Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Şubat 2012

BİR ÜLKENİN KAYIP YILLARI – 1…

20. Yüzyıl dünya tarihinin belki de en uzun yüzyılıydı. İki Dünya Savaşı, milyonlarca insanın ölümü, sanayileşmenin engellenemez yükselişi, teknolojik devrim ve tabii ki ideolojilerin zirveyi gördükten sonra yok olmaya ya da tek olmaya yöneldikleri uzun bir asır. İşte bu uzun asrın belki de insanlık tarihi açısından en hızlı akıp giden ama dünyayı da en çok değiştiren süreci ise 26 Aralık 1991 tarihinde Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla başlayıp, 11 Eylül 2001’de Amerika’da meydana gelen terör olaylarıyla biten ve dünyanın bir daha asla eski haline gelemeyecek kadar dönüştüğü dönemdi. 20. Yüzyılın 2. Yarısına damga vuran iki güçten birisi en azından ekonomik anlamda ideolojisiyle beraber çökmüş, çift kutuptan kala kala tek kutup kalmıştı. Sovyetler’in dağılma sancıları, Avrupa’nın uzun süredir ayrı kaldığı kardeşleriyle buluşması, yine Avrupa’nın göbeğinde Yugoslavya’nın dağılma sürecinde akan milyonlarca masumun kanı ve dünyanın uzak ucunda Asya Kaplanları’nın uyanışına sahne oluyordu bu on yıl. Dünya artık eskisi gibi değildi. Devletlerden büyük uluslararası şirketler, gelişmeye başlayan Finans piyasaları ve beraberinde getirdikleri krizler, birbirine iyice yaklaşan dünya ve yeni, tek bir Medeniyetin egemenliğine girildiği düşüncesi ortalığı kasıp kavuruyordu. İşte tüm bu süreç 11 Eylül 2001’de Amerika’da Pentagon ve Dünya Ticaret Merkezi’nin İkiz Kuleleri’ne çakılan uçaklarla sona eriyor ve yeni bir süreç başlıyordu. Arada geçen 10 yılda dünya çok değişmişti. Asya ülkeleri ekonomik dönüşümlerine başlamış, dünyanın pek çok noktasında insan hakları ihlallerine karşı yapılan başkaldırılar ve modern değerlerin yaygınlaşması çok hızlı gerçekleşiyordu.

Dünya değişip, dönüşürken dahası ekonomik, siyasi ve insan hakları alanlarında tek düzeleşip hızla ilerlerken Türkiye ise deyim yerindeyse tarihinin en acı on yılını yaşıyordu. Evet, belki çok iddialı bir söylemde bulunuyorum. Belki Balkan Savaşları’yla başlayan ve Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar süren yıllar ya da darbe ertesi yıllarda da çok acı çekilmiş çok kayıp verilmişti. Ancak aynı yıllarda dünyada da büyük kayıplar verilmiş ve konjonktürden ayrılmadan yani diğer ülkelere paralel bir çizgi izlenmişti. Hâlbuki bu 10 tam anlamıyla Türkiye’nin kara yıllarıydı. İsterseniz bu 10 yılın kısa bir öyküsü ve neden bu kadar acı geçtiğine dair fikirlerimi belirteyim.

 Türkiye Cumhuriyeti daha kuruluş döneminde büyük bir yük yüklenmişti. Çünkü o Osmanlı’nın ve binlerce yıllık Anadolu mirasının üzerinde kurulmuştu. Bir zamanlar Avrupa’nın dört bir yanında medeniyetin emsali olan Osmanlı son iki yüz yılını türlü acılar, kopuşmalar ve parçalanmalarla geçirmişti. Bu sebepten Osmanlı mirası özellikle devrin yöneticileri tarafından pek de kaale alınmayacak ve ülke uzun bir geçmişin yok sayılması temelinde yönü tamamen batıya dönük olarak kurulacaktı. Çünkü devrin yönetiminde geri kalmışlığın, batıya yetişememenin adıydı Osmanlı, Anadolu ya da Doğu. Halbuki bunlar yeni devletin tebaasının kendilerini ifade ederken kullandıkları başlıca sözcüklerdendi. Hal böyle olunca, ülke de demokrasiyle yönetilip seçme hakkı halkta olunca halkın seçtikleriyle sistemin atadıkları uzunca bir süre iktidar kavgası verdiler. İşte bu kavgaların en şiddetli olduğu dönem 1960-1980 arası 3 darbe dönemiydi. Ve kanımca darbelerin de en ağırı 1980 yılında 12 Eylül’de geliyordu. 12 Eylül sadece yönetime müdahale ya da siyasal alana askerin girişi değildi. O bir halkın inançlarının, değerlerinin, mücadele ruhunun ve özgürlüğünün üstüne bir karabasan gibi çöküyordu. Sorunların varlığının reddinin en kolay çözüm olacağı üzerine yeni ve kendince sorunsuz bir ülke kuruyordu sistem. Halk korkuyordu artık. Yıllarca kavgasını verdikleri, kendilerince ülkeyi daha ileri götürmek için bağlı oldukları ideolojileri uzunca bir süre sandıklara gömüyor ve koskoca bir ülke deyim yerindeyse Körebe oynuyordu. İşte bu dönem aynı zamanda Türkiye’nin geç kalmış liberalleşme hamlesinin de atıldığı dönem oluyordu.

Darbe sonrası boşalan siyaset arenasına öncelerin Devlet Planlama Müsteşarı Turgut Özal çıkıyordu. Siyasi tecrübesi olan pek çok isim şu ya da bu sebepten yasaklı olduğundan Özal’ın kurduğu Anavatan Partisi’ne her kesimden her türlü insan giriyor ve dahası darbecilerin açıkça destekledikleri rakibini belki de sırf bu sebeple ezip geçerek tek başına iktidar oluyordu. Türkiye uzunca bir aradan sonra 1983’de gelen tek partili iktidardan gerek ekonomik gerekse de insan haklarında şeffaflaşma, modern standartlar yolunda adımlar atmasını bekliyordu. 12 Eylül anayasasının devrin cumhurbaşkanı Kenan Evren’e verdiği yüksek yetkilerle pek çok kez karşı karşıya kalan Başbakan Özal ancak ekonomik adımları atıyor, daha özgür Türkiye ise 90’lara kalan bir hayal oluyordu. Aslında Özal iktidarda buna yönelik bir şans yakalıyordu ama onu da belki de kurmaylarının hatalı öngörüsüyle tepiyordu. O şans 1987 yılında 12 Eylül’le konan siyasi yasakların kaldırılmasına yönelik referandumdu. Bu referandumda henüz dinç ve olgun çağlarında olan, ülkeye tecrübeleriyle öncelikle başarılı bir siyaset alanı dahası modernleşme hızı katabilecek eski liderlerin de dahil olduğu bu siyasi yasaklıların yasaklarının kaldırılmasına yönelik referandumda “HAYIR” oyu kullanılmasını isteyen Özal belki de kendi yola çıkardığı trenin yoldan çıkmasına ve 90’ların kaybolmasına da sebep oluyordu. Beklediğinin aksine referandumda halk “EVET” diyor ve Özal bir anda tamamen kendisine ait siyasal alanda çok önemli rakipleri hem de mağdur sıfatıyla karşısında buluyordu. İşte o gün daha demokratik, daha şeffaf ve daha özgür bir ülke olunması için atılmayan adımın doğurduğu bu mağduriyetin acısı 90’lı yıllarda koskoca bir ülkeden çıkıyordu.

