Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for 30 Eki 2011

Gergin bir ülke olduk son zamanlarda. Neyin gerginliği, onca sebebimiz var diyebilirsiniz. Gerginliğinizi haklı çıkaracak onca neden de gösterebilirsiniz. Dahası pek çok insanı da etkileyebilirsiniz. Ama beni değil. Gerginleştik çünkü siyasallaştık. Uzun bir süredir yaklaşık 30 yıl gerginleşemiyorduk çünkü siyasallaşamıyor ya da siyasallaştırılmıyorduk. İlk önce Cumhuriyet mitinglerinde kafamızı kumdan çıkarmaya, etrafımıza bakmaya dahası bir şeylere tepki vermeye başladık. Ancak bu tepkilerde bir yönlendirici arıyorduk. Aradığımızı buluyorduk da. Birileri, bir şekilde yıllardır içlerinde kalan, paylaşamadıkları ya da yeterince duyuramadıkları düşüncelerini dışa vuruyor ve ülkede önemli bir kesimde artık onları duyuyordu. Sonra Ak Parti’nin ezici üstünlüğüyle gelen 2007 ve 2009 seçimleri bir nebze tepkiyi dizginliyordu. Verilen tepkiler de “Benim oyum bir çobanın oyuyla aynı mı olacak” şeklinde anlamsız ve gayriciddî boyutlarda kalıyordu.

Sonra 12 Eylül referandumuyla yeniden siyasallaşma dalgası geldi. Bu sefer bir şeyleri koruma içgüdüsüydü yönlendiren o tepkileri. Yeni bir cumhuriyete kapılarını açtığını düşünüyordu birileri. Ben referandumda oy kullanamadım ama kullansam EVET vereceğimi açıkça belirtiyordum. Daha çok özgürleşeceğimiz, daha çok demokratikleşeceğimizi düşünmüyordum üstelik. Ama artık bir şeylerin adını koyabilmeye yaklaştığımızı hissediyordum. O güne kadar halka rağmen yönetilen bir yapıdan çoğunluk diktasına geçişin adını koyuyorduk çünkü. O güne kadar da bir diktada yaşıyorduk. Ne yargı bağımsızdı ne de güçler ayrılığını uygulayabilmiştik. Ve bunu ne yazık ki bu temeller üzerine kurduğumuz cumhuriyetin hiçbir aşamasında yapamamıştık. O zaman artık demokrasiyi benimsemek için ve onun bize bir gün bu ilkeleri getirmesi için en azından ona sahip çıkmak için evet demeliyiz diye düşünüyordum. Referandumda neredeyse iktidar hariç her kesimin muhalefetiyle çıkan EVET, hayırcılar için büyük bir hezimet oluyordu ve tepkiler yine azalıyordu.

Ancak Haziran ayında yapılan seçimlerden sonra tepkiler yeniden artıyor ve dahası bu tepkiler faşizan bir tepki silsilesine dönüşmeye başlıyordu. Artık iktidara vurulabilecek her noktadan, sonuçlarına bakılmadan, vicdanlara danışılmadan saldırma zamanı geliyordu. Bu günler bana ister istemez Nazi Faşizmi öncesi Almanya’yı hatırlatıyordu. Birinci Dünya Savaşı’nda alınan ağır yenilgi, kırılan Alman gururu dahası yenilgiye sebep olarak gösterilen İngiltere ve Amerika’nın temsilcisi olarak görülen Yahudilere duyulan toplumsal nefret Almanya’yı Hitler’li yıllara götürüyor ve hikayenin sonrasını, kan, gözyaşı, insanlık dışı soykırımı artık herkes ezberden anlatacak kadar biliyordu. Oysa uzun yıllar İspanya, Rusya gibi ülkelerde ikinci sınıf vatandaş olarak görülen Yahudiler Almanlarla yüzyıllarca kardeşçe yaşamış, onlara Osmanlı ile birlikte en iyi ev sahipliğini, bir gün Kutsal Topraklarına döneceklerini bile bile Almanlar yapmıştı. Ama insanlar tepkiyle dolup, bu tepkilerini yöneltecek hedefi bulduklarında o hedef hepten kötü oluyordu gözlerinde. Bu durumun sonucu ne yazık ki acıdan başka bir şey olmuyordu. Hem Almanlar için, hem Yahudiler için hem de onlardan çok uzakta yaşayan Japonya’da yeni doğan bir bebek, Doğu Avrupa’da özgürlük kelimesinin anlamını bile tadamayacak on binlerce insan için. Benzetmem aşırıya kaçmış olarak değerlendirilebilir, belki gerçekten de öyledir ama bu benzetmeye götüren sebepler ve olaylara değinince bana hak vereceğinizi en azından anlayabileceğinizi düşünüyorum.

