Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for 28 Kas 2011

Bana Bir Şarkı Söyle…

Hayatım boyunca çok arkadaşım oldu. Kimileri dost oldu, kimileri yolda kaldı. Birilerini biz gömdük birileri bizi gömdü. Birilerini çok sevdik ama gururumuza yenildik ve nitekim birileri de bizi çok sevdi ama onlar da gururlarına yenildi. Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik, öyle bir güne geldik ki bir de baktık yolun sonunu gördük. Dün dedim ki bu yolun sonuna geldiğimiz anda kime veda etmek zor geliyorsa işte onlar 22 yılın armağanıdır diye. Onlar bu kıyının bize emanetleridir diye. Dün bir kardeşimize çok sevdiği bir şiirle seslendik bugün beraber şarkı söyleyelim dedik bir başka kardeşimizle. Yalnızlığımızın kapanmayacak limanlarında bir umut döner mi diye umut etmekten bıkmayacak gönüllere seslenmek istedik. Son bir kez uzaklardan sarılmak istedik. Bana bir şarkı söyle dedik ama Zülfü gibi bencil olmadık. Sen en iyisi mi; Bize Bir Şarkı Söyle…

Dün Ali UTKU Yanaroğlu’nu anlattık bugün oğluşu Cem Korkut’u anlatmaya çalışalım. Aslında anlatmaya çalışacağım demeliyim çünkü bu seride anlatacaklarımın hiç birisini tam olarak anlatacağımı düşünmüyorum. Çünkü hepsinden bir parça size anlatsam 2 parça yanımda götürüyorum. Uzaklaşmak zor oluyor demiştim ya dün; ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş yanında götürdüklerini taşımak zor oluyor aslında. Cem Korkut Malatya’dan, serdarlar diyarından gelirken hayatımıza böyle bir etki bırakacağını, gittiğimiz yere geleceğini nereden bilecektik ki? Ruhunda bir yanda devletteki görev yıllarından kalma ama her haliyle ondan olmadığını belli eden biraz yabancı biraz istisnai bir Devlet Faşizmi diğer yanda doğduğu toprakların, türkülerinin tertemiz kirlenmemiş, emekle yoğrulmuş insanlarını taşıyordun. Bazen uzaklardan gelmiş, bu çağlara ait olmayan bir saflık, temizlik barındırıyordun ama aslında o anlarda en çok sen kendi kafanı yaşıyordun. Uzaklaşmanın, kızmanın hele hele her hangi bir kötü düşüncenin yüzüne ya da arkasından söylenemeyeceği bir paklık barındırıyordun.

İnsanlara öyle bir ayna veriyordun ki insanlar o aynada o evlerinin önünde top koştura ağladığında bir köşeye sıkışıp kalan çocuktan üniversite talebesi oldukları güne kadar kaybettikleri tüm Adamlığı bir Çocukta buluyorlardı. Utandırıyordun onları, anlıyorlardı seni ama anladıkça utanıyorlardı belki de bu yüzden bir kısmı seni sevmiyordu. Seni sevmeyenleri sevmeyecek kadar dahi küçülmüyordun. Yine asil kalıyordun. Onların yapma saraylarında hiç ait olmayacakları bir dünyada kendilerinden olmayan her şeye diz çöktükleri bir alemde kendin olmakla onlara en büyük darbeyi vuruyordun. Aslında sen onlar gibi oyun oynamadığın için hep kazanıyordun. Tertemiz ruhunla bu kavgaları anlamadığından kazandığını da çoğu zaman ben söylüyordum. Çünkü her zaman işin bir yerinde meşaleyi bir şekilde elime veriyordun. Savaşı öyle bir yerde bana veriyordun ki senin için kazanıyorduk. Bizim için kazanıyorduk. Kirlenmemiş kirletilmemiş hep bir yerlerde saklamak istediğim ve ne yazık ki çok uzaklarda bir yerlerde bıraktığım çocukluğum için kazanıyorduk. Bir daha savaşmamaya ant içiyorduk ama yine o çocuğun oyunlarıyla bir yerlerde birilerinin kavgalarını üstleniyorduk. Belki biz de o günlerde onun kafasını yaşamayı seviyorduk.

