Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Aralık 2011

ABD BAŞKANLIK SEÇİMLERİ – 2…

KİM BU DEDE?

ABD Başkanlık seçimlerinin bugünkü durumuna yönelik analizimi bir önceki yazımda yaptım. Mevcut durumda Başkan Obama Demokrat Parti’nin doğal başkan adayı olarak görülüyor. Karşısına çıkması muhtemel adaylardan Hillary Clinton son dönemde yaptığı nabız yoklamalarından sonra Başkan Yardımcısı adayı olarak Joe Biden’ın yerini alacak gibi görülüyor ve Obama’nın da 2. dönemden sonra Hillary Clinton’ın adaylığına sıcak yaklaşacağı düşünülüyor. Demokratlarda işler netken Cumhuriyetçilerde heyecanlı bir seçim süreci yaşanıyor. Önce belli eyaletlerde yapılacak ön seçimler, daha sonra tek aday belirlemek için yapılacak genel parti içi seçimler Ocak ayında start alacak. Bu sürece girilirken Mitt Romney şu anda en güçlü aday olarak görülüyor. Seçim heyecanının başladığı Mayıs ayından bu yana Rick Perry, Herman Cain ve Newt Gingrich dönemsel yükselişler yaşadı ama bu durumlarını sürdüremediler. Ancak Aralık ayıyla beraber bir dede evet yanlış duymadınız 76 yaşındaki bir dede arkasına aldığı rüzgarla anketlerde hızla yükseliyor. Peki, farklı fikirleriyle bir anda herkesin dikkatini çeken bu dede kim, neyi savunuyor ve bu yarışı sürdürme ihtimali nedir? Şimdi pek de sevmediğimiz o siyasetin sıkıcı dünyasına bir ışık gibi doğan bu dedeyi tanımaya çalışayım.

Kimlikteki adıyla Ronald Ernest Paul ya da bilinen adıyla Ron Paul 20 Ağustos 1935 tarihinde Pittsburgh Pennsylvania’da doğdu. Duke Tıp fakültesinden mezun olan Doktor Paul askerliğini hava kuvvetlerinde yaptıktan sonra 1968’de Teksas’a taşındı ve hayatının geri kalanını burada yaşadı. Gençliğinde iktisat üzerine yoğun çalışmalar yapan Dr. Paul Hayek ve Von Mises’in önderliğini yaptığı Avusturya Ekolünden etkilenmiştir. Hayatını bu ekolden öğrendikleriyle şekillendiren Dr. Paul o günden itibaren sıkı bir liberal olmuştur. Hayek’in Özgürlük Yolu kitabını okuduktan sonra dünyaya bakışının değiştiğini aktaran Dr. Paul o günden sonra özgür bir Amerika ve liberal değerler üzerine yaşamaya özen göstermiştir. Bu bağlamda devletten ücret aldığı için Jinekolog olarak görev yaptığı dönemde bölgesindeki hiçbir doğumdan ücret almamıştır.

Dr. Paul’un siyasete girmesi 15 Ağustos 1971 de başkan Nixon’ın altın standardını kaldırması üzerine olmuştur. Dr. Paul bunun üzerine “bugünden sonra tüm para politik para olacaktır ve paranın gerçek bir değeri olmayacaktır” deyip Avusturya Ekolünün sıkı sıkıya savunduğu Altın Standardı’nın kaldırılmasına dayanamayıp siyasete girmiştir. Paranın karşılığında bir şey konulmadan basılması ve yarattığı sancıların bugün yaşadığımız Dünya Ekonomik Kriz’indeki etkileri ve Hayek’in neden anlaşılması gerektiğini daha önceki yazımda aktarmıştım. Kendisini pür liberal, libertaryan olarak tanımlayan Dr. Paul ilk seçiminde kadın oylarının tamamına yakınını alarak Temsilciler Meclisi’ne seçilmiştir. Bu durumu anlamayan rakibinin yaptığı araştırmada bölgedeki iki jinekologdan birisinin Dr. Paul diğerinin de Paul’un yardımcısı olduğu gerçeğiyle yüzleşmesi ise siyasi kariyerine başlarken en büyük avantajı olmuştur.

12 seçim kazanarak sürdürdüğü Temsilciler Meclisi üyeliğinden Mayıs ayında başkanlık seçimlerine yoğunlaşmak için ayrılmıştır. Teksas’dan temsilciler meclisine giren Dr. Paul’un oğlu da Teksas’dan senato üyesidir. Son dönem Amerikan siyasi yaşamının en önemli öğelerinden Çay Partisinin fikir babası olarak bilinen Dr. Paul kendisini tanımladığı liberal ilkeler gereği minimal devletten yana olmuş ve devletin küçülmesi amacıyla pek çok yasa teklifine karşı çıkmıştır. Bu ilkeler gereği devletten para almamak için asla emeklilik ya da maaş bordrolarını imzalamayacak kadar devlet karşıtı olmuştur. Hatta kendi ifadelerine göre devletten aldığı bir kuruş yoktur. 2010’da yapılan bir araştırmaya göre Mecliste sadece 2 üye maaş ya da emeklilik hakkı almamıştır ve birisi de Dr. Paul’dur. Paul devletten maaş almayı ahlak dışı bulduğunu da defalarca belirtmiştir. Dönem dönem ABD Başkanı Obama ve karısının harcamaları gündeme geldiğinde alınan tepkilere bakılırsa bu hareketi Paul’e Obama karşısında avantaj sağlayacaktır.

1988 yılında Baba Bush’a karşı Liberal partiden aday olan Dr. Paul seçimi kaybettikten sonra (ABD’de iki partili dönem aktifleştikten sonra 3. Partiden bir aday henüz seçilemedi) bir düşünce kuruluşu kuran Dr. Paul bu kuruluş çatısı altında çeşitli raporlar yayınlamış ve liberal değerlerin yaygınlaşması için çalışmıştır. Ancak bu dergi ve raporlarda yer alan siyahlara karşı ırkçı ifadeler siyasi kariyeri boyunca başını ağrıtmıştır. Dr. Paul 2008 yılında Cumhuriyetçi partiden Başkan adayı olduğu dönemde bu yönde gelen eleştirileri her raporu incelemediği şekilde eleştirmiş ama bu onun seçilmesini engellemeye yetmiştir. Bugün ise özellikle Çay Parti hareketinin başlattığı Obama karşıtı hareket ve Amerika’da artan beyaz milliyetçiliği bu handikabını daha düşük boyutlara çekmiştir.

Dr. Paul tam bir liberaldir. Hatta seçim bölgesi olan Teksas’ın tarım bölgesinde çiftçilere verilecek devlet desteklerine karşı duracak kadar devletin ekonomide yeri olmadığına inanan ve buna rağmen o çiftçilerin oylarını alabilecek kadar kendisini anlatabilen bir politikacıdır. Devletin büyüklüğünden rahatsız olan ve bunu bitirmek için önce devletin gelir kalemlerini azaltıp vergileri olabildiğince düşürmek hatta yok etmekten bahseden Dr. Paul, yardımları keserek devletin serbest piyasaya müdahalesini ve kamu üzerindeki gücünü yok etmeyi amaçlamaktadır. Bu konularda bu düşünceleri savunan neredeyse tek adaydır. Ancak Paul’un tuhaflığı bununla da kalmamaktadır. 2003 yılında Bush döneminde Irak savaşına karşı çıkan 6 cumhuriyetçiden biri olan Paul bugün de İran Savaşı’na karşı çıkmaktadır. Paul o gün de bugün de önerilen Nükleer Silah sebeplerini bahane ve uydurma olarak niteleyen tek adaydır. Bu onu her ne kadar Cumhuriyetçi Parti’de zayıflatsa da özellikle gençler arasında popülaritesini arttırmaktadır. Paul’un liberal düşünceleri bunlarla sınırlı değildir. Marijuana ve eroinin serbest bırakılması ve insanların onların zararlarına özgür iradeyle karşı durmalarını isteyen Dr. Paul bu düşünceleriyle en liberal ya da radikal aday olarak gösterilmektedir. Temsilciler Meclisi’nde vergiler ya da yardımlarla ilgili her yasayı devleti güçlendirdiği için reddeden Paul’un lakabı Dr. No’dur.

