Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Kasım 2011

BU YAZI SANA SADECE SANA YAZILMIŞTIR…

Sen ve ben uzakla yakın kadar zıt, siyahla beyaz kadar uyumsuz, geceyle gündüz kadar uzlaşmaz yani kısaca sen ve ben gibi bir şeyiz. Doğrularımızla, yanlışlarımızla, başkalarına ne anlatırsak anlatalım hep birbirimize sakladıklarımızla sadece sen ve beniz. Bazen uzaklarda çok uzaklarda kaldığımızı, birbirimizi unuttuğumuzu hissedip, tüm inatçılığımızla en ufak bir haber vermeden bir diğerimizin bizi aramasını beklemelerimizde bile işte o inattan ve meraktan kudurduğumuz anlarda bile sadece ve sadece sen ve beniz.

Zaten anlamsız kavgalara tutuşmak için sevmedik mi birimizi. Tanımadığımız ama hep tanımaya çalışmaya söz verdiğimiz bir duyguyu yaşatmaya çalışmadık mı? Sadece bir kez sarıldık ve aşklarımızı uzaktan yaşamanın dayanılmaz hafifliğinde kaldık. Bazen vazgeçmek istedik birbirimizden anlaşamıyorduk, ya da aslında anlatamıyorduk. Hep bir yerlerde biraz eksik biraz yarım duygularda yaşadık. Oysa biz dert ortağı olacaktık. Uzak yerlerden gelen yolcular hiç karışmayacaktı aşkımıza. Ne kadar uzaklaştığımızı anlamaya çalışacak kadar uzaklaşmayacaktık. Kendimize bir kıyı kenti bulacaktık hani şu limanı olanlardan. Ve bazen onun limanında buluşacaktık. Bildiğimiz bir şehrin bildiğimiz bir limanında. Dalgalara anlatacaktık birbirimize anlatamadıklarımızı ve dalgalarda diğerine anlatacaktı. Sonra yine ve dalgalar için, kışa denk gelirse de dalgaların o azgınlığına rağmen buluşacaktık. Hani şu uzun suskunluklardan sonra bazen hiçbir şey konuşmadan bitirilen buluşmalarımızdan bahsediyorum. Ve sonra yine ayrılacaktık. Yine ve yeni yolculuklara dalarak ama bizi bekleyen birisi olduğunu hiç unutmayarak yine dalgalarla ayrılacaktık.

Günü geldiğinde sıkılmaya başlayacaktık bu uzun yolculuklardan. Seni uzaktan sevmek sesini başka seslerde, kokunu başka kokularda, yüzünü ayın hilalinde aramak güzel olacaktı ama hep bir eksik kalacaktı. Dalgalar hep yokluğunu anlatacaktı. Belki hiç olmayacaktın ama onlar ısrarla anlatacaktı. Sen bir yerlerde benim sana benzettiklerimden çok uzaklarda nice yanlışlar yapacaktın, ne aya benzeyecektin ne coşkun akan pınarlara ne de kutuplarda güneş göründüğü zaman doğan o şahane manzaraya. Sen de hayaller kuracaktın. Ya da kurmaya çalışacaktın. Sen kavuşmayı kutsayacaktın vakti gelince, bir gün bir yerlerde ama olabildiğince kısa bir süre sonra olması umuduyla. Hâlbuki ben onu da yapamayacaktım en azından gücüm yetene kadar senden kaçacaktım. Sen beni bana rağmen yaşarken ben sensizliği sana rağmen yaşamaya çalışacaktım. İşte yine bir tezatta buluşacaktık. Ama biliyorum o da olmayacaktı.

Sonra gün gelip yaşlanınca sen beni aramaktan ben seni sensiz yaşamaktan yorulacaktık ve sana dönecektim. Seni hiç gitmemişim gibi bulmak isteyecektim ama zaman yine hükmünü sürecek ve sen artık o bırakıp gittiğim sen olmayacaktın. Zincirleri kıracaktık, ben zincirleri kırarken seni uzaktan seyrederken göremediğim hep hayallerimle yaşatmaya çalışacağım gözlerin yüzünden vazgeçecektim. O gözleri artık o kadar da uzaktan görmeye çalışmaya katlanamayacaktım, yine dalgalarla gelecektim sana ve gözlerinin içine bakıp okyanuslara dalmaktan sende yok olmaktan söz edecektim. Sen belki bir şans daha verecektin ama bir daha asla o limanda bırakıp gittiğim 20’li yaşlarından birkaç yıl almış, güzelliğinin zirvesini yaşayan, gözlerinden düşen yaşlarla tüm dalgaları peşimden yollayan kız olmayacaktın. Zaten bir daha asla o kadar ağlamayacaktın. Ben dalgaları hep sen anacaktım ve koyunlarına atladığımda beni sana getirmek için her şeyi yapacaklardı. Ama dedim ya sen artık eski sen değildin ve beni hiç affetmemiştin. Tüm kaçışlarım, cesaretsizliklerim, söyleyemediğim ya da yalanlar içerisinde saklayarak söyleyebildiğim kayıplarım, özlemlerim adına bir şans daha isteyecektim ama bunu hiç hak etmemiştim. Bir kez daha yanıltacaktın beni. Bir kez daha dalgalar kadar geniş koynuna alacaktın ama artık çok yaşlanmıştın. Ölecektin ve bir kez daha asaletinle saklayacaktın öleceğini. Ama bu sefer senin erken gidişine daha doğrusu bu senin beni ilk terk edişine alışamayacaktım. Dalgalara kızacaktım sen gidince nasılsa seni bana hep onlar getirmişti ve ne yazık ki beni sana zamanında döndürememişlerdi. Ve sen gittikten sonra senle yaşayamadığım o buluşmaların anısına her gün o başka bir limanda seni anacaktım. Bu sefer ben ağlayacaktım ve belki de sen hiç duymayacaktın.

İşte böyle bir aşk olacak bizimki. Böyle bir yok oluş hikayesi. Bir yanda deli gibi seven biri diğer yanda dümeni olmayan bir gemi. Birimiz dalgalara ev sahibi diğeri dalgaların kölesi. Bu yüzden artık sevme beni. Ne ben yıllar sonra vicdan azabında boğulayım ne de sen mutsuzluk üzerine bir hayal denizine dal. İşte bunları söylemek için bu yazı sana yazılmıştır. Bırakıp gitmeye cesareti olmayan ama hep bir yerlerde esir kaldığım bir aşk bırakmak istemiyorum ardımdan. Bugün seni daha çok seviyorum ama seni o kadar seviyorum ki sana beni artık sevme diyorum. İşte bu yüzden Bu yazı sana yazılmıştır. Bu yazı birkaç gram kalbe bile adam gibi bakmasını bilmeyen birinin başka bir kalbi taşıma cesaretsizliğini anlatması için sadece ve sadece SANA Yazılmıştır…

Bilal ERTUĞRUL

30 Kasım 2011

16:00

Read Full Post »

Ey Dost! Ben Senden Önce Ölmek İsterim…

İnsan sever, âşık olur, bazen adam bulur dost olur. Günün birinde toprak olma vakti gelir. Ben o ölüm vaktini düşünürekn hep sevgilimden sonra ölmek isterim. Ona son bir acı yaşatmaya kıyamam da ondan. Ya da ona, ardımdan ağlayacağına pek güvenmediğimden. Ama ey dost ben senden önce ölmek isterim. Bilmiyorum daha kaç yıl hüküm sürerim ama şuna eminim ki kaç yıl sürersem süreyim, kaç yaşına gelirsem geleyim sen ölünce ben de ölürüm, o yüzden iyisi mi ben senden önce öleyim.

Böyle diyeceğim dostlar aradım hayatımda ben. Onlardan önce ölmek isteyeceğim. Bazen yanlış anlaşılmalarla bazen yanlış aşamalarda kaybettim. Ama sonunda bu üçüncüsünü yazdığım yazılarımla veda ettiğim dostlarımı buldum. Utku ve Cem’e de birkaç kelam ettik. Ve bugün bir dostu belki de en vefalı dostu anlatma günü geldi. Bu yüzden dedim ki ben senin kadar vefalı olamayacağım için dedim ki; Ben Senden Önce Ölmek İsterim…

Bahsettiğim dostum, kara kuru görünüşü, uzaktan seyrelmemiş görülen saçları, mertliğinin yüzüne yansıttığı apaçık alnı olan Mustafa Karatokuş’tur. 4 yıllık dolu dolu dostluğumuzla bizlere ufukta oturacağımız güneş sofralarından gelmiş gibi duran Mustafa Karatokuş. Hani o kahve köşelerinde ne sigara, ne nargile içmemesine rağmen hatta dumandan alttan alta rahatsız olmasına rağmen dostluk uğruna, iki lafın belini kırmak uğruna, yıllar sonra bir araya geldiğimizde anlatacağı hikâyeleri yazan bir yazar olmak uğruna oturan Mustafa Karatokuş. Onu ilk yılımızda yani hazırlık sıralarında tanımıyordum. Ama arkadaşlarına bakınca bu adam az çok kafa dengi ama dümeni bozulmuş gemi gibi bu dostlardan ona liman olmaz diyordum. Sonra bölüm sıralarında başlayan dostluklarımızın ayrılmaz bir parçası haline geldi. Nasıl geldi, ne zaman geldi, niye geldi bunları kimse bilmeden geldi. Çünkü dostluk nedenle, nasılla, zamanla olmazdı bize bunu en iyi o öğretti de geldi.

