Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for 29 Eki 2011

BİR YANLIŞ, KAÇ YANLIŞI GÖTÜRÜR? LİBYA – 2

BİR YANLIŞ, KAÇ YANLIŞI GÖTÜRÜR?

LİBYA – 2

2. Dünya Savaşı sonrası İtalyanlar Libya’yı İngiliz ve Fransızlara bırakıp giderken 1949 yılında Libya Birleşmiş Milletler tarafından bağımsızlık kazanması gereken ilk sömürge olarak açıklanıp, 1951 yılında BM eliyle bağımsız olan ilk ülke oluyordu. Ülkenin başına Kral olarak İdris Tunusi geçiyordu ki o Tunusi, kendisi Mısır’da sürgündeyken, Ömer Muhtar’ın Libya’da başlattığı İtalyan karşıtı direnişe katılmasını istediğinde hiç düşünmeden onu red edenler arasında yer alıyordu. Yani Libya bir bağımsızlık sevdalısının şehadetine layık olamıyordu.

İdris Tunusi’nin kurduğu krallık batı eliyle kuruluyor dahası batı mandası gibi hareket ediyordu. Ülkede artan milliyetçi rüzgarlar daha 30’una basmamış bir subay olan Kaddafi ve arkadaşlarının darbesiyle sonuçlanıyor ve 1969’da Kaddafi Libya Cumhuriyeti’ni kuruyordu. Türkiye’de hastalık sebebiyle tedavi olurken darbeye yenik düşen Kral İdris Bingazi bölgesinden çıkmıştı ve bu darbe daha o günlerde Trablus – Bingazi çatışmasını ülkenin kucağına bırakıyordu. Kral İdris kendisini krallığa taşıyan süreci başlatan Ömer Muhtar’ı kurşuna dizen İtalya’nın başkentinde 1990 yılında hayata gözlerini yumarken bu İroni en çok Bağımsız Libya hayaliyle yanıp tutuşanları parçalıyordu.

Kaddafi’nin sözde Cumhuriyeti zamanla tam bir dikta haline gelmiş, aşiretler arası kan davaları, şehirler arası çekişmeler ayarlanarak yıkılmaz bir hal almıştı. Ancak başta Mısır’da Panarabizm’in kurucusu, belki de Osmanlı’ya hançer saplamakla suçladığımız Şerif Hüseyin’in bir üst modeli olan bir başka diktatör Cemal Abdülnasır’dan da etkilenerek milliyetçi bir söylem geliştiren Kaddafi’nin de zamanla batının gizli servislerini kullanarak nasıl halkına ayar verdiği ortaya çıkacaktı. Ancak o da zamanla bu şekilde halkını susturamayacağını, diktasını sürdürmek için onlara bir düşman ve korku ütopyası gerektiğini fark edip, Pan-Amerikan Hava Yollarına ait uçağı terör saldırısıyla düşürtecek, çoğunluğu masum siviller olmak üzere pek çok kişiyi öldürecekti. Bunun üzerine dünyadan gelen ambargoyu da yine Avrupalı özellikle de İtalyan Başbakanlarıyla olan ilişkisiyle delecek, İtalyanların Libya’da sömürgeyken elde edemediği imtiyazları bir Libyalının eliyle almasını sağlayacaktı. Ama Kaddafi ve adamlarının ülkede estirdiği terör bunların hepsinin üzerinde olacaktı. Bazı aşiretler yok edilecek, en acı şartlara sürülecek, bazılarıysa özellikle memleketi olan Sirteliler ise baş tacı edilecekti. Üstelik Kaddafi diğer diktatörlerle bir araya geldiğinde ezilen halklarına bakmaksızın dünyadaki diğer ezilen halklara babalık taslamaya çalışacaktı. Ancak bu senaryonun uzun süre devam etmeyeceğini anlamaya da başlamıştı. Batılı dostlarının kendisinden sıkıldığını anladığında onlara en ucuz fiyattan petrol vermeye, Lockerbie Faciasını kabul edip tazminat ödemeye, Obama’ya mektuplar yazmaya, Roma meydanına çadır kurup İtalyanlara nasıl dost olduklarını belgelemeye çalışmıştı. Evet Kaddafi her şeyiyle tam bir diktatördü. Önce korku imparatorluğu kurmuş, daha sonra ebedi şeytan ilan ettikleriyle bile sırf koltuğunda kalma umuduyla iş birliğine, onlara ülkesini peş keş çekmeye başlamıştı. Ama onlar o kadar ustaydılar ki değil Saddam, değil Kaddafi bin diktatör toplansa onları ikna edemezdi. Çünkü aynı emperyalizm o diktaların yerine yeni dikta getirmeyi de başarabileceğine inanırdı. Ve beklendiği gibi oldu. Kaddafi’nin tüm kaleleri birer birer düştü Ağustos’ta Trablus’un düşmesi artık sonun geldiğinin habercisiydi. Ama bu son beraberinde binlerce tartışma, bir diktatörü kahraman haline getirecek bir travmayı başlatmalı mıydı? İşte bu esas can sıkan soru. Yani yapılan bir yanlış önceki yanlışları siler mi? Bana göre silemez, silmemeli. Neden mi, anlatalım…

