Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Mart 2012

BİZE BİRAZ SU LAZIM…

İnsanoğlu dünyaya gözlerini açtığında ilkin çevresini sorgular, dünyada olan varlıkları nasıl meydana geldiklerini yani özü merak eder. Sonra zaman geçer öze kendisini koyduğundan mıdır yoksa önce kendisini anlamadan dünyayı anlayamayacağını keşfettiğin midir belli değil kendi özüne, nasıl, neden yaratıldığına kafa yorar. Asırlardır evrenin ve insanın yaradılışı üzerine tartışmalar önce filozoflarca sonra bilim adamlarınca yapıla gelmiştir. Ama bilim şu günlerde CERN çalışmaları altında ulaşmaya çalıştığı ana maddeye ulaşmadan kazanan hep Yaradılış yani dinsel açıklamalar olacaktır. Tabii bendeniz de bugün için dinsel açıklamaya inanıyorum ta ki kanımca bilim bunu tasdik edene kadar yani inancıma nesnel dayanağı koyana kadar. Yaradılış efsanesine yer veren dinler evrendeki canlıların sudan meydana geldiğini belirtmiştir. Dinlere göre öz sudur ve her şey ondan meydana gelmiştir.

Yazılarımda belirttiğim modern toplumların oluşum sürecinin en sancılı dönemine ulaştığımız bugünlerde arada oturup düşünürüm. Daha mutlu, barışçıl ve huzurlu bir dünya düzeni kurmak kardeş gibi değil sevgili gibi yaşanacak ve karşılıklı sevilecek bir dünya kurabilir miyiz? Bu dünyanın kurulacağına inananlardanım ve bunun için sadece biraz suya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Ama bu su bizi değerlerimize, kişiliğimize en önemlisi bit bütün halinde insanlığımıza götürecek bir sudur. İnsanda yani beşerde bu su vicdan, toplumda da adalettir. Yeni bir dünya düzeni yaratmak için tek yapmamız gereken biraz su bulmak yani kaybolan yüreklere vicdan, toplumlara adalet getirmek.

Adalet; insanlar özgürlük ve eşitliklerini topluma terk ettikleri günlerde daha mutlu bir dünya hayal edebilmelerinin sebebiydi. İnsanlar kendi vicdanlarıyla sağladıkları bireysel adaletten toplumsal adalete geçişte ehil kişilerin adil kararlarıyla düzen, huzur ve mutluluk aramışlardı. Ancak öyle olmadı. Önce adalet neredeyse sadece güçlülerin elinde oldu ve adalet eliyle adaletsizlik, eşitsizlik ve zorbalık yaygınlaştı. Buna karşı atılan adımlar sonucunda Fransız Devrimi sonrası adaleti ehillerine verme çabası ortaya çıktı. İnsanlar bu sefer demokrasilerle zorbalığı bitirmeye çalışıyor ve demokrasiyi koruma görevi aynı zamanda toplumsal denge görevi adalete veriliyordu.

Ne yazık ki son dönemde özellikle bizim toplumumuzda yapılan pek çok uygulamada bizlere adaletten kopuşun getirdiği acı sonuçları veriyor. Burada kanımca en büyük sıkıntı ehillik anlayışının uzun süreli yıpranması ve yenilenme ihtiyacıdır. Ulus devlet hukuk düzeni üzerine kara Avrupası hukuk sistemleri temel alınarak oluşturulmuş Türk Hukuk Sistemi ne yazık ki artık iflas etmiştir. Yeni bir hukuk düzenlemesine gidilmesi ve acilen vicdanlara uygun yeni bir anayasa yapılması gerekmektedir. Yani yeni bir Türkiye için de yeni bir dünya için de bize biraz su lazım. Adalet suyu…

Bilal ERTUĞRUL

30 Mart 2012

22:32

Read Full Post »

SEN OLMADAN DA…

Bir akşamüstü, soğuk ve mavi;

Dalgalar ve martılar sevişiyordu.

Gökyüzü kızıl, ağlıyor gibi

Güneş şehri terk etmiş, kayboluyordu…

Birazdan gelir, akşamcılar

Zaten deniz de onları bekliyordu

Yak bir cigara, çek bir kadeh

Kalbim en çok bu vakitler tekliyordu.