Ondan çok şey öğrendik. Kimine güldük, kimine üzüldük, çoğuyla gerildik ama hep inandık. Yalan söylemezdi pek de bilmezdi. Hep doğruyu kendisine doğru bildiği doğruyu söylerdi. Kendisinden çok daha az şey bilen dalkavuk ağızlılar bir şey bilirmiş gibi konuşurken bile dinlerdi, sonra yalnız kaldık mı söylerdi, söylerdi de bazen de iş işten geçerdi. O da bunu severdi. Bir ara o kadar haber basmaya başlamıştı ki Basın lakabını sonuna kadar hak etmişti. Ha bu arada belki de bizim Cem’e çok yüklenmişti de ona kim yüklenmemişti ki. Ama iktidar gazeteciliği yapmayacağına emin olduğum bir neferdi, günün birinde biz iktidar olsak bizi bile överken yerebileceğini biliyorduk, işte onu en çok bu yüzden seviyorduk.

Arada bizim Şafakyan’dan satışlar da yemişti ama haksızlığa her uğrayışında dediği gibi Olsun!!! demişti. Hep olsun derdi ama onun olsunu ilerde görüşürüz olsunu değildi, onun olsunu bizden yana ne varsa helal olsun dendiğindeki olsundu. Belki de benim en ağır vurduğu yer de buydu. Kin gütmezdi, adam olmayanı adamdan ayırmayı hepimizden iyi bilmesine rağmen zamansız bileti kesmezdi. Saygı duymayı da kendisine saygı duydurmayı da iyi bilirdi ama yeri ve zamanı gelmeden hani o hep bir hinlikle beklediği an gelmeden bir şey de demezdi.

Herkes vurabilir derdim beni herkes vurabilir bir kısmı kendisini zeki gördüğünden üstümüzden prim yapar giderdi, bir kısmı saflığından Roma’yı yakarken bizi de arada götürürdü. Ama Karatokuş bunların hiç birini yapmazdı. Yapmasını da satmasını da bilirdi ama yapmazdı. Çünkü bunu kimseye yapmak istemezdi. Kendisini zeki sananların da saflıktan yananların da o kadar farkındaydı ve ben daldığımda bana onları o kadar iyi hatırlatırdı ki belki de sırf bu yüzden en zor zamanlarımda hep yanı başımdaydı. Ona bu yüzden çok güvenirdim. Bu yüzden ölmezsem ben bu adam yüzünden ölmem derdim. O yüzden ben bazen kimseye söylemediklerimi bu adama söylerdim. Ben bu adamı bu yüzden kardeşten de öte gördüm. Onu bana 4 kelimeyle anlat deseler; dost derim, durur efendi derim, sonra Basın derim, hepsinden de önce adam derim…

Ankara’yı da onun o ilkeli adamlarını da ben bu adamda tanıdım. Bu adamda anladım Ankaralı olmanın ağırlığını. Bu adamda anladım neden bu şehirde hep susan, yeri geldiğinde konuşan ama işlerini bir şekilde yoluna sokan, yalnız görülen ama kalabalıklardan çıkmayan adamların olduğunu. Ve bu adamda sevdim böyle adamları. Onlarla dost olmanın ağırlığını ama aynı zamanda saygınlığını. Bu adamda anladım binada taş olmaktansa harç olmanın önemini. Bu adamda gördüm güneşin ne kadar uzakta olursa olsun ısıtacağını. Ve bu adamda anladım bu ülkeden, Ankara’dan, yalnızların şehrinde hep bir parçamın kalacağını.

İnsan sevdiğinden sonra ölmeli, onu gömmeli sonra sevdaya olan son borcunu ödemeli. Yani içi içini yemeli. Sıkıntıdan, dertten yalnızlıktan ölmeli. Yani hani o ilk aşk sözcüklerinin büyük sevinçlerin sözü; “Senin için Ölürüm” ucundan da olsa gerçekleştirilebilmeli. Ama dostlardan, gerçekten dost olanlardan önce ölmeli insan. Onların acısını görmemeli çünkü onlar kadar güzel bu acıyı yaşayamama ihtimaliyle yüzleşmeli. İşte bu yüzden ben senden önce ölmek isterim. Çünkü bilirim bu alanda bileğini bükemeyeceğini, senin acıda dahi bizi geçeceğini bilirim. Dedim ya işte anla be kardeşim; Ben Senden Önce Ölmek İsterim…

 

Bilal ERTUĞRUL

30 Kasım 2011

14:10

Read Full Post »

Bana Bir Şarkı Söyle…

Hayatım boyunca çok arkadaşım oldu. Kimileri dost oldu, kimileri yolda kaldı. Birilerini biz gömdük birileri bizi gömdü. Birilerini çok sevdik ama gururumuza yenildik ve nitekim birileri de bizi çok sevdi ama onlar da gururlarına yenildi. Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik, öyle bir güne geldik ki bir de baktık yolun sonunu gördük. Dün dedim ki bu yolun sonuna geldiğimiz anda kime veda etmek zor geliyorsa işte onlar 22 yılın armağanıdır diye. Onlar bu kıyının bize emanetleridir diye. Dün bir kardeşimize çok sevdiği bir şiirle seslendik bugün beraber şarkı söyleyelim dedik bir başka kardeşimizle. Yalnızlığımızın kapanmayacak limanlarında bir umut döner mi diye umut etmekten bıkmayacak gönüllere seslenmek istedik. Son bir kez uzaklardan sarılmak istedik. Bana bir şarkı söyle dedik ama Zülfü gibi bencil olmadık. Sen en iyisi mi; Bize Bir Şarkı Söyle…

Dün Ali UTKU Yanaroğlu’nu anlattık bugün oğluşu Cem Korkut’u anlatmaya çalışalım. Aslında anlatmaya çalışacağım demeliyim çünkü bu seride anlatacaklarımın hiç birisini tam olarak anlatacağımı düşünmüyorum. Çünkü hepsinden bir parça size anlatsam 2 parça yanımda götürüyorum. Uzaklaşmak zor oluyor demiştim ya dün; ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş yanında götürdüklerini taşımak zor oluyor aslında. Cem Korkut Malatya’dan, serdarlar diyarından gelirken hayatımıza böyle bir etki bırakacağını, gittiğimiz yere geleceğini nereden bilecektik ki? Ruhunda bir yanda devletteki görev yıllarından kalma ama her haliyle ondan olmadığını belli eden biraz yabancı biraz istisnai bir Devlet Faşizmi diğer yanda doğduğu toprakların, türkülerinin tertemiz kirlenmemiş, emekle yoğrulmuş insanlarını taşıyordun. Bazen uzaklardan gelmiş, bu çağlara ait olmayan bir saflık, temizlik barındırıyordun ama aslında o anlarda en çok sen kendi kafanı yaşıyordun. Uzaklaşmanın, kızmanın hele hele her hangi bir kötü düşüncenin yüzüne ya da arkasından söylenemeyeceği bir paklık barındırıyordun.

İnsanlara öyle bir ayna veriyordun ki insanlar o aynada o evlerinin önünde top koştura ağladığında bir köşeye sıkışıp kalan çocuktan üniversite talebesi oldukları güne kadar kaybettikleri tüm Adamlığı bir Çocukta buluyorlardı. Utandırıyordun onları, anlıyorlardı seni ama anladıkça utanıyorlardı belki de bu yüzden bir kısmı seni sevmiyordu. Seni sevmeyenleri sevmeyecek kadar dahi küçülmüyordun. Yine asil kalıyordun. Onların yapma saraylarında hiç ait olmayacakları bir dünyada kendilerinden olmayan her şeye diz çöktükleri bir alemde kendin olmakla onlara en büyük darbeyi vuruyordun. Aslında sen onlar gibi oyun oynamadığın için hep kazanıyordun. Tertemiz ruhunla bu kavgaları anlamadığından kazandığını da çoğu zaman ben söylüyordum. Çünkü her zaman işin bir yerinde meşaleyi bir şekilde elime veriyordun. Savaşı öyle bir yerde bana veriyordun ki senin için kazanıyorduk. Bizim için kazanıyorduk. Kirlenmemiş kirletilmemiş hep bir yerlerde saklamak istediğim ve ne yazık ki çok uzaklarda bir yerlerde bıraktığım çocukluğum için kazanıyorduk. Bir daha savaşmamaya ant içiyorduk ama yine o çocuğun oyunlarıyla bir yerlerde birilerinin kavgalarını üstleniyorduk. Belki biz de o günlerde onun kafasını yaşamayı seviyorduk.

Hep uzaklardan seviyordun ama oturduğun koltuğu değiştirmeyecek kadar uzaklaşmaktan korkuyordun. Belki sevdiklerinde sen de bir şeyler buluyordun, o çocuğun öldüremediği uzaklara yolculuklarını o aşklarda yaşıyordun. Hatırlar mısın diye başladığın cümlelerin sonunu nasıl getirdiğin pek anlaşılmıyordu çünkü genelde oraya gelene kadar bahsettiğin senenin hesaplamalarıyla kafamızı en edepli tabiriyle halletmeyi başarıyordun. Bir de aynı Ali Utku Yanaroğlu gibi Google’ı dünyanın en önemli şirketi sanıyordun. Hele YouTube’u aldıktan sonra ikinize kattıklarını düşündüğümde ben de size içten içe hak veriyordum. Ama özellikle 1980 sonrası Mersin temalı sohbetlerinizde yanınızda olmayacağım için de açıkça söyleyeyim kendimi çok şanslı hissediyorum.