Rakiplerinin artmasıyla eş zamanlı partisinde de iç çekişmelerin arttığı açıkça gözükmesine rağmen henüz 62 yaşında 1989 yılında Başbakanlıktan Cumhurbaşkanlığı’na geçen Özal’ın aktif siyasetten siyaset üstü arenaya çıkması 90’ların kayıp yıllar olmasında en önemli ikinci sebep olarak öne çıkmaktadır. Ama tüm bunlar bir yana kanımca 90’ların kayıp geçmesinin en önemli ve en kötü sebebi ise 1993 yılında kimilerine göre suikast kimilerine göre ömrünü tamamlayıp eceliyle gelen ölümü olmuştur. 1980 – 1993 arasında ülkeyi köyden kasaba haline getiren, dönüşümü eksik de olsa elinden geldiğince sivil iradeyle sağlamaya çalışan Özal’ın kaybı 90’lı yıllarda koskoca bir ülkenin telafi edemediği bir kayıp olmuştur.

Türkiye için 90’lı yılların acılarını başlatan bu ölümden sonra ülke resmen 8 yıl sürecek bir karanlığa girmiş ve bu durumdan kurtulmanın bedelini çok ağır ödemiştir. Bu yazının devamında bu yılları inceleyip fikirlerimi açıklayacağım…

Bilal ERTUĞRUL

29 Şubat 2011

22:16

Reklamlar

Read Full Post »

BU DİYARDAN BİR AKINCI GEÇMİŞTİ…

Bundan tam bir yıl önce bir sosyal medya platformunda şunları yazmıştım: “Osmanlı tam da bu mevsimde soğuğunu hissederdi İstanbul’un… Belki de o yüzden hep bu mevsimde başlardı dörtnala doğru serüveni atların… Son seferine çıkan son Osmanlı, arkana bakmadan sür atını, unutma gideceğin yer peygamber kanatları… Şimdi sıra bizde açın kapıları…” İşte bu satırları yazdığım günün arifesinde Türkiye gözyaşlarıyla bir demokrasi savaşçısını, halkın içinden çıkmış ve ondan hiç kopmamış bir siyasetçiyi, bir lideri kaybetmişti. Türkiye Necmettin Erbakan’ını kaybetmişti.

Necmettin Erbakan kimdi, neydi en önemlisi benim için, ülkemiz için ne ifade etmekteydi? Bugün bunların üzerine değinmek ve onsuz geçen bir yıldan sonra onu anmaya ve anlamaya çalışma zamanıdır diye düşündüm ve bu yazıyı kaleme aldım.

29 Ekim 1926’da babasının görevi sebebiyle bulundukları Sinop’ta doğmuştu Necmettin Erbakan. Doğum tarihinde de ölüm tarihi olan 27 Şubat’ta da bir ironi saklamayı, kendine has nüktesini konuşturmayı başarmıştı anlayacağınız. Genç Cumhuriyet’in en zorlu yıllarında dünyaya gelmiş, çocukluğunu henüz tamamlamışken 2. Dünya Savaşı ve Faşizm’le darmadağın olan dünyadan o da nasibini almıştı. Sinop’ta başlayan çocukluğunu Kayseri ve Trabzon’da devam ettiren Necmettin Erbakan’ın nükteli siyasetine hiç kuşkusuz bu iki ilin kültüründen aldığı kurnazlık ve söze hakimiyet önemli derecede katkıda bulunmuştu. Savaş yıllarında yani ekmeğin bile karneyle verildiği yıllarda büyüyen bu çocuk zamanla ülkenin en parlak gençleri arasına giriyordu. Önce İstanbul Erkek Lisesi’nde sonra da İstanbul Teknik Üniversitesi’nde geçirdiği başarılı öğrencilik yılları genç cumhuriyetin altın nesli arasında onun da adını ön plana çıkarıyordu. Üniversite yıllarında aynı okulda yer aldığı Turgut Özal ve Süleyman Demirel’le de yolları belki ilk kez kesişiyordu ama bunun son olmayacağını her birinin farklı yolları ama ortak siyasi başarı emelleri olan bu 3 genç çok iyi biliyordu.

Üniversite sonrası yeniden yapılanmakta olan Almanya’da geçirdiği dönem onun hayatında bir kısmını hiç kimsenin anlayamadığı, anlamak da istemediği derin izler bırakıyordu. Her tarafı yerle bir olmuş, binalarında taş üstünde taş kalmamış dahası kimliği, değerleri ve maneviyatı her saniye ayaklar altına alınmış bir milletin şahlanışını görüyor o dönemde Adnan Menderes yönetiminde devrimin acılarını ve toplumla kavgalı yanlarını silme çabalarından içten içe bir umut besliyordu. Dahası müteşebbis gücünü, teknolojinin önemini ve değerlere sahip bir disiplinin başarı için kaçınılmaz olduğunu da yine bu sırada bizzat algılıyordu. Türkiye’ye döndüğünde akademik kariyerini sürdürmenin yanı sıra ilk yerli motoru üretmek amacıyla Gümüş Motor’u kuruyordu. Genç, atılgan dahası Anadolu’ya, onun insanına ve o insanların taşıdığı değerin modern dünyanın yapıtaşları olan teknoloji, disiplin ve müteşebbis ruhla birleşmesinin ortaya çıkaracağı sinerjinin mutlak başarısına yürekten inanıyordu. İşte bu amaçla Türkiye Odalar Borsalar Birliği’nde önce Genel Sekreter sonra da Başkan oluyordu. Dönemin İstanbul merkezli iş adamlarının anlamadığını düşündüğü Anadolu’nun müteşebbis ruhunu canlandırma amaçlı teşebbüsü ne yazık ki Üniversite arkadaşı Süleyman Demirel tarafından kesiliyordu.

