Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for 31 Eki 2011

6-7 Eylül 1955 Türkiye Cumhuriyeti tarihi açısından çok vahim sonuçlar doğuracak olayların başlangıç tarihidir. Ama isterseniz o gün yaşananlara geçmeden önce döneme kısa bir göz atalım. Başbakan Adnan Menderes 1950 yılında iktidara, CHP ve İnönü devrinin sona erdiği, yeni dönemin batılı anlayışta bir demokrasi çağı olacağı iddiasıyla gelmişti. İktidarının ilk döneminde bu yönde atılımları olsa da 1955 sonrası oluşan gerginlik ortamı ve ülkenin yaşadığı sıkıntılar nedeni halen tam olarak açıklanamasa da, ülkenin çıkarına olmadığı çok açık görülmüş olan 27 Mayıs 1960 darbesine götürecekti. Çankaya’da Cumhurbaşkanı Celal Bayar çoğu zaman iktidarın frenleyicisi konumunu görmekteydi, ancak 1955 sonrası iplerin onun elinde olmadığı açıkça belli oluyordu. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu özellikle Londra Konferansı sonrası Kıbrıs Sorunu genelinde Yunanistan ile artan gerginliği yönlendirmeye çalışıyordu. Türkiye – Yunanistan gerginliği belki de sonraki 30 yıla damgasını vuracaktı. Bu gerginlik bazen bir rekabet halini alıyor ve iki ülke hiçbir hazırlığı olmadan aynı anda Avrupa Birliği’ne üyelik başvurusunda bulunuyor, bazense yazımda konu edeceğim gibi 6-7 Eylül olayları gibi hatırlanmak istenmeyen olaylara neden oluyordu.

6 Eylül 1955 sabahı Türkiye adeta soğuk duş etkisi yaratacak bir haberle güne merhaba diyordu. Atatürk’ün Selanik’te doğduğu ev gece 4 sularında bombalanmıştı.   Ajansların geçtiği bu haberi duyan halkta hem şaşkınlık hem de öfke mevcuttu. Günde çift baskı yapan gazeteler akşam sayılarını çıkarmaya başlamış, özellikle bazı gazeteler halkı galeyana getiren manşetler atmıştı. Mesela bir gazetenin başlığı “Atamızın Evi Bombalandı” olmuştu. Aslına bakılırsa gazetenin attığı başlık yanlış değildi, ancak; bu yapılanları kınamak adına halkı galeyana getirecek haberlerden kaçınmakta sorumlu bir gazetenin yapması gereken olmalıydı. O gün normalde 40000 satan bazı gazeteler yazılarının içeriğiyle oldukça sert bir üslup kullanır ve tam 200.000 adet baskı yapar. İşin kötü tarafı gazete satılmak için değil bedava dağıtılmak için basılmıştır. O gün çıkan olaylarda önemli rolü olan bir diğer kuruluşta “Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti”dir. Bu cemiyet içerisinde Kıbrıs da yaşanan olaylar nedeniyle pek de haksız bir nedene dayanmayan bir öfke oluşmuş ve bu öfke 6-7 Eylül olaylarında açığa çıkmıştır. Ancak haklı sebeplere de dayansa bu tepki uzun dönemde ülkemize ciddi sıkıntılar çıkaracaktı.

O gün akşam saat 19.00 sularında azınlık ve Rum nüfusun yoğun olduğu Beyoğlu’nda öfkeli kalabalıklar toplanmaya başlar, ellerinde taş ve sopalarla hızla çoğalan gruplar aslında her şeyin habercisidir. Başlangıçta rastgele toplandığı varsayılan bu grubun ellerinde tek tip sopa olması ve çoğunluğunun sendikalı işçilerden oluşması daha sonra ortaya çıkacaktır. Beyoğlu o gün mahşer yerini anımsatmaktadır. Kontrol edilemeyen öfke pek de hatırlamak istemeyeceğimiz olaylara sebep olur. Azınlıklar hedef alınmış, sözde Atatürk’e yapılan saygısızlığı protesto eden gruplar, onun; “bu ülke bizim olduğu kadar onlarında ülkesidir, onların mal, can ve namus hürriyeti bizim boynumuzun borcudur.” dediği azınlıklara karşı yaptıklarıyla Atatürk’e en büyük saygısızlığı yapmıştır. Bu olaylarda tıpkı Atatürk gibi Selanik’ten ya da Trakya’nın çeşitli yerlerinden göçmüş bazı Türk ailelerin de zarar görmesi olayların amacından ne kadar saptığının en büyük göstergesidir.