Hep uzaklardan seviyordun ama oturduğun koltuğu değiştirmeyecek kadar uzaklaşmaktan korkuyordun. Belki sevdiklerinde sen de bir şeyler buluyordun, o çocuğun öldüremediği uzaklara yolculuklarını o aşklarda yaşıyordun. Hatırlar mısın diye başladığın cümlelerin sonunu nasıl getirdiğin pek anlaşılmıyordu çünkü genelde oraya gelene kadar bahsettiğin senenin hesaplamalarıyla kafamızı en edepli tabiriyle halletmeyi başarıyordun. Bir de aynı Ali Utku Yanaroğlu gibi Google’ı dünyanın en önemli şirketi sanıyordun. Hele YouTube’u aldıktan sonra ikinize kattıklarını düşündüğümde ben de size içten içe hak veriyordum. Ama özellikle 1980 sonrası Mersin temalı sohbetlerinizde yanınızda olmayacağım için de açıkça söyleyeyim kendimi çok şanslı hissediyorum.

Hem Zülfü Livaneli gibi bir sosyalisti, hem Özal gibi bir liberali aynı anda hem de aynı konuda sevmeyi başarıyor haritada yön olmaktansa pusula olmayı tercih ediyordun. Bu anlarda da küçükken hem doktor hem mühendis hem de avukat olmayı başarmış bana yine çocukluğumu hatırlatıyordun. Ama sen bizden farklıydın. Sen o çocuğu öldürmeden, devir ne olursa olsun, insanlar ne kadar kirlenirse kirlensin, ne kadar üçkağıtçı olurlarsa olsunlar o çocuğa sahip çıkarak yaşamanın ve hep çocuk kalarak aslında Adam olunduğunun en iyi bize de tüm insanlığa da kanıtlıyordun. Günün birinde seni de bana sorarlarsa bana 4 kelimeyle Çocuk, Adam, Türkü, bir de Ab-ı Hayat derim. İlk üçünü az çok anlattım. Ab-ı Hayat’ı da bırak seni tanıyanlar anlasın. Bırak onu da senin kafanı yaşayanlar anlasın bir kez olsun seni tanımanın da ne kadar büyük bir şeref olduğu tanıyan tanımayan herkesin kalbine sokulsun. Sen bize bir şarkı söylüyordun ve içine hüzünlerin olmadığı mutlulukları, büyüklerin olmadığı çocukları yaşatıyordun. Sen o şarkıyı söylemeye devam et, hiç kimse dinlemese de uzaklarda çok uzaklarda benim dinlediğimi unutma. Ve o çocuğu da benim için yaşat benim yaşatamadığımı anlat bana. Bir daha hiç duymayacak olsam da; Bana Bir Şarkı Söyle, İçinde Dostlar Olsun…

Bilal ERTUĞRUL

28 Kasım 2011

17:28

Reklamlar

Read Full Post »

Karşı Kıyıyı da Görmem Gerekti…

Uzun bir yolculuğun arifesindeyim. Okyanuslar aşacak, bilmediğim yüzler, tanımadığım seslerle karşılaşacağım. Bazen uykusuz gecelerden sonra olduğum yerde kalmak isteyeceğim, biliyorum. Belki de hep dönmek isteyeceğim. Sürgün topraklarında geçmeyen gecelerde vatansız insanlarla dertleşeceğim. Yalnızlığımla sevişeceğim kimi zaman ve kimi zaman da her baktığım yerde ülkemi göreceğim. Ama alışacağım, katlanacağım belki hiçbir zaman dönmeyeceğim çünkü bu kıyının bana verdiği her şeye rağmen karşı kıyıyı da görmem gerekti.

Anlatamayacağım, söz oyunlarına kaçmayacağım ve doğrusu mu yeri geldiğinde duymazlıktan geleceğim. Ansızın çekip gidenler anlar beni ve geride bir şeyler bırakabilenler. Nice dostluklarım oldu benim, nice kavgalarım, kırgınlıklarım, ayrılıklarım geldi arkalarından. Hiç geriye dönmeme sebebim nedir diye sorardı birileri ya işte geriye dönemezdim çünkü karşı kıyıyı da görmem gerekti. Çok planlı yaşamadım ben. En önemli kararları dahi güneş doğmakta nazlanmasa geç kalarak alacaktım. Ama hiç pişman olmadım. Üzüldüm, yarım kaldım, dost meclisinde ayakta kaldım ama ben hiç pişman olmadım. Yorgunluklarımı sorarsan ama işte orada yanıldım. Yorulmayacağımı, bu maratonda sonuna kadar koşabileceğimi düşünüyordum yapamadım. Maratondayım maratonda olmasına rağmen ama açıkça söyleyeyim biraz yoruldum. Hem uzakta kalmadığımı bile bile biraz erkenden yoruldum.

