Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for 19 Ara 2011

Fransa’da Hukuk Nasıl Görmezden Geliniyor ve Türkiye Ne Yapabilir? – 1

Sarkozy Niye Fransız Kalıyor?

Son günlerde tam gündem hafiflemiş ve yeni yıl havası baş göstermişken Fransa’dan gelen bir yasa tasarısı gündemi doldurmaya yetti. Fransa’da sözde Ermeni Soykırımı’nı reddetmenin hapis ve para cezasıyla cezalandırmasına yönelik bu yasa tasarısına karşı tepkiler yavaşça baş göstermeye başladı. Ancak bu tasarı bize hukuka inancın ve hukukun sadece bize yaradığı anda hatırlanmaması gereken değerler olduğunu da hatırlattı. Ben de bu konu üzerine birkaç söz söylemek istedim.

Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve onun hikâyesi tasarı üzerine konuşmadan ele alınması gereken konular. Sarkozy kulağa hiç Fransız adı gibi gelmiyor değil mi; haklısınız Sarkozy bir Fransızca değil, aslında Sarkozy de Frank değil. Bir Macar göçmen ailesinin çocuğu olarak 2. Dünya Savaşı sonrası Paris’inde doğan bir göçmen çocuğu Sarkozy. Anne tarafından bir Sefarad bir aileye dayanıyor, hani şu 2. Beyazıt’ın Endülüs Müslümanlarıyla beraber gemilerle kurtardığı İber Yarımadası Yahudilerine dayanıyor yani.

O dönemde Osmanlı tarafından Selanik, İstanbul ve İzmir başta olmak üzere İmparatorluğun en gözde şehirlerine yerleştirilen, uzun süre vergi affı vb. teşviklerle desteklenen ve belki de İmparatorluğun son yüzyılında ülke milli gelirinin çoğunu elinde tutan Sefaradlara. Aynı zamanda özellikle İngiltere üzerinde yaptıkları etkili diaspora faaliyetleriyle, Osmanlı’ya minnet borcunu ödeme ya da Kutsal Topraklarda zayıf bir devletin yaşamasını isteğiyle 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması’ndan sonra taş patlasa 50 yıl yaşayabilecek Osmanlı’nın 150 yıl yaşamasını sağlayan Sefaradlara. Bugün bile İsrail – Türkiye ilişkilerinin gerilmesinden en büyük zararı gören, hem Türkiyeli hem de Yahudi olmaktan gururlanan ama sırf bu sebeplerden halen 2. Sınıf olan, İsrail de gördüğü tüm tepkilere rağmen tek bir Türk gördüğünde eski bir dost görmüş gibi sarılan Sefaradlara.

İşte bu Sarkozy’nin çocukluğu milliyetçi De Gaulle’ün Fransa’da tek adam olduğu yıllara rastladı. Bir göçmen olarak Fransa’da yaşamanın, göçmenlere yapılanlara Fransız kalmaktan başka bir çarenin olmadığı ve ancak Fransız kalınarak Fransız olunabilecek bir çocukluk onun uzun vadede yaşadığı kimlik bunalımlarının da temelini oluşturmuştu kanımca. Bu konjonktürde Fransız kalmayı Fransız olmak için tercih eden Sarkozy girişken yapısı, Yahudilerin genelinde olan iş bitirici ve kurnaz kişiliğiyle hantallaşmış Fransız sağı içerisinde hızla yükseldi. Chirac sonrası 2000’li yılların başında dünya genelinde yaşanan lider sıkıntısı Fransa’da da yaşanınca bu kısa boylu hafiften ukala göçmen çocuğu bir anda kendisini pek kimsenin beklemediği ama onun o zorlu çocukluk yıllarından itibaren hayal ettiği gibi Elyse Sarayı’nda buldu. Evet, Fransa’nın başına bir göçmen çocuğu geçmişti ama değerlerine sahip çıkarak değil aksine onlara Fransız kalarak.