Hem Zülfü Livaneli gibi bir sosyalisti, hem Özal gibi bir liberali aynı anda hem de aynı konuda sevmeyi başarıyor haritada yön olmaktansa pusula olmayı tercih ediyordun. Bu anlarda da küçükken hem doktor hem mühendis hem de avukat olmayı başarmış bana yine çocukluğumu hatırlatıyordun. Ama sen bizden farklıydın. Sen o çocuğu öldürmeden, devir ne olursa olsun, insanlar ne kadar kirlenirse kirlensin, ne kadar üçkağıtçı olurlarsa olsunlar o çocuğa sahip çıkarak yaşamanın ve hep çocuk kalarak aslında Adam olunduğunun en iyi bize de tüm insanlığa da kanıtlıyordun. Günün birinde seni de bana sorarlarsa bana 4 kelimeyle Çocuk, Adam, Türkü, bir de Ab-ı Hayat derim. İlk üçünü az çok anlattım. Ab-ı Hayat’ı da bırak seni tanıyanlar anlasın. Bırak onu da senin kafanı yaşayanlar anlasın bir kez olsun seni tanımanın da ne kadar büyük bir şeref olduğu tanıyan tanımayan herkesin kalbine sokulsun. Sen bize bir şarkı söylüyordun ve içine hüzünlerin olmadığı mutlulukları, büyüklerin olmadığı çocukları yaşatıyordun. Sen o şarkıyı söylemeye devam et, hiç kimse dinlemese de uzaklarda çok uzaklarda benim dinlediğimi unutma. Ve o çocuğu da benim için yaşat benim yaşatamadığımı anlat bana. Bir daha hiç duymayacak olsam da; Bana Bir Şarkı Söyle, İçinde Dostlar Olsun…

Bilal ERTUĞRUL

28 Kasım 2011

17:28

Read Full Post »

Karşı Kıyıyı da Görmem Gerekti…

Uzun bir yolculuğun arifesindeyim. Okyanuslar aşacak, bilmediğim yüzler, tanımadığım seslerle karşılaşacağım. Bazen uykusuz gecelerden sonra olduğum yerde kalmak isteyeceğim, biliyorum. Belki de hep dönmek isteyeceğim. Sürgün topraklarında geçmeyen gecelerde vatansız insanlarla dertleşeceğim. Yalnızlığımla sevişeceğim kimi zaman ve kimi zaman da her baktığım yerde ülkemi göreceğim. Ama alışacağım, katlanacağım belki hiçbir zaman dönmeyeceğim çünkü bu kıyının bana verdiği her şeye rağmen karşı kıyıyı da görmem gerekti.

Anlatamayacağım, söz oyunlarına kaçmayacağım ve doğrusu mu yeri geldiğinde duymazlıktan geleceğim. Ansızın çekip gidenler anlar beni ve geride bir şeyler bırakabilenler. Nice dostluklarım oldu benim, nice kavgalarım, kırgınlıklarım, ayrılıklarım geldi arkalarından. Hiç geriye dönmeme sebebim nedir diye sorardı birileri ya işte geriye dönemezdim çünkü karşı kıyıyı da görmem gerekti. Çok planlı yaşamadım ben. En önemli kararları dahi güneş doğmakta nazlanmasa geç kalarak alacaktım. Ama hiç pişman olmadım. Üzüldüm, yarım kaldım, dost meclisinde ayakta kaldım ama ben hiç pişman olmadım. Yorgunluklarımı sorarsan ama işte orada yanıldım. Yorulmayacağımı, bu maratonda sonuna kadar koşabileceğimi düşünüyordum yapamadım. Maratondayım maratonda olmasına rağmen ama açıkça söyleyeyim biraz yoruldum. Hem uzakta kalmadığımı bile bile biraz erkenden yoruldum.

Şimdi ben gidiyorum ya, ilk günler belki alışılmadık geçecek ama bir süre sonra her şey normale dönecek. Kuşlar benden selam getirdiğinde acaba kim almasını bilecek. Yalnızlıklarda çoğaltılmış arkadaş formatları arasında kaç dost bizi hatırlayacak. Bilmiyorum, aslında pek bilmek de istemiyorum. Dedim ya biraz uzaklara gidiyorum. Aynı gökyüzünü paylaşacağımız, aynı güneşe uyanacağımız ama belki de bir süre sonra birbirimizi hiç anmayacağımız karşı kıyıya gidiyorum. Gidiyorum çünkü gitmem gerek. Bir yerlerde yarım bırakılmış bir yanım var onu da bulmaya gidiyorum. Hem ben dememiş miydim And Dağları’nda hiç biriniz koklamadığı hatta ölene kadar kokusunu alamayacağı çiçeklerle sarmaş dolaş olana kadar dönemeyeceğim diye. İşte şimdi sözlerimi tutmaya gidiyorum. Karşı kıyıyı da seviyorum. Orada da dostlarım olacak biliyorum. Ve oralarda belki de güneş daha çok parlayacak bilmiyorum sadece umuyorum. Ama biraz doğallaşmak biraz kaçmak biraz kin kusmak istiyorum belki de sırf bu sebeplerden olmasa da anlamsız da olsa gidiyorum.

Birkaç söz de sana söylemek istiyorum. Biliyorum günün birinde bu yazıyı da beni de çok uzaklardan okuyacak ve anlayacaksın. Gidiyorum belki de en temelde senden kaçıyorum. Sen bu kıyıya anlam katandın benim için. Hem senden sonra ben hiç sevmedim. Sen gittiğinden beri gitmek için can atıyorum çünkü artık senle aynı havayı almaktan, çektiğim her nefeste kokunu duymaktan, rüzgarın savuşturduğu saçlarınla çarpışmaktan yoruldum. Her sabah uyandığımda kendimden önce senin gününün iyi geçmesi için dua etmekten ve Allah’a her yakardığımda seni anmaktan yoruldum. Sebepsiz bir sevdaya daldım bu yüzden bu kıyıdan vazgeçtim. O gün niye olmadığını cevaplayamamıştık ya sen hep bu kıyıdaydın bu kıyı senindi eksiğin yoktu ama benim karşı kıyıyı da görmem gerekti. Unutulmuş sevda türkülerini duymak için gidiyorum belki de aklımdaki sana senin dahi hiç görmediğin çiçekleri katmak, sesine dünyanın en güzel ezgilerini serpmek için gidiyorum. Oralarda seni anlatacağım. Buralarda hiç kimseye anlatamadığım eski aşkımı. Uzaktan da olsa iyi olmasıyla yaşam sevinci aldığım yanımı. Belki de seni sana rağmen yaşamaktan bıktığım için gidiyorum.

Yani anlayacağın gitmem gerekti. Seni sana rağmen daha fazla yaşayamayacağım için, adına söylenecek şarkıları bitirmeden dalacağım için, seni anmamak için, adına sahip her kızdan nefret etmekten yorulduğum için gidiyorum. Artık seni sen olmadan ve sen bilmeden yaşamanın ve gerçekten sevmenin yoluna girmem gerektiği için gidiyorum. Evet; nasıl sevgili ülkemi daha çok sevmek ama bu sevdayı adam gibi yaşatmak için gitmem gerektiyse; seni de adam gibi sevmem için karşı kıyıya gitmem gerekti. Geri dönene kadar kendi kıyında benim emanetim olan sana iyi bak Eftelya…

Bilal ERTUĞRUL

28 Kasım 2011

16:29

Read Full Post »

Bizim Neden Bir Steve Jobs’ımız Yok?

NEDEN GİRİŞEMEDİK?

Dünya nüfusu 7 milyarı aştı. 200’ün üzerinde ülkede yaşayan bu insanların sayısı arttıkça dünyada açlık, yoksulluk, eşitsizlik ve insani felaketler de artacak. Bu felaketlerden korunmanın yolunu bulmak da 21. Yüzyıl düşünce adamlarının en büyük uğraşı olacak. Bu tarz durumlarda pek çok şey paraya bağlandığından ve para da bir şekilde ekonomistleri hatıra getirdiğinden ekonomistler bu süreçte kendilerinden çok şey beklenen grupların başında gelir. Peki; ekonomistler bu noktada bir çözüm önerisi geliştirebilirler mi? Ellerinden gerçekten bir şey gelir mi? İşte bu sorular neredeyse 200 yıldır iktisatçıların gündeminde bulunmaktadır.

İlk iktisatçılardan Malthus nüfusun aritmetik değil de geometrik olarak arttığını ve 19. Yüzyıldan sonra bu artışın günü geldiğinde taşınamaz boyutlara ulaşacağını belirttiğinden bu yana iktisat her geçen gün azalan kaynaklarla artan nüfusa yani ihtiyaçlara nasıl cevap vereceğini araştırmıştır. Günümüz modern iktisadı temel motto olarak bunu kabul ederken 1929 Büyük Buhran sonrası ortaya çıkan iktisadın pek de anlaşılamamış çocuğu Schumpeter farklı bir şey söylüyordu. Schumpeter kapitalizm ve krizler üzerine geliştirdiği analizinde krizleri dönemsel olarak görüyor, bu süreçlerin kapitalizmin kendisini yenilemesi gereken dönemler olduğunu belirtiyor ve Girişimcilik – Yaratıcı Yıkım Teorisi’ni ortaya atıyordu. Schumpeter ilk kez kısıtlı kaynaklar dışına çıkıp; kısıtlı kaynaklarla sonsuz ihtiyaçları karşılama bağlamı dışında kaynaklarında arttırılabileceğini dahası bu artışın kapitalizmin sürdürülebilmesi için temel şart olduğunu belirtiyordu. Dahası girişimcilik geride kalmış ülkelerin öndekileri yakalaması için tek şansları olarak görülmüştür. Yani milletler bir nevi kaderlerini değiştirmek için girişimciliğe muhtaçtır.

