nı açıkça ihlal etmekteydi. Bu ihlal çok geçmeden acı gerçeklerini toplumun gözünün içine sokacaktı. Anayasa da verilen bazı özgürlükleri yaşama geçirecek kalifiyede bir toplum olmadığı gerçeği de unutulmuştu. Örneğin grev, miting, protesto gibi haklar net bir şekilde tanımlanmıştı, ancak bu hakları kullanacak grupların pek çoğunun bu haklardan haberi dahi yoktu. İşte bu nokta dış kaynaklı müdahalelerin önün açacak ve bir daha bilinç altından hiç çıkarılamayacaktı. Dünyada artan eşitlik, özgürlük, savaşın anlamsızlığı gibi Çiçek Çocuk düşünceleri çok geçmeden 70’lerde Türkiye’yi de etkileyecek ve devrimci sol gruplar oluşacaktı. Bu sol grupların Nato içerisinde en önemli müttefiklerinden birisi olan Türkiye’de olası yönetimi ele geçirme riskini düşünmek dahi istemeyen Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği etrafında oluşturmaya çalıştığı Yeşil Hat ile bölgenin dini ve milli duygularını ön plana çıkarmaya çalışıyor, sağ gruplarda bir nevi bu dalganın sonunda ortaya çıkıyordu. Yani dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi ABD içerisinde başlayan sol –  sağ , devlet –  halk savaşının bir cephesi de Türkiye’de açılıyordu. Bu dönemde her iki tarafta diğerini yabancı uşaklığıyla itham ediyor, dışardan yönlendiklerini iddia ediyordu. Ama yine her iki tarafa göre kendi düşünceleriyle bağımsız Türkiye’ye ulaşılacaktı. İşte hatayı birilerinde bulma, gerçeklerden bir şekilde kaçma bu dönemlerde başladı.

İnsanlarımızın hatayı hep başkasında bulma, zamanla ilerledi ve artık kendi yaptıklarımızla övünmeyi dahi unuttuk. İyi işlerimizin bile arkasında birilerini aradık. Bir yazarımız ödül alınca ülkeyi böldüğü için dedik, milli takımlarımız dünya şampiyonalarında başarılı olduğunda hep bizden zayıflarla olynadık dedik. Yani kısaca bu ülkede özgürlüğün en yoğun yaşandığı dönemlerde karşıdakini suçlayarak başlayan hastalık zamanla vucudu öyle bir kapladı ki, artık her şeyimizden başkalarını suçladık. Başarı da başarısızlık da başkalarının oldu, peki durum böyleyse biz ne yaptık. İşte artık yaptıklarımızın olumlu ve olmusuz sonuçlarıyla karşılaşma zamanıdır. Son yaşadığımız acılarda bile gazete köşelerinde dış güç, esrarengiz deney haberleriyle gerçekten kaçmaya çalışan biçare insan olmaktan vazgeçme zamanıdır. Deprem oldu, kayıplar verdik, zamanında yardıma özellikle devlet olarak gidemedik, çünkü; biz uzun zamandır hep başkaları üzerinden yaşadık. Çünkü biz uzun zamandır aynaya bakıp yüzümüzdeki kırışıklıkları da gözlerimizin güzelliğini de aynı anda görmeyi, içimizdeki şeytan ve melekle aynı anda yüzleşmeyi unuttuk. Belki birilerine göre biz unutmadık, yine birileri unutturdu. Ama artık bu aynasız yaşamdan vazgeçme zamanıdır. Artık bu ülkenin acısıyla, tatlısıyla gerçekleriyle yüzleşme zamanıdır. Artık bizi biz olduğumuz için sevme, kendimizle gururlanma ama başarısızlıklarımızda da başkasının başının eğilmesini beklemeden kendi başımızı eğme zamanıdır. Artık bu ülkenin uzun süredir kuma soktuğu başını çıkarma zamanıdır. Artık iğneyi başkasına, çuvaldızı kendimize batırma zamanıdır. Artık değişim zamanıdır.

Bilal ERTUĞRUL

27.10.2011

16:39

Reklamlar

Read Full Post »