Ama pes etmiyordu. Bu kez bu sinerjiyi yani modern Türkiye’nin Anadolu üzerinde yükselen güneşle parıl parıl parlaması için gerekli sinerjiyi siyasete taşımaya karar veriyordu. O dönemde Demokrat Parti’nin bıraktığı Anadolu temelli mirası yemekle meşgul olan Adalet Partisi’nden aday olarak başvuruyor ama bir kez daha karşısına dönemin Başbakan’ı ve Adalet Partisi Başkanı Süleyman Demirel çıkıp adaylığını veto ediyordu. Bunun üzerine Konya’dan bağımsız aday oluyor ve 1969’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne giriyordu. 17 arkadaşıyla kurduğu Milli Nizam Partisi 1971’de 12 Mart darbesinin kurbanı oluyor ve kapatılıyordu. 2 yıl yerleştiği İsviçre’den 1972’de gelip Milli Nizam Partisinden arkadaşlarıyla Milli Selamet Partisini kuruyor, 1973 Genel Seçimlerinde milletin meclisine bu kez iktidar ortağı olarak dönüyordu. Kıbrıs Harekatı’nda dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in sağ kolu olan Erbakan daha sonra hükümetten ayrılıyor, 1977’de yeniden bu sefer onu pek çok kez engellemiş olan Demirel’le iktidar ortağı olarak ülke meselelerinde, ülkenin ileri gitmesi söz konusu olduğunda kişisel hırs, nefret ya da intikam duygusunu bir kenara bırakma erdemini gösteriyordu. Ülkenin üzerine 12 Eylül 1980 sabahı çöken sis onun da üzerine çöküyor yine bir darbeyle partisi kapatılıyor ve bir kez daha siyasetten hem de 10 yıl süreyle men ediliyordu. 1987’de yasak referandumla kalkarken bu kez en büyük muhalefeti bir başka üniversite arkadaşı Turgut Özal yapıyordu.

Ancak ne darbeler ne de üniversite arkadaşlarının sürekli karşısına çıkıp haksız engeller dayatması onu geriletmiyor aksine davasına olan inancı her geçen gün daha da büyüyordu. 1991’de Meclise yeniden bu sefer Refah Partisi altında giriyor ama artık muhalefet ya da iktidarın küçük ortağı olmaktansa iktidarın kendisi olmayı hedefliyordu. İşte bu hedefle ev ev, mahalle mahalle örgütlenen, ona o savaş sonrası Almanya’nın dirilişini hatırlatan disiplinli, inançlı ve değerli kadrolarıyla 1995 yılında seçimlerden 1. Parti olarak çıkmayı başarıyordu. Aslında ülkenin gelecek on yıllarına damga vuracak kadroları yetiştiriyor ve onun hareketi artık sıranın kendisine geldiğine inanıyordu. Ama yine olmuyordu, karşısına bu sefer Cumhurbaşkanı olarak çıkan Süleyman Demirel’in çabalarıyla 2. ve 3. Partiler olan Doğru Yol ve Anap iktidar olurken Hoca yine muhalefet sıralarında kalıyordu ama bu sefer milletin ona armağanı olan 158 vekilleydi ve sıranın geleceğine yürekten inanıyordu. Bu azınlık hükümeti ülke tarihinin o güne kadar ki en büyük ekonomik krizine yol açıp, 90’lı yılların kara deliğiyle ülkeyi bırakırken ülke de artık Başbakanlık koltuğunda Necmettin Erbakan oturuyordu. O günlerde gün gelecek bu ülkede her iki kişiden biri Milli Görüşçü olacak derken aslında bugünleri çok önceden işaret ediyordu. 2 yılı bulmasına izin verilmeyen iktidarında ülke ekonomik anlamda canlanıyor Hoca’da uzun zamandır hayalini kurduğu İslam Birliği için çabalıyordu. Ancak ülkede ona karşı olanlar boş durmuyor, bazen partililerin yaptığı aşırılıklar da onların elinde en tehlikeli yılanlara dönüşüp 28 Şubat 1997’de Milli Güvenlik Kurulu toplantısında üstüne salınıyordu. Hoca bir kez daha pes etmiyordu. Medyada tüm kalemler ona yönelmiş, milletin oyuyla gelen seçilmiş diğer partiler demokrasiyi askerin süngüsünün emrine vermiş dahası demokrasinin çıktığı üniversitelerin önderliğinde sivil toplum hep bir ağızdan karşısında asker üniformasıyla yer tutmuştu. Önce dayandı ama bir süre sonra ülkenin böyle gidemeyeceğini darbenin geldiğini gördü ve 3 darbe görmüş bir lider olarak ana sütü kadar hak edilmiş alın teriyle kazanılmış koltuğunu bırakıyordu. Gidiyordu ama kendisi dönemese de 90’ların başında yetiştirdiği, kimilerine göre Milli Görüş’ün Altın Neslinin daha da güçlü döneceğini bilerek gidiyordu. Kaderin cilvesi ordu onun siyasi hayatına bir Şubat akşamı 28 Şubat akşamı kastetmişken, Azrail’den onun dünyadaki süresini tamamladığını bugünün bir gün öncesinde haber veriyordu. Dedim ya doğarken de, yaşarken de, ölürken de nükteleriyle dersler vermeye bayılıyordu. Refah Partisi kapatıldıktan sonra kısa dönemler haricinde siyasette tam anlamıyla bulunamadı. Önce Fazilet Partisi’ni kuran öğrencileri bu parti de kapatılınca ayrılık vaktinin geldiğini ilan ediyor, 2002’de Ak Parti ve Saadet Partisi olarak hareketi, gözü gibi büyüttüğü çocukları ayrı yollara yürüyen kardeşler olarak ortaya çıkıyorlardı. 27 Şubat 2011 günü vefat ettiğinde ülkede gerçekten her iki kişiden biri oyunu bu Milli Görüş doğumlu kardeşlere veriyor ve Hoca akranı olan hiçbir büyük siyasetçinin görmediği bir zaferle yolcu edilen bir Kumandan gibi son yolculuğuna ülkenin Başbakanı, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı’nın kolları üzerinde uğurlanıyordu.