İşte girişimcilik bu kadar önemliyken, Türkiye’de girişimciliğin önemini arttıran başka sebeplerle de karşılaşırız. Türkiye’nin girişimci olmak zorunda olmasının 2 temel sebebi vardır: 1- Şu anda ekonomik veriler ve refah seviyesi olarak altında olduğu ülkeleri yakalamak, 2- Yaş ortalaması, insan sayısı ve her geçen gün üretime katkı yapmadan yaşayan yani ekonominin beslemek zorunda olduğu işgücü dışı kitlenin çoğalması. Evet; yaşlanıyoruz, çoğalıyoruz, büyümek ve bizden öndekileri yakalamak istiyoruz; o zaman girişimci olmak zorundayız. Peki; yeterince girişimci miyiz ve girişimcilik de yaşadığımız belli başlı sorunlar, bu sorunların çözümleri nelerdir.

Öncelikle Türkiye’de girişimciliğin önündeki en önemli engel geleneksel sermaye sahipliğidir. Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki aşiret, ağa ya da genel anlamda feodal sistemden kalan aile şirketlerinin sermaye sahipliği girişimciliği ciddi bir biçimde engellemektedir. Girişimci gençlerin belli alanlarda yapacakları girişimler ciddi maliyet ve tecrübeye ihtiyaç duyarlar. Hem bu maliyeti karşılayacak hem de tecrübeye sahip sermaye sahipleri aileler ise çoğunlukla bu tarz kararların alınacağı yerlerde vasıfları haricinde sadece o aileden oldukları için orada olan yöneticilerin dar görüşlülüğüyle büyük girişimleri destekleyemezler. Bu konuda Türkiye’nin en önemli istisnası Koç Grubu’dur. İnan Kıraç her ne kadar daha sonra aileye dahil olmuşsa da daha 1950’lerde aile dışı girdiği şirkete yaptığı katkı ve bugün bile Karsan ile sürdürdüğü girişimciliğiyle aile şirketlerinin başarılı genç girişimcileri karar alıcı pozisyona getirmeleriyle nelere ulaşılabileceğini göstermiştir. Ama ne yazık ki yüzlerce aile şirketinde on tane İnan Kıraç bulamayız. Türkiye’de girişimciliği arttırmak için aile şirketlerini profesyonel yönetimlere dönüştürmek ve gençlere bu şirketlerde şans vermek yapılması en acil olan işlerdendir.

Kanımca Türkiye’de girişimciliğin önündeki en önemli ikinci engel ise eğitim sistemidir. Çünkü mesleki ve teknik eğitimin neredeyse sıfır olduğu bir ülkede en iyi beyinlerin bu okullara gönderilmesi mümkün değilken girişimciliğin geliştirilmesi nasıl mümkün olabilir. Ülkemizde 70’li yıllarda sayıları artan meslek okulları 28 Şubat sürecinde tamamen İmam Hatip Liselerini bitirmek amacıyla resmi çöplüklere dönüştürülmüştür. En kaliteli öğrenciler Anadolu, Anadolu Öğretmen, Fen Liselerine, kolejlere akarken ilk okul ortalaması neredeyse iki olan çocukları doldurduğumuz meslek liselerinde üstelik bu çocuklara modern meslekler öğretmek yerine sadece çırak olabilecekleri ve ekonomiye uzun vadede bir şey katamayacakları bölümler okutmak utanç vericidir. Hem bu çocuklar kaybedilmiş oluyor hem de Fen ve Anadolu liselerinde kitaplarda kaybolan ama aslında ruhlarında farklı yaklaşımlar, girişimci tohumlar olan çocuklar üretimden, sanayiden, mekanik ve elektronik aksamdan uzaklaştırılmış oluyor. Hem sistem hem çocuklar kaybediliyor ama önlem alınmıyor. Ha peki bizim son yıllarda yaptığımız Ar-Ge başarıları ve teknolojik gelişme nedir diye soracak olursanız burada öncelikle teknolojik devrimin çok uzağında olduğumuzu belirtmek isterim. Evet bizim başarmaktan kıvanç duyduklarımız bazılarının 50 yıl önceki çalışmaları. Ayrıca başarılı mühendislere sahip olmamız da tamamen ülkenin en kaliteli beyinlerini neredeyse 60 yıldır ya Tıp ya da Mühendislik Bölümlerine yollamamızdır. Ancak kitap bilgisi çok iyi olan mühendislerimizin aynı başarıyı yeni ürünler geliştirmede, kendi işlerini kurmada ve girişimci olmada gösteremedikleri de açıktır. Bu noktada hiçbir günahları yoktur tüm hata onları 20 yaşına kadar tezgahtan, kaynaktan, yağdan, kirli ama en önemli üniformadan daha alımlı mavi önlükten uzak tutan sistemindir.

Girişimciliğin Türkiye’de gelişmemesine getirdiğim en önemli 3. Sebep ise bize özel bir sebeptir. Normalde dünyada Kobilerin sayıca fazla olması ve ekonomide büyük pay sahibi olması girişimciliği arttırır ama kanımca bizde azaltmaktadır. Dünyada Kobilerin kendi kabuklarına sığma problemi olduğu varsayımıyla her gün büyümeye çalıştıkları ve girişimciliği de bu noktada sürükledikleri benimsenmiştir. Ancak Türkiye’de Kobiler çoğunlukla kendi kabuklarına çekilmiş hatta birkaç nesil görmüş yapılar konumuna gelmiştir. Kobiler kendi kabuklarını kırmak, yeni pazarlara açılmak düşüncesinde olmadığı gibi pazarlardaki klasik yapının parçası olarak hem girişimciliği engellemekte hem de olası birleşme ve büyümelere odaklanamadığı için büyük şirket konumuna gelip markalaşamamaktadır. Markalaşmak ve büyümek hem pazarda yeni küçüklere yol açar hem de girişimcilik sirkülasyonunu oluşturur. Bu sirkülasyon oluşmayana kadar da ülke ekonomisi uzun vadeli kalıcı büyümeyi sağlayamaz.

Girişimcilik krizle beraber Avrupa ve Amerika’da belli çevrelerde yeniden konuşulmaya başlanan ve bu krizden çıkış yolu olarak öyle ya da böyle sarılacakları tek silahtır. Yaklaşık 200 yıldır Japonya ve Kore dışında Avrupa ve Amerika’nın kontrolünde olan bu silah bugün dünyadaki eşitsizliklerin, gelişmişlik farklarının ve bizim gibi uzun zamandır çalışan ama bu ülkelerden halen çok geride olan ülkelerin bir türlü sahip olamadığı bir silahtır. Ancak özellikle 2000 sonrası Türkiye müteşebbisleriyle, istikrarıyla, ilgili ve üretken gençliğiyle bu girdaptan çıkma çabasındadır. Günümüz Türkiye’sinde kanımca girişimciliğe en büyük engel olarak düşündüğüm 3 yapıyı yukarda belirttim. Bugünden sonra bu yapıların değişmesi hem siyasi irade hem de sivil destekle mümkündür. Ya bunları değiştirip çıktığımız yolda uzun vadede başarılı oluruz ya da değiştiremez eski günlere geri döneriz…

Bilal ERTUĞRUL

28 Kasım 2011

11:16

Read Full Post »

Bizim de Yaşadığımız Hayattır Kardeşim…

Bizim de yaşadığımız hayattır kardeşim. Biz de nefes alıp vermekte, sebepli sebepsiz sevmekteyiz. Biz de hayaller kurarız. Ve biz de yeri geldiğinde el değmemiş hatalarımızda yüzeriz. Bu yazıda seni anlatıyorum. Adını da veriyorum. Adın Ali Utku Yanaroğlu. Ali’yi herkes biliyor ama Utku’yu kolay kolay anlamıyorlar işte. Ya da sen anlatamıyorsun be kardeşim.  Yazdın mı Utku’yu googladın mı pek çok şey de yaptığın gibi bilmiyorum. Ama ben yaptım. Karşıma birçok emek harcanıp, tehlikelerle tehditlerle yüzleştikten sonra ulaşılan zafer geldi. Bilmiyorum belki başka anlamları da vardır ama bana seni en çok bu anlattı be kardeşim.

Bugün seni anlatmak istedim be kardeşim. Seni sana ve seni tanıdıklarını zanneden ya da yoklama sırlarında görenlere anlatmak istedim. Bak ben de diğerleri gibi senin üzerinden prim yaptım. Ama bunu senin için yaptım. Dertlendiğinde al oku diye yaptım. Günün birinde çok uzaklarda olsam da beni anman için yaptım belki de.

Evet sen; Ali Utku Yanaroğlu. Bir masum yüreği anlatmak haddime değil ama çalışıyorum işte. Sen sağlam bir yürekle dostluğa ulaşmak için çabalarken en yakınındakilere bile kendini anlatmakta zorlanıyorsun. Çünkü hani sen de dersin ya başka bir şeyin kafasını yaşıyorsun. Amaçların var o amaçlarla yaşıyorsun. Bazen yoklukta varlık arıyorsun ya; ya da hani o kitaplarda kendini kaybediyorsun ya belki de en çok o anlarda kendi kafanı yaşıyorsun. Arada yalanda söylüyorsun küçük kavgalardan haz alıyorsun ama sonunda dur bir dakika ne yaptım da diyebiliyorsun. Anadolu’yu hani bu birilerinin hiç anlamayacağını iddia ettiğim Anadolu’yu yüreğinde taşıyorsun. Bana en çok burada yaklaşıyorsun bundan vazgeçilmez oluyorsun. Aldanıyorsun, aldatıyorsun bazen az konuşurken sloganlara yükleniyorsun. O sloganlar da seni sana anlatıyor demedi deme bana. Ha arada maceralarda arıyorsun. O kahvenin köşe başında kendi locanda yaşarken bazen dışarıdan da çok korkuyorsun.

