Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Ocak 2012

OCAK BİTERKEN KÜRESEL EKONOMİ ANALİZİ – 2…

DAHA NE ZAMAN GELİŞECEKLER?

Ekonomik analiz yazımın ilk kısmında 2012 yılının başında son 3-4 yıldır yaşanan gelişmeler paralelinde karşılaştığımız küresel ekonomik durumu aktardım. Kanımca bu krizden çıkmamızda en önemli rolü oynayacağını düşündüğüm gelişmekte olan ülkelere de ikinci yazım da değineceğimi belirtmiştim.

Öncelikle genel olarak gelişmekte olan ülkelerin neden önemli olduğuna ve benim çözüm önerimin temeline nasıl geldiklerine değineceğim. 2009 krizinde bütçelerini kötüleştirmek uğruna piyasalara para pompalayan gelişmiş ülkeler başta ABD olmak üzere bu sefer aynı yöntemi izleyemezler. Çünkü bu sefer benzer çözümlere yönelmeleri kendilerini de bu sarmalın içine çekecektir. ABD ve Fransa seçim yılında oldukları için harcama kısıcı önlemlere pek yönelmeyecekler ama 2009’da olduğu gibi büyük kurtarma fonlarını da seçim arifesinde öfkeli halklara anlatamazlar. Bu durumda bu iki ülkeden en azından bu yılki krizin çözümü için önlemler almaları, öncü olmaları beklenemez. İngiltere kendi derdine düşmüş, Japonya geçen yıl yaşadığı Tsunami felaketinin yaralarını henüz saramamışken onlardan da fayda beklemek yanlış olacaktır. Euro bölgesinin içinde bulunduğu durumdan etkilenen İtalya ve onunla beraber Yunanistan, İspanya ve Portekiz’i kurtarma sorumluluğunu neredeyse tek başına üstlenen Almanya’da bizzat kriz bölgesinde olduğundan küresel çözüm önerileri sunmak ve bunları uygulamaktan uzaktır.

Gelişmiş ülkelerin durumu yukarıda anlattığım şekilde olunca gelişmekte olan Brezilya, Türkiye, Hindistan, Çin, Rusya, Güneydoğu Asya ülkeleri bu krizden çıkış için belki de modern ekonomik çağda hiç almadıkları kadar zorlu bir görev almak zorunda kalacaklardır. Bu ülkeler için gelişmekte olan sınıfından çıkıp gelişmiş olma fırsatı da belki bu krizin çözümünde yatmaktadır. İsterseniz şimdi bu ülkelerin genel durumuna ve neler yapabileceklerine bakalım.

2009 krizi temelde bir finans krizi olduğundan ve Batı dünyası başta ABD olmak üzere ilgili ülkeler harcamaları finanse etmek için devlet bütçelerinden feragat edince gelişmekte olan ülkeler krizin reel etkilerini hissetmedi. Türkiye ve Rusya, ki o da enerji fiyatlarındaki ciddi düşüşten dolayı, küçülürken, diğer gelişmekte olan ülkeler kendilerini en azından nötr pozisyonda tuttular. Kriz sonrası 2010 ve 2011’de ciddi büyüme rakamları yakalayan gelişmekte olan ülkelerin bu büyüme rakamlarına ulaşmasında kriz sırasında batıda piyasalara enjekte edilen güçlü sıcak paranın etkisi ise yadsınamayacak düzeydedir. İşte bu krizde gelişmekte olan ülkelerin önceki krizdeki gibi sadece kendi iç dengelerini koruyup krizin bitişiyle uçmayı hayal etmemelerini gerektiren detayda bu sıcak para da yatmaktadır. Geçtiğimiz günlerde genel ekonomi üzerine yayınlanan iki rapor ve bu raporlarda dünyadaki sermaye dolaşımıyla ilgili yer alan olumsuz beklentilerin sonucu olarak gelişmekte olan ülkelerin 2012 yılında ciddi ekonomik sorunlarla karşılaşacağı beklentisi bu yüzden önemlidir. Gerek IMF gerekse de Dünya Bankası açıkladıkları raporlarda 2011 yılı son çeyreğinden itibaren dünyada sermaye akışlarının durduğunu, gelişmekte olan ülkelerden hızla para çıktığı ve büyümek için bu paraya ihtiyaç duyan bu ülkelerin 2012’de asıl sıkıntıları yaşayacağını belirtmişlerdi. Ülkemizde de sert tepkiler alan raporlara biraz dalınca haklılık payları olduğunu düşünüyorum. Nasıl mı, açıklayayım…

Gelişmekte olan ülkelerin ekonomik başarı hikayeleri temelde 1996-97 Asya Krizi sonrası Çin, Hindistan, Malezya gibi Asya ülkelerinde başlayan ihracat odaklı büyümelere, daha sonra artan enerji fiyatlarıyla Rusya ve Brezilya’nın, 2002 sonrası Mali ve Finansal İstikrarla da Türkiye’nin katıldığı bir süreçti. Süreçteki ülkeler dikkatle incelendiğinde bazı ortak noktalar ortaya çıkmaktadır. Öncelikle bahsi geçen ülkelerin tamamı düşük işgücü maliyetine sahip olduklarından gelişmiş ülkelere karşı ciddi bir üretim avantajına sahipti. Bu avantajları sebebiyle kısa sürede uluslar arası sermayenin kalıcı yatırımlarına sahip oldular. Ancak sadece bu kalıcı yatırımlar onların ekonomik performanslarını açıklamaya yetmiyordu. Çin, Rusya ve Brezilya doğal kaynaklara sahipti ve dünyanın hızla büyüdüğü 2000’li yılların başında artan enerji fiyatları kaynak sahibi ülkelerin hem ihracattan kazandığı parayı arttırıyor hem de üretim de kendi kaynaklarını kullananlara önemli bir avantaj sağlıyordu. Yine neredeyse tüm gelişmekte olan ülkeler Dünya Bankası’na göre bu süreçte milli gelirlerinin %5’i ile %15’i arasında sıcak para olarak adlandırılan sermayelere ev sahipliği yapmıştı. Bu para gelişmiş ülkelerden yüksek faiz ya da karlı yatırım için geliyor bir süre sonra kalıcılaşıyordu. Bu süreç 2009 yılındaki krizden sonra da devam etti. Batının finansal piyasalara enjekte ettiği para bu ülkelere geldi. Ama bu sefer böyle olmayacak. Batının artık piyasalara para enjekte etmesinin soruna çözüm olmadığını idrak ettiği ve bu bağlamda özellikle 2011’in son çeyreğinde uluslar arası sermaye hareketlerinin bir önceki yılın yarısından da az boyuta düştüğünü belirten raporlar bu düşüşün gelişmekte olan ülkelere etkisinin ise 2012’den itibaren daha net görüleceğini söylüyor. Peki hal böyleyken gelişmekte olan ülkeler ne yapabilir ve nasıl bu durumdan avantajlı çıkabilirler.