Koltuğa çıktıktan sonra en büyük amacı Fransızlara yeni bir Napolyon sunmaktı. Bunun için sokakları milliyetçi dalgayla zaten kazanmıştı ama kazanılması gereken bir de Aristokrasi ve de dünyanın en zorlu Aristokrasisi vardı. Bu öyle bir Aristokrasiydi ki sömürgelerde yapılan tüm zulüm onları memnun etmek için yapılırken sesini çıkarmamış, sömürge ve doğu milletlerini insan sınıfında dahi görmemiş, hep İngiliz Aristokrasisiyle kendisini kıyaslamış ama hiçbir zaman onun seviyesine bana göre çıkamamış ve bu düşüklük duygusunu dünyada kendisine dokunmayan milletlerin halklarının haklı ya da haksız iddialarını destekleyerek örtmeye çalışmış bir aristokrasiydi.

Özellikle Osmanlı’nın son yıllarından başlayan Ermeni göçünün de etkisiyle 1915 ve diğer olayları sadece onlardan dinlemiş bu Aristokrasi bu iddiaları kabul etmeyi bırakın tartışılmasını bile gereksiz görmekteydi. Chirac kimlik ezikliği yaşamadığından ya da tam Fransız olduğundan bu Aristokrasi’ye, belki de Türkiye’nin toparlanma durumunda kazanacağı gücü daha o günlerden fark ederek, Türkiye’yle ilişkileri etkileme şansını tanımamıştı. Ancak Sarkozy hani onların asla tam Fransız görmeyeceği, hep şu mankenin kocası olarak tanıtacakları Sarkozy’nin zayıf Fransızlığını tamlaştırma çabası onlara ciddi bir koz veriyordu. Daha önce birkaç kez bu yasa tasarısını gündeme getirseler de Sarkozy belki de kökenleri üzerinden Romantik, Türkiye’yle ilişkiler düşünüldüğünde de realist düşünerek bu önerileri durdurmuştu. Ancak Gelecek yıl yapılacak seçimlerde ekonomik krizin etkisiyle sokakları Fransız Solu’na kaybeden Sarkozy, duyarlı, rasyonel ve her zaman Fransız Sağı’na göre dünya ile ilişkilerde daha duyarlı bir politika güttüğü düşünülen Fransız Solu’nun Aristokrasiyi de kazanmak için birkaç ay önce başlattığı bu Ermeni Propagandasının bu sefer en azından şu ana kadar önünde duramadı. Çünkü olası bir baştan karşı çıkışla karşısına alacağı Aristokrasinin de etkisiyle bir daha seçilmesi mümkün değildir. Bu ana kadar gösterdiği destekleme çizgisi de işte bu yüzden tamamen iç politiktir. Yani Sarkozy bugüne kadar sürdürdüğü Fransızlara rağmen, Fransız kalarak, Fransız olmak için bu yasanın karşısında şu anda duramamaktadır. O zaman yapılması gereken Aristokrasi üzerinden engelleme çalışmaları yapmak ve bu tarz hukuk dışı bir yasanın kendisini hukukun dayanağı ve anavatanı olarak gören bir Aristokrasiden çıkmasını engellemektir.

Not: Bu yazıda Fransa’da ki durum incelenmiş ve yasanın oluşma sürecine dair fikirlerimi aktardım. Bu yazının devamında Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Sivil Toplumu’nun yani bizlerin yapabilecekleri ve yaptıkları üzerinde duracağım…

Bilal ERTUĞRUL

19 Aralık 2011

23:23

Reklamlar

Read Full Post »

BUGÜN İYİLER ÇOK DAHA FAZLASINI KAYBETTİ – 2

Yazının ilk bölümünde 18 Aralık 2011 tarihinin nasıl hatırlanacağı üzerine durduktan sonra iyi ve kötü olarak tanımladığım Vaclav Havel ve Kim Jong İl’i size anlatmaya başladım. İlk yazıda Kim Jong ve yönetimi üzerine düşünce ve bilgilerimi paylaştım. Bu yazımda Vaclav Havel ve neden onun kaybının çok daha önemli olduğuna dair düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Vaclav Havel Prag’ın en varlıklı, aristokrat ailelerinden birisinin ferdi olarak 1936 yılında dünyaya geldi. Çocukluğu önce Alman sonra Sovyet işgali altında geçti. Yani çocukken gökyüzünü en temiz haliyle görme, Prag sokaklarında istediği gibi koşma hakkına sahip olmadı. Ve belki de o günlerde içinde kalan ukdelerden olsa gerek çocuklukta bir gün koşamadığı o sokaklarda sırf başka çocuklar koşabilsin, aynı sıkıntıyı yaşamasınlar diye bir ömür verecekti. 2. Dünya Savaşı sonrası yeniden kurulan Çekoslovakya belki de kültürel gelişmişlik ve edebi insan kalifiyesi alanlarında Polonya ile beraber en iyi durumdaki Doğu Avrupa ülkesiydi. Bu edebiyat, sanat ve hayat uzmanlarından beklenen özgürlüklere vurulan prangaları koparmaktı ve öyle yapmaya çalışacaklardı; evet çalışacaklardı ama o gün başaramadıklarına aldanan Sovyetler burada çakılan kıvılcımla 20 yıl sonra yıkılacaktı. Ama Sovyetler tıpkı diğer baskı rejimleri gibi o gün ezdikleri tohumdan bir daha fidan çıkmayacağını düşünerek sonlarını kendileri hazırlamıştı.