Arada seviyorsun ama belki benim gibi hayallerinden dolayı sevdanı da yaşayamıyorsun. Unutmuyorsun zamanını bekliyorsun. Ama sebepsiz kaçışlara girmiyorsun. İşte burada benden ayrılıyorsun. Bu ülke için insanları için yaşıyorsun. Yada yaşamaya çalışıyorsun. Başbakanı çok seviyorsun arada sevdiğinden de olsa kızıyorsun. Dostlar arıyorsun bazen buluyorsun ama ne kadar anlaşılıyorsun. Amaçlarına yürüyorsun demedi deme, bazen hayata geç kaldığını düşünüyorsun ama emin ol sen de bu hayatı iyi yaşıyorsun. Çok okuyor çok anlamaya çalışıyor ama bazen gereğinden çok azını anlatıyorsun. Ha bir de hiç yazmıyorsun ya belki de en çok bundan kaybediyorsun.

Hayallerine sahip çık, Anadolu’na o tertemiz yanına sahip çık bırakma onu. Seni niye sevemediklerini anlamayanlar anlayana kadar hatta ölene kadar bırakma. Kitaplarına sarıl anlatamadığında bir de günlük tutmaya başla kanımca. Hani dedim ya kahveden zaman kalırsa. Ha bu arada yeni bir işe başla ama sırf başlamış olmak için değil. Başkalarında anlamayacakları şeyleri anlatmak için değil. Kendin için, doğru yer ve zamanda. Bir de başucu kitaplarına daha düzgün davran onların avukatı olarak da beni hatırla. Yerlere saçılan peçetelerle alıp veremediğin neyse onu da bırak. Emin ol bir baltaya sap olduğunu zannedenlerin toplamının sap olamayacağı baltalar bile seni bekleyecek. Ama amacın sap olmak olmasın onu başkalarına bırak, amacın birilerine olmadığın gibi görünmek de olmasın. Zaten öyle görünen o kadar adamdan bozma sap var ki. O yüzden sen sadece kendin ol, yine Ereğli’nin il olacağı zamanlara kur saatini ve uzakta kalan sahil kasabası arkadaşlarıyla paylaşılamamış masaları gör rüyalarında. Ama bunlar seni sen yaptıkça sana kazandıracaktır da bunu da unutma.

İnsanı sırf insan olduğu için sevmeye devam et, adı sanı ne olursa olsun ön eklerde takılı kalan gözlükler de yaşamış insanlara inat ve hani şu Kaf Dağı’nda o dağa çıkması mümkün olmayacak karaktersizlerle oturup aşağıda olduğunu görmeye çalışan ama göremeyip sadece buna inananlara inat ne kadar yukarda olduğunu anlatma onlara. Biraz da şu günahsız modundan ayrıl kanımca. Sonra ilk taşı sen atıyorsun. Sıratı biz yaşıyoruz. Zaten bir daha sana taş atan olursa sen gül atarsın kanımca.

Neyse bildiğiniz gibi ben yakın bir zamanda uzun bir yolculuğa çıkıyorum. Başı da sonu da belli değil ama içimden bir ses veda etmem gerektiğini söyledi dün gece. Sonra açtım dinledim. Bizim de yaşadığımız hayattır kardeşim dedim. Aklıma sen geldin önce senle başladım. Yıllar sonra seni bana birkaç kelimeyle sorarlarsa adam, dümen, mavra ve utku diyeceğim. İşte o gün bahsettiğim Utku’nun çekilen çilelerden sonra büyümüş ve amaçlarına ulaşmış Utku olması dileğiyle. Kimileri öyle görmese de, kimileri öyle saymasa da, hatta birileri anlamayıp adamdan saymasa da; Bizim de yaşadığımız hayattır be kardeşim…

Bilal ERTUĞRUL

27 Kasım 2011

20:14

 

Read Full Post »

BEKLİYORUM…

Bu yazı sana yazılmıştır. Bana göre dünyanın en güzeline ya da sana göre kuruyan bir ağacın yaprağına yazılmıştır. Tüm samimiyetimle, düşünmeden sadece kalbin ve ruhun kontrolünde bir bedenden çıkmıştır bu kelimeler. Ve yalnızca sana anlatılmak istenmiştir buradakiler. Evet; sen pek çok kişinin bilmediği bilmeyeceği kolay kolay anlayamayacağı bir yanlışın iki tarafından birisisin. E diğeri de benim. Yanlış diyorum çünkü sen de öyle diyorsun. Bir yerlerde denenmiş, yarım bırakılmış ama zamansız bir zamanlamaya kurban verildiği unutulmamış bir ilişkiyi sürdürme kararı aldık. Yalnızlıktan sıkıldığımızdandır belki bu kararımız. Ya da adını veremediğimiz o yarım kalmışlığımızdan dolayıdır. Adını koyamasak da aynı şeyleri aradan geçen onca güne, üstü açık seçik çizilemeyecek acılara, sevinçlere rağmen hissedebiliyoruz. İlk kez bu kadar anlaşıyoruz. Bilmiyorum belki de anlaşmaya çalışıyoruz. Sebepsiz değiliz bu kez. En azından bazı kaçışları sonlandırmaya çalışıyoruz. Ortak kararımızdan yine ortak irademizle dönmeye çalışıyoruz. Yaşanamamış onca güne yeniden ulaşmaya çabalıyoruz. Belki birbirimizi artık daha iyi tanıyoruz ya da hiç tanımıyoruz. Belki bu sefer tanımadan sevmeye, bir şeylere hayat vermeye çalışıyoruz. Bilmiyorum ama bildiklerimden sana bir yazı yazmaya çalışıyorum. Dedim ya bu sefer bilinmezliklerin üzerine oynuyoruz. Ama oyunun sonun yine göremiyoruz. Plansız, zamansız, sebepsiz çıkılan bir yoldan açıkçası pek son da beklemiyoruz. Ama her halde halen az biraz da olsa biz birbirimizi seviyoruz.

Şimdi birileri bana seni, sana beni soracak. Anlamadığımız bir yolu onlara anlatmaya çalışacağız. Belki yine yanılacağız. Bir şans daha verdiğimiz bu aşkın kurbanı olacağız. Ama az biraz da kararlıyız. Artık pek de sorgulamayacağız. Neyi, niyeyi, zamanı, yeri sorgulamayacağız. Söz verdik ya birbirimize. Belki de verilen sözlere uymakta çok zorlanacağız ama zorlayacağız. Bu ayrılıkta kaybettiklerimiz başkalarına göstermediklerimiz için bir kez daha savaşacağız. Ama unutma bu sefer yalnızız.

Sana niye geldim, niye başladık ben de bilmiyorum. Ama tahmin edebiliyorum. Ben sende biraz beni, sen bende seni buluyorsun. Yalnız değilmiş gibi yapıp kalabalıklar arasında yalnızlığa alıştığımızda yeniden başlıyoruz. Ama alışamadığımızı, her an her yerde birbirimizi aradığımızı biliyoruz. Bu yüzden biz bir kez daha başlıyoruz.

Benden istediklerini söylemen bekleyeceğim. Değişmelere, değişime dirençlerimi anlayacaksın bunu biliyorum. Ama bende senden bir şeyler istiyorum. Şu karamsar ruhun, gülmeyi unutmuş gözlerin adına istiyorum. Belki biraz da bencillik yapıp seni mutluyken sevdiğimden istiyorum. Ama istiyorum işte. Öncelikle kararttığın şu dünyayı aydınlatalım. Kalbini hapsettiğin zindandan çıkaralım. Hem şu sahte özgüven oyununu da bırakalım. Güvensiz, yalnız, paranoyak şarkılarda kaybolmuşuz. Kendimizden bizi biz yapan şeylerden uzaklaşmışız. Hemen geri dönüyoruz. Kendimize yeni bir dünya kuruyoruz. Bu sefer çok uzaklarda hani hep o kaçmak istediğin şehirden çok uzaklarda. Senin için bu sefer nargilemi de almıyorum. Ama senden de sigaranı bırakmanı istiyorum. Bu alev ve köz oyununu da bırakıyoruz buralarda. Okyanuslara gidiyoruz. Masmavi sulara, hani uzaktan da olsa hayallerimizde olan o adaya. Artık egzotik çiçekler arıyoruz papatyalarla mutlu olmuyoruz ve sana bir daha güllerle de gelmiyorum. Yeni çiçekler seviyoruz. Hem artık daha fazla renk görmeye çalışıyoruz. Siyah beyaz aşkı yaşamıyoruz. Ne sen artık siyah kalabilirsin ne de ben beyazın tüm yükünü kaldırabilirim. Yeni renkler buluyoruz anlayacağın. Yeni şiirler okuyoruz, yeni masallar anlatıyorsun bana sen rüyamda gördüm desende ben masal olduğunu anlayana kadar. Ben artık nükteli, bilmiş, hafif dikenli laflara da veda ediyorum. Argoyu da bırakıyorum. Seni argosuz da anlatabilir, yaşayabilirim bunu biliyorum. Hem artık vedalaşmıyoruz da sadece sarılmakla yetiniyoruz ama her sarılmanın diğerine kadar geçecek kısa bir ayrılığı unutturmak için olduğunu da biliyoruz. Bir de erken ölümden hani şu birbirimize rağmen birbirimize bıraktığımız tek hediyeyi çöpe atıyoruz. Yaşamı da onun getirdiklerini de seviyoruz. Başkalarıyla paylaşmak istemediğin sevinçleri saklıyoruz ama biz bize baş başa en ufak şeylerden de mutlu olmaya çalışıyoruz. Her gün doğan güneşi selamlıyoruz, görünmese de bir yerlerde saklandığını ve mutlaka o gün birimizin ama en azından birimizin yüzünü aydınlatacağını da biliyoruz. Artık değişiyoruz. Birbirimizi birbirimize rağmen değiştiriyoruz. Bu sefer karışmadan, başımızı ellerimizin arasına alarak uzaklaşmayı seçmiyoruz. Dedim ya ilk kez adam gibi ya da feminen yanın ağır basarsa da bir annenin çocuğuna hem de yeni doğmuş çocuğuna sarıldığı gibi sarılıyoruz. Ama bu kez sarılmayı da başarıyoruz. Dedim ya bundan sonra bunları yapıyoruz. Biliyorum sen de bana bir şeyler yazacak benden bir şeyler isteyeceksin. Ama bu sefer ilk golü ben atmak istedim. Hani şu her şeyi bıraksak da bırakmayacağımız değiştirmeyeceğimiz tek huyumuz olan hırsımız için bu golü yemiş say. Zaten artık kaleleri de açıyoruz. Hem futboldan da beraber zevk alıyoruz tabii senin için tenis oynamayı da ihmal etmiyoruz. Artık birimiz okurken diğerimiz susuyor ve sadece hayallere mutlu günlerin hayallerine dalıyoruz.