13 Mayıs’ta resmi aday olan Dr. Paul Temsilciler meclisinde hem finansal komite de hem de dış ilişkiler komitesinde görev almıştır. ABD’nin İsrail’e yaptığı yardımlar dahil tüm dış yardımlarını kesmesini savunan, vergileri indirerek yurt dışına kaçan sermayeyi ülkede tutup işsizliği indireceğini iddia eden Dr. Paul bu görüşleriyle gençler ve işsizler arasında çok popüler olmuştur. ABD’nin savaşlarına karşı çıkan Dr. Paul 1821 Monroe Doktrini’nde olduğu gibi diğer ülkelerle sadece ticari ve kültürel ilişkiyi desteklemekte ve ABD’nin Dünya Polisi olarak görev yapmasına şiddetle karşı çıkmaktadır. Bağımsız bir ülke olarak BM ve NATO üyeliklerinden ayrılmayı savunan Dr. Paul aynı zamanda orduyu küçültmekten bahseden tek başkan adayıdır. Önemli Cumhuriyetçilerin şiddetle karşı çıktığı Eşcinsel evlilikler ve eşcinsel hakları konusunda “Don’t Ask, Don’t Tell” düşüncesinde olan Paul resmi evliliğin devletin güç gösterisi olduğunu iddia etmekte ve insanların tamamen hür düşünce ve inançlarıyla evlenmesini savunmakta resmi nikaha karşı çıkmaktadır. Bu görüşleri de onu diğer adaylar arasında öne çıkarsa da Cumhuriyetçi Parti’de zayıflatmaktadır.

Dr. Paul’un yukarda belirttiğim düşünceleri her ne kadar onun başkanlık adaylığı şansını azaltsa da diğer adaylar üzerinde özgürlük ve devleti küçültme konularında ciddi baskı kurmaktadır. Özellikle kampanyasına artan destek, gençlerden gördüğü tevazu ve ezber bozan söylemiyle Ron Paul belki de kitlelere liberal değerleri aşılamak olarak belirttiği asıl amacına çoktan ulaştı. Mevcut durumda Dr. Paul’un Cumhuriyetçi Parti’de Romney’in ardından ikinci geleceğini göstermekte. Böyle bir durumda bile Ron Paul’un bağımsız aday olması Kasım ayında yapılacak seçimlerin sonuçlarını çok ciddi bir biçimde etkileyecektir. Kısacası bu dede Amerika’da bundan sonra bazı şeylerin değişimiyle ilgili beni umutlandırıyor. Dedim ya bu dede başka dede, arada bize de lazımsın dede…

Bilal ERTUĞRUL

30 Aralık 2011

22:48

Reklamlar

Read Full Post »

ABD BAŞKANLIK SEÇİMLERİ – 1…

BUGÜN SEÇİM OLSA NE OLUR?

ABD Başkanlık Seçimleri 2012 yılının Kasım ayında yapılacak. Mevcut Başkan Obama Demokrat Parti’den geldi ve şu anda bu partinin doğal adayı konumunda görülüyor. Ancak Cumhuriyetçi Parti’de işler her hafta, her gün hatta her saat değişiyor. İlk olarak Eylül ayında bu konu hakkında iki yazı yazmıştım ve uzunca bir süredir sizlere mevcut durum hakkında yazı yazmak istiyordum. Ancak gerek Avrupa’da yaşanan kriz, gerekse de ülkemizde deprem ve terör olaylarıyla yoğunlaşan gündemden dolayı fırsat bulamadım. Son yaşanan talihsiz Uludere olayına değinmeden önce sizlere bu konuda mevcut durumu anlatmak ve geçenlerde tamamen şans eseri izlediğim bir programda çok ilgimi çeken bir aday hakkında bilgilendirme yapmak için bugün bu yazı dizisini kaleme aldım.

Öncelikle mevcut duruma değinelim. Amerika Birleşik Devletleri’nde Başkanlık, Senato ya da Temsilciler Meclisi seçimleri bize göre çok daha açık bir düzlemde yapılıyor. Neredeyse günlük anketlerle seçmenin nabzı ölçülüyor, olası başkan adaylarının seçilme şansları üzerine finansal piyasalarda opsiyonlu işlemler yapılıyor ve adayların açıklamak zorunda oldukları maddi destekleri günlük olarak halka açıklanıyor. Bende mevcut durum analizimi bu 3 kriter üzerinden yapacağım.

Öncelikle çok tuhafınıza gidecek finansal işlemlerden başlamak istiyorum. ABD’de finansal piyasalar çok gelişmiş durumda ve bu durum başkanlık seçimlerinde de görülüyor. Özel finans kuruluşları tarafından başkanların başkanlık şansı üzerinde işlem yaptıran finansal işlem kağıtları çıkarılıyor. Bu kağıtlar finans piyasalarında el değiştiriyor. Yani bizdeki iddia şans oyununda 6 ay sonra Türkiye ligi şampiyonu kim olacak tarzı oyunlar olduğu gibi ABD’de de bugünden başkanın kim olacağına dair öngörüde bulunuluyor. Bu kağıtların getirisi Başkan adayının şansı ne kadar yüksekse o kadar düşük oluyor. Başkan adayının şansının değişimine göre de kağıdın volatilitesi değişiyor. Yani daha şanslı başkan daha az getiri, hızla yükselen ya da düşen aday ise daha yüksek volatilite getiriyor. Bu kağıtlarla ilgili en kapsamlı bilgiye www.intrade.com sitesinden ulaşabilirsiniz. Peki, şu anda bu sitedeki verilerden ne anlaşılıyor. Açıklayalım…

Öncelikle Başkanlık seçimine dair kağıtların durumuna bakalım. Başkanlık seçiminde Başkan Obama’nın şansı şu an için %52,2. Onu en yakından takip eden Cumhuriyetçi aday Mitt Romney’in şansı %38,6. Bundan sonra Cumhuriyetçi aday Ron Paul %3,0, Newt Gingrich %2,4’le öne çıkıyor. Yine sitede Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Emlak Kralı Donald Trump gibi isimler geliyor. Tabi listede Trump, Clinton ya da Bloomberg gibi isimlerin şansının düşük olması onların mevcut durumda aday olmamasıyla da yakından alakalı. Aynı zamanda her iki büyük partide yapılacak önseçimler ve genel parti adayı belirleme süreci, bağımsız adaylar bu oranları uzun vadede değiştirecektir. Örneğin Romney Cumhuriyetçi aday olduğunda diğer Cumhuriyetçilerin tüm desteği ona kayabilir ve Obama’yı daha fazla zorlayabilir.

İşte bu noktada parti oy oranlarına bakmak da fayda var. Orada da şu anda Demokrat Parti %52,3’le önde gidiyor. Cumhuriyetçi Parti oranı %45,9 bağımsız adaylara tanınan şans ise %2,9. Tabi bu oranlarda partilerin resmi adayları Haziran ayında belli olunca değişim gösterecektir.

Demokratların olası adayları arasında Obama %94,3’le başta giderken onu %5,8 ile Hillary Clinton takip ediyor. Ancak bu sonuçların da gösterdiği gibi Hillary Clinton’ın Başkan Adaylığından çok Başkan Yardımcılığını düşüneceği ve Obama’nın ön seçim olmadan tek aday olarak Demokratlar tarafından aday gösterileceği düşünülüyor. Cumhuriyetçiler de ise durum daha değişken ve önseçimler pek çok şeyi etkileyebilir. Şu anda Mitt Romney %77,5’le önde giderken onu Ron Paul %6,7 Gingrich %6,0 ile takip ediyor. Diğer güçlü adaylar ise Rick Perry, Michele Bachmann ve Rick Santorum olarak görülüyor. Burada Şubat ayından bu yana Romney önde ve Ron Paul neredeyse son bir ayda bu orana ulaştı. Bu tablonun önseçimlerdeki sonuçlar ve mevcut adaylardan bir kısmının çekilmesiyle değişmesi muhtemel, aynı zamanda Donald Trump’ın olası adaylığı da bu sonuçları ciddi bir biçimde etkileyecektir.

İntrade bu verilerin çoğuna Dow Jones vb. borsalarda yapılan işlemlerden alıyor ve mevcut duruma göre Cumhuriyetçi Aday Romney ve Başkan Obama olası bir seçimde karşılaşacak ve başkan Obama bir dönem daha seçilecek. Ancak dediğim gibi daha çok zaman var ve bu köprünün altından çok su akar.