Öncelikle gelişmekte olan ülkeler için bu kriz gelişmiş ülkelerle aralarındaki farkı kapatma ve onlara yetişme şansı veriyor. Artık yabancı paraya bağlı, küresel risklerin etkisi altında olmak yerine küresel riskleri etkileyecek oyuncular olmaları gerekiyor. Bunu nasıl mı yapacaklar? İşte burada her ülke için farklı önlemler ortaya çıkıyor. Ancak hepsinin yapacağı bazı ortak hamleler de var. Öncelikle ihracat yaptıkları ülkelerin krizde olmasıyla her ihracat düşüşünden etkilenmemek için ihracat odaklı büyümeyi, iç tüketimleriyle entegre edip daha kontrol edebilecekleri bir ekonomik politikaya sahip olmalılar. Mali yapılarındaki güçlerini korurken nerdeyse hiç olmayan finansal yapılardaki derinliğe ulaşmalılar. Dahası G-20 ya da başka bir çatı altında daha entegre bir dünya ekonomi yönetimi için harekete geçmeliler. Ancak böyle bir yapıyla gelecek hem onlar hem de dünyanın geri kalanı için aydınlık olacaktır.

Not: Gelişmekte olan Türkiye, Rusya, Brezilya, Çin ve Hindistan üzerine spesifik önerileri bu yazının devamında belirteceğim…

Bilal ERTUĞRUL

31 Ocak 2012

 13:28

Reklamlar

Read Full Post »

OCAK BİTERKEN KÜRESEL EKONOMİ ANALİZİ – 1…

NEREDE KALMIŞTIK?

2008 Yılının sonlarına doğru Amerika Birleşik Devletleri’nde Mortgage kredilerinin geri dönmemesi, denetimi zayıf, düzenlemesi yok denecek kadar az olan kreditörler ve finansal piyasa oyuncularının bu geri dönmeyişlerden tabii olarak olumsuz etkilenmeleri, bu grubun en önemli aktörlerinden olan Lehmann Brothers’ın iflası, AIG, Citi Grup ve General Motors gibi devlerin ancak güçlü uluslar arası sermaye ve devlet yardımlarıyla ayakta kalmayı başarmasıyla başlayan Küresel Ekonomik Kriz 2009’da nerdeyse her ülkenin canını yakmış, 2000’li yıllarda dünyada eşine ancak savaş sonrası dönemlerde rastlanmış olan ekonomik büyümeler krizin ağır tahribatıyla kaybedilmiş, işsizlik, artan borçlanma rasyoları derken dünya 1929’dan sonra en karanlık ekonomik yılını geçirmişti.

Kriz temelde bir finans kriziydi ve pek çok ülke kendi finansal sektörlerini korumak amacıyla harcamaları ve hibeleri arttırarak, finans kuruluşlarının borçlarını yeniden yapılandırarak ya da kimi durumlarda borçları silerek çözüme ulaşmaya çalıştı. Ancak bu arada devletlerin verdiği bu karşılıksız desteklerin ülkelerin mali yapılarını, borç rasyolarını kötüleştirdiği göz ardı edildi. Kısa vadeli planlar ilk bakışta başarılı oluyor ve 2010 yılı bir önceki yıla oranla çok farklı bir yıl oluyordu. 2010 yılıyla beraber başını gelişmekte olan Türkiye, Hindistan, Brezilya, Çin, Rusya gibi ülkelerin çektiği, yavaş yavaş toparlanan ABD ve Almanya’nın da bir nevi ekonomik referans olduğu performans artışı dünyanın krizin yaralarının birkaç yıl içinde atlatacağına dair güçlü bir inanç doğurdu.

Evet, dünya yeniden büyüyor ve artan uluslar arası ticaret, sıcak para bu büyümenin en güçlü göstergeleri oluyordu. Ancak kriz döneminde devletlerin yaptığı uygulamaların bir karşılığı olacaktı ve sinsi düşman fırsat kolluyordu. Bu fırsat bu kez Atlantik’in karşı yakasından yani Avrupa’dan geliyordu. Aslında Euro hayata geçtiğinden bu yana uluslar arası piyasaların ortak para politikasının ortak mali politikayla taçlandırılması gerektiği, bu olmadan Euro’nun ilk düşüşünde ciddi bir kriz doğacağı tahmin ediliyordu, ama başta Euro bölgesi ülkeleri olmak üzere kimse kendisini bu sürece hazırlamıyordu. Krizin ortaya çıkmasından önce Avrupa Birliği ya da özelde Euro Bölgesinin tek bir mali programa sahip olmasının da yolunu açacak olan anayasa süreçleri önce birkaç küçük ülkede red edilecek daha sonra ise içeriği önemsiz bir boyuta gelecek kadar küçültülerek onaylanacaktı. Euro bölgesinde ilk 10 yıl her şey yolunda gitmiş görünüyordu, ama gerçek çok farklıydı.

Gerçeğin farklılığına dair ilk işaret Euro sürecinin de temelini oluşturan Maastricht Ekonomik Kriterleri’ne bakıldığında çok net alınıyordu. Daha Euro’ya geçişin ilk aşamasında üyelerin önemli bir kısmı kriterlere uymuyordu. Dahası zaman içerisinde uymamaya devam etmeleri durumunda da herhangi bir yaptırım gözükmüyordu. İşte bu hal içinde 2009 Kriziyle beraber arttırılan harcamalarda devreye girince Euro Bölgesinde yavaş yavaş artan faizlerle gelen tehlike hissediliyordu. İlk kıvılcımın adresi Yunanistan oluyordu. Yunanistan’ın derecelendirme kuruluşlarıyla yaptığı çeşitli rakamsal manipülasyonlar ortaya çıkıyor, ülkenin özellikle borç yapısının bilinenden çok daha kötü olduğu gözler önüne seriliyordu. Hemen ardından Portekiz ve İrlanda’nın da Yunanistan’a katılmasıyla 2011’in Avrupa için çok da iyi bir yıl olmayacağı anlaşılıyordu.

İrlanda ve Portekiz kemer sıkma paketlerini, harcamaları azaltarak, tasarrufları arttırıp siyasi faturaları ödeyerek krizden çıkarken, Avrupa’nın haşarı çocuğu Yunanistan içerdeki güçlü halk muhalefetine karşı gerekli adımları atamadı ve iflasın eşiğine geldi. Yunanistan’a bu süreçte önce İspanya daha sonra ise İtalya katıldı ve Avrupa krizi yaygınlaşmaya başladı. Tam yayılma Fransa kıyılarına gelmişken Avrupa’da 8-9 Aralık zirvesi toplandı. İngiltere birliği yüzüstü bırakırken alınan kararların uygulaması 2012’yi merakla beklenen bir yıl haline getirdi.

