Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for 29 Şub 2012

BİR ÜLKENİN KAYIP YILLARI – 1…

20. Yüzyıl dünya tarihinin belki de en uzun yüzyılıydı. İki Dünya Savaşı, milyonlarca insanın ölümü, sanayileşmenin engellenemez yükselişi, teknolojik devrim ve tabii ki ideolojilerin zirveyi gördükten sonra yok olmaya ya da tek olmaya yöneldikleri uzun bir asır. İşte bu uzun asrın belki de insanlık tarihi açısından en hızlı akıp giden ama dünyayı da en çok değiştiren süreci ise 26 Aralık 1991 tarihinde Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla başlayıp, 11 Eylül 2001’de Amerika’da meydana gelen terör olaylarıyla biten ve dünyanın bir daha asla eski haline gelemeyecek kadar dönüştüğü dönemdi. 20. Yüzyılın 2. Yarısına damga vuran iki güçten birisi en azından ekonomik anlamda ideolojisiyle beraber çökmüş, çift kutuptan kala kala tek kutup kalmıştı. Sovyetler’in dağılma sancıları, Avrupa’nın uzun süredir ayrı kaldığı kardeşleriyle buluşması, yine Avrupa’nın göbeğinde Yugoslavya’nın dağılma sürecinde akan milyonlarca masumun kanı ve dünyanın uzak ucunda Asya Kaplanları’nın uyanışına sahne oluyordu bu on yıl. Dünya artık eskisi gibi değildi. Devletlerden büyük uluslararası şirketler, gelişmeye başlayan Finans piyasaları ve beraberinde getirdikleri krizler, birbirine iyice yaklaşan dünya ve yeni, tek bir Medeniyetin egemenliğine girildiği düşüncesi ortalığı kasıp kavuruyordu. İşte tüm bu süreç 11 Eylül 2001’de Amerika’da Pentagon ve Dünya Ticaret Merkezi’nin İkiz Kuleleri’ne çakılan uçaklarla sona eriyor ve yeni bir süreç başlıyordu. Arada geçen 10 yılda dünya çok değişmişti. Asya ülkeleri ekonomik dönüşümlerine başlamış, dünyanın pek çok noktasında insan hakları ihlallerine karşı yapılan başkaldırılar ve modern değerlerin yaygınlaşması çok hızlı gerçekleşiyordu.

Dünya değişip, dönüşürken dahası ekonomik, siyasi ve insan hakları alanlarında tek düzeleşip hızla ilerlerken Türkiye ise deyim yerindeyse tarihinin en acı on yılını yaşıyordu. Evet, belki çok iddialı bir söylemde bulunuyorum. Belki Balkan Savaşları’yla başlayan ve Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar süren yıllar ya da darbe ertesi yıllarda da çok acı çekilmiş çok kayıp verilmişti. Ancak aynı yıllarda dünyada da büyük kayıplar verilmiş ve konjonktürden ayrılmadan yani diğer ülkelere paralel bir çizgi izlenmişti. Hâlbuki bu 10 tam anlamıyla Türkiye’nin kara yıllarıydı. İsterseniz bu 10 yılın kısa bir öyküsü ve neden bu kadar acı geçtiğine dair fikirlerimi belirteyim.

 Türkiye Cumhuriyeti daha kuruluş döneminde büyük bir yük yüklenmişti. Çünkü o Osmanlı’nın ve binlerce yıllık Anadolu mirasının üzerinde kurulmuştu. Bir zamanlar Avrupa’nın dört bir yanında medeniyetin emsali olan Osmanlı son iki yüz yılını türlü acılar, kopuşmalar ve parçalanmalarla geçirmişti. Bu sebepten Osmanlı mirası özellikle devrin yöneticileri tarafından pek de kaale alınmayacak ve ülke uzun bir geçmişin yok sayılması temelinde yönü tamamen batıya dönük olarak kurulacaktı. Çünkü devrin yönetiminde geri kalmışlığın, batıya yetişememenin adıydı Osmanlı, Anadolu ya da Doğu. Halbuki bunlar yeni devletin tebaasının kendilerini ifade ederken kullandıkları başlıca sözcüklerdendi. Hal böyle olunca, ülke de demokrasiyle yönetilip seçme hakkı halkta olunca halkın seçtikleriyle sistemin atadıkları uzunca bir süre iktidar kavgası verdiler. İşte bu kavgaların en şiddetli olduğu dönem 1960-1980 arası 3 darbe dönemiydi. Ve kanımca darbelerin de en ağırı 1980 yılında 12 Eylül’de geliyordu. 12 Eylül sadece yönetime müdahale ya da siyasal alana askerin girişi değildi. O bir halkın inançlarının, değerlerinin, mücadele ruhunun ve özgürlüğünün üstüne bir karabasan gibi çöküyordu. Sorunların varlığının reddinin en kolay çözüm olacağı üzerine yeni ve kendince sorunsuz bir ülke kuruyordu sistem. Halk korkuyordu artık. Yıllarca kavgasını verdikleri, kendilerince ülkeyi daha ileri götürmek için bağlı oldukları ideolojileri uzunca bir süre sandıklara gömüyor ve koskoca bir ülke deyim yerindeyse Körebe oynuyordu. İşte bu dönem aynı zamanda Türkiye’nin geç kalmış liberalleşme hamlesinin de atıldığı dönem oluyordu.