Finansal piyasaların notlandırmasından sonra bakacağım ikinci değişken mevcut adayların topladığı bağışlar. Bu bağışlar çok önemli, çünkü hem halkın Başkan adaylarına verdiği şansı gösteriyor hem de onların bu yardımlarla finanse ettiği kampanyanın ulaşacağı insan sayısı ve gücü etkiliyor. Bu klasmandaki sonuçlara da Washington Post’un internet sitesinden ulaşmak mümkün oluyor. Şu anda her adayın ne kadar para topladığı, bu paranın ülkenin hangi bölgelerinden geldiğine dair grafiksel açıklamalar ve ne kadarının harcandığına kadar pek çok detaylı bilgiye ve önceki seçimlerdeki duruma http://www.washingtonpost.com/wp-srv/special/politics/campaign-finance/ adresinden ulaşılabiliyor. Mevcut durumda Başkan Obama 99,6 Milyon Dolar, Mitt Romney 33 Milyon Dolar, Rick Perry 17 Milyon Dolar, Ron Paul 13 Milyon Dolar, Michele Bachmann 8,4 Milyon Dolar toplamış görülüyor. Buradan da Obama ve Romney seçimi ve Obama galibiyetine ulaşılıyor. Ancak son dönemde Rick Perry’nin hiç para toplayamaması ve Ron Paul’un her gün önemli ölçüde artış sağlaması dikkat çekici değişimler olarak öne çıkıyor.

Anketler ise son olarak bakacağım değişkenlerim olarak kaldı. Neredeyse her gün yapılan anketlerde son dönemde Genel Başkanlık seçimi haricinde Cumhuriyetçilerin Iowa ve New Hampshire’da yapacakları ön seçimlere yönelik anketler göze çarpıyor. Obama Demokratların doğal adayı olduğundan asıl merak edilen onun karşısına gelecek Cumhuriyetçi aday ve bunun için de ön seçimler çok önemli. Buradaki sonuçları da Amerika’nın en güvenilir araştırma şirketlerinden Public Policy’nin http://www.publicpolicypolling.com/main/polls/ adresli internet sitesinden aldım.  Aralık sonu itibariyle ilk ön seçimlerin yapılacağı Iowa’da Ron Paul %24, Mitt Romney %20, Newt Gingrich %13, Michele Bachmann %11, Rick Perry ve Rick Santorum %10 olarak görülüyor. Bu eyalette son dönemde yaptığı atakla öne çıkan Ron Paul Ocak ayındaki seçimi kazanacak gibi dururken Mitt Romney sabit oy oranını sürdürüyor. Rick Perry ve Newt Gingrich ise her geçen gün geriliyor.

İkinci ön seçimin yapılacağı New Hampshire’da Mitt Romney %36, Ron Paul %21, Newt Gingrich %13, Jon Huntsmann %11, Michele Bachmann %7 ve Rick Perry %3 olarak görülüyor. En güçlü Cumhuriyetçi aday Mitt Romney bu eyalette üstünlüğünü sürdürürken Ron Paul son bir ayda bu eyalette de Gingrich ve Perry’nin oylarını çalmış görülüyor. Her iki eyalette de gençler ve Cumhuriyetçi olmayan kesimden desteği her geçen gün artan Ron Paul’un bu artışı Romney’in klasik Cumhuriyetçi kitlesinden de alıp alamayacağı belki de Cumhuriyetçi adayın kim olacağı konusunda en kritik dönemeç olacak.

Genel seçimlerle ilgili yapılan anketlerde ise olası Cumhuriyetçi adayla Obama karşılaştırılıyor ve olası iki adaylı seçimin sonuçlarına ulaşılmaya çalışılıyor. Bu anketlerde 2010 Haziran ayından bu yana Obama ilk kez bir rakibinin gerisine düştü. Aralık anketlerinde Romney Obama’ya karşı olası bir seçimde %47-45 önde görülüyor. Diğer olası Cumhuriyetçi adaylara karşı ise Obama’nın üstünlüğü görülüyor. Obama Paul’e %46-41, Gingrich’e 49-44, Bachmann’a %50-41, Perry’e %50-40 üstünlük kurmuş görülüyor. Bu sonuçlarda olası bir Romney adaylığında onun neredeyse tüm Cumhuriyetçilerin oylarını alması, Obama’nın ise henüz %15 civarında bir Demokrat kitleyi tarafına çekememiş olması etkili olmuş gibi görülüyor. Aynı zamanda tüm anketler olası bir 3. Adayın -Trump, Paul ya da Bloomberg- Obama’nın 2. kez Başkanlık şansını zirveye taşıyacağını gösteriyor.

3 ana kriter üzerine 31 Aralık 2011 tarihi itibariyle yaptığım araştırma bugün için olası bir Obama – Romney seçiminin neredeyse garanti görüldüğünü gösteriyor. Başkan Obama halen en güçlü aday ve olası 3. Adaylar ya da Romney dışı bir Cumhuriyetçiye karşı hiç de zorlanacakmış gibi görülmüyor.

Not: Bu yazıda ABD Başkanlık Seçimleri üzerine mevcut durumu analiz ettim. Devam yazımda Cumhuriyetçilerin güçlü adayı Mitt Romney ve son aylarda hızla yükselen, yarışın en renkli siması 76 yaşındaki dede Ron Paul’e değineceğim…

Bilal ERTUĞRUL

30 Aralık 2011

21:16

Read Full Post »

HERKES İÇİN YENİ ANAYASA…

HERKES İÇİN YENİ ANAYASA…

2011’in son günlerini yaşıyoruz. Herkes geçtiğimiz yılın muhasebesini çıkartırken aynı zamanda yeni yıldan beklentilerinden bahsediyor. Benim yeni yıldan beklentim benim, senin, bizim hepimizin bir şekilde kendisinden bir parça bulacağı yeni bir anayasamızın olmasıdır. Yazımın başlığında herkes için yeni anayasa dememin sebebi istisnasız her kesimin buna ihtiyaç duyması ve bu yeni anayasanın Türkiye’nin önünü daha net görmesini sağlayacak olmasıdır. Nasıl mı? Açıklayalım…

Öncelikle iktidardan başlayalım. Benim iktidar tanımım her zaman sosyal ve siyasal iktidar olarak ikiye ayrılır. Siyasal iktidarda Ak Parti 10. Yılına giriyor, sosyal iktidarda ise her ne kadar son dönemde belli ayrışmalar gösterse de muhafazakârlar görülüyor.

Muhafazakâr kesim Osmanlı’nın son döneminden itibaren ciddi sıkıntılar çekmiştir. Yeni cumhuriyet kurulurken özellikle Fransa’dan ithal kıta laikliğiyle bir türlü uzlaşamamış ve uzunca bir süre kendi değerlerini koruma kaygısı duymuştur. Menderes ve Demirel dönemlerinde iktidarda yer alan grubun bir parçası olan muhafazakâr kesim, Anap ve Ak Parti döneminde ise iktidara doğrudan sahip olmuştur. Ak Parti döneminde kültürel, ekonomik bir genişlemeyle beraber muhafazakâr kesimde de belli sıkıntılar son dönemde baş göstermiştir. Öncelikle ele geçen gücün hazmı ve paylaşımı, temel değerlerin kuşaklar üzerinden aktarımı son dönemde bu kesimde hissedilen sıkıntılardandır. Özellikle içinde bulunduğum gençlik üzerine yaptığım analizde muhafazakâr gençlerin temel değerler üzerine yaklaşımlarında belli bir iktidar olmaktan doğan zafiyet görüyorum. Sırf bu sebepten bile Muhafazakârlar olası bir şekilde iktidar ellerinden gittiğinde karşılaşabilecekleri zorluklara karşı yeni bir anayasaya ihtiyaç duymaktadır. Türban, İmam-Hatip, Din ve Vicdan Özgürlüğü, Vakıf malları üzerinde son dönemde yapılan düzenlemeler gerek ana unsur olan Müslüman kesim, gerekse de azınlık cemaatlerinde yer alan muhafazakârlar açısından yeterli değildir. Bu kapsamlı değişimin anayasal boyuta taşınması ve muhafazakârların değerleri üzerinde gelecek kaygısı taşımaması için tek yol yeni anayasadır ve Muhafazakârlar buna kayıtsız destek vermelidir.