Evet, işte böyle bir yaşam öyküsüydü Hoca’nın öyküsü. Asla vazgeçmeyen, her engel konduğunda eskisinden de daha büyük olmayı başararak geri dönen bir liderin öyküsüydü onun öyküsü. Anadolu’ya onun değerlerine, onun insanının başarabileceklerine olan inancın öyküsüydü onun öyküsü. 2000’li yıllardan sonra onun 60’larda hayalini kurduğu ve TOBB çatısı altında yüceltmeye çalıştığı Anadolu’nun müteşebbis ruhunun başarısını da görerek gidiyordu. Daha tohumken bin bir zorlukla çöllerde su bulunarak yetiştirdiği hareketinin nasıl bir Vaha olduğunu görerek gidiyordu. Bu yüzden onun vefatından sonra onu Osmanlı’nın kuruluşunda dörtnala atlarını süren, kendilerini düşünmeyen ama kendilerinden sonra buralara Osmanlı sancağının çekileceğini bilen akıncılara benzettim. Ve inanıyorum ki o akıncı bugün çekilen bayrakların çok daha ötesini dahi hayal etmişti. İşte bu yüzden birkaç yıldır nispeten gerilediği düşünülen Türkiye’nin bugünkü akıncılarına Hoca’ya bakarak, ona layık olmak hesabıyla silkinme ve dörtnala doğru giden bu ülkenin, bu topraklardan çıkan değerlerin seferini yüceltmeye çağırıyorum. Bu yüzden onu bir kez daha anmaya ve anlamaya çağırıyorum. Bu yüzden onu şükranla ve özlemle anıyorum. Rahat uyu Hocam. Bu ülke sen gibi bu ülkenin sevgisiyle coşmuş, düşünceleriyle, hareketleriyle kimi zaman karşında kimi zaman yanında olmuş şanlı akıncılarını asla mahcup etmeyecek, bu sefer bitmeyecektir.

Bilal ERTUĞRUL

28 Şubat 2012

01:41

Read Full Post »

YUNANİSTAN YARDIM PAKETİ NEDİR, NE DEĞİLDİR?…

AVRUPA KRİZDEN ÇIKIYOR MU? – 2…

YUNANİSTAN YARDIM PAKETİ NEDİR, NE DEĞİLDİR?…

Yazının ilk ölümünde son dönemde herkesin aşina olduğu ekonomik kriz kavramı, tarihçesi ve Avrupa’da yaşanan sıkıntılar üzerinde durmuştum. Evet, ilk yazımda da belirttiğim gibi Avrupa’nın sorunlu 7 ekonomisinden 6’sı öyle ya da böyle kendi krizlerini hafiflettiler. Ancak Yunanistan bunu yapamadı ve Avrupa’nın yardımına el açtı. Yunanistan’ın sorunlarının ciddiyetini gören Avrupa Birliği bununla tek başına uğraşmak istemedi ve bir Troyka kuruldu. Troyka’nın üyeleri ise Avrupa Birliği, IMF, Dünya Bankası ve ABD olarak belirlendi. Geçen yılın ortalarında kurulan Troyka’nın Yunanistan üzerine yaptığı araştırmalarla ülkenin ihtiyaçları, yapması gerekenler belirlendi. Bu bağlamda ilk kurtarma paketi geçen yıl uygulandı. Ancak bu paketle Yunanistan’ın kurtulamayacağı belli olduğundan tüm dünyanın gözü 2. Kurtarma Paketi’ne çevrildi.

Aralık ayı başlarında yapılan AB zirvesinde Yunanistan’ın temerrüde düşmesine yani iflasına izin verilmeyeceği açıklanınca 2. Paket için Troyka ve Yunanistan arasındaki görüşmeler hızlandı. Ocak ayı boyunca Troyka ile Yunanistan arasında anlaşma olup olmayacağı, Troyka’nın sürece katılmasını zorunlu gördüğü özel kesim kreditörlerinin yaklaşımları üzerine pek çok söylenti yayıldı ve her olumsuz haber piyasaları kötü etkiledi. Nihayet geçtiğimiz hafta Yunanistan’dan gelen anlaşma haberiyle piyasalar nefes aldı. Ama anlaşmanın onaylanması için hem AB Maliye Bakanları’nın hem de Yunan Parlamentosu’nun onayı gerekiyordu. Salı günü Brüksel’de 14 saatlik bir görüşme maratonu sonucu Avrupa Birliği’nden onay geldi. Dün akşam saatlerinde Yunan Parlamentosu’ndan da onay gelince paket resmen yürürlüğe girdi. Peki, bu paket neden önemliydi, neydi, ne değildi ve gerçekten Avrupa Krizi’ni temelde de Yunanistan’ı kurtaracak paket mi? Şimdi isterseniz bu sorulara cevap arayalım.

Öncelikle paketin önemine değinelim. Yunanistan şu andaki dış borç yapısını sürdüremeyeceğini aylar öncesinden açıklamıştı. Bu durumda ya borç bir kısmı silinerek yeniden yapılandırılacak ya da Yunanistan iflas edecekti. 20 Mart tarihinde Yunanistan’ın yüklü borç ödemesi olduğu da düşünüldüğünde Şubat ayı bitmeden yapılacak bir anlaşmayla, Mart başında Yunanistan’a Kurtarma Fonu sağlanması Yunanistan için hayati önemdeydi. Dahası bu batış tıpkı Lehmann Brothers battıktan sonra ABD’de olan domino etkisi gibi piyasaları çok farklı kanallardan etkileyebilir, AB kesinlikle dünya ise muhtemelen bir krize sürüklenirdi. Bu yüzden bu paket gerçekten önemliydi ve anlaşma sağlanması en azından Sonbahara kadar Yunanistan sorununun ertelenmesine yol verdi.

Paketin içeriğine gelince karşımıza birkaç önemli nokta çıkıyor. Bunlardan ilki paketle beraber Yunanistan’ın özel sektöre olan dış borcunun 207 Milyar Euro’dan 100 Milyar Euro’ya indirilmesidir. Yani Yunanistan’ın özel sektöre olan dış borcunun 107 Milyar Euro’luk kısmı resmen silinmiş oluyor. Tabii özel sektör kuruluşları bu kalan borcun ödenme garantisini aldıkları için hiçbir şey alamamaktansa yarısına razı oldular. Anlaşmaya göre Troyka Yunanistan’a 130 Milyar Euro Kurtarma Fonu verecek. Yunanistan bu fonun 30 Milyar Euro’luk kısmını özel sektör borçları için peşin ödeme olarak kullanacak ve özel sektör borcunun geri kalan 70 Milyar Euro’luk kısmı için de 8-12 Mart arası yeni tahvil çıkaracak.

Yunanistan 130 Milyar Euro’nun 40 Milyarlık kısmını bankacılık sektörüne verecek. Geri kalan 60 Milyar Euro ise ülkenin borç yapısının düzeltilmesi ve bu yıldan itibaren borçların finansmanında kullanılacak. Yani paketle aslında Yunanistan sadece borçlarını ödeyecek ama içerde bir şey yapamayacak. Ama bu borç ödemeleriyle bile ancak Yunanistan’ın dış borcunun bugün olduğu %160 seviyesinden 2020 yılında ülke milli gelirinin %120’sine indirilmesi hedefleniyor. Bu kavrama bir önceki yazımda değinmiştim ve o yazım okunduğunda Yunanistan’ın ne kadar kötü durumda olduğunu sizler de rahatlıkla anlayabilirsiniz.