Dünyada 68 kuşağı hareketleriyle başta ABD ve Fransa olmak üzere liberal ülkelerde Çiçek Çocukların başını çektiği sol tandemli gençlik hareketleri baş gösterirken solun ideolojik olarak benimsendiği en büyük devlet olan Sovyetler Birliği’nin uydusu Çekoslovakya’da daha fazla özgürlük üzerine gençler sokaklara çıkıyordu. İşte çocukluğunda özgürlüğün tadını alamamış bu çocukların yanında gencecik tiyatrocu Vaclav Havel’de en ön saflarda yürüyordu. Bir yanda Çiçek Çocuklar eşitlik istiyor, diğer yanda Prag Çocukları ilk kez gökyüzünün maviliğini görecek kadar özgürlük istiyorlardı. Yani mesele ideolojilerin doğruluğu değildi gençler savaşsız, daha eşit, daha özgür ve daha adil bir dünya için yönetildikleri ideoloji ne olursa olsun sokaklara çıkıyorlardı. İşte Havel bu tohumlardan yetişecek nadir fidanlardan biri olacaktı. Bu yüzden ben de hep iyi olarak kalacaktı.

1968 Prag Baharı’nda Sovyet tankları Prag’ın tüm güzelliğini olabildiğince çirkinleştirecek ve yazar Havel ve arkadaşları topyekûn fikri mücadeleye başlayacaklardı. Bu arada onların yani Prag Baharı öncesi ve sonrasını yaşayanların hikâyesini en iyi okuyacağınız kaynaklar Milan Kundera romanlarıdır ve okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Vaclav Havel bu mücadelenin siyasi liderliğini 80’lerde üstlenecek ve bu liderliğin bedelini ölüm sebebi olarak açıklanan akciğer kanserine de sebep olacak uzun süreli mahpus hayatıyla ödüyordu. 1989 yılında yine kansız bir şekilde Çekoslovakya’da yönetimi ele geçiren sivil cephenin Cumhurbaşkanı olarak tabii ki Vaclav Havel seçiliyordu.

Ama dünün idealist genci için yol henüz bitmemişti. Zaten onun kuşağındaki herkes için son nefes verilene kadar daha eşit yapılabilecek, daha çok özgürleştirilecek ve daha mutlu yaşanabilecek bir dünya için çalışmaya neredeyse tapılıyordu. Öyle de yaptı. Öncelikle özgürlük anlayışının gereği olarak 1992 yılında Slovak Bağımsızlığını kabul etti ve 1993 Ocak ayında bu kez Çek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı oldu. 2003 yılında Cumhurbaşkanlığı’nı eski düşmanları Sosyalist Parti’nin rakibine verdiği destekle kaybetse de çalışmalarını akademik ve edebi alana yaydı. Pek çok ödül kazanmış olan ve adı her zaman çağın en önemli entelektüelleri arasında sayılan Vaclav Havel daha iyi bir dünyaya ulaşmak için kurduğu fonla hem dünyada daha fazla özgürlük ve eşitliğin yaygınlaşmasına çalışmış hem de bu yönde görev yapan her oluşumda bulunmuştur.