Hafif muhabbet yolun bulunca

Hüzünlü şarkılar çalınıyordu

O an anlardım, sen yoktun artık

Çünkü deniz bile ağlamaya utanıyordu…

Hatırlar mısın seni görünce

Dalgalar gözyaşları olup akıyordu

Ama sen yokken hep uzaktılar

Sanki sahil onları korkutuyordu

Ansızın rakı demin çekince

Bir bedbaht masadan ayrılıyordu

Dostlar erkenci, biraz kaygılı

Hepsi için bir çift göz bekliyordu

En son masada ben kalıyordum

Hafif çakırkeyf hafif de yorgun

Alıp başımı gidem diyordum

Deniz dur bekle, döner diyordu

Ama uyku bu ya hep gafil avlardı

Böyle çok gece geçti ardından

Sahi sen olmadan da yaşanıyordu…

Bilal ERTUĞRUL

29 Mart 2012

23:39

Read Full Post »

MACERADIR…

Son günlerde neredeyse her saat dinlediğim bir şiir var: Yılmaz Erdoğan’ın seslendirdiği Maceradır şiiri. Van depremi için Şişli Belediyesince düzenlenen Türkülerimiz Van İçin etkinliğinde söylemiş. İnanılmaz bir şiir. Zor zamanlarımızda yaşadıklarımıza, sırf daha mutlu yarınlar için canından olanlara, dışlananlara bakınca düşüncelere dalmama sebep oluyor. Gerçekten Macera mıdır bir ülkeyi sevmek? Hele de Türkiye gibi bir ülkeyi sevmek. Bugün biraz bu konu üzerinde durmak istiyorum.

Öyle bir ülke düşünün ki medeniyetin doğduğu topraklarda kurulmuş olsun. Eldeki verilere göre yazının ilk kullanıldığı, ateşin bulunduğu, medeniyetlerin asırlarca bir o yana bir bu yana göçüp gidenler üzerinden bir parça bıraktığı topraklarda. Dinlerin merkezlerine olabildiğince yakın, onların serüvenlerinde mihenk taşlarına sahip olan topraklarda. İlahi dinler dışında Uzak Doğu dinleri hariç Avrupa’nın Asya’nın tüm Pagan inançlarının oluşturulduğu topraklarda. Bilimin medeniyeti İyonya’lı alimlerin, insani değerlerin, dünya insanlığının pirleri Mevlana, Yunus Emre gibi nice pirlerin ayak bastığı, yurt edindiği topraklarda. Medeniyetin yüzyıllardır yurt edindiği topraklarda kurulmuş olsun. Ama gelin görün ki onu sevmek hele de bedel ödemeden sevmek maceradan öteye olmasın. Sahi siz de düşünüyor musun bunları? Hani arada isyan edip alıp başınızı gitmek istediğiniz zamanlarda…

İşte bu düşünceler içerisindeyken, bu ülkeyi neden sevdiğimi, onca sıkıntısına derdine rağmen neden ruhumun derinliklerinde bir yerde ondan ötesini düşünmediğimi anlamama yardımcı olan bir şair çıkageldi. Ahmed Arif… Aslında uzun yıllar önce henüz 10’lu yaşların başındayken duymuştum ilk onun adını. Yılmaz Erdoğan’ın seslendirdiği Ankara şiirinde Ustam diye hitap ettiği bir şiirde duymuştum. Üniversiteye kadar ders kitaplarımda onlarca şaire yazara rastlamış, kimisini merak edip araştırmıştım da. Ancak Ahmed Arif belki de memleketi birilerinden çok sevdiğinden yer almamıştı o Talim ve Terbiye Kurulu patentli kitaplarda. Hâlbuki şu dizeler nasıl yer bulamamıştı o kitaplarda…

Gör, nasıl yeniden yaratılırım, Namuslu, genç ellerinle.

Kızlarım, Oğullarım var gelecekte,

Her biri vazgeçilmez cihan parçası.