Öncelikle Kaddafi’nin öldürülme şekli, tam bir cinayettir. Bunun adı her hangi bir dilde vahşettir. Hiçbir insan yargılanmadan cezası kesilemez. Hem de İslam inancında ahret ve en kötülerin dahi sorguya çekilip, dünyada yaptıkları işlerin sonucuna göre Cennete mi Cehenneme mi gidecekleri açıkça belirtilirken, bu din adına işler yaptıklarını söyleyenler korkunç bir yanılgı içindedir. Birinci yanlış budur. İkinci yanlış bu vahşeti en ufak bir şiddet olayını bile sansürleyen dünya medyasının sergileyiş biçimidir. O görüntüler tıpkı bizde olduğu gibi her ülkede sansürsüz gösterildi. Bunu izleyen çocukların bir diktatöre şefkat besleyeceği dahası bunun insanlarda diktaları sona erdirme mücadelelerine yönelik güçlü bir muhalefet oluşturacağı düşünülmedi. Bir başka yanlış ileri demokrat olmakla ya da aşırı, ılımlı dinsel görüşler üzerinden siyaset yapanların kendi ilkelerinden hiç birisine uymayan bu manzara karşısındaki suskunluklarıydı. Son günlerin moda deyimiyle; “Haksızlık karşısında, bilip de susan dilsiz şeytan değil midir? Ama ne yazık ki bu yanlışlar bir büyük yanlış doğurdu ya da var olan bazı büyük yanlışların silinmesine yol açtı. Türkiye’de de örneklerini özellikle sosyal medyada sıkça gördüğümüz Kaddafi’nin Libya’sını öven yazılar çıktı. Peki bunların ne kadarı doğruydu. Kaddafi’nin 168 Milyar Doları’nın batı tarafından iç edileceğinden başlayalım. Bu para Kaddafi tarafından kendi halkından iç edilirken neredeydiniz. Ya da Kaddafi hangi uluslar arası şirketin başındaydı da böyle bir servet edindi hiç düşündünüz mü? Hayır. Çünkü bir yanlışa duyduğunuz tepki sizi başka bir yanlışa sürükledi. Burada yapılması gereken şey ise özellikle İsviçre bankalarındaki servet başta olmak üzere bu paranın asıl sahibine Libya halkına dönmesi için mücadele etmek, kampanyalar yapmaktı. En azından böylece bir diktatörün avukatlığı yerine bir halkın avukatlığı yapılmış olabilirdi. Bu para Libya halkınındır ve eğer yeni Libya yönetimi basiretli durursa sahiplerine geri dönecektir. Durmazlarsa ne olacağına Hitler, Saddam gibi diktatörlerin paralarıyla bugün dünyanın en büyük kişi başına milli gelire sahip ülkelerinde neler yapıldığının tekrarının yaşanması kaçınılmazdır. O durumda da suç önce ilk hırsız Kaddafi’de sonra da yeni yönetimde olur ki o zaman gerçekten Kaddafi’nin ölmeden önce söylediği gibi onun evlatları olduklarını kanıtlarlar.