Darbe sonrası boşalan siyaset arenasına öncelerin Devlet Planlama Müsteşarı Turgut Özal çıkıyordu. Siyasi tecrübesi olan pek çok isim şu ya da bu sebepten yasaklı olduğundan Özal’ın kurduğu Anavatan Partisi’ne her kesimden her türlü insan giriyor ve dahası darbecilerin açıkça destekledikleri rakibini belki de sırf bu sebeple ezip geçerek tek başına iktidar oluyordu. Türkiye uzunca bir aradan sonra 1983’de gelen tek partili iktidardan gerek ekonomik gerekse de insan haklarında şeffaflaşma, modern standartlar yolunda adımlar atmasını bekliyordu. 12 Eylül anayasasının devrin cumhurbaşkanı Kenan Evren’e verdiği yüksek yetkilerle pek çok kez karşı karşıya kalan Başbakan Özal ancak ekonomik adımları atıyor, daha özgür Türkiye ise 90’lara kalan bir hayal oluyordu. Aslında Özal iktidarda buna yönelik bir şans yakalıyordu ama onu da belki de kurmaylarının hatalı öngörüsüyle tepiyordu. O şans 1987 yılında 12 Eylül’le konan siyasi yasakların kaldırılmasına yönelik referandumdu. Bu referandumda henüz dinç ve olgun çağlarında olan, ülkeye tecrübeleriyle öncelikle başarılı bir siyaset alanı dahası modernleşme hızı katabilecek eski liderlerin de dahil olduğu bu siyasi yasaklıların yasaklarının kaldırılmasına yönelik referandumda “HAYIR” oyu kullanılmasını isteyen Özal belki de kendi yola çıkardığı trenin yoldan çıkmasına ve 90’ların kaybolmasına da sebep oluyordu. Beklediğinin aksine referandumda halk “EVET” diyor ve Özal bir anda tamamen kendisine ait siyasal alanda çok önemli rakipleri hem de mağdur sıfatıyla karşısında buluyordu. İşte o gün daha demokratik, daha şeffaf ve daha özgür bir ülke olunması için atılmayan adımın doğurduğu bu mağduriyetin acısı 90’lı yıllarda koskoca bir ülkeden çıkıyordu.

Rakiplerinin artmasıyla eş zamanlı partisinde de iç çekişmelerin arttığı açıkça gözükmesine rağmen henüz 62 yaşında 1989 yılında Başbakanlıktan Cumhurbaşkanlığı’na geçen Özal’ın aktif siyasetten siyaset üstü arenaya çıkması 90’ların kayıp yıllar olmasında en önemli ikinci sebep olarak öne çıkmaktadır. Ama tüm bunlar bir yana kanımca 90’ların kayıp geçmesinin en önemli ve en kötü sebebi ise 1993 yılında kimilerine göre suikast kimilerine göre ömrünü tamamlayıp eceliyle gelen ölümü olmuştur. 1980 – 1993 arasında ülkeyi köyden kasaba haline getiren, dönüşümü eksik de olsa elinden geldiğince sivil iradeyle sağlamaya çalışan Özal’ın kaybı 90’lı yıllarda koskoca bir ülkenin telafi edemediği bir kayıp olmuştur.

Türkiye için 90’lı yılların acılarını başlatan bu ölümden sonra ülke resmen 8 yıl sürecek bir karanlığa girmiş ve bu durumdan kurtulmanın bedelini çok ağır ödemiştir. Bu yazının devamında bu yılları inceleyip fikirlerimi açıklayacağım…

Bilal ERTUĞRUL

29 Şubat 2011

22:16

Reklamlar

Read Full Post »