Kaç bin yıllık hasretimin koncası,

Gözlerinden, Gözlerinden öperim,

Bir umudum sende, Anlıyor musun ?…

Evet, Üstat Anadolu şiirinde bazen hepimizin düştüğü bu memleketi neden sevdiğimizi ya da sevmek zorunda olduğumuzu, üstlendiğimiz yükü böyle anlatıyordu ama ne yazık ki bu ülkenin onlarca genç kuşağı bu satırları duymadan memleketi kuru kalabalık laf dizeleriyle sevmeye çalışıyordu. Tekrardan başa dönelim. Evet, severim bu ülkeyi, Anadolu’yu. Her karış vatan toprağı. Hiçbir çıkarın, hiçbir hain emelin ve kuru laflarla bile değerinden hiçbir şey kaybetmeyecek olan vatanın sevdası sebepsizdir. Nedensizdir ve aslında hükümsüz olmalıdır. Ancak ne yazık ki uzun bir zamandır memleket sevmek, sevmeyi bırakın bir memleket istemek bile macera bu topraklarda…

Nasıl maceradır kardeşim, işte isteyen istediği kadar seviyor derseniz ki demekte de sonuna kadar özgürsünüz, o zaman bu vatan için toprak altında yatanlara bakın derim. Sırf daha güzel bir yarın için prangalar eskitenlere bakın. Hani şu yatağınızda rahatça uyurken demir parmaklıkların neden halen bu memleketin en güzel şarkılarında vazgeçilmez olduğuna bakın. Bir de şu vatan için neler yaptığımıza bakın. Cennet vatanın dört bir yanında akan gözyaşları, durmayan kan, uslanmayan akıllara ve hani şu bizi bizden çok sevdiği için yananlara. Artık bu ülkeyi sevmek acıyı bal eylemenin ötesinde olmalıdır. Artık bu ülkeyi sevmek benim gibi sevmiyorsan ÇEK GİT demenin ötesine geçmelidir. Ve artık bu millet uzunca bir süredir uyuduğu uykudan uyanmalıdır. Dedim ya bu topraklarda yaşarken bu toprakları sevmek bir seçim değil yükümlülüktür. Ve emin olun her yükümlülük neresinden bakarsanız bakın en büyük maceradır. Hele bu ülkeyi niye sevdiğini anlamamış olanlara, bunu anlatmak, can vermeden, doğmamış çocuğunu görmeden, sabah okula giden küçük bir kız çocuğunun “Baban nerede” diye sorulara maruz bırakmadan yapabilmek ne derseniz deyin maceradır.

Bu güzel toprakların karşılıksız sevildiği, karşılıksız sevenlerin de en az karşılık bekleyenler kadar sevildiği ve anlaşıldığı günlerde buluşmak dileğiyle… O zamana kadar ben bir maceradayım ararsanız en yakın toprağı avuçlayıp koklayın, o zaman anlarsınız…

Bilal ERTUĞRUL

28 Mart 2012

21:03

Read Full Post »

UZAKTA…

Bir gün herkes göçüp gidecek bu diyardan

Sen bile vazgeçeceksin bu candan ey canan…

Uzaklar hoş gelecek, sürüklenecek herkes

Ne yazık ki bir haber getiren bile yok ordan…

Hani bazen yağmur yağmadan az önce

Ayrılık şarkısı söyleyen kuşlar takılır ya gökyüzünde

İşte onlar o uzak diyarın kuşlar için de

Hani çok önceleri gidip de dönemeyenlerin çocukları derler.

Uzakta bir yüce dağın bile görünmeyeceği kadar uzakta

Hani saklanmasak da bulunamayacağımız kadar uzakta

Selam yollanır oralardan buralara derler bu yağmurlarla

İşte bu yüzden o kuşların kanatları ıslanmaz,

Bu yüzden bizi ıslatan yağmur onları ıslatmaz derler..