İstersen bunların hiçbirisini yapma, ya da yapmayalım. Ama yeniden başlayalım. İkimiz için de en iyisi bu gibi dururken bir kez daha kaçmayalım. Ben bu yazıyla elimi uzatıyorum. Bu sefer tut bu eli, yoksa bir daha uzatamam ve seni uçurumdan alamam. Tabi sen düşmeden orda olacağıma da aldanamam. Bu yüzden tut elimi ve bir daha deneyelim. Bekliyorum…

Bilal ERTUĞRUL

25 Kasım 2011

23:43

Read Full Post »

ONLARIN OYUNU BİZİM KUMARIMIZ: ULUSLARARASI KURULUŞLAR VE TÜRKİYE EKONOMİSİ – 2

Bu yazı serisinde ki ilk yazımda genel olarak uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları, not baremleri ve bize verdikleri nota gösterdikleri nedenleri belirttim. Yazımın bu kısmında ise Türkiye ekonomisinin temel zaafları, kuruluşlara karşı haklı ve haksız olduğumuz yerler ve alınabilecek önlemler, Hükümet, Halk ve Özel Kesim bazında yapılacakları aktaracağım…

Öncelikle bugün kredi derecelendirme kuruluşlarındaki notlarımız ve sıralamamızla başlayalım. Öncelikle son not değişimini yapan Fitch. Fitch not sistemi AAA, AA, A, BBB, BB, B, CCC, CC, C, D ve NR’den oluşur. NR açıklanmayan, D batık ülke ya da şirketi belirtirken BB’ye kadarki notlar yatırım yapılabilir, onun altı ise yatırım yapılamaz olarak görülür. Ayrıca NR ve D hariç tüm notların pozitif, durağan ve negatif olmak üzere 3 versiyonu vardır. Pozitif görünüm olası bir üst nota çıkış, negatif görünüm olası bir alt nota inişi belirtirken durağan ise stabil durumu ifade eder. Biz şuanda BB notundayız ve görünümümüz de dün itibariyle pozitiften durağana çevrildi. Ve bu çevirme belki biraz da fazla abartıldı. Çünkü aslında bir şey olmadı halen yatırım yapılamayacak listesindeyiz. Diğer kredi derecelendirme kuruluşlarına oranla daha samimi gelen ve olası not artışının beklendiği Fitch’in bu not indiriminin sebeplerini de şimdi açıklayacağım.

Fitch notumuzu indirirken belli noktalara dikkat çekti. Öncelikle ilk tehdit cari açık olarak belirtilmiş. Daha öncede üzerinde yazdığım cari açık yapısal bir sorun. Ne yazık ki sadece devletin sorunu değil çünkü çoğunlukla halkın tercihleriyle oluşuyor. Cari dengenin en önemli kalemi dış ticaret dengesidir ki; dışarıdan ülkenize gelen mal için yani ithalat için verdiğiniz paranın; sattığınız mallar için aldığınız paradan yani ihracattan fazla olması durumunda verdiğiniz dış ticaret açığı olur. Bu açığın ve ülkeye giren-çıkan döviz farklarından sonra eğer ülkeye giren döviz fazlaysa cari fazla, azsa cari açık verirsiniz. Biz kronik olarak cari açık veren bir ülkeyiz. Bu da özellikle ürettiğimizden fazla tüketmemiz, doğal kaynak sahibi olmamamız ve ara mal ithalatımızdan kaynaklanmaktadır. Bu maddelerden doğal kaynak üreteceğimiz bir şey değil ama zamanında özellikle nükleer konusunda adım atılsaymış çözülebilirmiş. Diğer iki sebebin ortadan kalkması ise kitlesel bir planlamayla mümkündür. Nasıl mı? Türkiye 3G telefon pazarı genişlemesinde dünya lideri, otomobil satışı iki yıldır rekor kırıyor. Bunları kim alıyor, biz. Peki, kim üretiyor, başkaları. İşte üretmediğimiz mallara olan yoğun talebimiz bize cari açık verdiriyor. Ve bu açık ne yazık ki bizim için kronik hale geldi. Dünyada ABD’den sonra en çok açık veren ülkeyiz. ABD’nin parası olan Dolar ticaret parası oluğundan onun cari açığını dünya kapatmak zorunda, n azından dolar rezerv para olduğu sürece. Ama bizim gibi ülkelerin böyle bir şansı yok. Bu durumda her yıl cari açık veren bir ülke olarak ileriye dönük kaçınılmaz bir sarmala giriyoruz ve ne yazık ki böyle giderse bir gün bu açık finanse edilemez ve batarız. Yani kredi derecelendirme kuruluşları bu konuda haklılar.

Fitch’in değindiği diğer bir konu ekonominin fazla ısındığıdır. Fitch diyor ki bankalardan alınan kredi yıllık %36 arttı, bu krediyle yapılan tüketim çılgınlığınızla enflasyonu arttırdınız ve büyümenizi de çift haneye taşıdınız, aynı zamanda bu tüketim çılgınlığından dolayı ithalatı patlattınız ve cari açığı da rekora taşıdınız. İşte bu da ısınmadır. Isınırsanız krediler dönmediği an, enflasyonu da durduramazsanız bir anda finansal krize girer ve bunla baş edemezsiniz. Aslında yine doğru söylüyor çok harcıyoruz, ürettiğimizin çok üzerinde harcıyoruz ve bu harcamayla büyüyüp işsizliği azaltıyoruz. Ama ödeyemezsek işte o gün batarız. Nitekim Merkez Bankası bunu 6 ay önce fark etti ve durdurmaya çalıştı. Ancak ne yazık ki henüz yeterince bir yavaşlama yok. Bunun en önemli sebebi de yine aşırı tüketim sevdamız. Ancak bu noktada Merkez Bankası’nın iletişim politikalarında da zafiyet olduğu ortaya çıkmıştır. Bu ısınma bugün bitmezse yarın gelecek soğutmayla baş edemeyiz.

Son olarak ülke notları verilirken 100 birimlik bir ölçek takip edilir. Bu ölçeğin yarısı siyasi, yarısı ekonomik verilerden oluşur. Siyasi verilerde güçler ayrılığı, basın özgürlüğü, siyasi parti yasaları ve organizasyonları, özel sektör rekabeti, özelleşme koşulları, fikri – mülkiyet hakları gibi pek çok etken vardır. Örneğin bizim tam puan aldığımız siyasal istikrar %5-7 arasında etkilidir. Yani biz sadece büyüme, işsizlik gibi bizde iyi olan rakamları göz önünde tutup notları değerlendirmemeliyiz. Az önceki kriterleri baz alırsak henüz yeni anayasasını yapamamış, insan hakları ve basın özgürlüğünde gerilerde, kadın – erkek eşitliğinde ki şu andaki Hükümetin tüm çabalarına rağmen oldukça kötü durumda, askeri otorite – sivil irade dengesini yeni oturtmuş bir ülke olarak ve yukarıdaki ekonomik veriler göz önünde tutulunca notumuz doğru. Ancak Avrupa Birliği’nin varlığı tehlikeye düşmüşken Fransa dahil diğer tüm üye ülkelerin notları abartılı yüksektir. Bize düşen kendi notumuzun doğru olduğunu kabul edip kendi sorunlarımızı çözmek ve daha geniş katılımlı derecelendirme kuruluşları sürecine elimizden geldikçe katkıda bulunmaktır.

