Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for 11 Oca 2012

GERGİN SİYASİ ORTAM ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ – 2

İlkyazımda son dönemde artan gergin ortamın ilk halkası olarak gördüğüm Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanmasını değerlendirdim. Bu yazımda ise Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu hakkında yargıya müdahale suçuna yönelik soruşturma için istenen fezleke ve buna mukabil verilen cevaplarla gerginleşen hukuk-siyaset temelli tartışmalara değineceğim.

Hukuka saygı nedir, nerede başlar, nerede son bulur, hukukun üstünlüğü ne zaman eleştirilemezliğe dönüşür ve bu durum hangi sonuçlara yol açar, üstünler hukukunda üstünler yer değiştirdiğinde hukuk neden yer değiştirmez ve ülkemizde siyasetle hukuk arasında neden hep bir ast üst ilişkisi mevcuttur? Aslında bu soruların pek çoğunun cevabı son olayda karşımıza gelmiştir ve sadece yüzleşmemizi beklemektedir. Öncelikle Türkiye Cumhuriyeti tarihi hiçbir devrinde hukukun üstünlüğüne yer ayrılmayan sadece üstünler hukukunun vuku bulduğu bir tarihtir. Evet bu Atatürk döneminde de, Menderes, Demirel, İnönü, Evren, Özal ve son olarak Erdoğan dönemlerinde de değişmeyen yegane gerçeklerdendir. Yaklaşık 85 yıl önce bu topraklar İstiklal Mahkemeleri’nde tek parti diktasının üstünlüğünü hukuki yollarla tescil ve muhalefeti bertaraf etmesine şahit olmuştur. Menderes önce İnönü’nün kendi üstünlüğünde pek çok yönden kendisini zorladığı muhalefet dönemini yaşamış, daha sonra aynı zorlukları muhalif basını da içine alacak şekilde kendisi İnönü’ye karşı yaşatmıştır. Yine darbe yönetimlerinin yaptıkları her işi yasal zemine oturtma çabaları ve bu konudaki başarıları takdire şayandır. Son olarak kendisi de bir önceki üstünler tarafından 28 Şubat ve sonrası süreçte yine hukuk kullanılarak mağdur edilen muhafazakar kesimin iktidarında yine üstünler hukuku yoluyla hukukun nasıl ortadan kalktığına şahit olmaktayız. Burada acı olan yaklaşık 90 yıllık bu sürece rağmen halen üstünlerin, hangi grup olurlarsa olsunlar, hukukun üstünlüğü yerine üstünler hukukuna saplanması ve bundan uzun vadede acı çekmeleridir. Hiçbir kuvvet ilelebet üstün olmayacağına göre bir gün mutlaka bu sistemin ezdiği taraf olacaktır.

Üstünler hukukunda tehlikeli olan sadece üstün değildir. Aynı zamanda ona yaranmak isteyen çevrelerde bu hukukun temsilciliğine soyunup adaleti ortadan kaldırabilirler. Ve bazen ne yazık ki o üstünler de bu durumu engelleyemez. İşte ülkemizde emekli bir genelkurmay başkanı, bazı milletvekilleri, çeşitli gazeteciler hiçbir yere kaçma ihtimalleri bulunmamasına rağmen gözaltındadır ve ne yazık ki pek çoğu üstünlerin de hukuka inancını yok edecek kadar absürt tutuklamalardır. Bir ülkede tutuklama hüküm vermeye dönmüşse, özel yetkili mahkemeler eleştirilemez konuma gelmişse, herkes her an sebebi ne olursa olsun ve neyle suçlanacağını bilmeden gözaltına alınıp, orada ölebileceğini düşünüyor ve adli makamlardaki, yasama ve yürütme erklerindeki seçilmişler buna göz yumuyorsa bu danışıklı dövüşün adaletle ilgisi yok demektir. Ve bugün için Türkiye’de adalet artık dar ağacındadır. Muhalefet lideri de, bakan da, başbakan da yargılanmalıdır ama gerekçeler içi dolu olmalıdır. Hukuk toplumsal vicdandır ve toplumsal vicdana aykırı vicdanların her hangi bir konuda fikir belirtmesi hukuka müdahale değil olsa olsa hukuku renklendirme, alternatif sunmadır. Bu bakımdan Kılıçdaroğlu’na yöneltilen suçlama abesle iştigaldir.