Şimdi ben gidiyorum ya, ilk günler belki alışılmadık geçecek ama bir süre sonra her şey normale dönecek. Kuşlar benden selam getirdiğinde acaba kim almasını bilecek. Yalnızlıklarda çoğaltılmış arkadaş formatları arasında kaç dost bizi hatırlayacak. Bilmiyorum, aslında pek bilmek de istemiyorum. Dedim ya biraz uzaklara gidiyorum. Aynı gökyüzünü paylaşacağımız, aynı güneşe uyanacağımız ama belki de bir süre sonra birbirimizi hiç anmayacağımız karşı kıyıya gidiyorum. Gidiyorum çünkü gitmem gerek. Bir yerlerde yarım bırakılmış bir yanım var onu da bulmaya gidiyorum. Hem ben dememiş miydim And Dağları’nda hiç biriniz koklamadığı hatta ölene kadar kokusunu alamayacağı çiçeklerle sarmaş dolaş olana kadar dönemeyeceğim diye. İşte şimdi sözlerimi tutmaya gidiyorum. Karşı kıyıyı da seviyorum. Orada da dostlarım olacak biliyorum. Ve oralarda belki de güneş daha çok parlayacak bilmiyorum sadece umuyorum. Ama biraz doğallaşmak biraz kaçmak biraz kin kusmak istiyorum belki de sırf bu sebeplerden olmasa da anlamsız da olsa gidiyorum.

Birkaç söz de sana söylemek istiyorum. Biliyorum günün birinde bu yazıyı da beni de çok uzaklardan okuyacak ve anlayacaksın. Gidiyorum belki de en temelde senden kaçıyorum. Sen bu kıyıya anlam katandın benim için. Hem senden sonra ben hiç sevmedim. Sen gittiğinden beri gitmek için can atıyorum çünkü artık senle aynı havayı almaktan, çektiğim her nefeste kokunu duymaktan, rüzgarın savuşturduğu saçlarınla çarpışmaktan yoruldum. Her sabah uyandığımda kendimden önce senin gününün iyi geçmesi için dua etmekten ve Allah’a her yakardığımda seni anmaktan yoruldum. Sebepsiz bir sevdaya daldım bu yüzden bu kıyıdan vazgeçtim. O gün niye olmadığını cevaplayamamıştık ya sen hep bu kıyıdaydın bu kıyı senindi eksiğin yoktu ama benim karşı kıyıyı da görmem gerekti. Unutulmuş sevda türkülerini duymak için gidiyorum belki de aklımdaki sana senin dahi hiç görmediğin çiçekleri katmak, sesine dünyanın en güzel ezgilerini serpmek için gidiyorum. Oralarda seni anlatacağım. Buralarda hiç kimseye anlatamadığım eski aşkımı. Uzaktan da olsa iyi olmasıyla yaşam sevinci aldığım yanımı. Belki de seni sana rağmen yaşamaktan bıktığım için gidiyorum.

Yani anlayacağın gitmem gerekti. Seni sana rağmen daha fazla yaşayamayacağım için, adına söylenecek şarkıları bitirmeden dalacağım için, seni anmamak için, adına sahip her kızdan nefret etmekten yorulduğum için gidiyorum. Artık seni sen olmadan ve sen bilmeden yaşamanın ve gerçekten sevmenin yoluna girmem gerektiği için gidiyorum. Evet; nasıl sevgili ülkemi daha çok sevmek ama bu sevdayı adam gibi yaşatmak için gitmem gerektiyse; seni de adam gibi sevmem için karşı kıyıya gitmem gerekti. Geri dönene kadar kendi kıyında benim emanetim olan sana iyi bak Eftelya…

Bilal ERTUĞRUL

28 Kasım 2011

16:29

Read Full Post »

Bizim Neden Bir Steve Jobs’ımız Yok?

NEDEN GİRİŞEMEDİK?

Dünya nüfusu 7 milyarı aştı. 200’ün üzerinde ülkede yaşayan bu insanların sayısı arttıkça dünyada açlık, yoksulluk, eşitsizlik ve insani felaketler de artacak. Bu felaketlerden korunmanın yolunu bulmak da 21. Yüzyıl düşünce adamlarının en büyük uğraşı olacak. Bu tarz durumlarda pek çok şey paraya bağlandığından ve para da bir şekilde ekonomistleri hatıra getirdiğinden ekonomistler bu süreçte kendilerinden çok şey beklenen grupların başında gelir. Peki; ekonomistler bu noktada bir çözüm önerisi geliştirebilirler mi? Ellerinden gerçekten bir şey gelir mi? İşte bu sorular neredeyse 200 yıldır iktisatçıların gündeminde bulunmaktadır.