Paketin belki de Yunan halkı için en ağır tarafı ise resmen 21. Yüzyılın Duyun-u Umumiyesi’nin Atina’da Yunan ekonomisini kontrol etmek için kurulacak olmasıdır. Atina’da paketin uygulanması ve bundan sonra ülkenin gelecek 3 aylık borçlarını ödemesi için gerekli Kayyum hesabının yönetiminden sorumlu Heyet tam da Osmanlı’ya kurulan Duyun-u Umumiye benzeri yetkilere sahip. Anlaşmaya göre bu heyet özelleştirmeden, kamu giderlerinin azaltılması için sosyal güvenlik, sağlık, savunma ve diğer alanlarda yapılacak tasarrufların gidişatını kontrol edecek. Yani Avrupa Yunanistan’a dış borcunu zorla da olsa ödetecek. Heyetin ilk kontrol edeceği değişikliklerde söyle belirlendi: Yunanistan’ın Borçlarını ne olursa olsun ödeyeceğine dair yasa çıkartılması, Kamu yatırımı, emeklilik fonları ve devlet yardımlarında 3 Milyar Euro’luk kesinti, yapısal reformların tamamlanması, vergi tahsilatının iyileştirilmesi ve özelleştirme sürecinin hızlandırılması.

Aslında bu uygulamalar Yunan ekonomisi için iyi ama Yunan halkı için oldukça zorlayıcı sonuçlar doğuracak ve Yunanistan’ın gelecek kuşaklarının kaderini de bugünkü kuşağın bu zorluklara dayanma gücü belirleyecek. Paketin neden önemli olduğuna ve neler içerdiğine değindikten sonra bu paketin önce Yunanistan, sonra Avrupa en genelde de dünya ekonomisi için çözüm olup olmayacağına bir sonraki yazımda değineceğim.

Bilal ERTUĞRUL

24 Şubat 2012

00:53

Read Full Post »

KRİZ ÜZERİNE KAVRAMSAL AÇIKLAMALAR VE KRİZİN TARİHÇESİ…

AVRUPA KRİZDEN ÇIKIYOR MU? – 1…

KRİZ ÜZERİNE KAVRAMSAL AÇIKLAMALAR VE KRİZİN TARİHÇESİ…

2008’de Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayıp, 2009’da tüm dünyaya yayılan küresel finans krizi Amerika’nın Lehmann Brothers’ın batışına onay vermesi ve ardından gelen ağır çöküntüyle tam da küresel bir ekonomik kriz olmaya yönelmişken dünyanın dört bir yanında bankalar başta olmak üzere finans piyasalarına aktarılan Trilyon dolarlarla engellenmişti. Ancak kontrolsüz yapılan bu yardımlar ülkelerin hem kamu hem de özel sektör borçlanmalarını çok tehlikeli boyutlara çekmişti. 2010 yılında nispeten iyi bir ekonomik yıl geride bırakılırken piyasalarda borç balonunun patlayacağına dair yorumlar artmıştı.

2010’un ortalarından itibaren Avrupa’da borç yapısı zayıf ülkeler art arda ciddi sıkıntılar yaşamaya başladı. Önce İzlanda, İrlanda, Yunanistan ve Portekiz sıkıntıya düştü. Sonra da sırasıyla İtalya ve İspanya’da balonlar patlıyordu. Aslında piyasalar güvende görmedikleri ülkelerle bir nevi oyun oynuyorlardı. Oyunun özünü anlamak için öncelikle oyunun temel taşı borç, ülke borcu, dış borç, borç yapısı ve borcun sürdürülebilirliği kavramlarını açıklamak istiyorum.

Dünyada her insan borçlu olmayabilir ama her ülke borçludur. 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Özelleştirme dalgalarıyla ülkeler ekonomik alanda sadece düzenleyici aktör oldular ve uzun vadeli yatırımlarını, bazen maaş yükümlülüklerini finanse etmek için borçlanmaya başladılar. Devletler uzun vadeli borçlanırlar çünkü ölümsüz kabul edilirler ve borçlarını elbet bir gün ödeyecekleri veri kabul edilir. İşte bu devlet borcuna Kamu Borcu denir. Aynı zamanda ekonomide devletin yerini alan özel sektör de hem uzun vadeli yatırımlar için hem de kısa vadede nakit pozisyonlarında olası operasyonlar için ihtiyaç duydukça borçlanırlar; bu borca da Özel Sektör Borcu denir. İşte Kamu ve Özel Sektör Borçlarının toplamı bir ülkenin borcunu ifade eder. Bu borç bugün bazı ülkelerde o ülkede bir yılda üretilen Gayri Safi Milli Hasıla’dan ya da daha yaygın adıyla Milli Gelir’den daha fazladır. Ancak borç uzun vadeye yayıldığı için önemli olan onun vade yapısına göre sürdürülebilir olup olmadığıdır. Ve ne yazık ki buna da karar veren ülke yöneticilerinin attıkları adımlar ve piyasalardır.

Peki, piyasalar neye göre karar verir? İşte bu sorunun cevabını aramak için 1993 yılına Maastricht Kriterleri’ne dönüyorum. Avrupa Birliği’nin dönemin en iyi ekonomistlerinden de görüş alınarak oluşturduğu kriterlerde ülkelerin ekonomik performans kriterleri arasında 3 şey dikkat çekmektedir. Ülkenin borcu Gayri Safi Milli Hasıla’sının %60’ını geçmemeli, bütçe açığı Gayri Safi Milli Hasıla’nın %3’ünü geçmemeli ve Enflasyon en iyi 3 ülkenin ortalamasını 1,5 puan geçmemelidir. İşte piyasalar özellikle ülkelere borç verirken ilk iki kriteri dikkate alır ve ona göre o ülkeye vereceği borcun faizine ve vadesine karar verir. Ancak piyasalar için karar verirken en önemli kriterlerden birisi de ilgili ülkeye güvendir. Örneğin bugün Japonya’nın borcu Milli Geliri’nin %225’i, Amerika’nın ki ise %97’sidir. Ancak her ülkede düşük faiz ve uzun vadede borçlanabiliyor çünkü piyasalar onlara güveniyor. Yunanistan’ın ki ise %130’lardayken piyasalar güvenini kaybetti ve bugün %160’a geldi.