Kılıçdaroğlu ve CHP grubu bu hamleye karşı bağımsızlıklarının grup olarak kaldırılmasını talep etmiştir. Yerinde ve doğru bir adımdır. Şimdi hükümet vekil sayısını kullanıp bunu engelleyebilir ama o zaman hukukun üstünlüğünde değil de üstünler hukukunda olduğumuz belgelenir. Ya da engellemez, Kılıçdaroğlu’da içeri alınır, bir kahraman yaratılır ve bugünün üstünleri yeni üstünler gelirken kaderlerini eklemeye başlar. Çünkü eksik adalet sadece mazlum doğurur ve mazlumlar hele de duygusal doğu demokrasilerinde bir gün mutlaka kazanır. Bunu da kendimi de içerisinde saydığım muhafazakar kesimler bugün Türkiye’de en iyi bilenlerdir. Bu sebepten hukukun üstünlüğüne geçiş için bu fezleke bir adım olabilir ve olmalıdır.

İktidar yeni anayasa ve sadece yetkili, hızlı ve modern bir hukuk sistemi için hızlanmalı, muhalefet il il, köy köy yeni anayasa için çalışıp bunu iktidarın başında sallanan bir Demokles kılıcı olarak kullanmalıdır. Sivil toplum artık bu yasal ama asla hukuki olmayan sürece karşı durmalı, isyan bayrağını siyaset odaklı hesaplar yerine gelecek nesillere daha aydınlık bir Türkiye bırakmak üzere çekmelidir. Kendi ülkesinde hukukun eleştirilmesine hak tanımayan bir ülke Fransa da yasal olarak tanınmış bir sözde soykırımın inkarının suç sayılmasına karşı çıkarken önce kendi içerisinde inandırıcılık sağlayamaz ve ne yazık ki bu ve dahili uluslar arası meselelerde de hep içerden vurulur. Bu yüzden de hızlı adalet, kanayan yaranın kanaması için pansuman yerine kökten ameliyat bugünün Türkiye’sinin ihtiyacıdır ve her şeyin en iyisini hak eden bu halka verilmelidir.

Bilal ERTUĞRUL

11 Ocak 2012

22:33

Reklamlar

Read Full Post »

GERGİN SİYASİ ORTAM ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ – 1

Bir süredir çeşitli yolculuklar ve kısa süreli rahatsızlığım sebebiyle sizlerden uzak kaldım. Yazılarıma devam edemediğim arada Türkiye iç gündemi neredeyse Başkanlık Seçimi’yle uğraşan Amerikan Kamuoyu kadar gergin ve hararetliydi. Önce 2011’in son günlerinde yaşanan Uludere Katliamı’yla vicdan sahibi vatandaşlarımızın yüreği yandı. Ancak bu yürek yangını ne yazık ki belli çevrelerce kullanılmaya çalışıldı ve siyasi tartışma eksenine çekildi. Ben bu konuya bu yazımda yer vermeyeceğim. Çünkü masum siviller nerede ve hangi koşullar altında olursa olsun öldürülüyorsa ve bu ölümde cellat devlet eli oluyorsa ben buna Katliam derim ve bu katliamları da siyaset üstü görürüm. Bu siyaset üstü gördüğüm konudaki fikirlerimi sürecin gelişimiyle beraber gelecek yazılarımda aktaracağım. Bu olay sonrası gerçekleşen eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un Tutuklanması siyasi olmayabilirdi ama hükümete karşı darbe suçlamasıyla gözaltına alınmış olması konuyu doğal olarak siyasi yapar. Bu olayın etkisi geçmeden Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun adli sürece müdahale kapsamında dokunulmazlığının kaldırılması istemi gündeme bomba gibi düştü. İşte bu iki olay bugünkü yazımında temelini oluşturmaktadır. Şimdi fikirlerimi paylaşayım…