İlk iktisatçılardan Malthus nüfusun aritmetik değil de geometrik olarak arttığını ve 19. Yüzyıldan sonra bu artışın günü geldiğinde taşınamaz boyutlara ulaşacağını belirttiğinden bu yana iktisat her geçen gün azalan kaynaklarla artan nüfusa yani ihtiyaçlara nasıl cevap vereceğini araştırmıştır. Günümüz modern iktisadı temel motto olarak bunu kabul ederken 1929 Büyük Buhran sonrası ortaya çıkan iktisadın pek de anlaşılamamış çocuğu Schumpeter farklı bir şey söylüyordu. Schumpeter kapitalizm ve krizler üzerine geliştirdiği analizinde krizleri dönemsel olarak görüyor, bu süreçlerin kapitalizmin kendisini yenilemesi gereken dönemler olduğunu belirtiyor ve Girişimcilik – Yaratıcı Yıkım Teorisi’ni ortaya atıyordu. Schumpeter ilk kez kısıtlı kaynaklar dışına çıkıp; kısıtlı kaynaklarla sonsuz ihtiyaçları karşılama bağlamı dışında kaynaklarında arttırılabileceğini dahası bu artışın kapitalizmin sürdürülebilmesi için temel şart olduğunu belirtiyordu. Dahası girişimcilik geride kalmış ülkelerin öndekileri yakalaması için tek şansları olarak görülmüştür. Yani milletler bir nevi kaderlerini değiştirmek için girişimciliğe muhtaçtır.

İşte girişimcilik bu kadar önemliyken, Türkiye’de girişimciliğin önemini arttıran başka sebeplerle de karşılaşırız. Türkiye’nin girişimci olmak zorunda olmasının 2 temel sebebi vardır: 1- Şu anda ekonomik veriler ve refah seviyesi olarak altında olduğu ülkeleri yakalamak, 2- Yaş ortalaması, insan sayısı ve her geçen gün üretime katkı yapmadan yaşayan yani ekonominin beslemek zorunda olduğu işgücü dışı kitlenin çoğalması. Evet; yaşlanıyoruz, çoğalıyoruz, büyümek ve bizden öndekileri yakalamak istiyoruz; o zaman girişimci olmak zorundayız. Peki; yeterince girişimci miyiz ve girişimcilik de yaşadığımız belli başlı sorunlar, bu sorunların çözümleri nelerdir.

Öncelikle Türkiye’de girişimciliğin önündeki en önemli engel geleneksel sermaye sahipliğidir. Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki aşiret, ağa ya da genel anlamda feodal sistemden kalan aile şirketlerinin sermaye sahipliği girişimciliği ciddi bir biçimde engellemektedir. Girişimci gençlerin belli alanlarda yapacakları girişimler ciddi maliyet ve tecrübeye ihtiyaç duyarlar. Hem bu maliyeti karşılayacak hem de tecrübeye sahip sermaye sahipleri aileler ise çoğunlukla bu tarz kararların alınacağı yerlerde vasıfları haricinde sadece o aileden oldukları için orada olan yöneticilerin dar görüşlülüğüyle büyük girişimleri destekleyemezler. Bu konuda Türkiye’nin en önemli istisnası Koç Grubu’dur. İnan Kıraç her ne kadar daha sonra aileye dahil olmuşsa da daha 1950’lerde aile dışı girdiği şirkete yaptığı katkı ve bugün bile Karsan ile sürdürdüğü girişimciliğiyle aile şirketlerinin başarılı genç girişimcileri karar alıcı pozisyona getirmeleriyle nelere ulaşılabileceğini göstermiştir. Ama ne yazık ki yüzlerce aile şirketinde on tane İnan Kıraç bulamayız. Türkiye’de girişimciliği arttırmak için aile şirketlerini profesyonel yönetimlere dönüştürmek ve gençlere bu şirketlerde şans vermek yapılması en acil olan işlerdendir.