Yazıma başlarken dün itibariyle iyilerin daha çok kaybettiğini söylemiştim. Evet, iyiler çok daha fazlasını kaybetti çünkü her an bulunacak adamlardan olmayan Vaclav Havel’i kaybetti. Evet, Vaclav Havel iyi bir adamdı çünkü kendi hırs ve kariyeri üzerine giden bencilleşmiş biz dünya insanları arasında yarın için, bizim için, en önemlisi daha mutlu, daha huzurlu, daha özgür, daha eşit ve en önemlisi daha insana yakışır bir dünya için bir ömür vermiş ve en güzeli bu ömürde tadılması gereken pek çok güzel tadı da tatmıştı. Evet, Kim Jong İl kötü bir adamdı çünkü kendi zevkleri için milyonların gözyaşlarına acımayan, ülkesini kapatarak herkesin dünyanın en güzel çiçeklerini kokladığı bir dönemde onlara sınırlar içinde ütopyalar verip o ütopyalarla da kendisini tanrılaştırarak yani insanın sırf insan olduğu için yapmaması gereken hareketleri yaparak yokluğu yaşayarak var olmuştu. Dünya böyle diktalara hak vererek, bunları anlamaya çalışmanın ötesinde bunlara fırsat vererek asla hak ettiği yere gelmeyecektir.

Dünyada 68 kuşağı sonrası en önemli toplumsal dönüşümlerin gerçekleştiği, ülkemizde gençlerin haklı ya da haksız pek çok olayda tepkilerini ortaya koymaya başladığı bu dönemde umudum o kuşakta yapılamayanın yapılmasıdır. O kuşaktaki tohumlardan ne yazık ki yeterince fidan çıkaramadık. Bunda gerek onların üzerine sürülen engeller gerekse de onların bir kısmının gerekli idare yeterliliğinden yoksun olmaları etkili oldu. Bugün içinde bir şeylere tepki duyanlar ancak Havel ve onun gibilere bakarak, onları anlayarak haksızlıkları bitirebilir ve dünya insanlarına, çocuklarına, torunlarına daha mutlu bir dünya bırakabilir. Bu yüzden; Elimizdeki en önemli fidanlardan birisini kaybettiğimiz için bugün iyiler kötülerden çok daha fazlasını kaybetti…

Bilal ERTUĞRUL

19 Aralık 2011

17:17

Read Full Post »

BUGÜN İYİLER ÇOK DAHA FAZLASINI KAYBETTİ – 1

18 Aralık 2011 günü dünya tarihine Kuzey Kore Diktatörü Kim Jong İl ve Çek Cumhuriyeti’nin Kurucu Lideri Vaclav Havel’in ölüm tarihleri olarak geçecek. Bir yanda her türlü zevk ve sefa içerisinde, halkından 2 milyon kişinin kıtlık, salgın, yokluk ve yoksulluktan dolayı ölmesine aldırış etmeyen bir diktatör, diğer yanda ülkenin en varlıklı ailelerinden birisinin ferdiyken insanların özgürlüğü uğruna harcanan bir yaşam, her türlü baskıya rağmen Çekler ve Slovaklara kendi devletleri olması hakkını tanıyan bir halk lideri hayata gözlerini yumdu. Onların aynı gün ölümü kaderin tecellisi ve Sanırım yine iyiler çok daha fazlasını kaybetti…

Başlığım bugün iyiler çok daha fazlasını kaybetti; çünkü etrafımdaki insanlara baktığımda Kim’in ölümü, bir dikta rejiminin, korkunun bittiğini iddia edenleri görüyorum ve ne yazık ki Vaclav Havel’in hak ettiği gibi anılmadığını düşünüyorum. İyiler çok daha fazlasını kaybetti diyorum; çünkü kötülerin Kim’in yerine yeni bir kötü çıkarması saniyeler sürecekken, iyilerden bir Havel çıkması yine yıllar alacaktır. Şimdi bu düşüncelerime esas teşkil eden geçmişleri ve olası ölümlerinin olası etkileriyle sizlere neden böyle düşündüğümü aktaracağım.