Siyasal iktidara gelindiğinde ise oy ve gelecek kaygısı yeni anayasayı zorunlu kılmaktadır. İktidarda olan Ak Parti 10 yıllık iktidarında yıpranmamış olarak görünse de yeni bir anayasa yapmaması onun gelecek iktidarını zora sokacaktır. Neden mi? Çünkü Türkiye nüfusunun önemli bir kesimi gençlerden oluşuyor ve bu gençler daha öncede belirttiğim gibi sembolizmin doruklarında yaşıyor. İçinde bulunduğum gençliğe baktığımda siyasi iktidarın popülerliliğini koruması ya da oy oranını arttırması için yeni anayasa temel ihtiyaç olarak görülüyor. İnsanlar pek çok ihtiyaçlarını yeni anayasa üzerinde sembolleştiriyor ve kanımca genelde sahip olduğu oy oranına bu genç grupta henüz sahip olmayan iktidar eğer yeni anayasayı yapmazsa Ak Parti yöneticilerinin Türkiye’nin 100. Yılında başta olma hayali gerçeğe dönüşmez. Ak Parti Başbakan sonrası ayakta kalmak ve Türkiye’yi ulaştırmak istediği hedeflere götürmek için gençlere ihtiyaç duymaktadır ve bu gençler yeni anayasa olmadan kazanılamayacaktır. Sırf bu bile iktidarın yeni anayasayı yapmasını ve bu anayasaya kayıtsız şartsız destek vermesini gerektirmektedir. Ayrıca Genel Başkan’ı yani Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere özellikle Milli Görüş’ten gelen yöneticileri ve tabanı düşünüldüğünde 12 Eylül Anayasasından en çok zarar gören kesimlerden olan Ak Parti için bu anayasayı kaldırıp yerine modern Türkiye’ye uygun anayasa yapmak özüne karşı bir sorumluluk ve ödevdir.

Sosyal ve siyasal muhalefet grupları açısından da yeni anayasa Türkiye için vazgeçilmez öncelik alanı olmalıdır. İsterseniz bu sefer siyasi muhalif kesimlerden başlayalım. Ana muhalefet CHP, yavru muhalefet olarak adlandırılan BDP ve MHP’nin her 3’nün de bugün seçilmiş vekilleri mevcut anayasa sebebiyle cezaevinde bulunmakta ve her 3 parti de her gün bundan yakınmaktadır. Ayrıca mevcut siyasi partiler yasası ve seçim kanunları 3 partinin de seçim bildirgesinde değiştirme sözü verdiği yasalardandır. Muhalefet partileri hem kendilerini ilgilendiren yukarıdaki sebepler hem de ülke içi siyasetin yapılma ortamının değişmesi, adalet ve güçler ayrılığı ilkelerinin yaygınlaşması sebebiyle yeni anayasaya muhtaçtırlar ve kayıtsız şartsız en azından anayasa yapma sürecine katılmalı ve katkı yapmalıdırlar.

Sosyal muhalefeti ise temelde liberaller ve Beyaz Türkler olarak da adlandırılan bana kalırsa Jön Türkler’in Osmanlı’da başlattığı değişimi tarihi süreç içerisinde sahiplenen, Cumhuriyet’e bağlılık ve onun değerlerini içselleştirme konusunda toplumun diğer kesimlerinin önünde yer alan gruptur. Beyaz Türkler ya da Jön Türkler olarak adlandırılacak sosyal gruplar ülkeyi 1849 – 2000 arasında belli kısa süreli aralıklar dışında kesintisiz yönetmiştir. Kendi yönetimleri zamanında zorlarına gitmeyen, muhalif gruplar üzerinde kullanmaktan çekinmedikleri baskıcı, adaletle uzaktan yakından ilgisi olmayan anti-demokratik yöntemler son 10 yıl içerisinde kendilerine karşı kullanıldığında adalet ve demokrasinin bir gün herkese lazım olacağı gerçeğiyle acı bir biçimde yüzleşmişlerdir. Şimdi yapılması gereken yarını ve bugünlerin öcünü almayı düşlemek olmamalıdır. Aksine bu kesim sivil anayasa sürecine geniş deneyimiyle katkıda bulunmaya çalışmalı, bir daha ne ezen ne de ezilen olmaması sadece adil düzen olması için anayasal süreci desteklemelidir.

Liberaller dünyanın hemen hemen her ülkesinde toplumsal ve siyasal iktidar değişim süreçlerinde muhafazakâr kesimlerle işbirliği yapar ve hemen hemen hepsinde daha sonra arkadan vurulmuş ya da kullanılmış hissine kapılırlar. Türkiye’de de 2006 yılına kadar iyi giden ilişkiler özellikle son dönemde gerilmiş ve muhafazakar kesime karşı en sert sözler liberallerden gelmeye başlamıştır. Sırf bu örnek bile liberallere daha geçiş dönemlerinde her iyi ve geçici işi desteklememeleri, temeli anayasal düzene oturtulmamış hak ve özgürlük açılımlarının asla kabul edilmemesi gerektiğini göstermiştir. Liberaller ancak anayasal güvencede hak ve özgürlüklerin olduğu bir ülke hayal edebilir ve bunun için de yeni anayasa şarttır.

Ülkemizde yaşanan belli insan hakları ihlalleri, kamuda görülen ve hayatın pek çok alanına damga vurmuş yolsuzluk ve yoksulluk çarkları, başta Kürt ve Alevi sorunları olmak üzere temeli hak ve özgürlük kısırlığında aranması gereken kitlesel sorunlar bizi yeni bir anayasa yapmaya mecbur bırakmaktadır. Artık 12 Eylül kafasıyla yapılmış dikta anayasaları iktidar – muhalefet hiç kimseye kazandırmayacak uzun vadede Türkiye’ye kaybettirecektir. Sırf bu yüzden o uzun vadenin bir parçası olarak 2012’den beklentim: Herkes için yeni bir anayasa…

Bilal ERTUĞRUL

29 Aralık 2011

17:38

Read Full Post »

KUŞLAR HENÜZ GİTMEDİ BE USTA…

Yeryüzünde pek çok yerin öyküsü ademoğluyla başlar. Ademoğlu anlam katar o yerlere ya da var olan anlamları ortaya çıkarır. Ve yine ademoğlu anlatır o yerleri tüm kâinata. Ama bazı yerlerde vardır ki onlar ademi, ademoğlunu şekillendirir. Bu yerlerden birisi ben de hep Anadolu olarak kalmıştır ve nerede yaşarsam yaşayayım, hangi toprağın verdiği gülü koklarsam koklayayım benim için öyle kalacaktır.  Belki doğduğum topraklar olduğundan hafiften kayırdığımdan belki de henüz pek çok yeri sadece uzaktan tattığımdan Anadolu’da da Toroslarla Çukurova’nın Akdeniz’le buluştuğu Doğu Akdeniz yani bugünün Adana, Hatay, Osmaniye illerini içeren bölgesi bende işte o ayrı yerlerden olmuştur. Çocukluğumun, ilk ağlamaların, gökyüzünden bardaktan boşalırcasına yağan ama o kadar kısa süre kalan ve sonra uzun bir yolculuğa çıkan o yağmurların saçlarımı ilk kez ıslattığı topraklardı oralar.

Toroslar bir yanda bütün heybetiyle insanoğluna doğanın ululuğunu ve yüceliğini, onda saklanmış ulu yaradanın akıl erdirilemeyecek büyüklüğünü anlatırdı oralarda. Ve bir ova belki de dünyada hiçbir yerde olmadığı kadar verimli gelirdi insanoğluna. Çukurova bir ana gibi verdikçe verirdi de asla küsmezdi. Ya Torosların heybetini tamamlayan zarafetin en ince halini bütün çıplaklığıyla ortaya koyan Akdeniz’e ne demeli. Hani o büyük seyyahların, fırtınalı ruhların denizi. Hani o her sabah güneşin mutlaka bir yerinde doğduğunu müjdelercesine masmavi parlayan, yaz kış yanan ve yandığı gibi yakan Akdeniz’de bu tabloyu mükemmelleştiriyordu. Akdeniz bir yanda medeniyetin, asırlar sürmüş uygarlıkların kültürünü taşıyordu Çukurova’nın kucağına, bir yanda da Toroslar o bembeyaz tepelerinde birikmiş karların soğukluğunda, yemyeşil ormanlarda, hani o birilerinin asla yaşayamayacağı ve yaşayamadığı için de asla anlayamayacağı dağ köylerinin adam gibi adamlığını bırakıyordu aynı ovaya. İşte bu karışımın ana yurdu Çukurova nasıl olurda bir anadan farklı olabilirdi. Ve nasıl olurdu da dünya döndükçe bu topraklar insana bir şey vermeden bir an bile geçirebilirdi. Bunu söyleyen, o dağ köylerinin ezgilerine aşık deniz kuşlarının gittiğine inanan ustaya, tüm Anadolu insanının, insanlığının kahramanı Yaşar Kemal’e adadığım bu yazının başında ona katılmadığımı belirterek ve halen onun en azından nefes almasını bile yeter sebep göstererek tekrarlıyorum: Kuşlar Henüz Gitmedi Be Usta… Zaten sen gibi Çukurova’nın bin bir doğum sancısıyla, gözyaşıyla can verdiği, büyüttüğü kuşlar ölmeden nasıl biter ki bu topraklarda kuşlar ah ustam. Ve ta ki cehaletin dalgasında boğulmuş ama boğulduğunu anlamayacak kadar hayattan kopmuş Moğol gibi deccallar senin kitaplarını yakmadan, seni gönüllerde soldurmadan nasıl ölebilirsin ki sen ustam!