2012’nin ilk ayında Avrupa’dan gelen adımlar tatmin edici değil ve bu krizin derinleşmesine yönelik korkuları canlı tutuyor. ABD yıl boyunca uzak durduğu, nispeten iyi büyüme ve işsizlik rakamlarıyla etkilenmemiş krizin belirtilerini son çeyrekte hissetti ve büyüme eklentilerin altında kaldı. Avrupa’nın resesyona gireceği, gelişmiş ülkelerden AB dışında olanların ise çok küçük büyüme rakamlarında olacağı beklentisine girilen 2012 ve sonrası için dünyanın kaderi kanımca gelişmekte olan ülkelerin ne yapacağında saklı? Ve bu gelişmekte olan ülkelerin politikaları ya krizi daha da derinleştirecek ya da krizin etkisinin daha hızlı atlatılmasını sağlayacak…

Not: Bu yazının devam yazısında önemli gelişmekte olan ülkeler Çin, Brezilya, Rusya, Hindistan, Güney Afrika ve Güney Doğu Asya bölgesinin olası ekonomik politikaları ve bunların sonuçlarına değineceğim…

Bilal ERTUĞRUL

30 Ocak 2012

21:44

Read Full Post »

BU KOMEDYA ARTIK SON BULSUN…

Dün akşam saatlerinde 7 saat süren görüşmelerin ardından ülkemizde Sözde Ermeni Soykırımının İnkarının Yasaklanması olarak bilinen yasa tasarısı beklendiği gibi Fransız Senatosu’nda onaylandı. Yasa tasarısı senatoda onaylandıktan sonra bir Fransız Bakan NTV’de canlı yayına çıktı. Özetle şöyle diyordu; “Biz Ermeni Soykırımı’nı tanıyan yasayı 2003’de geçirdik 9 yıldır neredeydiniz, 9 ay önce de bir paket vardı orada neden yoktunuz, yanlış yorumlamayın, tasarıda Ermeni lafı yok dedi, genel olarak soykırım inkarına uğraşıyoruz ve bunu insan hakları meselesi olarak görüyoruz.” dedi. Aslında Fransız bakanın konuşması ve daha sonra Türkiye’de duyduğumuz açıklamalardan sonra aklıma tüm bu olup biteni açıklayacak tek bir laf geldi: Komedya…

Öncelikle daha önce de sözde Ermeni Soykırımı üzerine yazdığım yazılarımda belirttiğim gibi 1915 olayları kesinlikle Birleşmiş Milletler sözleşmesiyle belirlenmiş Soykırım tabirine uymamaktadır ve bu olayların adı ancak karşılıklı katliam olarak konabilir. Hal böyle iken özellikle Ermenistan dışında yaşayan başta Fransa ve ABD Ermeni Diasporalarının öncelikle ilgili ülkelerde kendi çıkarları için bu olayları Soykırım olarak tanıtma çabaları 2000’li yıllarla beraber zirveye ulaştı. Bu Komedya da burada başladı. Çünkü tarihçilerin uzmanlığına bırakılması gereken bir konu siyasi istismar ve çıkar hesapları peşinde tarih sahnesinden parlamentolara iniyordu ve o gün Komedya start alıyordu.

Daha sonra başta ABD olmak üzere pek çok ülkede Türkiye karşıtı grupların etrafında en kolay buluştuğu konu bu sözde soykırım konusu oldu. Ama ne yazık ki Türkiye bu komedya ve sonuçlarının ulaşabileceği nokta hakkında çok geç uyandı. İlgili süreçte belli ülkelerde Soykırım olarak tanınan 1915 olayları ve 24 Nisan anma törenleri uzun dönemde Türkiye için büyük bir dezavantaj oluşturacaktı. Ve nihayet 2012’de Fransa’da gelişen süreçle Türkiye uyandı. Ama aslında bizim uyanışımızda bir komedyadan başka bir şey değil. Neden mi? Fransız Bakanın açıklamalarına dönelim. Ne diyor; biz Soykırımı 2003’de tanıdık diyor. 2003 yılında bu ülkede iktidar da muhalefet de halk da aynıydı. Hani bugün hepimiz hep bir ağızdan bağırıyoruz ya işte o hepimiz aynıydık. Adamlar o arada Fransa, İsveç, İsviçre gibi pek çok ülkede soykırımı resmi olarak tanıttılar. Avrupa’nın dünyada yaptığı emperyalist ilerleme ve gerileme katliamları bir yanda dururken Hitler’in Yahudi Soykırımı’nın yanında ilk akla gelen soykırımı olarak Avrupa’nın düşünce dünyasına koydular. İşte o gün susan biz bugün konuşuyoruz, boykot ediyoruz, ticaret hacimleriyle tehdit ediyoruz, dahası gerçekten birilerinin bir şeyler yapabileceğine inanıyoruz. Yapmayın sadece komik oluyoruz. Yıllardır uyuyarak bu boyuta getirdiğimiz bu konuda artık konuşarak katkıda bulunuyoruz. Bu yüzden işte sırf bu yüzden ilgili süreçte bu ülkede siyasette iktidar muhalefet, bakan vekil, iş adamı kanaat önderi kim ve ne olursa olsun yıllardır susan bugün konuşanların sözleri benim için anlamlı değildir. Onlar da bu komedyanın parçalarıdır.