Önce kötüye değinelim ve kötü olarak atfettiğim Kim Jong İl ile başlayalım. Hayat hikâyesi internet sayfalarında bolca bulunabilecek olan sorunsal bir psikopat olarak gördüğüm Kim’i aydın ve entelektüel olarak görenler de olacaktır. Peki, kimdir bu Kim? 1942 doğumlu Kim Jong İl, Kuzey Kore’nin kurucusu, 2. Dünya Savaşı sonrası en çok kayıp verilen savaşlardan Kore Savaşı’nın yegâne sebebi Kim Jong Sun’un oğluydu. Güvensiz, bir diktatör olan Kim Jong Sun devleti kurduğu dönemde ruhunda yer almayan demokratik değerler ve özgürlük anlayışının eksikliğinden dolayı devlet yönetimini babadan oğula geçen bir dikta rejimine çevirecekti. Bu süreçte akla gelebilecek tüm kutsallıklarla bezenen Kuzey Kore’de insanların Kim ailesi için doğuşları, Güneş’in onlara göre şekillendiği ya da ailenin her nasılsa tüm Kuzey Kore mitolojik hikâyelerinde işaret edilen Kutsal Aile olduğunu belgelemekle görevli resmi ideolojisi yaratılmıştı. Dikta bir kez daha gerçekten, düşünceden kaçıyordu, çünkü düşünen hiçbir insanın köleliği, özgürlüğe vurulmuş prangaları hazmedemeyeceğini bilecek kadar zevkten ve kinden arta kalan bir beyinleri oluyordu.

1970’lerden itibaren yönetime hazırlanan Kim Jong İl nihayet 1994 yılında Kuzey Kore’nin başına geçecekti. Babası Sovyet destek ve yardımıyla ayakta duran diktatörler arasında yer alırken, kendisi Sovyetlerin çöküşünden sonra sırtını Çin’e dayayacaktı. Ama Çin’den aldığı yardımları ülkesinin kalkınması için kullanacağına, nükleer silah çılgınlığına bulaşacak ve bir anda Uzak Doğu Asya için ciddi bir tehlike olarak belirecekti. Kim döneminde Sovyetlerin çöküşüyle yumuşayan sistemin de etkisiyle küresel sisteme entegre olma şansı yakalayan ya da en azından dünya refahından Çin’in yaptığı gibi ciddi bir pay alma fırsatı bulan Kuzey Kore, Güney’deki tüm ılımlı tutuma rağmen Kim’in yüzünden bu fırsatları kaçırdı. Ülke pek çok kez Güney Kore askeri araç ve üslerine saldırılar yaparak, her geçen gün artan ambargoya karşı iyiden iyiye içe kapanarak, zayıflıklarını göstermekten kaçınsa da bir fırsat bulup sistemin dışına taşanların verdikleri bilgiler Kuzey Kore’nin dünyada en düşük yaşam standartlarına sahip olduğunu göstermişti. Kim’i ülkesini seven, bağımsızlığını koruyan bir Devrimci lider olarak görenler, milyarlar harcanarak kutlanan saçma doğum günü kutlamalarını ve bu arada açlıktan ölen milyonları görmezden gelemezler. Ya da artık görmemeliler.

Her zaman söylediğim gibi dikta kötüdür ve sözde ideolojisi ne olursa olsun dikta insanlık dışıdır. Uyduruk mitolojik destanlar, liderlere yüklenen mitolojik misyonlar, ezilen halklar ve ne yazık ki dünyada buna sessiz kalan milyonlardan başka diktatörlükler hiçbir şey getirmemişlerdir. Bu sebepten de kötüler bugün önemli bir piyonlarını kaybetmişlerdir. Ancak Kim’in bıraktığı ülkedeki olası karışıklıklar, halk üzerindeki baskının azaltılmaması ve olası iç savaş da diktatörlerin kötüleri ve kötülükleri sadece ömürleri süresince değil ölümlerinden sonra da uzun süre beslediklerine bir örnek daha vermekten öteye geçmeyecektir. Ayrıca Kim, Kaddafi, Esad gibi diktaların arkasında duranlar dünyadaki ya da ülkemizdeki en ufak adaletsizliklerde de en ön saflara çımayı bırakmalılar. Çünkü yarım adalet, adalet değildir. Ve diktaların şakşakçıları asla adaletin hesabını soracak kadar adil olamayacaklardır.

Not: Vaclav Havel ve iyi ile kötünün mücadelesine yönelik sonuçlara yazının 2. bölümünde değinilecektir.

Bilal ERTUĞRUL

19 Aralık 2011

15:08

Read Full Post »