Yaşar Kemal kimdi, neydi, ne söylerdi, neden ustamdı? Yaşar Kemal sadece benim değil bu ülkenin güneyinde Antalya’dan Hakkâri’ye uzanan Torosların herhangi bir köşesinde söz söyleyen her sazın, kalem tutan her elin ustasıdır. Çünkü onları, onlara ve bunun yanında tüm dünyaya ondan daha iyi anlatan birisi son yüzyılda gelmemiştir. Yaşar Kemal bir göçmendir. Van’dan kalkan bir ailenin Osmaniye’de biten acılı hikayesini genlerinde taşır. Yaşar Kemal’in kalemini öyle her adam anlayamaz. O kalemde isyan vardır. O kalemde her şeyi devletten beklemek yerine alın terine toprağın verdiği değerlere duyulan güven vardır. O kalem tıpkı Aşık Veysel’in kalemi gibi toprak vermeyince suçu kendinde bulan kalemdir. O kalemde yüz binlerce yıllık Anadolu’nun tüm acıları, sevinçleri, düğünleri, hüzünleri vardır. O kalemde hayat vardır. Benim, senin, sevdiğinin, yar diye koynuna aldığının hikayesi vardır. O kalemde evrensel insanlık değerleri vardır.

Aynı topraklar bundan yüzyıllar önce Karacaoğlan ve Dadaloğlu’nu da besleyen topraklardı. Karacaoğlan hakka aşkı bulma yolculuğunda her çeşme başında duran kıza bir söz söylemiş, acıyı bal eylemişti. Onun kaleminde sevinç ve sonunda ulaşılacak ana kucağında, toprakta bulunacak var olma amacının ölmeden bulunması vardı. O kalem ölmediği her gün yaradana, her şeyi başı olan ve sonunda yine dönülecek olan yaradana ayrı kalmanın acısını aşkla, eşer yüzlü Mevla aşkıyla yazmıştı. Sonra bu topraklar Dadaloğlu’na ses verdi. O Karacaoğlan gibi ruhunda akan nehirleri aşka dökmedi. Onun aşkı, davası, her şeyi özgürlüğüydü. Hür doğmanın hür ölmeye gerek ve yeter şart olduğuna inanmıştı. İkisinin sazında da antik yunan şairlerinin lirlerinden çıkan tınılar vardı. Biri aşkla yanmıştı biri haksızlığa karşı hakka, adaletsizliğe karşı isyana vurulmuştu. Ama ikisi de bize bizi anlatmıştı. İşte Yaşar Kemal’in kaleminde onlardan yüzyıllar sonra bu iki aşık buluşacaktı. Sırf bu sebepten dahi o söz söyleyen dilimizin, saza vuran elimizin ustası olacaktı.

Ancak usta son eserinde bu toprağın sesini iyi duyamamaktan şikayet ediyordu. Dünya dönüyor, değişiyordu. İsyan da aşk da artık adam gibi yaşanmıyordu. Sırf bu sebepten usta artık bu toprağın verdiğini alamayan kulların Adem Peygamberden bu yana en büyük yoldaşı kuşların gideceğinden bahsediyordu. Usta yaşlanmanın da etkisiyle umutsuzluğa düşüyordu. Ama ona can, kan, vatan veren toprak yerli yerinde duruyordu. Bu yüzden ustama haddim olmayarak sesleniyorum: “Kuşlar Henüz Gitmedi be Ustam…”

Sen gibi toprağın verdiği esmerlikten gurur duyanlar göçmedikçe, güneş ve suy en muhteşem eserlerinin yanında onların her türlü vefasızlığına rağmen durduğu müddetçe o kuşlar gitmez be usta. O kuşlar senin, Karacaoğlan’ın, Dadaloğlu’nun sesine kulak veren tek bir esmer kalana kadar gitmez be usta. Bana niye yazıyorsun, durduk yere neyin kafasını yaşayanlara inat bu can bu bedenden çıkmadıkça ben o esmer olurum usta. Ve sana sözüm olsun sesine ses veren bir esmer bulup huzur içinde ölüp yaradana kavuşunca, senin Karacaoğlan’ın, Dadaloğlu’nun yanına gelip sesinize ses katmaya geleceğim. Bu toprak çok vefasız gördü, bin kalleş çıktı bir yiğit durdu hepsini vurdu. İşte bu toprak her şeye rağmen, medeniyet denilen tek dişli kökünü kazımak için evlatlarını kullanmasına rağmen buradan ayrılmayacak. Ve emin ol bu kuşlar bu yurttan ayrılmayacak.

Giden her kuşun bir gün özüne dönüp bu topraklara, topraktan gelenlerin toprağın renginden utanmadığı bu topraklara son nefesi vermeden dönmesi dileğiyle…

Bilal ERTUĞRUL

24 Aralık 2011

23:08

Read Full Post »

DEVLETLER TARİH YAZMAZ TARİHİ YAPARLAR; PEKİ ONLARIN YAPTIĞIYLA KİM YÜZLEŞECEK? – 2

Bu serinin ilk yazısında devletlerin tarih yapmaktan nasıl tarih yazmaya geçtiklerini belirttim. Bu merakın son oyununda da Türkiye ve Fransa başrollere soyundu. Fransa neredeyse 200 yıldır dünyada askeri ve ekonomik olarak ulaşamadığı dünya liderliğine ulaşmak için sosyal politikalar ve insan hakları gibi konuların doğal hakemi olarak ortaya çıkmayı yeğliyor. Henüz kendi tarihiyle yüzleşmemiş bir ülkenin, yine kendi geçmişlerinden utanan birkaç yöneticisinin gafletiyle bu politikadan medet umması acı vericidir. Ancak ne yazık ki dünyadaki diğer devletler ucu kendilerine dokunana kadar bu duruma müdahale etmedikçe bu süreç devam edecektir. Peki, bu sefer konu bize değdiği için bizler ne yapabiliriz? Ya da en doğrusu dünya bu konularla vakit kaybetmemek için nasıl bir yol izlemeli? Düşüncelerimi açıklayayım…

Öncelikle dünyadaki tüm ülkelerin yapması gereken ilk şey kendi geçmişleriyle yüzleşmektir. Türkiye ne yazık ki son döneme kadar bu konudaki en başarısız ülkelerden birisiydi. Ancak Dersim tartışmalarıyla başlanan süreç bizdeki gelişime pek çok ülkeden daha çok inanmamı sağlamaktadır. Paragraf başında ülkeler deyip milletler demememin asıl sebebi de tüm milletlerin masumiyetine olan inancımdır. Türk, Fransız, İsrailli, Alman ya da İsrailli tamamen masumdur. Sorumlu varsa Ulus Devlet süreciyle onları yönlendiren ve yöneten ülkeler yani devletlerdir. Bu yüzden önce devletler bu geçmişleriyle yüzleşmelidir. Kendi geçmişleriyle yüzleştikten sonra evrensel değerlerin yaygınlaşması ve diğer ülkelerin de kendi tarihleriyle yüzleşmesi için çalışmalıdır. Ama onlar yerine kendisini hakim tayin edip onlar adına karar vermemelidir. Ancak bu tarz bir aydınlanma bu süreçte başarıya giden yolun başlangıcı olabilir.