Peki madem bu yapılanlar Komedya ne yapmalıyız, nasıl doğru adımları atarız? Onları da açıklayayım. Öncelikle bir gerçekle yüzleşelim başta Avrupa ve Amerika olmak üzere pek çok ülkede 1915 olayları artık Soykırım olarak tanınmıştır. Bu gerçekle yüzleşmek bu gerçeği kabul etmek değildir aksine kabul etmemenin yetmediği, elimizde kanıtlarımız olmadan, konu tarihçiler tarafından netleştirilmeden bu süreçte kaybeden olmaya devam edeceğimizle yüzleşmek demektir. Bu sebeple acilen bu konu Türkiye’de daha şeffaf konuşulmalı, devlet arşivleri Türk, Ermeni ve tüm milletlerden tarihçilere açılmalı, konunun araştırılması için gerekirse devlet bursları verilmeli ve bu konu artık netleştirilmelidir. Dikkat edilirse bu önerdiğim çözümlere yıllardır Ermeni tarafı karşı koymaktadır, neden; çünkü ancak ve ancak bu yolla bu davada kaybeden olacaklarını çok iyi biliyorlar ve ne yazık ki yıllardır bu masaya gelmemeye özen gösterip, bizi de uyutuyorlar. Artık uyanma ve bu komedyadan ayrılma zamanı. Araştıracağız, öğreneceğiz, öğreteceğiz ve gerçek neyse onla yüzleşeceğiz. Bu arada da başta siyasiler popülist söylemlerden uzak duracak yapamayacağımız, Türkçesiyle yemeyecek önlemlerden bahsetmeyeceğiz. Fransa ile pek çok örgütte aynı çatı altındayız. Daha 3 ay önce Libya’da, yarın Suriye’de onların dümen yolundayız. Bu bağlamda Sarkozy’nin içerde yaptığı şovu biz de ülkemizde yapmayacak ve gerçekçi olacağız. Siyasiler artık bu işe karışmasın sadece arşivleri açsın ve gereğinin yapılmasını her gün bu sıkıntıyla yüzleşen, yurt dışında yavaş yavaş soykırımcı damgası vurulan halka, o halkın oluşturacağı sinerjiye bıraksın. Ama millete gazı yükleyip bir on yıl daha uyutmaya çalışmasın. Bu sorun artık halk olarak bizi rahatsız etmektedir ve adı Türk Diasporası olsun, Türk bilim adamları, tarihçileri olsun ne olursa olsun bu halk artık bu sorunun çözülmesi için gereken desteği verecektir ve de vermek zorundadır.

Komedya, komedya, komedya… 1915 Olaylarına Soykırım kisvesi vurulmaya çalışıldığı günden bu yana Ermeni Diasporasının yaptıkları, bize yaptırdıkları için kullanılabilecek tek kelime Komedya’dır. Ancak bu Komedya her geçen gün bizi Türk insanını dünyada Soykırımcı olarak tanıtmakta hem imajımızı bozmakta hem de haksız bir ithamı daha bugünden doğacak çocuklarımıza yüklemektedir. İşte sırf bu yüzden dahi olsa büyüklerimizin ne yazık ki çok uzun zamandır içine düştükleri bu Komedya’dan biz çıkmalıyız, araştırmalıyız, çıkacak gerçek neyse onla yüzleşmeliyiz ve artık bu sorunu geldiği yere tarihin sayfalarına, alınacak her dersi alarak göndermeliyiz. Bu yüzden bu komedyayı bitirmeli ve yeni, aydınlık yarınlarda daha önemli konulara odaklanmalıyız.

Bilal ERTUĞRUL

25 Ocak 2012

21:04

Read Full Post »

BU CUMA KARA CUMAYDI…

13 Ocak 2011 günü Türkiye Cumhuriyeti tarihine, Anadolu tarihine kara bir gün olarak kaydedilecektir. Çünkü bu Cuma günü Kıbrıs davasının efsane lideri, dava adamı Rauf Denktaş ile bir zamanlar bu topraklarda el ele kol kola yaşadığımız, sevgi dolu günler geçirdiğimiz Anadolu Rumlarının son emanetlerinden Lefter Küçükandonyadis’i kaybettik. Konu Türk –Rum ilişkileri olduğunda akla gelen ilk isimlerden Lefter ve Denktaş’ın kaybı büyük umutlarla başladığımız 2012’nin bize kötü bir sürprizi oldu. Umarım yeni yılımızda bu kayıplar canımızı daha çok yakmaz. Peki, bu isimler neden önemliydi ve neden beni bu kadar üzdü? Açıklayayım…

Öncelikle Rauf Denktaş’a değinmek istiyorum. Bir dava adamı, bir ömrün, hayallerin, ailenin sahip olunan ya da olunma ihtimali olan her şeyin feda edilebileceği bir davanın adamıydı. Bazen yazılarımda bahsettiğim, hani şu geçen yüzyılda çokça bulunan ama bu yüzyılda parmakla sayabildiğimiz dava adamlarının belki de sonuncusuydu.

Rauf Denktaş zor ve kimilerine göre bugün bile imkansız bir davaya adanmış bir ömür yaşamıştı. Çok küçük yaşta annesini kaybeden Rauf Denktaş anne olarak Kıbrıs’ı yani vatanı seçecek hayatını ona adayacaktı. Eğitimini Türkiye’de alan, üniversitede İngiltere’den hukuk diploması alan Denktaş Kıbrıs’a dönerken yok olmaya giden bir cemaatin kaderini de değiştirmeye gidiyordu. Denktaş öncesi Kıbrıs bir Rum adası ve küçük bir Türk cemaatiyle anılıyordu. Ama o bu küçük cemaatten bir halk çıkaracaktı. İşte bu yüzden o büyük bir adamdı. Denktaş savaş yanlısı bir adam değildi ama yaşadıkları ona Türklerle Rumların aynı anda bir arada, tek devlet çatısı altında yaşamayacağının, onlar istese de birilerinin bunu yaşatmayacağını anlamıştı. Bu yüzden iki toplumun iki devletle yola devamını savunuyordu. Bu davasında zaman zaman anavatan, göz bebeği Türkiye’sinden de destek alamıyordu ama asla vazgeçmiyordu. Hiçbir zaman küsmediği bu topraklara da bu toprakların evlatları olan bizlere de güvenmekten vazgeçmedi.

Rauf Denktaş bazılarına göre Yaser Arafat’ın Türk versiyonuydu. Her ikisi de cemaatten yok oluşa giden kitlelerden bir ulus çıkarmış ve ömürlerinin sonunda meyveleri yemeden bir kenara çekilip vefat ediyorlardı. Bugün Kıbrıs’ın bizim için ifade ettiği tüm değerleri bir kenara koyun ve şöyle bir bakın, düşünün; bunlara anlam katan dava artık öksüzdür. O davanın babası dün itibariyle ölmüştür. Kıbrıs bugün Türkiye için, orada yaşayan kardeşlerimiz için atfettiği önemi ona borçludur. Dünyaya, Türkiye’ye, Kıbrıs’a Kıbrıs Türkü’nü öğreten, orada yaşayan ve yok edilmek istenen bir kitlenin hakkına adanmış bir dava adamını dün kaybettik.

Başımız sağ olsun. Dünyada barış, adalet ve özgürlük için atan her yüreğin başı sağ olsun…

Dün aramızdan ayrılan diğer önemli isimde Lefter Küçükandonyadis’ti. O da tıpkı Denktaş gibi 88 yaşındaydı. Cumhuriyetle yaşıt bu insanlar cumhuriyetin bu topraklarda yeniden yeşerttiği özgürlük, barış ve kardeşlik duygularının nadide temsilcileriydi. Denktaş Kıbrıs’ta tüm düzensizlik ve kan istismarcılarına karşı bir adada iki millet için bir yaşam feda etti. Lefter ise bu topraklarda sürmesi gereken, yüzyılların boynumuza yüklediği kardeşlik ve hoşgörünün son temsilcilerindendi. Yunanistan onu kendi milli formasıyla görmek istediğinde ben Türk değilim ama Türkiyeliyim ve o ülkenin ay-yıldızını hiçbir bayrağa değişmem diyecek ve doğduğu topraklarda ölmek, ölene kadar da bu toprakların yüzyıllardır getirdiği değerleri paylaşmak için yaşıyordu. Yunanistan’da hastalandığında ailesine ülkeme dönmek istiyorum, ölürsem de orada öleyim diyordu. İşte o bu ülkeyi bu kadar çok seviyordu.