Ülke borcunun dış kaynaklı olan kısmına da dış borç denir ve bu da önemli bir göstergedir. Dış borç, kamu borcu, ülke borcunu açıkladığımıza göre şimdi borcun vadesi, faizi, yapısı ve sürdürülebilirliği nedir onlara bakalım. Borcun yapısını vade ve faiz oluşturur. Vade borcun kaç yılda ödeneceği faiz ise ne kadar oranda ekleme yapılarak ödeneceğini belirtir. Ülke güvenli ve iyi performans koyan bir ülkeyse borcun yapısı iyi olur. İyi yapıdan kasıtta uzun vadeli ve düşük faizli borçlanabilmektir. Borcun sürdürülebilirliği de yapı ve performansla doğrudan ilgilidir. Borçlu ülkeler genelde borçlarının vakti geldiğinde yeniden borçlanıp eskisini öderler. İşte bu noktada piyasalardan aynı ya da daha iyi yapıda borç alırlarsa o ülke için borcunu sürdürülebildiği sonucu çıkar. Ancak daha yüksek faiz ve daha kısa vadeyle borçlanıp borç ödenirse borç sarmalı oluşur ve ülke sonunda iflasa gider. İşte bu durum uzun süre Avrupa Birliği üyesi Euro ülkeleri için düşünülmedi. Çünkü ortak para biriminde benzer yapıda borçlanmaları bekleniyordu. Ancak zamanla makas açıldı ve küçük, mali ve finansal yapısı bozuk ülkelerle büyük ülkelerin arası açıldı. İşte bu noktada yeni bir kriter geliştirildi eğer ilgili ülkeyle Almanya’nın borçlanma faizleri arasında ki fark 5 puanı geçerse o ülke sıkıntıya düşmüş demekti. Ve bahsettiğim 7 ülkede de bu oldu.

İşte yukarda bahsettiğim kriterlere bakıldığında 2010 – 2011’de neden Avrupa’nın önemli ülkeleri krize girdiler sorusunun cevabına ulaşabiliriz. Ancak diğer 6 ülke gerek yapısal değişimler gerekse de hızlı iktidar değişiklikleriyle nispeten krizden çıkarken Yunanistan bir türlü gerekli adımları atamadı ve krizden çıkamadı. Aslında Yunanistan Euro Üyesi olmasa ve iflası Avrupa Birliği’ni etkilemese çoktan iflas ettirilir ve daha rahat ekonomik günler yaşıyor olabilirdik. Ama üyeydi ve ne yazık ki özellikle son 6 ayda dünyanın başına tam anlamıyla bela oldu. İşte o Yunanistan’ın kurtulması için Salı günü Avrupa Birliği Maliye Bakanları 14 saat süren bir toplantı yaptılar ve 2. Kurtarma Paketi’ni kabul ettiler. Yazının devamında bu paketin içeriği ve sorunların çözümüne fayda sağlayıp sağlamayacağı üzerine fikirlerimi aktaracağım.

Bilal ERTUĞRUL

23 Şubat 2012

19:00

Read Full Post »

MALCOLM X: BİR DAVA ADAMINI ANARKEN – 2…

Yazımın ilk bölümünde Malcolm’un hayat hikayesini, gençlik ve hapishane yıllarını, İslam’la tanışmasını ve ölümünü ele aldım. Yazının ikinci kısmında ise onu anarken ondan bize kalan değerler üzerinde durmaya çalışacağım.

Öncelikle Malcolm’un öyküsünün en önemli tarafı bıkmadan, usanmadan devam ettiği “Gerçeğe ve Doğruya Ulaşma Arayışı”dır. Malcolm çok küçük yaşlarda babasız kaldıktan sonra yok olup giden dönemin siyahi gençlerinden birisi olabilirdi. Nitekim bu grubun içerisinde hapishaneye kadar düştü. Ama o farklı bir şey aramak gerektiğine de yine bu düşüşte inandı. Önceleri Hıristiyanlık ve genel toplum yapısı üzerine çok okuyan Malcolm başlarda karşı çıkmasına rağmen kardeşinin getirdiği Elijah Muhammed kitaplarına da sırf bu arayış sebebiyle yöneldi. Elijah Muhammed’in yanında en önemli kurmay olduğunda da gördüğü yanlışlıklar, içini tatmin etmeyen duruma karşı inandığı dinin en doğru halini bulacağına inandığı Suudi Arabistan’a, Mekke’ye Hac’a gitti. İşte Malcolm’un hayat hikayesi arayışın kutsallığı ve mutlu sonu er ya da geç getireceğine dair önemli bir kıssadır. Bazen olduğumuz yerde, bulunduğumuz durumda, yaptıklarımızda yabancılaşırız, farklı bir şey olması gerektiğine inanırız ama elimizdekileri riske edemeyiz ya işte Malcolm her şeyini riske edenlerden birisi. Ve tarih onun gibi riske edip, hayatlarının gayesini bulanları sıradan milyonlar arasından çekip almakta o kadar başarılı ki. Evet, büyük insanlar kim olduklarını, amaçlarının ne olduğunu er ya da geç öğrenme aşkıyla yanıp tutuşan, bu yolda hiçbir dünyevi sahipliğe boyun eğmeyenlerdir ve şüphesiz Malcolm bunlardan birisidir.

Malcolm’un arayışını taçlandıran ve farklılaştıran ise bu arayış uğruna çekilen acılar ve bunlara katlanabilmedir. Evet, dedim ya insan aramaktan, gerçeğe ulaşmaktan korkar. Bu korkunun içten gelen kaybetme korkusu sebebi dışında bir de dışarıdan gelen zorlamalara, baskıya göğüs gerememe korkusu olduğunu hepimiz biliriz. Ancak inananlar için çekilen acı kutsaldır. Mekke’de Ashab’ın çektiği acılarla kıyaslanmasa da Malcolm da doğduğu günden ölümüne kadar çok acı çekmiş, toplumun kimilerine göre hep en alt katmanından olmuş, aşağılanmıştır. Ancak o bize her insanın eşit olduğunu, üstünlüğün ya da benim deyimimle ölümden yıllar sonra özlemle anılmanın yolunun ise sadece ve sadece inandıklarını başarma mücadelesinde olduğunu göstermiştir. Malcolm’un hapishanenin karanlık köşelerinden yöneldiği aydınlığında şüphesiz en ufak bir engelde Of çekmeye başlayan bizler için güzel bir örnek vardır. Acı çekmeden, mücadele etmeden başarıya, mutluluğa, iç huzura ulaşma amacındaki biz düşkünler için şüphesiz böyle bir hayattan alınacak en güzel ders acının nasıl bal eyleneceğidir.