Önce bazı olayları irdeleyelim. Seçimlerden hemen sonra Ramazan ayını bizlere zehir eden terör olayları kıvılcımı ve eklenen patlamaya giden yolu açıyordu. Başbakanın belki de hazır olmadığını düşündüğü orduya zaman kazandıracak “Ramazan bitsin, hesaplaşacağız” açıklaması örneğin çok tepki çekiyordu. Sonra yaklaşmakta olduğu düşünülen küresel ekonomik krizle azalıyordu tepki, insanlar gündelik işler, tatil derken tepkisiz kalıyordu halbuki şehit haberleri gelmeye devam ediyor, siviller, polisler ölüyor ve ne yazık ki insanlar bunları duymamazlıktan gelebiliyordu. Ama daha sonra göreceğimiz bir şekilde bu tepkilerin ortaya çıkması için şehitlerin asker, sayıların çift haneli olması gerekiyordu belki de. Sonra şike soruşturması derinleştikçe bu noktadan saldırılar başlıyordu. İnsanlar bunu bir hükümet operasyonu olarak yorumluyor, haklı ya da haksız, suçlu olma ihtimalleri ya da masum olma durumları düşünülmeden sadece soruşturmada ismi geçen takımların kendi takımları olup olmaması yaklaşımıyla tepki veriliyordu. Bu da gerilimi bir nebze daha arttırıyordu.

Bundan sonra Başbakan’ın annesinin cenazesi bu tepkilerden nasibini alıyordu. İlk orada duyuyorduk kaybedilen vicdanların feryadını. Ölen her şeyden önce bir insan bir anne olmasına rağmen, insanlar bunu görmezden gelebiliyor, acıya saygı duymak yerine acımasızca eleştirebiliyordu. Bu ister istemez karşı taraf içinde bir an kollama, bir acılı anda yumruk sallama için fırsat bekleme duygusu biriktiriyordu.

Sonra şehit haberi geliyordu. 24 şehit deniyordu haberlerde ve acı katlanarak, tepkiyi patlatıyordu. Halbuki daha bu olaydan birkaç gün önce siviller hedef alınmış, terör örgütü yanlışlıkla vurduğunu iddia etse de umutları, gelecekleri, hayalleri yok ediyordu. Ama tepki yoktu. Çünkü çoğu kişi ölenle öldüreni bir tutuyor dahası onları şehit bile kabul etmiyordu. O karanlık geceden, hazin insanlık dışı baskından önceki gece 5 polis, 4 sivil olmak üzere 9 şehit daha verilmişti ama yine tepki yoktu. Dedim ya ölenlerin asker ve çift haneli olması gerekiyordu bir yerlerde, bazı yüreklerde şehit sayılmaları için. Ve o gece terör örgütü istenileni yerine getiriyordu. İşte o dakika da kısmen de olsa faşizm patlıyordu. Tabii ki doğru, yerinde, sağduyulu sesler de geliyordu ama ne yazık ki azınlıkta kalıyordu. Ülke göz göre göre bölünüyordu ve bu bölünme ilk kez bu kadar çok isteniyordu. Şehitler hak ettikleri saygıyı görüyor muydu yoksa siyasi düşüncelerin onların naaşları üzerinden, kaybolan umutları üzerinden ortaya çıkışında sadece bir araç olarak mı kullanılıyorlardı işte bu en can alıcı soru oluyordu.