Türkiye’de bugün büyük takım olarak görülen Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray’a anlam katan, onlara duyulan sevgiye bir nedensellik veren efsanelerin sonuncusuydu Lefter Küçükandonyadis. Beşiktaş Baba Hakkısız, Galatasaray Taçsız Kral Metin Oktaysız, Fenerbahçe Leftersiz asla bugünkü anlamlarını bulamazlardı. Türkiye’de futbola, spora yaptığı katkı, verdiği anlam sadece bir topu tekmeleyen esmer çocuk olmaktan çok öte bir şeydi ve Lefter bu derinliğin nadide çiçeklerindendi.

Lefter Küçükandonyadis benim de olmak istediğim ve bazen kendimi naçizane temsilcilerinden birisi olarak gördüğüm Anadolu İnsanı tanımını çok iyi taşıyan insanlardan birisiydi. Askerliğini Diyarbakır’da yapan, doğu ve güneydoğuda sporun yaygınlaşmasını sağlayan Lefter büyük şehirlerden önce doğunun toprak sahalarında koşturuyordu. Ünlü bir futbolcu olduktan sonra 20 günde ülkenin dört bir yanını kapsayan bir geziye çıkacak, gittiği her yerde halkın büyük sevgisiyle karşılaşacaktı. Nitekim 6-7 Eylül olaylarıyla, çeşitli kışkırtmalar sebebiyle bu topraklarda doğmuş, buranın değerleriyle büyümüş insanlara hiç yakışmayan hareketlere katılmış Türkiyelilerin imajını düzelten, onları savunan da yine Büyükadalı balıkçının bu kara kuru çocuğu olmuştur. Çünkü o bu topraklarda bin milletin tek devlette yaşayacağı, güzellikleri olduğu gibi acıları da paylaşacağına inanmış bir neferdi ve ne yazık ki bu nefer de dün söndü.

Evet 13 Ocak 2012 günü Türkiye ve Dünya iki nadide çiçeğin son kez güneşi selamlamalarına tanıklık etti. Dün iki fener söndü. Ama bizler onların bıraktığı değerler, inançlar ve davalarla yeni fenerler olabiliriz. Bu sebepten bugün acıyı bal eylemeli, göz yaşlarını yürekten akıtmalı ve yarınlarda daha güzel bir Türkiye, daha güzel bir dünya için daha güçlü çalışmalıyız. Umarım bir daha böyle kara cumalar yaşamayız…

Bilal ERTUĞRUL

13 Ocak 2012

23:57

Read Full Post »

GERGİN SİYASİ ORTAM ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ – 2

İlkyazımda son dönemde artan gergin ortamın ilk halkası olarak gördüğüm Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanmasını değerlendirdim. Bu yazımda ise Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu hakkında yargıya müdahale suçuna yönelik soruşturma için istenen fezleke ve buna mukabil verilen cevaplarla gerginleşen hukuk-siyaset temelli tartışmalara değineceğim.

Hukuka saygı nedir, nerede başlar, nerede son bulur, hukukun üstünlüğü ne zaman eleştirilemezliğe dönüşür ve bu durum hangi sonuçlara yol açar, üstünler hukukunda üstünler yer değiştirdiğinde hukuk neden yer değiştirmez ve ülkemizde siyasetle hukuk arasında neden hep bir ast üst ilişkisi mevcuttur? Aslında bu soruların pek çoğunun cevabı son olayda karşımıza gelmiştir ve sadece yüzleşmemizi beklemektedir. Öncelikle Türkiye Cumhuriyeti tarihi hiçbir devrinde hukukun üstünlüğüne yer ayrılmayan sadece üstünler hukukunun vuku bulduğu bir tarihtir. Evet bu Atatürk döneminde de, Menderes, Demirel, İnönü, Evren, Özal ve son olarak Erdoğan dönemlerinde de değişmeyen yegane gerçeklerdendir. Yaklaşık 85 yıl önce bu topraklar İstiklal Mahkemeleri’nde tek parti diktasının üstünlüğünü hukuki yollarla tescil ve muhalefeti bertaraf etmesine şahit olmuştur. Menderes önce İnönü’nün kendi üstünlüğünde pek çok yönden kendisini zorladığı muhalefet dönemini yaşamış, daha sonra aynı zorlukları muhalif basını da içine alacak şekilde kendisi İnönü’ye karşı yaşatmıştır. Yine darbe yönetimlerinin yaptıkları her işi yasal zemine oturtma çabaları ve bu konudaki başarıları takdire şayandır. Son olarak kendisi de bir önceki üstünler tarafından 28 Şubat ve sonrası süreçte yine hukuk kullanılarak mağdur edilen muhafazakar kesimin iktidarında yine üstünler hukuku yoluyla hukukun nasıl ortadan kalktığına şahit olmaktayız. Burada acı olan yaklaşık 90 yıllık bu sürece rağmen halen üstünlerin, hangi grup olurlarsa olsunlar, hukukun üstünlüğü yerine üstünler hukukuna saplanması ve bundan uzun vadede acı çekmeleridir. Hiçbir kuvvet ilelebet üstün olmayacağına göre bir gün mutlaka bu sistemin ezdiği taraf olacaktır.

Üstünler hukukunda tehlikeli olan sadece üstün değildir. Aynı zamanda ona yaranmak isteyen çevrelerde bu hukukun temsilciliğine soyunup adaleti ortadan kaldırabilirler. Ve bazen ne yazık ki o üstünler de bu durumu engelleyemez. İşte ülkemizde emekli bir genelkurmay başkanı, bazı milletvekilleri, çeşitli gazeteciler hiçbir yere kaçma ihtimalleri bulunmamasına rağmen gözaltındadır ve ne yazık ki pek çoğu üstünlerin de hukuka inancını yok edecek kadar absürt tutuklamalardır. Bir ülkede tutuklama hüküm vermeye dönmüşse, özel yetkili mahkemeler eleştirilemez konuma gelmişse, herkes her an sebebi ne olursa olsun ve neyle suçlanacağını bilmeden gözaltına alınıp, orada ölebileceğini düşünüyor ve adli makamlardaki, yasama ve yürütme erklerindeki seçilmişler buna göz yumuyorsa bu danışıklı dövüşün adaletle ilgisi yok demektir. Ve bugün için Türkiye’de adalet artık dar ağacındadır. Muhalefet lideri de, bakan da, başbakan da yargılanmalıdır ama gerekçeler içi dolu olmalıdır. Hukuk toplumsal vicdandır ve toplumsal vicdana aykırı vicdanların her hangi bir konuda fikir belirtmesi hukuka müdahale değil olsa olsa hukuku renklendirme, alternatif sunmadır. Bu bakımdan Kılıçdaroğlu’na yöneltilen suçlama abesle iştigaldir.