Devletler kendi tarihleriyle yüzleştikten sonra halklar da diğer milletleri ya da halkları kendilerinden altta ya da üstte görmekten vazgeçmeliler. Aynı zamanda halklar diğer halkları tamamen masum ya da suçlu görüp onları kutsayıp yok etme düşüncesine kapılmamalılar. Bunun son örneğini Fransa’daki tasarıda yaşadık. Tasarıdan sonra başlayan anti-Fransız dalgada en çok gündeme gelen konu Fransa’nın Cezayir’de yaptığı ve pek çok tarafsız otorite tarafından Soykırım olarak tanımlanan, Fransa’nın da belli kademelerde kabul ettiği katliam üzerine oldu. Başbakan, Muhalefet Liderleri ve kanaat önderleri dahil herkes bu olaya atıf yaparken, Cezayir soykırım anıtları gündeme geldi. Peki, bu doğru muydu? Tamamen yanlıştı. Çünkü ne bugünkü Fransızlar tamamen suçlu ne de Cezayirliler tamamen masumdu. Nitekim tasarı teklifini veren Valerie Boyer bizim burada derdine düştüğümüz Cezayir ve Tunus asıllıydı, adı dışında da Fransızlarla hiçbir ilgisi yoktu. Valerie Boyer Fransızlara Rağmen, Fransız Kalarak, Fransız Olmaya çalışırken biz burada onun köküyle olmak istediği ülkeler arasındaki bir sorunda hakim olmaya çalışıyoruz. İşte tamamen yanlış olan budur. Nitekim Sarkozy adı bile Fransız olmayan bir adamdır ve yasanın arkasında da o vardır. Bu da bize başkalarının davalarına karışmadan önce onların kendi davalarına sahip çıkmasının önemini göstermektedir. Meşhur Çin Atasözünün dediği gibi İnsanlara Balıkları Vermek Yerine, O Balığı Tutmalarını Öğretmeliyiz. Ancak bu yolla insanlara yardımcı olabiliriz ve gerçekten dünyaya katkıda bulunabiliriz.

Milletlerin üst ya da alt görülmesi konusunda da konu Fransa olduğu için belli bir hassasiyet gösteriyorum. Osmanlı’nın son döneminden itibaren bu ülkenin en elit kurumları, yöneticileri arasında ciddi bir Fransız hayranlığı mevcuttu. Bu hayranlık bazen o kadar artmıştı ki Fransızca bizde ve bazı doğulu toplumlarda üstünlük göstergesi olarak ele alınmaktaydı. Ama bu son olayda gösterdi ki hiçbir millet bir diğerinden üstün, alçak, demokratik ya da baskıcı değildir. Bu özellikler yöneticilerde yani insanlarda bulunur ve tamamen beşerdir. Bakın işte İnsan Hakları dersi hocası bu haktan hiç bir şey anlamıyor ve anlamadığı dersin bir de hakimi olarak ön plana çıkıyor. O zaman nasıl onların haklı oldukları konularda bile onlara inanacağız. Bu yüzden kendimizdeki sorunlara değinmek için başkalarını üste çıkarmaktan, ya da kendimizi övmek için başkalarına sallamaktan vazgeçmeliyiz. Ancak böyle düşünen milletler yarının barış ve kardeşlik dolu dünyasını getireceklerdir. Yoksa vahşet, adaletsizlik, insanlık dışı uygulamalar eksilmeyecek, her geçen gün artacaktır.

Tasarıdan sonra gündeme gelen Fransızlara ve mallarına boykot, Fransa ile ilişkilerin kesilmesinde ise dozaj en önemli kıstastır. Fransa ile ilişkileri kesme, onlara ve mallarına boykot sadece Fransızlarda hem de nötr ya da duyarlı Fransızlarda “Acaba Sarkozy ve Ermeniler Haklı mı?” düşüncesi uyandıracak ve onların ya da diğer benzer durumdaki milletlerin bizim soykırım yaptığımıza körü körüne inanmalarına neden olacaktır. Dahası artan Türk karşıtlığı başarı verir ve Sarkozy istediği sonucu alıp yeniden seçilirse bu metot diğer ülkeler tarafından uygulanır ve ne yazık ki dünyanın pek çok yerinde düşünmeden, tartışmadan Soykırım Yapan Millet ve Ülke olarak tanınırız. Bu bizi hızla küreselleşen dünyada yanlış tanınmayla yüz yüze bırakır ve emin olun uzun vadede hiç de faydamıza olmaz. O zaman yapılması gereken ilişkilerde seviyeli azalma ve Fransa’da ki iç kamuoyu üzerinden yani Sivil Toplum üzerinden önce haklılığımızı anlatmak sonra da Sarkozy gibi yöneticilerin gelmemesi için çalışmak olmalıdır. Bunlara rağmen sonuç alınamazsa her türlü boykot ve ilişki kesilmesine açık destek vermekteyim. Ta ki Fransızlar bu yanlışı anlayıp, bundan vazgeçene kadar. Bu süreç rahat yönetilebilecek bir süreç olmamakla beraber sonunda umut vadeden bir süreç olacaktır.

Sözün özü biz dahil hiçbir millet mükemmel değildir ve olmayacaktır. Tıpkı alçak olmadıkları gibi. İnsanları yönlendiren yöneticiler bazen gaflete düşerler ve bu size karşı olduğunda canınızı acıtır. Önemli olan canınız acıdığında öfkeyle hareket etmek yerine, önce iğneyi başkasına çuvaldızı kendinize batırabilmenizdir. Ancak bu yolla bu tarz komediler ve gündelik hesaplar dünyasından yarının mutlu dünyasına yol alabiliriz. Bunun için bizim için öncelikli konulardan birisi de acilen bu sözde Ermeni soykırımı üzerine Uluslar arası Tarafsız çevreleri, Ermenileri ve bizim tarihçilerimizi bir masaya oturtmak ve çıkan sonuçla yüzleşmektir. Ben bu süreç sonunda asla Soykırım çıkmayacağına ve en fazla karşılıklı kışkırtılan halklar arası bir felaket çıkacağına tüm benliğimle inanıyorum. Umarım bizi yönetenler de benim kadar inanır ve acilen bu komedi asıl yerine tarihteki yerine döner. Ancak bu şekilde artık iç politikada gündelik hesaplar peşinde koşan, geçmişlerinden ve kimliklerinden utanan, bu utancın yükünü başkalarına yüklenerek çıkarmaya çalışan yani Fransızlara Rağmen, Fransız Kalarak, Fransız Olmaya çalışan Sarkozy, Boyer gibi politikacılardan kurtuluruz ve daha güzel yarınlara yol alırız.

Bilal ERTUĞRUL

23 Aralık 2011

22:48

Read Full Post »

DEVLETLER TARİH YAZMAZ TARİHİ YAPARLAR; PEKİ ONLARIN YAPTIĞIYLA KİM YÜZLEŞECEK? – 1

İki gün önce yazdığım Fransa’da Sözde Ermeni Soykırımı İnkâr Ceza Yasası tasarısı yazımda tasarının kabul edileceğini belirtmiştim. Tasarının çok kısa bir özeti olarak da kanımca ilk kez benim tarafımdan kullanıldığını düşündüğüm Fransızlara Rağmen, Fransız Kalarak, Fransız Olmak deyimini kullanmıştım. Sarkozy üzerinden gittiğim yazımı daha açık hale getirmek ve genel olarak devletlerin son yıllarda artan tarih yazma merakı üzerine bugün değinmeyi uygun gördüm.

Ulus Devlet olgusu bundan yaklaşık 220 yıl önce Fransa’da ortaya çıktı. O güne kadar uluslar, ulus bilinci gelişmemiş ve her devletin temel referansı bizim ümmet olarak nitelendirdiğimiz dinsel tabanlı halk anlayışıyla dünya egemenliği ya da en azından sınırlı diktayla yönetim olmuştu. Fransız Devrimi ideologları bu anlayışın değişimine yöneldiler ve Ulus Devlet bu sürecin meyvesi oldu. Oradan çıkan milliyetçilik de dünyayı 200 yıl kan gölüne döndürmeye yetti. Ekonomik tabanını Merkantilizm sonrası gelişen sınırlar içinde refah anlayışıyla oluşturan Ulus Devlet’in aradığı sosyolojik tabanı ise Darwin veriyordu. Darwin canlıların gelişim ve dönüşümü olarak çıktığı Evrim Teorisi’ni insana getirip, sırf İngiliz İmparatorluğu’nun kendisini beslemesi için milletlerin de birbirinden üstünlüğüyle sonuçlandırınca Ulus Devlet vahşeti doğdu.