İlk olarak eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanmasına değinelim. Orgeneral İlker Başbuğ Genelkurmay Başkanlığı yaptığı dönemde beğendiğim bir isim olmuştu. Çünkü henüz görev başına gelmeden şahin general, hükümetle kavgaya tutuşacak tarzı anti-demokratik beklentiler zirve yapmışken Türkiye’de askerin siyasi zeminden ayrılışının yavaş ama tutarlı bir şekilde gerçekleştiği döneme imza attı. Başbuğ’un tutuklanmasına verilen tepkileri incelediğimizde ideolojik sınırlar içerisine hapsolmuş adalet ve yargı anlayışının tehlikeleri de son dönemdeki pek çok olayda olduğu gibi yüzümüze çarptı. Bazı kesimler gerekçeye, şekle ya da Başbuğ’un kendisini nasıl savunduğuna bakmadan bir bayram havası estirdi. Çünkü Türkiye’de ilk kez sivil bir yönetim döneminde eski bir genelkurmay başkanı tutuklanmıştı. Bu ileri demokrasi ya da adil düzen için mükemmel bir adımdı. Kanımca en tehlikeli kesim bu grupta yer alanlar olmuştur. Çünkü bu grubun düşünce şekli yıllar öncesinde Başbakan’ı hapse atan zihniyetin bir yobazı içeri tıkma olarak adlandırdıkları hukuksuz, adaletsiz eylemlerine sevincinden öteye gitmiyordu. O günlerin mazlumu Recep Tayyip Erdoğan’ın bu ülkede Başbakanlığa uzanan serüveninde o gözaltı ve haksızlığın etkisi bugün o sevinci, 28 Şubat sevincini yaşayanların kursağındadır. Ve ne yazık ki bugün bazı gözaltı ya da tutuklanmalara, henüz kişinin hükmü kesinleşmeden delicesine sevinenlerin de yarın kursakları bir adalet sancısıyla dolacaktır.

Bu ilk grubun tam karşısında bir de tutuklamaya tamamen karşı, asla inanamayan ya da aslında inanmak istemeyen askeri ve onun üzerinde simgeleştirdiği değerlerinin yıkılışına isyan eden bir kitle var. Bu kitle de bana son dönemlerde her feryadında Kabe’de putlar yıkılırken çıldıran, tüm dünyalarının da o putlarla beraber yıkıldığını hisseden Mekkeli Müşrikleri hatırlatıyor. Onlarda putların yıkılmazlığına inanmış, o putlardan aldıkları gazla Müslümanların ilk dönemlerinde her türlü işkenceyi yapmışlardı. Ancak günü geldiğinde putların yıkılması bile onları daldıkları rüyadan uyandıramamıştı. Ne yazık ki uzunca süre halkın haklı adalet isteğinin karşısında duran, halka rağmen halkçı olduklarını iddia edecek kadar ileri giden bu grup da ne yazık ki Başbuğ’un tutuklanmasına at gözlükleriyle baktı. Sebepler, suçlamalar dikkate alınmadan direkt karşı çıkmanın bundan başka izahı yoktur.

Bir de bu tarz siyaset zeminli hukuki konularda orta grup olarak kalan 3. Bir grubumuz var. Bu grup vicdan sahibi, hukuka inanan insanlardan oluşmakta ve bu tarz konularda en tarafsız grup olarak ortaya çıkmaktadır. Bu grubun bu davada üzerinde durduğu nokta ise yargılama mercii oldu. Direkt olarak eski bir genelkurmay başkanının kaçma ihtimali bulunmadığını söylemekten çekinen, bunun yerine onun tutuksuz yargılanmasını anayasa mahkemesinde yapılacak bir yargılamayla sağlanacağını düşünen bu grubun daha cesur olması ise umudumdur.