Kılıçdaroğlu ve CHP grubu bu hamleye karşı bağımsızlıklarının grup olarak kaldırılmasını talep etmiştir. Yerinde ve doğru bir adımdır. Şimdi hükümet vekil sayısını kullanıp bunu engelleyebilir ama o zaman hukukun üstünlüğünde değil de üstünler hukukunda olduğumuz belgelenir. Ya da engellemez, Kılıçdaroğlu’da içeri alınır, bir kahraman yaratılır ve bugünün üstünleri yeni üstünler gelirken kaderlerini eklemeye başlar. Çünkü eksik adalet sadece mazlum doğurur ve mazlumlar hele de duygusal doğu demokrasilerinde bir gün mutlaka kazanır. Bunu da kendimi de içerisinde saydığım muhafazakar kesimler bugün Türkiye’de en iyi bilenlerdir. Bu sebepten hukukun üstünlüğüne geçiş için bu fezleke bir adım olabilir ve olmalıdır.

İktidar yeni anayasa ve sadece yetkili, hızlı ve modern bir hukuk sistemi için hızlanmalı, muhalefet il il, köy köy yeni anayasa için çalışıp bunu iktidarın başında sallanan bir Demokles kılıcı olarak kullanmalıdır. Sivil toplum artık bu yasal ama asla hukuki olmayan sürece karşı durmalı, isyan bayrağını siyaset odaklı hesaplar yerine gelecek nesillere daha aydınlık bir Türkiye bırakmak üzere çekmelidir. Kendi ülkesinde hukukun eleştirilmesine hak tanımayan bir ülke Fransa da yasal olarak tanınmış bir sözde soykırımın inkarının suç sayılmasına karşı çıkarken önce kendi içerisinde inandırıcılık sağlayamaz ve ne yazık ki bu ve dahili uluslar arası meselelerde de hep içerden vurulur. Bu yüzden de hızlı adalet, kanayan yaranın kanaması için pansuman yerine kökten ameliyat bugünün Türkiye’sinin ihtiyacıdır ve her şeyin en iyisini hak eden bu halka verilmelidir.

Bilal ERTUĞRUL

11 Ocak 2012

22:33

Read Full Post »

GERGİN SİYASİ ORTAM ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ – 1

Bir süredir çeşitli yolculuklar ve kısa süreli rahatsızlığım sebebiyle sizlerden uzak kaldım. Yazılarıma devam edemediğim arada Türkiye iç gündemi neredeyse Başkanlık Seçimi’yle uğraşan Amerikan Kamuoyu kadar gergin ve hararetliydi. Önce 2011’in son günlerinde yaşanan Uludere Katliamı’yla vicdan sahibi vatandaşlarımızın yüreği yandı. Ancak bu yürek yangını ne yazık ki belli çevrelerce kullanılmaya çalışıldı ve siyasi tartışma eksenine çekildi. Ben bu konuya bu yazımda yer vermeyeceğim. Çünkü masum siviller nerede ve hangi koşullar altında olursa olsun öldürülüyorsa ve bu ölümde cellat devlet eli oluyorsa ben buna Katliam derim ve bu katliamları da siyaset üstü görürüm. Bu siyaset üstü gördüğüm konudaki fikirlerimi sürecin gelişimiyle beraber gelecek yazılarımda aktaracağım. Bu olay sonrası gerçekleşen eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un Tutuklanması siyasi olmayabilirdi ama hükümete karşı darbe suçlamasıyla gözaltına alınmış olması konuyu doğal olarak siyasi yapar. Bu olayın etkisi geçmeden Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun adli sürece müdahale kapsamında dokunulmazlığının kaldırılması istemi gündeme bomba gibi düştü. İşte bu iki olay bugünkü yazımında temelini oluşturmaktadır. Şimdi fikirlerimi paylaşayım…

İlk olarak eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanmasına değinelim. Orgeneral İlker Başbuğ Genelkurmay Başkanlığı yaptığı dönemde beğendiğim bir isim olmuştu. Çünkü henüz görev başına gelmeden şahin general, hükümetle kavgaya tutuşacak tarzı anti-demokratik beklentiler zirve yapmışken Türkiye’de askerin siyasi zeminden ayrılışının yavaş ama tutarlı bir şekilde gerçekleştiği döneme imza attı. Başbuğ’un tutuklanmasına verilen tepkileri incelediğimizde ideolojik sınırlar içerisine hapsolmuş adalet ve yargı anlayışının tehlikeleri de son dönemdeki pek çok olayda olduğu gibi yüzümüze çarptı. Bazı kesimler gerekçeye, şekle ya da Başbuğ’un kendisini nasıl savunduğuna bakmadan bir bayram havası estirdi. Çünkü Türkiye’de ilk kez sivil bir yönetim döneminde eski bir genelkurmay başkanı tutuklanmıştı. Bu ileri demokrasi ya da adil düzen için mükemmel bir adımdı. Kanımca en tehlikeli kesim bu grupta yer alanlar olmuştur. Çünkü bu grubun düşünce şekli yıllar öncesinde Başbakan’ı hapse atan zihniyetin bir yobazı içeri tıkma olarak adlandırdıkları hukuksuz, adaletsiz eylemlerine sevincinden öteye gitmiyordu. O günlerin mazlumu Recep Tayyip Erdoğan’ın bu ülkede Başbakanlığa uzanan serüveninde o gözaltı ve haksızlığın etkisi bugün o sevinci, 28 Şubat sevincini yaşayanların kursağındadır. Ve ne yazık ki bugün bazı gözaltı ya da tutuklanmalara, henüz kişinin hükmü kesinleşmeden delicesine sevinenlerin de yarın kursakları bir adalet sancısıyla dolacaktır.