Darwin sonrası kendi uluslarının diğer uluslardan üstün olduğunu iddia eden devletlerin tek amacı diğerlerini köleleştirmek yani hak ettikleri yere döndürmek olacaktı. Sanayi Devrimi’yle hızla gelişen Almanya ve İtalya uzun yıllar başka milletlerden gelen yöneticilerle yönetilmişti. Bunun verdiği acı sonucu bu ülkelerde ciddi bir milliyetçilik artışı gözlendi. Bu artışın sonu 1. Dünya Savaşı ve milyonlarca insanın katli olarak tarih kitaplarına yazıldı. Ancak daha savaş başlamadan kan akan nehirler zaten mevcuttu.

Fransız Devrimi sonucu neredeyse her devlet diğer bir devletin içindeki azınlıkları kışkırtma ve onları isyanlara şevk etme politikası uyguladı. Kışkırtılan azınlıkların isyanları da bu isyanların bastırılışları da çok kanlı oldu. Ve ne yazık ki bu kan en çok Osmanlı’nın yüzyıllarca yatırım yaptığı, Anadolu’yu görmezden gelerek esas vatan olarak ele aldığı Balkanlar oldu. Çok uluslu Balkanlar da isyan eden azınlıklar devleti hedef almak dışında o devletin kurucu unsuru olarak görülen halkları da katlettiler. Örneğin Sırp, Yunan ve Bulgar isyanlarında Balkanlarda yer alan Türk ve Müslüman halk açık olarak hedef alındı ve katledildi. Devletin buna tepkisi de gücü boyutunda sert oldu. 1. Dünya Savaşı geldiğinde her devlet kendi içindeki azınlıklarla da uğraştı. Osmanlı’nın azınlık tanımı temelde din üzerine kurulmuştu ve o günkü azınlıklar arasında yerleşik tek gayrimüslim grup Ermenilerdi. Ermeniler başta Rusya olmak üzere Fransa ve İngiltere gibi Osmanlı’nın savaşta olduğu devletler tarafından kışkırtıldı. Azerbaycan topraklarında Rus desteğiyle Müslüman kıyımı yapan Ermeniler, Osmanlı askerlerini Ruslarla savaşırken arkadan vururken aynı zamanda bölge halkı olan Kürt halkını da katlettiler. Yüzyıllardır barış içinde yaşayan bu iki halkın tek farkı dinleriydi. Ama bu tek fark aynı zamanda Ermenilerin yaptığı katliam için de yeterliydi. Bu katliam da Doğu Cephesi’ndeki başarısızlıkla zor duruma düşen İttihat ve Terakki yöneticilerine Ermeni Teçhiri için gereken sebebi verecekti. Ermenilerin tehciri zorunlu bir göç olduğundan mutlaka direnmeler olmuştur. Ermeniler geçtikleri yerlerde mutlaka o bölgelerin halklarıyla çeşitli gerilimler yaşamış ve bunu sonucunda belki de binlerce ölüm olmuştur. Ancak bu ölümlere sebebiyet veren İttihat ve Terakki kararı, bu kararın sebepleri ya da ölümlerin planlı yapıldığına dair Ermeni tezlerini, Almanların yaptığı Yahudi Soykırımı ya da Fransızların yaptığı Kuzey Afrika katliamları kadar açıkça destekleyecek belge ve bilgiler mevcut değildir. Osmanlı arşivlerinin tam açılmış olmaması, gerek Türkiye gerekse de Ermenistan’daki resmi tarih anlayışı sebebiyle ne yazık ki bunlar üzerine yeterince araştırma da yapılmamıştır.

Savaş sonrası Avrupa’da artan gerilim, Almanların Yahudileri kendilerine ihanet eden millet olarak görmeleri ve yenilen ülkelere yüklenen katlanılmaz yükler 2. Dünya Savaşı yolunu açmıştır. 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan acı ve yok olmaya giden dünyanın anıları halen tazeliğini korumaktadır. Savaş sonrası artan iletişimle ezilen, hür olmayan milletlerde oluşan bağımsızlık isteği ve sömürge düzeninin sürdürülemez olduğunun görülmesi üzerine Avrupa’nın büyük devletleri ve Uzak Doğu Sömürge Kralı Japonya sömürgelerini teker teker terk etmiştir. İngilizler nispeten büyük ayrıcalıklar kazanarak sömürgelerini terk etmiş ve halen pek çoğundaki ekonomik ve sosyal ayrıcalıklarıyla büyük kazançlar elde etmeye devam etmektedirler. Sömürgeciliği çok daha planlı ve uzun vadeli yapan İngilizlerin bu başarısına karşın Fransa ve Japonya sömürgelerinden kolayca çıkmamış, Fransa’nın Kuzey Afrika’da başta Cezayir olmak üzere yaptığı Soykırımlar, Japonya’nın Kore ve Mançurya başta olmak üzere savaş sırası ve sonrasında Uzak Doğu’da yaptığı katliamlar bugün belgelenmiş ve tüm canlılıklarıyla gözler önündedir. Dahası yaşanan acılardan sonra bu bölgelere yıllardır gelmeyen huzurda da u ülkelerin kabahati büyüktür.

Sovyetler Birliği sonrası dünyanın kontrolü Küresel Sermayeye geçmiş ve Ulus Devletler güç kaybetmiştir. Bu güç kaybına rağmen varlıklarını sürdürmede kararlı olan Ulus Devletler ise diğer devletlerin tarihleri üzerinden birbirlerine yüklenmeye başlamış ve aranılan düşman ve gerilime ulaşmaya çalışmıştır. İşte devletler bu andan itibaren tarih yapamadıkları için tarihleri, kendi ya da başkalarının fark etmez, yazmaya başlamışlardır. Bugün yaşadığımız gerilimin de temel sebebi budur. Ve bu durumun düzelmesinin yolu Ulus Devletlerin artık yerini uluslar arası yapılara bırakarak tarihten çekilmesidir. Bu olmazsa ulus devletlerin yaptığı bu tarz çalışmalar milletler arası gerilimi arttıracak ve dünya ne yazık ki bu gerilimle yeni savaşlara yol alacaktır.

Not: Bu yazıda devletlerin tarih yapmaktan tarih yazmaya geçişlerine ve bunun Ulus Devletle ilişkisine azınlıklar, onlara karşı yapılan ya da onların yaptığı katliamlarla değindim. Devam yazısında özel olarak bizim yapmamız gerekenler ve bu durumdan çıkış üzerindeki fikirlerimi belirteceğim.

Bilal ERTUĞRUL

23 Aralık 2011

21:56

Read Full Post »

Fransa’da Hukuk Nasıl Görmezden Geliniyor ve Türkiye Ne Yapabilir? – 2

Bu Sefer Devlet değil Sivil Toplum Çalışmalı

Fransa’da Sözde Ermeni Soykırımı’nı reddetmenin hapis ve para cezasıyla cezalandırılması üzerine hazırlanan yasa tasarısı üzerinde Fransız iç politikası ve Aristokrasinin etkilerini, Sarkozy’nin Fransızlara rağmen, Fransız kalarak, Fransız olma çabasını yazımın ilk bölümünde açıkladım. Bu bölümde ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve halkı olarak bizlerin yaptıklarımız ve yapmamız gerekenler üzerinde duracağım.

Daha önce bu tarz iddialar karşısında örgütlü bir sivil tepki veremeyen ve devlet kadrolarının çabalarıyla ayakta duran Türk savunması ise en azından başlangıçta şekil değiştirmiş gibi görünüyor. Başbakan’ın geçirdiği rahatsızlık sonrası henüz tam olarak eski performansında olmayışı ya da Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin Fransa’da iç politikayı iyi analiz edip, Sarkozy ile kapalı kapılar ardında olası etkileri azaltma, iptal ya da bekletip seçim sonrası iptal etme gibi önlemler almış olması bu sessizliğin arkasında olabilecek nedenlerden. Devlet kadrolarında hal böyleyken geçtiğimiz ay İstanbul’da yapılan Dünya Türk İş Adamları Kurultayı’nda Türk Diasporası kurulduğunu dünyaya ilan eden TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu ve onun organize ettiği iş adamları önderliğindeki sivil toplum ya da onların adlandırmasıyla Diaspora bugünlerde Fransa’da ciddi çalışmalar yapmakta. Fransa’da özellikle iş dünyası üzerinde yapılan baskının nasıl bir sonuç vereceği bilinmez ama belki de ilk kez ciddi bir Türk sivil toplum çalışması görmemiz sevindirici.Aslında bu yasa tasarısı üzerinde son zamanlara kadar rakip olarak görülen TOBB ve TÜSİAD’ın Başkanlarının beraber yaptıkları lobi ve çalışmalar bizlere yeni bir Türkiye tasviri için de fırsat veriyor. Bugüne kadar Türk sivil toplumu özellikle iç politikada belli konularda, özellikle de konu bir yerden kendisine değiyorsa ortalıkta gözükür ve sonra yine köşesine çekilirdi. Ancak son zamanlarda bu değişmeye başladı. TOBB Başkanı Sayın M. Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun önderliğini yaptığı bu değişim belki de artık kaçınılmazdı.