Bu ilk eleştiriden sonra Facebook paylaşımlarının esin kaynağı Aydınlık gazetesi yazarı Esra Atalay’ın haberinde değindiği noktaları cevaplayalım:

Libya’da her yurttaş devletin tüm hizmetlerini karşılıksız olarak alıyordu…

Libya’da elektrik, su, doğalgaz, eğitim, sağlık ve ilaç bedava veriliyordu. Benzinin litresi 20 kuruşa satılıyordu…

Libya’daki ulusal bankalar yurttaşlardan faiz almıyordu.  Libya halkı hiçbir şekilde vergi ödemiyordu.

Tüm dünyadaki tek borçsuz ülke olan Libya’da, araçlar fabrika çıkış fiyatına satılıyordu.

Kaddafi yönetimi yurt dışında burslu okuyan öğrencilere geri dönüşümsüz aylık 650 Euro kredi veriyordu.

Libya’da tüm üniversite mezunları iş bulana kadar maaşa bağlanıyordu. Evlenmek isteyen çiftlere ise 150 metrekarelik daireler tahsis ediliyordu…

Petrol gelirinin yüzde 90’nı Libya halkına dağıtan Kaddafi yönetimi, istisnasız olarak her aileye 300 Euro yardım da yapıyordu.

Evet bunlar iddia edilenlerdi yazıda. Peki gerçekler neydi Libya’da. Şimdi de bunlara bakalım:

1.Libya’da yurttaşların devletten aldığı yardım devlete bağlılıklarına orantılı değişiyordu. En çok yardım Kaddafi, aşireti ve dalkavuklarına giderken Bingazi’li aşiretler neredeyse hiç yardım alamıyordu.

2.Libya’da devlet sosyalist olmakla tüm özel sektörü kamulaştırmıştı. Yani tüm ekonomi devletin elindeydi. Devlet baba vereceği su, elektrik v.b. yardımlar içinde yukarıdaki devlete bağlılığı esas alıyordu. Yani öyle herkesin suyu, elektriği yoktu. Halkın bir kesimi unlarla karşılaşmadan ilkel şartlarda yaşıyordu.

3.Libya’da vergi yoktu, çünkü tüm ekonomi devlet elindeydi ve özel mülkiyete iş sahasında izin verilmiyordu. Olmayan kazancın vergisi insanların canından başka bir şey olamazdı ki, Kaddafi arada bunu da rahatlıkla alıyordu.

4.Libya borçsuz bir ülkeydi. Çünkü ambargo sebebiyle halen 1960’ların şartlarında yaşıyorlardı. Lüks kullanma yetkisi sadece Kaddafi ve çevresindeydi ki, bu kitle de dünyada en rahat petrol çıkarılan ülke olan Libya’da minimum maliyetle çıkartılan petrolü satarak yeterince kazanıyordu. Araçlar fabrika satış fiyatına çıkarılıyordu. Çünkü devlet bu araçları alıyor ve dilediğine satıyordu. Zaten insanlar devlet dışında para kazanamayacağından parayı da sadece devlet çalışanları yani Kaddafi A.Ş. ve çalışanları bulabiliyordu.

5.Diğer 3 maddede yazanlarda tamamen sistem içerisinde kalınan ve çarpıtılmış maddelerdir. Kaddafi’nin burs verdiği öğrenciler yine kendi seçtiği dikta kullarından öteye gitmiyordu. Evlenen çiftlerde olsun, petrol gelirinin dağıtılmasında olsun (ki tam oranı bilinmemekle beraber asla %50’yi geçmediği bilinmektedir) hep kendi adamları ön plandaydı.