Bu ilk grubun tam karşısında bir de tutuklamaya tamamen karşı, asla inanamayan ya da aslında inanmak istemeyen askeri ve onun üzerinde simgeleştirdiği değerlerinin yıkılışına isyan eden bir kitle var. Bu kitle de bana son dönemlerde her feryadında Kabe’de putlar yıkılırken çıldıran, tüm dünyalarının da o putlarla beraber yıkıldığını hisseden Mekkeli Müşrikleri hatırlatıyor. Onlarda putların yıkılmazlığına inanmış, o putlardan aldıkları gazla Müslümanların ilk dönemlerinde her türlü işkenceyi yapmışlardı. Ancak günü geldiğinde putların yıkılması bile onları daldıkları rüyadan uyandıramamıştı. Ne yazık ki uzunca süre halkın haklı adalet isteğinin karşısında duran, halka rağmen halkçı olduklarını iddia edecek kadar ileri giden bu grup da ne yazık ki Başbuğ’un tutuklanmasına at gözlükleriyle baktı. Sebepler, suçlamalar dikkate alınmadan direkt karşı çıkmanın bundan başka izahı yoktur.

Bir de bu tarz siyaset zeminli hukuki konularda orta grup olarak kalan 3. Bir grubumuz var. Bu grup vicdan sahibi, hukuka inanan insanlardan oluşmakta ve bu tarz konularda en tarafsız grup olarak ortaya çıkmaktadır. Bu grubun bu davada üzerinde durduğu nokta ise yargılama mercii oldu. Direkt olarak eski bir genelkurmay başkanının kaçma ihtimali bulunmadığını söylemekten çekinen, bunun yerine onun tutuksuz yargılanmasını anayasa mahkemesinde yapılacak bir yargılamayla sağlanacağını düşünen bu grubun daha cesur olması ise umudumdur.

Benim bu konudaki şahsi fikrime gelince hukukçu olmadığımdan sadece vicdani fikirlerimi belirtebilirim. Öncelikle yargılama yeri konusunda fikrim net. Ne Anayasa Mahkemesi ne de Özel Yetkili Mahkeme. Çünkü benim adalet anlayışımda anayasa mahkemesi yargının üzerinde oluşturulmuş yapay bir kurumdur ve bırakın belli davaların yargısal adresi olmasını, yasaları denetleme yetkisinin dahi olmadığını düşünmekteyim. Ve tam demokratik bir ülkede anayasa mahkemesinin varlığının da abesle iştigal olduğunu düşünmekteyim. Özel yetkili mahkemeler de yine hukuk dışı kurumlardır ve eski devlet güvenlik mahkemeleri gibi yargıda yasama ve yürütmenin hakimiyetini sağlama ya da kuvvetler ayrılığını yani demokrasinin özünü yok etmekten başka her hangi bir anlam ifade etmemektedir. Bu yüzden anayasa mahkemesi gibi tam demokratik bir ülkede onların da yeri olmadığını düşünüyorum. Ben bu davanın normal ceza mahkemelerinde görülmesinin yeterli olduğunu düşünmekteyim. Tutuklanma olayına karşı da fikrim net: İlker Başbuğ’un tutuklanması da sadece hukukun yok olmaya yüz tuttuğu, tutukluluk haliyle hüküm giydirildiği ve her geçen gün halkın vicdanen adalete olan güvenini kaybetmesine sebep olan sürecin son adımıdır. Türkiye’de artık tutuklamak o kadar kolay, hüküm vermek o kadar zor ki belki de bu bizim adaletimizi dünyanın en kötü adalet sistemlerinden birisi haline getiriyor. Başbuğ’un tutuklanmasında benzer birkaç tutuklanma olayında olduğu gibi daha önce bu tarz tutuklamalara tepki vermeyenlerin ortaya çıkması da trajikomiktir. Dün birilerinin canını yakan yanlış düzen bugün kendi canlarını yakınca isyan edenler ne yazık ki dünkü hatalarının bedelini ödemektedir. Ama en acısı dün canı yananların bugün can yakarken, kısasa kısas diyerek konuyu geçiştirmeleri ve adaletsiz Türkiye sarmalını yarınlara çok daha büyük bir tehdit olarak bırakmalarıdır. Benim şahsi kanaatim başlangıçta da belirttiğim gibi İlker Başbuğ’un darbe yapma niyeti taşımadığı ve ona yöneltilen suçlamaların yersiz olduğudur. Dahası konu internet andıcı ve darbe olduğunda kendi döneminde sitelerin çoğunu kapattığı yine iddianamede yer alan Başbuğ içerdeyken, bu sitelerin zirve yaptığı, E-Muhtıra sahibi, Şemdinli’de ki Kırtasiye Baskınının arkasında mahkemede sadece adının geçmesiyle dönemin savcısının işine hem de bu demokrasi sevdalısı iktidar döneminde son verilmesini sağlayan, süper arabasıyla Kadıköy’de dolaşan Yaşar Büyükanıt dışarıdaysa ben bu adalete inanamam. Kimse de bu halkın ne bu ve benzeri davalara ne de hukukun halen bu ülkede var olduğuna inanmasını beklemesin…

Not: Kemal Kılıçdaroğlu’nun hakkında fezleke hazırlanması ve genel olarak Türk Adalet Sistemi üzerine düşüncelerimi devam yazılarında aktaracağım…

Bilal ERTUĞRUL

11 Ocak 2012

13:10

Read Full Post »

BANA BİR BAVUL LAZIM…

2011 yılını acısıyla tatlısıyla geride bıraktık. Bugünlerde herkes yeni yılla ilgili mesajlara daldı. Dikkat ettim de tüm mesajlarda en uçlarda yaşanan bir Pollyannacılık var. İnsanlar güzel dilekleri ardı ardına sıralıyor. Ama sanırım geçen yılın muhasebesi pek yapılmıyor. Hâlbuki hem ülkemiz için hem de dünyamız için oldukça zorlu bir yılı geride bıraktık. Dünyada yaşanan ekonomik ve insani krizler, ülkemizde artan bölünme, yaşanan acılar bu kadar kolay geride bırakılmamalı diye düşünüyorum. İşte toplum hakkında bu düşünceler içerisindeyken kendi muhasebemi yapmaya karar verdim. Bir nevi vicdan muhakemesi de denilebilir.

2011 yılı benim için karmaşık duygular arasında başladı. Artık 17 yıllık eğitim – öğretim hayatımın sonuna gelmiştim. İlk kez ciddi bir iş ve kariyer baskısı altındaydım. Ama mesele özgeçmişlere sıralanacak başarılarsa bunlar açısından her zaman şanslı insanlardan olmuştum. Her zaman doğduğum topraklara Anadolu’ya borçlu olduğumu düşündüğüm topluma, kültüre, tarihe ilgimin getirdiği kendimi açıklayabilme gücüm ve doğuştan gelen sonradan geliştirmek için açıkçası pek de uğraş vermediğim analitik düşünme yeteneğimle birleşince özgeçmişleri dolduran akademik ve akademik olmayan başarıları ardı ardına sıraladım. Haksızlık etmeyeyim bunlar beni bugüne kadar iyide taşıdı. Ancak ilk olarak bu yılın ortalarında özgeçmişlerde yer bulmayan bazı eksikliklerimle yüzleşmeye başladım. Belki yaşıtım olan pek çok kişi için önemli eksiklikler olmayabilir ama bunu mezuniyet sonrası kariyerimde yaşadığım için sizlerle paylaşacağım.