Bundan birkaç gün sonra Van Depremi ile faşizm zirvesini görüyordu. Evet belki de 6-7 Eylül olaylarında İstanbul’un renklerini, tarihini, geçmişten kalan anılarını, misafirlerini değil evet misafirlerini değil ev sahiplerini kaybettiği gecelerden sonra ilk kez bu topraklar bu kadar kan kokuyordu. Vicdanlar susuyor, konuşamıyor, akacak gözyaşları hazır ola geçiyordu. Kimse bana o gece bu ülkede verilen tepkilerin faşizmden başka bir açıklaması olduğunu belirtmesin. Zaten yok da. O gece kan kusuyordu yürekler. Oh olsun, Allah belalarını verdi, kalanları da biz temizleyelim denerek ifade edilen anlık tepkiler faşizmden başka nasıl açıklanabilirdi ki zaten. O gece buna dur demek isteyenler belki korkudan belki sadece zamanını beklediğinden susuyor, bir yandan da içten içe bu yalnız ve güzel ülkenin yok oluşuna gidebilecek bir geceye tanık olmaktan, belki buna sebep olmaktan içten içe yanıyordu.

Peki neden bu tepkiler verilmişti? Çünkü siyasallaşmıştık. Böyle siyasallaşmamalıydık belki ama ne yazık ki böyle olmuştu. Kürtler özellikle iktidar karşıtı çevrelerde iktidarın yakaladığı başarının bir sebebi olarak görülmüyor muydu zaten. Onlar bu ülkeyi bölmek istemiyorlar mıydı işte cezalarını çekiyorlardı. Ancak kaybedilen çocuklar, doğmaya, dünyaya gözlerini açmaya hazırlanan bebekler neyi bölüyordu diye düşünülmüyordu. Tabii ertesi gün sağduyu, özellikle de kanaat önderleri, parti ayırt etmeksizin liderlerin çağrıları biraz da vicdanların dile gelmesi bu tepkiyi azaltıyor ve ülke bu acıdan daha güçlü çıkma yoluna giriyordu. Ama o gece, o tepkiler ve yaşanan süreç kanımca unutulmamalı. Her zaman hafızamızda yer etmeli. İnsana insan için değer veren bir dinin, milletin bunu unuttuğu gece hep hatırda kalmalı ve dahası bunun üzerine gidilmeli. Bir daha böyle geceler yaşamamak için. Bir daha sırf bir yerlerde birileri ölünce sevinememek için.

Tepkinin son boyutunu ama faşizan değil de korumacı boyutunu da son Cumhuriyet Bayramı törenleri iptalinde gördük. İnsanlar acaba hangi bayramı bu kadar içten, bu kadar zorunda olmadan isteyerek kutlamıştı. Bence ilki de dahil hiçbirini. Ama dedim ya buna sevinemiyorum. Çünkü bunda da saklanan, kılıflanan hep birilerine, bir şeylere karşıt olma güdüsünü görüyorum. Umarım yanılmadığımı tüm benliğimle düşünmeme rağmen yanılırım. Ama bayramdan bir gün önce de memleketim Osmaniye’de iki polis şehit verilmişti. Ve ne yazık ki ben ne cumhuriyetin sözcülüğünü yapan kişilerin mesajlarında ne de kutlamalarda onların acısını görmedim. Bundan dolayı, en ufak bir katkım varsa ki bence hepimizin var o şehitlerin ailelerinden, kaybedilen hayallerinden ve dahası ölümlerini sadece haber bültenlerinde duyup onların kaybettiklerini anlayamadığım tüm şehitlerimizden ister asker, ister sivil, ister polis olsun hepsinden özür diliyorum.

Dedim ya bir şekilde siyasallaşıyoruz ama acıları, sevinçleri, ölümleri, doğumları buna sadece alet ederek, samimiyeti kaybederek. İşte bundan dolayı güzel ve yalnız ülkemin geleceğinde aydınlığı, tünelin sonundaki ışığı göremiyorum. Umarım bu ülke artık siyasallaşmasının da ihtilalini yapar ve sandık, sandıktan çıkan sonuç ne olursa olsun kabullenme ama bunu her an, bir sonraki sandığa kadar denetleme sonucuna ulaşılır bu siyasallaşmadan. Umarım bu siyasallaşma Cumhuriyeti üzerine kurduğumuz ama hiçbir zaman içselleştiremediğimiz değerleri bize geri getirir. Ama ne yazık ki şimdilik sadece umuyorum. Ve çocuklarıma bırakılacak yalnız, güzel ve mutlu bir ülke hayal ediyorum.

Bilal ERTUĞRUL

30.10.2012

16:52

Read Full Post »