Kanımca Türkiye’de girişimciliğin önündeki en önemli ikinci engel ise eğitim sistemidir. Çünkü mesleki ve teknik eğitimin neredeyse sıfır olduğu bir ülkede en iyi beyinlerin bu okullara gönderilmesi mümkün değilken girişimciliğin geliştirilmesi nasıl mümkün olabilir. Ülkemizde 70’li yıllarda sayıları artan meslek okulları 28 Şubat sürecinde tamamen İmam Hatip Liselerini bitirmek amacıyla resmi çöplüklere dönüştürülmüştür. En kaliteli öğrenciler Anadolu, Anadolu Öğretmen, Fen Liselerine, kolejlere akarken ilk okul ortalaması neredeyse iki olan çocukları doldurduğumuz meslek liselerinde üstelik bu çocuklara modern meslekler öğretmek yerine sadece çırak olabilecekleri ve ekonomiye uzun vadede bir şey katamayacakları bölümler okutmak utanç vericidir. Hem bu çocuklar kaybedilmiş oluyor hem de Fen ve Anadolu liselerinde kitaplarda kaybolan ama aslında ruhlarında farklı yaklaşımlar, girişimci tohumlar olan çocuklar üretimden, sanayiden, mekanik ve elektronik aksamdan uzaklaştırılmış oluyor. Hem sistem hem çocuklar kaybediliyor ama önlem alınmıyor. Ha peki bizim son yıllarda yaptığımız Ar-Ge başarıları ve teknolojik gelişme nedir diye soracak olursanız burada öncelikle teknolojik devrimin çok uzağında olduğumuzu belirtmek isterim. Evet bizim başarmaktan kıvanç duyduklarımız bazılarının 50 yıl önceki çalışmaları. Ayrıca başarılı mühendislere sahip olmamız da tamamen ülkenin en kaliteli beyinlerini neredeyse 60 yıldır ya Tıp ya da Mühendislik Bölümlerine yollamamızdır. Ancak kitap bilgisi çok iyi olan mühendislerimizin aynı başarıyı yeni ürünler geliştirmede, kendi işlerini kurmada ve girişimci olmada gösteremedikleri de açıktır. Bu noktada hiçbir günahları yoktur tüm hata onları 20 yaşına kadar tezgahtan, kaynaktan, yağdan, kirli ama en önemli üniformadan daha alımlı mavi önlükten uzak tutan sistemindir.

Girişimciliğin Türkiye’de gelişmemesine getirdiğim en önemli 3. Sebep ise bize özel bir sebeptir. Normalde dünyada Kobilerin sayıca fazla olması ve ekonomide büyük pay sahibi olması girişimciliği arttırır ama kanımca bizde azaltmaktadır. Dünyada Kobilerin kendi kabuklarına sığma problemi olduğu varsayımıyla her gün büyümeye çalıştıkları ve girişimciliği de bu noktada sürükledikleri benimsenmiştir. Ancak Türkiye’de Kobiler çoğunlukla kendi kabuklarına çekilmiş hatta birkaç nesil görmüş yapılar konumuna gelmiştir. Kobiler kendi kabuklarını kırmak, yeni pazarlara açılmak düşüncesinde olmadığı gibi pazarlardaki klasik yapının parçası olarak hem girişimciliği engellemekte hem de olası birleşme ve büyümelere odaklanamadığı için büyük şirket konumuna gelip markalaşamamaktadır. Markalaşmak ve büyümek hem pazarda yeni küçüklere yol açar hem de girişimcilik sirkülasyonunu oluşturur. Bu sirkülasyon oluşmayana kadar da ülke ekonomisi uzun vadeli kalıcı büyümeyi sağlayamaz.

Girişimcilik krizle beraber Avrupa ve Amerika’da belli çevrelerde yeniden konuşulmaya başlanan ve bu krizden çıkış yolu olarak öyle ya da böyle sarılacakları tek silahtır. Yaklaşık 200 yıldır Japonya ve Kore dışında Avrupa ve Amerika’nın kontrolünde olan bu silah bugün dünyadaki eşitsizliklerin, gelişmişlik farklarının ve bizim gibi uzun zamandır çalışan ama bu ülkelerden halen çok geride olan ülkelerin bir türlü sahip olamadığı bir silahtır. Ancak özellikle 2000 sonrası Türkiye müteşebbisleriyle, istikrarıyla, ilgili ve üretken gençliğiyle bu girdaptan çıkma çabasındadır. Günümüz Türkiye’sinde kanımca girişimciliğe en büyük engel olarak düşündüğüm 3 yapıyı yukarda belirttim. Bugünden sonra bu yapıların değişmesi hem siyasi irade hem de sivil destekle mümkündür. Ya bunları değiştirip çıktığımız yolda uzun vadede başarılı oluruz ya da değiştiremez eski günlere geri döneriz…

Bilal ERTUĞRUL

28 Kasım 2011

11:16

Read Full Post »