Malcolm’un hikayesinde tüm İslam alemi için de çıkarılması gereken ama bir türlü çıkarılamayan dersler var. Bunların en önemlisi kanımca halen Müslüman’ın kuyusunu kazma işlemini bir başka Müslüman’ın yapmasıdır. İslam alemi Kerbela’dan bu yana ne yazık ki kardeş kavgasını engelleyemedi. Halen dünyanın pek çok yerinde Müslüman kardeşler arasındaki kavgalar gerek dinin en güzel şekilde yaşanmasını engellemesi gerekse de bu güzelliğe henüz ulaşmamış diğer dinlerden insanların bu güzel dine ulaşmasını engellemesi bakımından bugün de İslam’ın ne yazık ki kanayan yarasıdır. Bir Karıncanın canının hesabını soran, en ufak bir küfür de hak dileyen bir dinin inananları ne yazık ki uzunca bir süredir girdikleri bu kara delikten çıkamamakta ve bu çıkamayış, bir nevi dünyanın güneşsiz kalması gibi her geçen gün daha kötüye gidişin engellenemeyişine sebep olmaktadır. Kerbela’da, Malcolm’a sıkılan kurşunlarda yer alan kardeş elleri temizlenmeden dahası bu kavgaların sadece birilerinin kişisel çıkarlarına hizmet dışına taşmayacağı anlaşılmadan İslam alemi ne yazık ki bu dünyada huzuru bulmayacaktır.

Ve gelelim hayatın bize verdiği derslere. Malcolm’un 40 yıla sığdırdıklarını, serüvenini acılarını, arayışlarını, ölümle burun buruna gelişlerini ama yılmayışlarını, inandığımız değerleri ölüm pahasına sahiplenmemiz gerektiğini, çünkü bu dünyada iz bırakan adamların sadece ve sadece evrensel değerlere inanmakla kalmayıp, bu değerler için can verdiğini unutmadan daha güzel bir dünya için inanmalı, çalışmalı ve asla yılmamalıyız. Ancak bunu yaparsak Malcolm gibi bu evrensel değerler için canlarını verenler huzura erer ve dünya daha aydınlık bir yer olur.

Detroit’li Kızıla Saygılarımla…

Bilal ERTUĞRUL

22 Şubat 2012

19:08

Read Full Post »

MALCOLM X: BİR DAVA ADAMINI ANARKEN – 1…

Takvim yaprakları 19 Mayıs 1925’i gösterdiğinde Amerika Birleşik Devletleri’nin Nebraska Eyaletinin Omaha şehrinde Malcolm Little adında bir çocuk dünyaya gelmişti. 1. Dünya Savaşı sonrası zor günler geçiren Amerika Birleşik Devletleri’nde Cumhuriyetçi Parti savaş sonrası iktidarı almış, muhafazakar kesimin özellikle siyahlar üzerindeki baskısı dayanılmaz boyutlara ulaşmıştı. Bu dönemde siyahlar için neredeyse tek kurtuluş yolu dini görevlerde bulunmaktı. Malcolm’un babası da bu yola yönelmiş ve Hıristiyan din adamları arasında görev alıyordu. Ancak beyazların siyahlara baskısı yetmiyormuş gibi siyahlar arasında da ciddi gruplaşmalar ölümlere varan fikir ayrılıkları mevcuttu. Böyle bir ortamda her iki tarafın baskısına dayanamayıp şehirden şehre göçen aileler arasında Malcolm’un ailesi de vardı. Amaçları insanca bir yaşamdan çok bir gün daha yaşayabilmek olan bu ailenin başına en korkunç olay 1931 yılında geliyor ve Malcolm’un babası öldürülüyordu.

Bundan sonra devrin klasik siyah gençleri gibi şehirden şehre dolaşan genç Malcolm ve ailesi sonunda Boston’da kalıyorlardı. Malcolm büyürken çevresinin de etkisiyle hırçınlaşıyor suça yöneliyordu. O günlerde Amerika’da siyah olmak dünyada olabilecek en kötü şeylerden birisiydi ve ne yazık ki devrin siyahları kaybedilen bir kuşaktı. Bu kuşakta en önde gelenlerden olan Malcolm 1946 yılında hırsızlıktan yakalanıyor ve hapse giriyordu. Hapis hayatı süresince kendisini okumaya ve aydınlanmaya veren Malcolm’un düşüncelerinde ağır bir ırkçılık oluşuyordu. Ne de olsa beyazlar onları eziyor yok ediyordu ve buna karşı yapılan her şey haklıydı. İşte bu düşüncedeki milyonlarca siyahi gencin o yıllarda yolu Elijah Muhammed’in kurduğu Nation of İslam örgütü vasıtasıyla İslam’la tanışıyordu. Aslında daha önce İslam Amerika kıtasına gelmişti ama çok küçük gruplarda yankılanmıştı. Halbuki Elijah Muhammed bir zenci dini olarak onu örgütlemiş ve ırkçılığı temeline oturtarak güçlü bir konuma gelmişti. İşte uzun süredir Hıristiyan beyazların yaptıklarından dinlerini de sorumlu tutan Malcolm da hapishanede kardeşi vasıtasıyla İslam’a giriyordu.

7 Yıl süren hapishane sürecinde sürekli Elijah Muhammed ve onun örgütüyle iletişimde olan, okuyan ve kendisini her yönden hazırlayan Malcolm 1952’de hapisten çıkar çıkmaz örgütte yükseliyordu. Siyahlar arasında az okuyan olduğundan ve davasına bağlılığından dolayı hızla yükselen bu genç kısa sürede Elijah Muhammed’in sağ kolu oluyordu. Elijah istediği ve Afrikalı olan pek çok gencin yaptığı gibi soyadını X olarak değiştiren Malcolm 1950’lerin ortasından itibaren ülke çapında Detroit’li kızıl olarak tanınıyor siyahların dini olarak lanse edilen İslam’ın önde gelen aktörlerinden oluyordu.

Ancak Elijah Muhammed siyahların eğitimsizliğinden de faydalanıp deyim yerindeyse kendi kurduğu dini İslam olarak sunuyordu. Kendisini Mehdi ilan eden Elijah her türlü zevk alemine daldığı gibi siyahları faşizme ve beyaz kanı dökmeye sevk ediyor, Kara Panterler örgütüyle bir nevi terör estiriyordu. Ancak Malcolm normal siyahlardan değildi. Okumuştu, okuyordu ve bilmeye, içinden gelen öğrenme hevesiyle inanılmaz derecede sorgulayıcı olmaya başlamıştı. Başkan Kennedy’nin suikastı sonrası Elijah Muhammed’in zina partileri de afişe olunca Malcolm artık Elijah ile yollarını ayırma ve gerçek İslam’ı öğrenme yoluna koyulmaya başlıyordu.