Kocamış çınarlar vardı bir zamanlar buralarda ve yakındaydılar…

Ama şimdi hepsi en az senin kadar uzakta…

Bilal ERTUĞRUL

27 Mart 2012

21:18

Read Full Post »

EĞİTİM – ÖĞRETİM ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ…

Eğitim ve öğretim sistemi bir ülkenin atardamarı özelliği görür. Ordularınız, petrol yataklarınız ya da erişilmez sermayeleriniz olabilir ama eğitilmiş bir kitleniz yoksa başarısızlığa mahkumsunuzdur. İşte bu sebepten bir ülkede eğitim – öğretim sisteminin tartışılması, konuşulması hep o ülkenin lehinedir. Ancak ülkemizde genellikle bu konu ÖSS sınavında “0” çeken öğrenciler ya da üniversiteye yerleşemeyen lise birincileri üzerinden ancak Haziran ve Temmuz aylarında konuşulur sonra yoğun ve yapay gündem içerisinde zamanla silikleşir. Ama birkaç haftadır bu durumun dışında bir gelişme oldu ve bir yarışmada yarışmacıların performansı üzerinden tekrar eğitim – öğretim sistemimiz tartışılmaya başlandı. Önce tartışmanın ne olduğuna sonra da bu konudaki fikirlerimi sizlerle paylaşmayı amaçlıyorum.

Ben henüz 10’lu yaşların başında olan bir çocukken ülkeyi kasıp kavuran saçma yarışma programlarının arasında Kim 500 Milyar İster isminde bir yarışma programı dikkat çekiyordu. İnsanların bilgileriyle ödüle ulaşmaya çalışıyor ve yarışma önemli başarılar kazanıyordu. Benzeri yarışmalar gibi dans ve müzik şovlarından ya da ünlü katılımcılardan yoksun bu yarışma aslında ülkeye eğitim durumumuzu gösteriyor ama o furya içerisinde bu özelliği pek dikkat çekmiyordu. Sonra yarışma ekranlardan ayrıldı ve yine saçma ama eğlendirici ya da bana göre uyutucu yarışmalarla gündem doldu taştı. Geçen yıl bu yarışma bu sefer Kim 1 Milyon İster adıyla ekranlara döndü. İşte son günlerde bu yarışma programı üzerinden ülkede bir gündem geliştiğini gerek sosyal medya gerekse de gazeteler üzerinden görüyorum. Önce bir yarışmacının Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ne dendiğini bilmemesi daha sonra onaylatmamış olsam da ÖSS Türkiye 4.sü bir öğrencinin bir Genel Kültür sorusu üzerinden tüm haklarını kullanıp erken elenmesi ve bu yarışmacılara yarışmanın sunucusu Kenan Işık’ın gösterdiği tepki böyle bir gündemin oluşmasına neden oldu. Ben de genel olarak eğitim – öğretim sistemi üzerinden bu tartışmalara ilişkin fikirlerimi belirten bir yazı yazmak istedim.

Öncelikle yazının başlığında ve gelişiminde kullandığım tanımlamaya dikkat ederseniz ben tartışmalarda kullanılan eğitim sistemi yerine eğitim – öğretim sistemi tanımlamasını kullanıyorum. Çünkü kanımca daha tartışmaya başlarken yanlış noktadan başlıyoruz. Okuduğum köşe yazarları, dinlediğim yorumcular ya da sosyal medyada fikirlerini belirtenler hep eğitim sistemi diyor. Halbuki aslında okullarda uygulanan sistemin tam adı eğitim – öğretim sistemidir. Eğitim henüz fikri gelişiminin başlangıcında olan çocuğun toplumsal yaşama yönelik hazırlanmasının adıdır. Doğal olarak da içine toplumsal duyarlılıktan tutunda, ahlaki değerlerin kazandırılması, adab-ı muaşeret kurallarının öğrenilmesine kadar gündelik yaşamın tamamında uygulanacak düşünce ve davranış felsefesini alır. Öğretim ise çocuğun uzun vadede kariyer oluşturması için gerekli temel bilgilerin öğretilmesi aşamasıdır. Yani şu günlerde cehalet üzerinden tartışması yapılan aslında sistemin öğretim kısmıdır. Öncelikle bu yanlış tanımlamayı açığa kavuşturmanın tartışmanın gelişimi için önemli olduğu kanaatindeyim.