Sorunlarımıza çözüm önerileri olarak da sunacaklarım var. Öncelikle halk olarak yapmamız gerekenlerin başında tüketim çılgınlığını azaltmak, ithal ürün kullanımında dikkatli olmak, kredi denizlerinde dikkatli yüzmek geliyor. Yani ayağımızı yorganımıza göre uzatmalıyız. Özel sektörümüz büyümemizin motoru ve bundan kıvanç duyuyoruz. Ama onlarda özellikle dış borçlanmada yavaşlamalı, ara mal ithalini innovasyonla azaltmalı ve dış pazarlardan kalıcı ortakları yurt içine çekmeli. Bu noktada Doğuş Grubu’nun son dönem çalışmaları dikkatle izlenmeli ve örnek alınmalıdır. Sektörel rekabetler artmalı ve rekabetle daha iyiye yönelim sağlanmalıdır. Kobilerden holdinglere giden yol açılmalı, istihdam bu yol üzerinden arttırılmalıdır. Merkez Bankası iletişim politikasını acilen güncellemeli, piyasa oyunculuğundan regülatörlüğe dönmelidir. Bu dönüşe paralel olarak kur, faiz politikalarına dikkat etmekle beraber asıl görevi olan fiyat istikrarının özellikle olası bir küresel iyileşme döneminde korunmasını sağlayacak önlemleri bugünden almalı, aldığı önlemleri de en azından bu yıl yaptığından daha iyi anlatmalıdır. Ve son olarak siyasi iradenin yapması gerekenler. Hükümetiyle muhalefetiyle acil anayasa hazırlanmalı, finans piyasaları regülasyonu, Merkez Bankası bağımsızlığı dokunulmazlar olarak belirlenmeli, rekabeti arttırıcı, ara mal ithalini engelleyici teşvik programlarıyla ihracatı destekleyici politikalar benimsenmelidir. İhracatın artması ya da ithalatın azalması için kurla oynanmamalı, bu Merkez Bankası’ndan talep edilmemelidir.

İki yazımda değindiğim noktalara dikkat edildiğinde Türkiye’nin bugünkü notlarının yanlış olduğunu düşünmüyorum. Bazı ufak adımlarla daha iyi yerlere çıkarız. Örneğin yeni anayasa, yeni siyasi parti yasası, daha kısa tutukluluk süreleri gibi maddelerle çıkarsa bir anda A sınıfında olan bir nota kavuşabiliriz. Ama bugün oturup Avrupalılar bizden kötü hakkımız yiyorlar dersek ileriye gidemeyiz. Zamanında AB sürecinde yaptığımız gibi bizim için doğru olanları yapacağız, onlar yanlışlarında ısrar ederse bugün AB’nin geldiği nokta şüphesiz onlar için de kaçınılmaz son olacaktır. Evet; bir oyun var ve arada bizimle de oynamaya çalışıyorlar ama eğer biz kumar oynamayı bırakıp dikkatli olursak oyunda oyuncuda değişir. Bunun için ilk olarak kendimizden başlayalım ve ilkokuldan gelen iki düşünceyi esas alalım: Ayağımızı yorganımıza göre uzatalım ve Yerli malı kullanalım…

Bilal ERTUĞRUL

24 Kasım 2011

15:14

Read Full Post »

ONLARIN OYUNU BİZİM KUMARIMIZ: ULUSLARARASI KURULUŞLAR VE TÜRKİYE EKONOMİSİ – 1

Dün öğleden sonra Merkez Bankası Para Politikası Kurulu toplantı kararlarının açıklanması piyasalarda fiyatlanmıştı. Beklendiği gibi politika faizinin değiştirilmediği toplantının kararları açıklandıktan 10 dakika sonra kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Türkiye’nin notunu düşürmemekle beraber görünümünü pozitiften durağana çevirdi. Bir anda piyasalar kötü etkilense de gün sonunda Avrupa ve Dünya borsalarına paralel kapandı. Fitch açıklamasında bu dolaylı not indirimine sebep olarak Türkiye’nin ABD’den sonra dünyada en büyük cari açık veren ülke olması ve krediler üzerinden aşırı ısınmış bir ekonomiye sahip olmasını gösteriyordu. Bu karardan sonra iç kamuoyunda yine Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın aylar önce söylediği “Fitch yaptı Fitch’liğini”, “Faiz Lobisi”, “Türkiye’ye yeni oyun” gibi başlıklar atıldı. Bir tepki seliyle pek çok sorumlu yönetici kredi derecelendirme kuruluşlarına salladı. Peki; onlar mı haklı, biz mi haklıyız; iki tarafın sebepleri ve yanlışları ne? Şimdi bu soruları yanıtlamaya çalışalım…

Öncelikle kredi derecelendirme kuruluşlarının notları ve bu notların sebeplerine bakalım. Kredi derecelendirme kuruluşları ülkeler ve büyük şirketleri derecelendirip onlara not vererek yatırım yapılabilir olma durumları konusunda danışmanlık yaparlar ve piyasaları bir nevi yönlendirirler. Bu durumda özellikle uluslararası sıcak paranın liman bulmasında etkiliydiler. Ancak 2008 Küresel Kriziyle beraber bu durum değişti. Çünkü ABD ekonomisine yönelik öngörülememiş çöküş, Mortgage sistemi gibi belli sistemlere bağnazlık derecesinde inanış bu şirketlerin not operasyonlarına ciddi eleştiriler getirdi. Notu en kuvvetli not olarak görülen şirketler Lehman Brothers gibi batarken kredi derecelendirme kuruluşları ciddi bir güven kaybediyordu. O günden sonra özellikle gelişmekte olan ülkelere karşı olabildiğince eli kıt davranan Fitch, Standart & Poor’s ve Moody’s piyasalara belli dersler aldıklarını göstermeye çalışıyorlar. Ancak bu çabalarında pek de başarılı olamıyorlar.

Bu kuruluşların sistemik yanlışlarını da bu noktada incelemekte fayda var. Her ne kadar kuruluşları 1920’lere uzansa da esas olarak 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan Bretton Woods sisteminin temel ayakları olan Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun özel sektörden gelen tamamlayıcıları olarak algılanan bu kuruluşlar tüm inanç, kurulum ve hareketlerini de bu Batı endeksli sitem üzerine kurmuştur. Temel para birimleri Dolar, Sterlin, önceleri Mark sonra Euro olan bu kuruluşlar için ABD, Avrupa Birliği batmaz kuruluşlardır. Her şeyi bunun üzerine kurgulanmış hatta diğer ülkeler de bu ülkelere göre risk katsayılarıyla değerlendirilmeye tabi tutulmuşlardır. İşte bu yanlış da özellikle son krizden sonra ciddi bir eleştiri noktası olmuştur. Bunun sonucunda Çin, Hindistan, Rusya ve Brezilya’dan oluşan BRIC ülkeleri önderliğinde gelişmekte olan ülkeler için bu kuruluşların notunun pek de anlamı kalmamıştır. Nitekim haberleri izlerseniz Çin, Rusya, Brezilya ya da Hindistan’ın kredi notu düşüşü sebebiyle piyasalarında sert hareketler yaşanmadığını görürsünüz. Demek ki adamlar kafada belli şeyleri bitirmiş ve sistemin eksikliklerini görmezden gelip yollarına devam ediyorlar. Biz böyle yapamıyoruz. Çünkü borsamızın %60-70 oranlar arasında değişen kısmı yabancı sermaye, çünkü ciddi cari açık veriyoruz ve bunu finanse etmek için halen batının parasına ihtiyaç duyuyoruz. Çin, Brezilya, Hindistan ve Rusya ise cari fazla ya da en azından garanti dış ticaret fazlası veriyor. Bu da onların dışarıya bağımlılığını azaltıyor. Bu konuda neden sıkıntı çektiğimizi Türkiye kısmında detaylarıyla aktaracağım.

Kredi derecelendirme kuruluşları ve ülkeler hakkında genel bir giriş yaptıktan sonra son not değişimimiz ve sebepleriyle bu yazının ilk kısmını noktalayacağım. Evet; uzunca bir süredir sıkıntıda olan AB ülkelerinin notlarıyla aramızda uçurum olduğundan, son bir yıldır ciddi bir not artışı beklentisi içindeydik. Malum onların notu azalmıyor ve bizimki artmıyorsa; üstelik onlar krizde biz değilsek bu işte bir yanlışlık olmalıydı. Buna inanıyorduk. Ya da birileri bizimle oyun oynuyordu. Haklıydık AB ülkeleri ve ABD yani kıstas alınanların durumu çok bozuk. Dış borçları yüksek, bütçe açıkları fazla, borçlanma maliyetleri artıyor, işsizlik artıyor ve büyüyemiyorlar. Oysa biz büyüyoruz, borcumuz az, işsizlik azalıyor. O zaman niye notumuz değişmiyor.

Öncelikle açıkça belirteyim: Benim kanaatime göre bizim notumuz doğru, yanlış olan Avrupa ülkelerinin notları… Çünkü adamlar bizi çok kritik bir yerde tutuyor ve aslında biz de tam o yerdeyiz. Fitch notlandırmasında da, S&P ve Moody’s notlandırmasında da tam olarak yatırım yapılabilir ülkeler grubunda yer almıyoruz. Notumuz bizi yatırım yapılamaz grubunun zirvesinde tutuyor. Ama bu zirve yatırım yapılmaya en yakın ülke anlamındaki zirve. Her 3 kuruluşun da orta karar yani ne yapılır ne yapılmaz endeksi olsa orada yer alırdık. Hâlbuki şimdi bir not arttırsak yatırım yapılabilir klasmanına atlıyoruz. Ama bir türlü o artış gelmiyor ve sıramız değişmiyor. Adamların haklı olduğuna kanaat getirmemin sebebi belli ekonomik sıkıntılarımız. Cari açık, özel sektörün yüksek borcu, düşük tasarruf, dışa bağımlı ara mal ithalatı üzerinden işleyen ihracat halen nispeten yüksek faiz, uzun vadeli borçlanma kalemlerine daha yeni geçiş bu düşüncemin sebepleridir.