Türkiye son on yılda ciddi bir büyüme ve güçlenme dönemine girdi. Her zaman bu büyümenin sebebinin sabah 6’da dükkânını, fabrikasını açan girişken özel müteşebbislerimiz olduğunu belirtiyorum. Ancak bu grup nedense bu güne kadar politik konularda sadece tavsiyeler veriyor ve harekete geçmiyordu. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra gelmiş en güçlü ve uluslar arası literatür tabiriyle karizmatik lider olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan gerek iç gerekse de dış politikada çağın en aktif liderleri arasına girerken onu destekleyecek liderler ne yazık ki ne politikada ne de sivil toplumda çıkmıyordu. Ancak sonunda iki istisna fark yarattı. Son dönemde siyasi arenada Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, belki de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanlığı’ndan beri hiç görülmemiş şekilde, bir belediye başkanından çok daha öte bir güce ulaştı. Sivil toplumda ise TOBB Başkanı M. Rıfat Hisarcıklıoğlu kanaat önderi olarak ve belki de Sakıp Sabancı, Vehbi Koç sonrası onların siyaset üstü iş adamı kimliğine yönelen ve şu ana kadar bu kimliği başarıyla sürdüren isim olarak öne çıktı. Van Depremi, terör olayları ve son Sözde Ermeni Soykırımının Reddine Yönelik Yasa’ya karşı bu isimlerin yürüttüğü politika ilgi çekici bir boyuta geldi. Peki, bu konu kapsamında iş dünyasının yaptığı doğru mu, devlet çok mu sessiz ve bu kesimlerle beraber biz ne yapabiliriz?

Yazının başında belirttiğim gibi Başbakan’ın bozulan sağlığının henüz tam olarak yerine gelmemesi beklediğimiz kadar ses çıkarmamasının sebebidir. Aksi takdirde Başbakan mutlaka gereken sertliği koyacaktı. Ya da bu sefer tehditler üzerinden gitmek, aynı konuların birkaç ay bekletilip önümüze ısıtılmasından bıktığından, olası yasadan sonra gereken tepkiyi verecek, yapılacaklar listesini cebinden çıkarıp bu tarz hukuk dışı konularla bir daha uğraşmamamızı sağlayacaktır. Başbakan için bu gerekçeleri sunsak da özellikle hükümetin dış ilişkilerinde ön plana çıkan Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan ve Egemen Bağış’ın sessizliğini ise pek anlamlandıramıyorum. Onların da bu konuda sivil topluma arka çıkmaları ya da daha fazla destek vermeleri gerektiği kanısındayım ve bunu bekliyorum. Ancak aynı zamanda bu sessizlik kapalı kapılar ardında bu yasanın bir şekilde, bir yerde iptal edileceği garantisinin alındığına da bir işaret olabilir ve bu ihtimali de asla göz ardı etmiyorum.

Devletin alışılagelmiş aktiflikte olmadığı bu dönemde başını TOBB Başkanı M. Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun çektiği sivil toplumun faaliyetleri ise göz kamaştırıyor. Bu faaliyetleri sonuna kadar destekliyorum. Çünkü ilkyazımda da belirttiğim gibi bu konu devletlerarası çözülecek bir mevzu değil. Birilerinin Fransız Aristokratlarına doğruyu, konunun neden uzmanlar arasında tartışılması gerektiğini anlatması gerekiyordu ve bunun için de TOBB Başkanı’nın Türk Diasporası benimse Türkiye Cumhuriyeti Sivil Toplum’u olarak gördüğüm bu grubun çalışmaları oldukça önemli Hem doğru grubu hedef alıyorlar yani Aristokrasiyle bağ kuruyorlar hem de onların dengi doğru kişiler olarak faaliyet gösteriyorlar. Bu çabaları bu sefer sonuç vermese bile bundan sonra çabalarının devam etmesi ise uzun dönemde hem Türk Demokrasisi hem de ülkemizin uluslar arası gücü için hayati derecede önem taşıyacaktır.

Bu noktada son olarak bizim yani halkın yapması gerekenlere değinmek istiyorum. Öncelikle aramızdaki Fransız hayranlarına ya da her hangi bir grup, ırk, din ya da millet fanatiklerine seslenmek istiyorum: Bırakın bu ezikliği. Hiçbir millet diğerinden üstün değil, hiçbir millet diğerinden alçak değil. Birilerine hayran olmak, onların yanlışlarında bir kenara çekilmek diğer zamanlarda onların kimliğiyle hava atmak 21. Yüzyıl Türkiye’sinde olmaması gereken davranışlardır. Bazı çevrelerde Fransız mallarına boykot vb. eylemler için çağrılar görüyorum. Bu da bir yöntem değildir. Bu yasa çıkarsa ve boykot edersek alacağımız tek geri dönüş bize haksız suçlamalar atanların daha fazla dinlenmesi olacaktır. Bugün böyle tasarılarla karşılaşıyorsak halen birilerine bir şeyleri anlatamamışız demektir ve bunun yolu sadece diyalogdur. Bu aynı zamanda bizim halen belli sorunlarımızla, geçmişimizle, farklılıklarımızla, belli hatalarımızla açık seçik yüzleşmemiş olduğumuzu da gösterir. Dersim’le başlayan süreç sürmeli ve halk olarak Maraş’la, Dersim’le, Sivas’la, 1915 olaylarıyla yüzleşmeli doğruyu öğrenmeyi talep etmeliyiz. Kesin doğrulardan vazgeçmeli, şu olmamıştır, bu olamaz demek yerine arşivleri açıp, her kesimi dinlemeli ve vicdani kararlarımızı vermeliyiz. Biz bunu yapmadan böyle komedyalarla daha çok karşılaşacağımızı ve bunlarla çok enerji kaybedeceğimizi unutmamalıyız. Ayrıca bu sorun hukukun üstünlüğünün, düşüncenin özgürlüğünün ne kadar önemli olduğunu bize bir kez daha hatırlatmalıdır. Halen 301. Madde gibi maddeleri taşıyan anayasalarla, düşünce suçundan yatan yazarlarla yüzleşmek ve bu durumu değiştirmek için Başbakan’ın kendisinin de bir düşünce suçlusu olarak hapis yattığı bir zamandan daha iyi bir zaman yoktur.

Son yasa tasarısı bize hukukun üstünlüğüne duyulan ihtiyacı, düşüncenin suç olamayacağını ve asla engellenmemesi gerektiğini bir kez daha göstermiştir. Bu bağlamda Sivil Toplumun benzer konularda iç politikada da hassasiyet göstermesi, yöneticilerin, hükümetin başlattıkları geçmişle ve hatalarla kendi platformlarında yüzleşme cesaretini kararlılıkla sürdürmesi ve biz yurttaşlarında vicdanın ve onun yegane temsilcisi olan adaletin ülkemizde ya da dünyada nerede ve ne zaman olursa olsun vazgeçilmez olduğunu unutmamamız gerekliliği ortaya çıkmıştır. Umarım bu yasa iptal edilir ya da edilmez dediğim dönüşümü hem biz hem de dünya geçirir ve daha mutlu bir yarın için daha adil bir dünyaya ihtiyaç duyduğumuz her an aklımızın bir köşesinde olur. Güneşin daha adil bir dünyaya doğduğu günlerde görüşmek için artık dünya insanları olarak kafamızı kumdan çıkarma vakti geldi. O zaman bunu da biz başlatalım ve yarından itibaren kafamızı kumdan çıkaralım, kafalarını kuma gömenlere de çıkarmaları için yardımcı olalım…

Bilal ERTUĞRUL

20 Aralık 2011

03:02

Read Full Post »

Older Posts »