Malcolm’a göre Elijah kurduğu sistemle insanları yanıltmış, siyahları terörize etmiş ve en önemlisi İslam’ı yanlış anlatmıştı. Dinin doğrusunu öğrenmek için Mekke’ye Hac ibadetini yapmaya gelen Malcolm tam bir aydınlanma yaşıyordu. Karısına yazdığı mektupta: ”Burada beyazlarla aynı yerden su içiyor, omuz omuza ibadet ediyoruz. Bu din de ırkçılık yok, çünkü ırk yok. Bu dinde eşitlik, özgürlük ve adalet var.” diyordu. İşte 1964 yılı onun ve belki de Amerika’daki siyahilerle İslam’ın yeniden şekillenme yılı oluyordu. Irkçı temellerde aldığı Malcolm X adını bırakıp yerine El Hac Melik El Şahbaz ismini alıyordu. Hac dönüşü artık özgürlük, Amerikan toplumunda eşitlik üzerine yeni bir örgüt kuran Malcolm silahlı mücadele ve faşizan ırkçılıktan tamamen uzaklaşıyordu. Onun bu dönüşümü Amerikalıların siyahlara ve İslam’a yaklaşımında da değişiklikler meydana getiriyor ve gerçek İslam Amerikan topraklarında özellikle siyahlar için bir güneş gibi parlıyordu. Ama Elijah Muhammed ve adamları onun bu ayrışmasından hoşnut değildi. Önce evine bombalı bir saldırı girişiminde bulunulan Malcolm bundan kurtulsa da 21 Şubat 1965 günü CIA ve Kara Panterlerin ortaklığında yapılan bir suikastle hayata gözlerini yumuyordu.

Malcolm 40 yıllık ömrüne ne sığdırmıştı da bu kadar önemli olmuştu. Yazının 2. bölümünde Malcolm’un öyküsü, mücadelesi ve bu öyküden bize, bugünlerimize ışık tutacak ayrıntılarla onu anmaya çalışacağım.

Bilal ERTUĞRUL

22 Şubat 2012

11:29

Read Full Post »

Sana Beni Sevme Demedim mi?

Seni bir gün yolumu şaşırıp girdiğim bir kafede görmüştüm. Tek amacım akşamüstü şehrin kalabalıklarından kurtulup az biraz kafamı dinlemekti. Aslında pek aşık olacak havada da değildim. Ama gözlerin o kadar güzeldi ki bakmadan duramadım. Sanırım sen de anladın ve arada bir gelip muhabbete daldın. Nereden bilecektin en büyük hatanı yaptığını. Ve ikimizi de çıkamayacağımız bir zindana kapattığını. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan, akşam için verilmiş sözleri teker teker unutarak, yanında durmak istiyordum. Sanki bambaşka bir dünyadaydım. Sonra seni bir daha nerede, ne zaman göreceğimi bilmeden ve sadece umutların doldurduğu aydınlık bir geceye dalmıştım.

Gece yastığa başımı koyduğumda bilinmez bir girdaba girmektense adını, kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini bilemedeğime içten içe seviniyordum. Nasıl olsa Karacaoğlan gibi yarın bir başka güzel görecek ve onunla uçsuz bucaksız hayallere dalacaktım. Yani sen de benim için herkes gibiydin ama yapamadım. Bir çift göze dalmıştım, baktığım her yerde seni görür olmuştum. Birkaç gün sabrettim. Sonra bir gece akşamın geceye yol verdiği vakitlerde bir daha görmem ama içimdeki son kırıntıları da temizleyeyim diye yine oraya gittim. Adını bile hatırlamadığım bir yere giderken yaşadığım anlık dalgınlıklar, hafiften yokluk ile varlık arasındaki geçişlerle kendimi sana bakarken buldum. Önceleri inanmadım ya da inanmak istemedim. Çünkü ne seni ne de kendimi bir felakete sürüklemeyi hiç mi hiç istemiyordum. Platonik sevdaların eşlik ettiği gecelerimden o kadar memnundum ki, onları sana dahi kaptırmak istemiyordum. Sonra bir ara sen geldin, geçerken hafiften bir selam verdin. Belki de ben öyle anladım. Ama gözlerinin küçülmesi ve sahilden uzaklaşan bir gemide güverteye yaslanmış yolcunun keşke bir fırsatım olsa da atlayıp şu küçülen yurduma, vatanıma geri dönebilsem çaresizliğiyle sana geldim. Usulca kalktım ve yanına oturdum. Sen de beklemiyordun. Sonradan anlattığın kadarıyla şok olmuştun. Anlatacak o kadar çok şeyim vardı ki adını bile kalkarken öğrenebiliyordum. Sonra baya yorucu olsa da tek bir resmini buldum ve annesini kaybetmiş çocuğun onu son gördüğü anı koynuna alarak yattığı gibi ben de gözlerine bakarak uykuya daldım. Hayatımın en güzel rüyasını göreceğim, en rahat uykuya dalacağımı nereden bilecektim.

Ertesi gün bir cesaret seni arayıp buldum ve yolladığım tek mesaja “Nerede olacaksa olsun, yeter ki gözlerini bir kez daha göreyim…” deme münasebetsizliğinde bulunarak tüm günümü sana adadım. Aslında hiç böyle yapmazdım. Birinden az bir şey hoşlansam kaçardım. Çünkü ben mutluluğu bulamamış, düzensizlikler içinde sallanmış bir düzen palavrasıyla geçinip gidiyordum. Ama her insan hata yapar derler ya sen de benim hatama çoktan ortak olmuştun. Önce anlayamadım. Ne bulmuştun ki bu kel, bodur hafiften nargile kokan, çok konuşan az dinleyen adamda. Yoksa sende yokluğa merakını mı giderecektin benim üstümden. Her ne olmuşsa olmuş bir yanlışı doğru zannetmiştin. Bilmiyorum bugün olsa yine aynısını yaparmıydın. Yoksa akıllanıp kaçarmıydın bu beladan. Hikayenin devamında nerede, nasıl kaçacağımı merak ederek seviyorum seni.

Biliyorum korkumdan kaybettiğimi en güzel hikayelerimi… Sırf bu yüzden sana beni sevme demedim mi zaten. Bu yüzden sana yine beni sevme demiyor muyum, bu yüzden bu yazıyı yazmıyor muyum? Ne olur bir kez beni dinle… Sakın ha beni sevme… Zaten ne işin var bu yokluk yurdunda… Git layığını bul, benden kaç, merak etme kaçanı kovalamam. Zaten hep bu yüzden kaybediyorum ya. Bu yüzden sende de ben olamam ya… Neyse lafı uzatmadan kısaca söyleyeyim… Sana beni sevme demedim mi?

Bilal ERTUĞRUL

20 Şubat 2012

15:48

Read Full Post »

Older Posts »