Dedim ya bu kuruluşların bizi gösterdiği yerde doğru, notumuz da. Ama asıl yanlışları AB ülkeleri başta olmak üzere batı ülkelerinin yüksek ve haksız notları. Belli kriterlere saplanıp kalmış olmaları ve AB, ABD’ye ve onları sistemine katıksız inançları. Ama bu inanç kanımca bir süre sonra bu şirketlerin ya keskin dönüşümünü ya da sonunu getirecek. Neden mi? Çünkü gelişmekte olan ülkeler bu kuruluşlara güvenmiyor ve bunların yerini G-20 çatılı kapsamı daha geniş ve daha evrensel kuruluşların almasını istiyor. Bu kuruluşların bağnaz inançlarından da kurtulup Batı ülkeleriyle diğerlerini aynı kıstaslarda ve tarafsız denetleyememeleri halinde ise son garanti görünüyor. Yani ya tam dönüşüp ihtiyaçlara cevap verecek ve kaybettikleri güveni kazanacaklar; ya da yok olup gidecekler. Tıpkı 2008 krizinde gidenler gibi.

Not: Türkiye ekonomisinin temel zaafları, kuruluşlara karşı haklı ve haksız olduğumuz yerler ve alınabilecek önlemler, Hükümet, Halk ve Özel Kesim bazında yapılacakları da bu yazının devam yazısında aktaracağım…

Bilal ERTUĞRUL

24 Kasım 2011

11:26

Read Full Post »

SEN SARIL O SANA SARILMASA DA…

İnsanoğlunu diğer tüm canlılardan ayıran en önemli özelliği düşünme ve konuşma yetisidir. Bu ikisi bir bütün olarak algılanır ve hep beraber hareket ettikleri zannedilir. Halbuki bence insanoğlunun en saf duygularını da düşüncelerini de anlatması sözlerle olmamaktadır. Söz paylaşılmış bir yalnızlığın dışa vurumu olabilir. Abartılmış, şova kaçmış ya da kaçırılmak istenen her yerde de ona ihtiyaç duyulur. Ama yalın, saf, temiz, katıksız duygular ve düşünceler jest, mimik ve eylemlerde daha net gösterir kendisini. İşte kanımca bu eylemlerin en önemlilerinden birisi de sarılmaktır… Neden, nerede, nasıl sarılırız? Sarılmak aslında neleri dışa vurmamızı sağlar? Bunlara da değinelim isterseniz.

Sarılmak; insanın dünyaya gözlerini açma beklentisiyle sabırsızlandığı anlarda tanıştığı bir duygudur. Onun babası annesine sarılırken ilk kez hissettiği bu duygu hayatı boyunca vazgeçemeyeceği bir alışkanlığı olacaktır. Babası annesine kutsal bir taşıyıcı gözüyle bakıp tüm benliğiyle sarılırken, anne en büyük eserini vermeye hazırlanan sanatçıların anlayabileceği bir heyecan duymaktadır.

Sonra dünyaya gözlerini açar açmaz sarmaş dolaş bulaşır bu duyguya insanoğlu. Birileri ona sarılmaktadır, bağırlarına basmaktadır, ilk o anda o da karşılık vermek ister; tüm varlığıyla hoş bulduk demek ister ama yapamaz ve bu hayatında erteleyeceği sarıl(ama)maların miladını oluşturur. Hayatı boyunca nerede başladığını hep merak edeceği keşkeleri de işte o anda başlayacaktır.

Sonra çocukluk da başlayan ve insanların sevgilerini göstermek için sizi sımsıkı sarmalarıyla şekillenen sarılmalar gelir; hani siz sonrasında aldığınız hediyeleri bir süre sonra bir ritüele dönüşmeden tüm saflığınızla kabullendiğiniz o sarılmalar.

Sonra yavaş yavaş okul yıllarınız gelir 6-7 yaşında arkadaşlığın, bir şeyler paylaşabilmenin değerini anladığınız anlarda süreli ayrılıkların başlangıç ve bitişini ifade eder sarılmalar. Ve ilk aşkınız gelir ona sarıldığınızda tamamen çocuk kalmayı isteyeceğiniz o anları bir daha hiç yaşayamayacağınızı bilemezsiniz. Bir daha çocuk olamayacağınızı, bir daha hiç kimseye o kadar saf sarılamayacağınızı ve bir daha bu kadar çıkarsız sevemeyeceğinizi nereden bilebilirdiniz. Sonra büyür yavaş yavaş insan bu sarılmalar yapmacık duygular, cinsel arzular içermeye başlar. Ya da sahiplenmeye sizin olmayan ama başkasına sizinmiş gibi göstermek istediğiniz bir sahiplenmeyi anlatırsınız artık sevgilinize sarıldığınızda. Biraz kıskandırmak istersiniz, biraz kendi şovunuzu yapmak ama artık o çocuk kadar iyi sarılamadığınızı da her sarılmada biraz daha fazla anlayarak.

Sonra o hep birilerinin çıktığı eskilerin gurbet, yenilerin macera dediği zamanlar gelir. Sakallarınızı yoktur bazen, bıyıklar yeni terlemiş, kızlar ergenlik sivilcelerinin uzun vadede kendilerine katacağı güzelliği anlamamıştır daha. Önceleri hep birileri size sarılmış ve gitmiştir ama hayat devam etmiştir. Yine öyle olacak zannedersiniz; sizde devam edeceğinizi zannedersiniz. Halbuki bu sefer durum öyle değildir. İlk kez bir şeyleri kaybetmekle başladığınız bu serüven artık bir çembere dahil olmuştur. Hep birilerini kazanıp birilerini kaybedersiniz. Sarılmalar şekilcidir, sırf bir gelenek sebebiyle de yerine getirilebilir. Mesela takımınız gol attığında yanınızdaki sizin takımdan kankaya sarılırsınız; ama o küçük çocuğun diğer yanınızda sevdiğiniz ama asla söyleyemediğiniz güzel kıza sarılacağını da içten içe bilirsiniz.

Ha bu arada okullar, askerlik, kısa süreli ilişkiler başlar, biter. Hep bir yerlerde kendinizden bir şeyler bırakmayı yavaştan huy edindiğinizi anlarsınız da bir türlü itiraf edemezsiniz. Artık sarılmalarınızda hiç bırakmak istersiniz de yine yapamazsınız. Dedim ya artık daha yapmacıksınız.

Neyse bu arada birileri yollara çıkar, sizden ayrılır, her şeyi ama yaptığınız her şeyi unutur, birlikte geçen günleri anlamadığını hissettirir size ve yapma bir sarılmayı dener. Siz de yersiniz çoğu zaman. O anda aldatılmış, terk edilmiş hissedersiniz ve karşınızdakine bir kamyon dolusu küfrü basarsınız. Ama onun size sarılmaktan neden kaçtığını anlayamazsınız. Sırf o gitmeler zorlaşmasın diye sizden kaçırdığı gözlerinde yaşların ne zaman çıktığını anlamazsınız. Ki o yaşlar anneye, babaya, sevgiliye vedada da yaşandığından o adamlar en azından sevgili hanesini boş bırakmışlardır zaten. İşte sarılmanın pek çok şeyi düzelteceği bu anlarda sarılamamanın yıllar sonra vereceği ıstırabı bir sahil kasabasında kamburlaşmış bellerle zorlanarak da olsa o çocukluktaki neşeye anca yıllar sonra kavuşmuş olmanın verdiği mutlulukla en zorlu sarılmalardan birisini yaparak atlatmaya çalışırsınız.

Dedim ya o sarılmalar bir şeylerin başlangıcı, bir şeylerin sonu oldukları için değil bir şeylerin ölümsüz olacağını anlattıkları için vazgeçilmezdir. Annenize sarılırsınız, ondan vazgeçemeyeceğinizi gösterirsiniz; günün birinde bir telefonla ölümünü duymadan önce onu her gördüğünüzde bu son sarılmanızmış gibi bu yüzden sarılırsınız. Aynı şekilde babanıza da tabi yapabilirseniz; sarılırsınız. Sonra dosta sarılırsınız bazen çabucak gelsin diye, bazen gitmesin diye, bazen çabuk dönün diye ve bazen onu bir daha göremeyeceğini bile bile. Zaten o sarılmalarda ya yeniden doğar ya da bir kez daha ölürsünüz. Sevgiliye sarılırsınız aşık olduğunuz anda, elini tutabildiğiniz zamanda ya da onu kaybedip ondan son bir anı kalmasına hayatınızı adadığınızda.

Sonra tamamlanamamış tüm sarılmaların acısını çıkarırcasına günün birinde ölürsünüz. Toprağa sarılırsınız. Ona verdiğiniz ve onun size verdiği her şey için. Tüm inançlar, sevgiler, kazanılmış, kaybedilmiş duygular işte o sarılmayla ortaya konur. Toprak da bir kez daha ve aslında son kez sizi bir daha bırakmamasına sarılır. Tabi bir kez bıraktığında neler olduğunu o da görmüştür ya.

Dedim ya hayat dediğiniz şey bir sarılmadan bir son sarılmaya uzanan bir uzun yolda yapılmış ya da yapılamamış; bir bakıma bir şeylere satılmış sarılmaların toplamıdır aslında. Son sarılmanızda kendinizi toprağın koynuna tüm benliğinizle bırakmak, o çocuk gibi tüm saflığınızla sarılmak için dostlarınıza, anne-babanıza ve en önemlisi sevdanıza, sevdalarınıza sımsıkı sarılın. Onları bırakmayın. Yoksa günü geldiğinde sarılacak kimseyi bulamamanın ve son sevgili toprağın seni sarmasına ölümüne hazırlanmanın dayanılmaz acısıyla yüzleşirsin. Bu yazıyı okuduktan sonra en yakınındaki en sevgiliye sarıl, sebebini sorarsa bir gün anlarsın de; ama sarıl son sarılman olacakmış gibi. Öyle olup olmayacağını bilmeyeceğine ve hiçbir şey kaybetmeyeceğine göre sen sarıl, o sana sarılmasa da…

Bilal ERTUĞRUL

22 Kasım 2011

17:08

Read Full Post »

Older Posts »