Bu noktada olaylara tanık olmuş bir kişinin yaşanılanları kendi ağzından nasıl anlattığına yer verelim; “”Çok, çok fena. O zaman ben evliydim, kızım Lula iki yaşındaydı. Yenimahalle’de yazlıktaydık. İstanbul’dan haber geldi, Beyoğlu yanıyor. Saat sekiz, sekiz buçuk filan. Taş dolu bir kamyon geldi. Kamyonun içinden 10-15 kişi çıktı, ilk evvela gazinoyu kırdılar, bir şey bırakmadılar. Bir araya toplandık, zangoç vardı, karısı ve oğluyla; papaz vardı kızları ve karısıyla beraber. Başladılar dışarıdan camları kırmaya, taş atmaya. Aman n’apalım derken artık karanlık da oldu. Arka tarafta bir Türk ailesi oturuyordu, biliyordu o ne olacağını. Hemen papazın kızlarını aldılar, pencereden. Ben Lula’yı şiltenin altına koydum. Taşlar yağmur gibi geliyor. Evin kapısına geldiler. Onu da tekmeyle kırdılar. Babam hemen oda kapısını açtı. Türkçeyi Türk gibi konuşuyordu babam. ‘Kırıyoruz’ dedi, ‘Kıbrıs için. Helal olsun, vatana helal olsun’ dedi, gelenler. ‘Beni, karımı, kızlarımı öldürün’ dedi babam. ‘Yok, öldürmeye iznimiz yok’ dediler, ‘kırmaya iznimiz var.’ İsmini sordular, ‘Kemal’ dedi babam. ‘Affedersin, Kemal ağabey’ deyip gittiler. Bakkala gittiler, bakkal da diyor ki, ‘Hangi Kemal? Bu Koço’dur, Rum’dur.’ Tekrar geldiler. Radyo ve buzdolabını pencereden aşağı attılar. Yataklar, elbiseler, gardırobun içinde bir şey kalmadı. Yani biz kaldık. Titriyorduk, ‘Kırın’ diyordu babam, ne yapsın, ‘kırın, atın, helal olsun, atın!’ Kırdılar, vurdular, gittiler.”

O gün yaşananlar nedeni ne olursa olsun bazı kişilerde ülkemiz için hiç de hoş olmayan hatıralar olarak kaldı. Olaylardan sonra İstanbul da ki azınlık nüfusunun çoğunluğu başka ülkelere göçtü. Türkiye mozaiği halkaların kardeşliği üzerine kurulmuş kültürümüz çok büyük bir darbe aldı. Aradan geçen onca yıla rağmen halen o gün yapılan provokasyonun sahibi belirlenemedi. Ancak kaybeden ülkemiz oldu. Gerek Kıbrıs konusunda gerekse de başka platformlarda bu konu ülkemizin karşısına çıkartıldı ve ne yazık ki savunabileceğimiz bir şey ortada yoktu. Ülkemiz bugünde benzer süreçlerden geçiyor ve aynı kışkırtmalar devam ediyor. Kültürümüze ve Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in temel değerlerine olan bağlılığımıza yakışmayan bu olayların tekrarlanmaması için dikkatli olmalı ve bu ülkenin birlik olduğu an dünyanın en güçlü ülkelerinden birisi olacağını gerçeğini unutmamalıyız.

Bilal ERTUĞRUL

Reklamlar

Read Full Post »