Benim bu konudaki şahsi fikrime gelince hukukçu olmadığımdan sadece vicdani fikirlerimi belirtebilirim. Öncelikle yargılama yeri konusunda fikrim net. Ne Anayasa Mahkemesi ne de Özel Yetkili Mahkeme. Çünkü benim adalet anlayışımda anayasa mahkemesi yargının üzerinde oluşturulmuş yapay bir kurumdur ve bırakın belli davaların yargısal adresi olmasını, yasaları denetleme yetkisinin dahi olmadığını düşünmekteyim. Ve tam demokratik bir ülkede anayasa mahkemesinin varlığının da abesle iştigal olduğunu düşünmekteyim. Özel yetkili mahkemeler de yine hukuk dışı kurumlardır ve eski devlet güvenlik mahkemeleri gibi yargıda yasama ve yürütmenin hakimiyetini sağlama ya da kuvvetler ayrılığını yani demokrasinin özünü yok etmekten başka her hangi bir anlam ifade etmemektedir. Bu yüzden anayasa mahkemesi gibi tam demokratik bir ülkede onların da yeri olmadığını düşünüyorum. Ben bu davanın normal ceza mahkemelerinde görülmesinin yeterli olduğunu düşünmekteyim. Tutuklanma olayına karşı da fikrim net: İlker Başbuğ’un tutuklanması da sadece hukukun yok olmaya yüz tuttuğu, tutukluluk haliyle hüküm giydirildiği ve her geçen gün halkın vicdanen adalete olan güvenini kaybetmesine sebep olan sürecin son adımıdır. Türkiye’de artık tutuklamak o kadar kolay, hüküm vermek o kadar zor ki belki de bu bizim adaletimizi dünyanın en kötü adalet sistemlerinden birisi haline getiriyor. Başbuğ’un tutuklanmasında benzer birkaç tutuklanma olayında olduğu gibi daha önce bu tarz tutuklamalara tepki vermeyenlerin ortaya çıkması da trajikomiktir. Dün birilerinin canını yakan yanlış düzen bugün kendi canlarını yakınca isyan edenler ne yazık ki dünkü hatalarının bedelini ödemektedir. Ama en acısı dün canı yananların bugün can yakarken, kısasa kısas diyerek konuyu geçiştirmeleri ve adaletsiz Türkiye sarmalını yarınlara çok daha büyük bir tehdit olarak bırakmalarıdır. Benim şahsi kanaatim başlangıçta da belirttiğim gibi İlker Başbuğ’un darbe yapma niyeti taşımadığı ve ona yöneltilen suçlamaların yersiz olduğudur. Dahası konu internet andıcı ve darbe olduğunda kendi döneminde sitelerin çoğunu kapattığı yine iddianamede yer alan Başbuğ içerdeyken, bu sitelerin zirve yaptığı, E-Muhtıra sahibi, Şemdinli’de ki Kırtasiye Baskınının arkasında mahkemede sadece adının geçmesiyle dönemin savcısının işine hem de bu demokrasi sevdalısı iktidar döneminde son verilmesini sağlayan, süper arabasıyla Kadıköy’de dolaşan Yaşar Büyükanıt dışarıdaysa ben bu adalete inanamam. Kimse de bu halkın ne bu ve benzeri davalara ne de hukukun halen bu ülkede var olduğuna inanmasını beklemesin…

Not: Kemal Kılıçdaroğlu’nun hakkında fezleke hazırlanması ve genel olarak Türk Adalet Sistemi üzerine düşüncelerimi devam yazılarında aktaracağım…

Bilal ERTUĞRUL

11 Ocak 2012

13:10

Read Full Post »