Bu yıla kadar beni tanıyanlar kendimi bildim bileli savunduğum bir düşüncemi mutlaka anımsayacaklardır. İnsanlar iki gruba ayrılır ilk grup kendisi için doğan, yaşayan ve ölenlerden oluşur, diğer grup ise doğduğu günden itibaren başkaları için, insanları, doğduğu topraklar için yaşamayı kader edinmiş ölümü de yine bu kutsal amaçları uğruna olanların grubuydu. Hayatımdaki pek çok tercihimi insanlara açıklarken bu tezimi kullandım ve kendimi hep ikinci gruba attım. Aslında çok dürüst davranıyordum çünkü öyle düşünüyordum ya da düşünmem gerektiğine koyu bir bağnazlıkla saplanmıştım. Pek çok konuda attığım adımları, ülkülerimi, dostluklarımı hatta sevdalarımı bu düşünce şekilleniyordu. Bazen bir kılıçtan keskin davranmamın, olmadık bahaneler arkasında onlarca kalp kırmamın tek tesellisini böyle düşününce bulabiliyordum. Karacaoğlan torunu olarak çok seviyordum ama yine bu kendime kutsal amaç uğruna sevdiklerime sevdamı söylemiyordum. Ya da beni sevenlere asla kapıyı açamıyordum. Dostlar ediniyor kimine onca yanlışa rağmen katlanıyor kimiyle tek yanlışta ya da yanlış anlama da tüm ilişkimi bitiriyordum. Kadınlardan ya da benim yaş grubumda kızlardan, onlarla kurulan samimi diyaloglardan belki de yine aynı sebeple kaçıyordum. Kendim için yaşayamam, ülkem için yaşamalıyım, insanlık için doğdum onun için ölmeliyim diyordum ama hiç kendimi kandırdığımı anlayamıyordum. Aslında bazen düşünüyorum da hep erken öleceğimi hissettiğimden belki de bir günde iki ömür yaşamaya çalışıyordum.

Ancak bu yıl bir şeyler değişti. Kaderin yaşamak zorunda olduğumuz bir yazgı olduğundan çok kendi yaşadıklarımızla yazdığımız bir yazıt olduğuna daha çok inanıyorum mesela. Sevip de söyleyemediğim, sevilip de sevemediğim kızlarla yaşanacak aşklardan yaşanması gereken ama hep bir yerlerde bahaneler arkasında sakladığım o aşklardan büyük pişmanlıklar duyuyorum mesela. Ya da bir hiç uğruna yok ettiğim dostluklarımdan yaşanmamış dost muhabbetlerinden de aynı pişmanlıkları duyuyorum. Birilerine abi, baba olmaktansa onlara arkadaş olmayı tercih etmemiş olmama da içten içe bozuluyorum. Mesela okuyamadığım kitaplardan, izlemediğim filmlerden, haksızlığa uğrayan on binlerce insanın hikayesine kulak kabartmak yerine daldığım uzun futbol tartışmalarından da pişmanlık duyuyorum.

Başkalarına onlar adına zaman yaratmasam belki de daha genç olabilirdim. En azından bu kadar kişinin hayatıyla yaşlanmak yerine daha genç, kendi yaşımda mesela gösterebilirdim. Mesela arada öğrenmediğim dahası öğrenmek için pek çabada sarf etmediğim Arapça için hayıflanıyorum ya da ne bilim bir müzik aleti çalmadan geçen bunca yıla, anlaşılmamış yazarlar üzerinde yapılmamış tartışmalardan, en kötüsü onca zaman geçirdiğim dost ve akrabaları aramakta hep yaşadığım ertelenmişliklerden de pişmanlık duyuyorum. Dünyayı değiştirmeye and içmiş gibi yaptığımdan bunları yapamadım. Dahası pişmanlıklarımı dahi paylaşamadım. Eski bir sokakta bulunan birkaç kurumuş ağaçtan başka bir şeyim yokmuş gibi hissettiğim bazı gecelerde sığınabileceğim bir kucak bulamadım. Kısacası birileri için yaşama bahanesiyle yalnızlıkla o kadar sarmaş dolaş oldum ki bir zaman sonra o birilerinden kaçmak üzerine bir yaşam kurmaya çalıştım. Belki de yurt dışına gitme isteğimin temeli de burada yatıyor. Bilmiyorum yaptıklarımdan pişmanlık duymuyorum ama yapamadıklarımla yaşamayı da henüz başaramıyorum.

Bu yüzden yeni yılda bana bir bavul lazım diyorum. Yaşadıklarımın muhakemesini yaptıktan sonra alınacak gönülleri aldıktan sonra yapamadıklarımla yüzleşmek için farklı bir yerlerde zaman geçirmek istiyorum. Mesela her zaman düğün yerim olarak düşündüğüm İskoçya’nın bol yağmurlu topraklarında, bir Tibet Manastırı ya da Hint Köyü’nde, İran’ın Azerbaycan yakınlarında bir dağ köyüne, Güney Amerika’nın henüz yerlilerin kokularının ölmediği topraklara ya da ne bilim Sibirya steplerinden Moğolistan’a kadar olan kuş uçmaz, kervan geçmez topraklarda. Buralara gitmek sanırım 2012’de nasip olacak ve bu yılın sonunda yapamadıklarımın en azından bir kısmını yapmış olacağım. Mesela seneye bu zamanlarda dostlarla olacağım. Hem de tek gelmeyeceğim yanlarına bir eş de bulacağım. Öyle her şeyi onaylayan tiplerden değil, karlar arasında korkmadan başını çıkarabilecek kardelen kadar cesur, karşımda ayna kadar açık ve onu kırdığımda vereceği acı bir cam kesiği kadar yakıcı olacak. Birkaç lisan daha konuşacağım mesela. Ülkemin insanlarını daha çok tanıyor olacağım ve artık büyük adam olmanın küçük engellere takılınca onları yok etmekten değil de onları da omuzlarına alarak doğruya onlarla beraber gitmekten geçtiğine tüm benliğimle inanacağım. Ama dedim ya tüm bunlar için şimdi Bana bir bavul lazım…

Not: Bundan sonra ömrüm elverdikçe bugün çok azını doldurduğumu düşündüğüm bavulun hikayesini ve değişimini yıl sonlarında bir şekilde tüm insanlara anlatacağım. Yani bir bavulun hikayesini yaşayarak yazacağım…

Bilal ERTUĞRUL

1 Ocak 2012

00:45

Read Full Post »