Yani tıpkı Sovyetler yıkıldıktan sonra yine aynı gazetenin yaptığı gibi her dikta yıkılınca onun eşitlik anlayışını öne çıkaran, onu öven yazılardan farksız bir yazıydı buda. Ancak ilk başta saydığım yanlışlar sebebiyle bu sefer en azından bir kısım insanı kandırmayı ya da aldatmayı başardılar. Ancak gençlerde işsizliğin %40’ları bulduğu, genel işsizliğin hiçbir zaman tam ölçülemediği, %5’lik bir kesimin ülke gelirinin %90’ını elinde tuttuğu, dünyanın en çok petrol üreten ülkelerinden birisinde eşitlik sadece ezen ve ezilen gruplarda grup içi avutma amacıydı. İşte zaten bu gençlerin umutsuzluğu, halkın açlığı Kaddafi’nin sonunu getirdi. Sonu böyle olmamalıydı, ama bu onun yaptığı hiçbir şeyi haklı çıkarmaz. Dahası sadece ekonomi yazan arkadaşımız keşke biraz özgürlük, biraz insan haklarına da değinseydi. Dünyada siyasi partilerin yasak olduğu, çünkü yoldan çıkardıklarına inanıldığı, devletin feshedildiği çünkü gereksiz olduğunun vurgulandığı ama nasılsa Kaddafi tarafından hem içerde hem dışarıda temsil edildiği de keşke bu yazıda yer alsaydı. Yine Çad’lı milislerin elinden yapılan kıyımlarla dünyada en çok faili meçhul cinayetin işlendiği, televizyon, radyo ve gazetelerin devlete ait olduğu ama her nasılsa o devletin bizzat lideri tarafından olmadığının iddia ettiği devletin her şeyi kontrol ettiği de belirtilseydi. Tüm Kaddafi ailesinin halka yaptığı eziyet, işkence ve bu arada Kaddafi ailesinin özellikle İtalya’da kendi halkının parasıyla nasıl zevke sefaya daldığı, sırf oğlu oynasın diye futbol takımları aldığı ve unların hiç birisinin de olduğunu iddia ettiği sosyalizmle ilgisi olmadığını belirtseydi. Ama ne yazık ki özellikle bizim ülkemizde ulusalcı olarak nitelenen kesimler bazı gerçekleri görmemek üzerine uzmanlaştı. Dünyada da bu gerçekleri göremeyen sol hareketler yok olurken, sola uymayan u gerçeklerin uygulamadan silinmesine inanan sol iktidarlar oldukça başarılı oldu. Ama ne yazık ki bu haberleri paylaşanlar için Libya halkının çektiği acılar unutulmuştu. Bir yanlış, binlerce yanlışı götürmüştü. Ama umarım Libya’nın yeni yönetimi bayraklarını aldıkları Kral İdris ya da Kaddafi’yi değil de Ömer Muhtar’ı örnek alır ve halkların isyanlarının meyvelerini gün gelir en güzel şekliyle gösterir. Ama nerde ve nasıl gelirse gelsin demokrasi her zaman diktatörlerden iyidir, insan özgürken mutludur. Belki eksik, belki yarım mutludur ama mutludur. Özgürlük olmadan ise mutluluk sadece bir düştür.

Ben de özgürlüğüme değer veriyor, hiçbir diktayı desteklemiyor ve hepsini lanetliyorum. Ama insan haklarını referans almaktan çıkmış her harekete de karşı çıkıyorum. Ve artık diktaları öven zihniyetlerin bir an için kendi özgürlüklerinden bir dakika verip, o ülkelerde yaşadıklarını düşünmelerini diliyorum. Bakın bakalım yaşanılabilir mi o mutluluk tablolarınızın içindeki topraklar. Ve şimdi düşünüyorum da keşke yanlışlara sadece yanlış olarak bakabilecek şekilde yetiştirilseydik. Bu yolla ne doğrularımızı kaybederdik, ne de yanlışların üzerinden başka yanlışları kutsardık… Ama halen birilerinde hiçbir yanlış ne bir doğruyu ne de bir yanlışı götürmüyor. Darısı hepimizin başına…

Bilal ERTUĞRUL

29.10.2011

15:18

Reklamlar

Read Full Post »