Sistemin eğitim kısmının başarısı toplumsal değerler, bu değerlerin uygulanışı, toplumun huzur ve güveni, suç oranı gibi kıstaslar üzerinden incelenir. Yani göreceli ve kişiye, onun inanışlarına göre değişir. Örneğin dini değerleri olmazsa olmaz olarak düşünen bir kişi için kişilerin günah kabul edilen eylemleri yapması eğitimin başarısızlığıdır. Ya da modern toplumların giyim, kuşam, davranışlarını kendisine değer atfeden birisi için de bu değerlere uymayan görüntülerin toplumda yaygınlaşması eğitimin başarısızlığıdır. Ancak cehalet dediğimiz bilgi eksikliği öğretimin başarısızlığıdır. Her ne kadar eğitimin bugüne kadar başarılı olup olmadığına karar verecek konumda görmesem de bana göre toplumsal değerlerimizdeki yozlaşma, kültürel kimliklerin kabullenilmesi ve korunmasına yönelik hoşgörüsüzlük, kadının hak ettiği konumu alamaması, yüz kızartıcı suçların çoğalmaya başlaması ve sistemsel yanlışlarımız düşünüldüğünde ne yazık ki eğitim sistemimiz bugün hiç de iyi bir konumda değil. Ama tekrar belirtiyorum ki bu benim dünyaya bakış açım ve değerlerim üzerinden yaptığım bir değerlendirme yani tamamen kişisel. Bu konuda sizlerin de fikirleri mevcuttur, saygı duyarım ve paylaşmanıza katkım olursa bundan ötürü sadece mutlu olabilirim.

Öğretim ise nesneldir. Sınavlarda alınan başarılar, meslek ve kariyer seçimleri gibi kişisel süreçlerle, ilgili ülkenin gelişmişliği gibi daha tarafsız değerlendirme araçlarına sahiptir. İşte bu yüzden onun üzerinde yapacağım değerlendirmeler daha reel veriler üzerinden olmalıdır. Bu noktada da ülke çapında veriler en önemli referans kaynaklarım olacaktır. Benim için öğretimin başarısı ülkenin başarısıdır. Zengin tarihi ve coğrafi mirasımızı düşündüğümde bugün dünya üzerindeki yerimize bakarak öğretimde de ne yazık ki başarısız olduğumuzu düşünüyorum. Bunun yanı sıra sadece sınav endeksli sistemimiz olduğundan bu sınavlardaki tablonun da iç açıcı olmadığını düşünenlerdenim. Burada ortalama puanlar, ilk on bin ve geri kalan sıralamalar arası puan farklarını dikkate alarak bu değerlendirmeyi yapıyorum. İlköğretim başarısını ölçen Pisa Test sonuçlarında ülkemizin OECD ülkeleri arasında son sırada yer alması da başarısızlık olarak görüş bildirmemin nedenlerindendir. Ayrıca günlük gazete okunma sayıları, ortalama yıllık kişi başı kitap okunma sayılarında da dünya ortalamasının altında olmamız başarısız olduğumuzu göstermektedir.

Son tartışmalar üzerine düşünceme gelince burada bir körebe oyunu görmekteyim. Orta ve üstü kuşakta yer alan kesimin yeni kuşağa yönelik yaptığı eleştiriler ve yetersiz görmeye sonuna kadar hak vermekteyim. Ancak kendi kuşaklarının da hiç farklı olmadığı özellikle bilgiye merak ve erişim için en önemli kıstas olan kitap ve gazete okuma sayılarında ortaya çıkmaktadır. Yani işin özeti ülke olarak eğitim de genel kültür de geri bir ülkeyiz. Peki, bunu nasıl çözebiliriz. Öncelikle işin sırrı sanırım kapsamlı bir eğitim – öğretim reformundan geçmekte. Ama öyle 4+4+4 gibi siyasi tartışmalara yol açmadan, akil adamların katkıları, evrensel değerlerin kabulüyle yapılacak bir eğitim reformundan bahsetmekteyim. Aksi takdirde ülke için hayırlı olacağını düşündüğüm 4+4+4 sistemi gibi reformlar toplum tarafından kabullenilmez ve ne yazık ki 90 yıldır eğitim – öğretim sistemimizin makus talihini açıklamak için kullanılabilecek tek söz olan “YAP – BOZ, OLMADI BİR DAHA…” tanımlaması daha çok kuşak için kullanılır.

Böyle bir reformun yapılması her şeyi çözmeyecek, asırlık alışkanlıkları bitirmeyecek olsa da ötesini düşünmek için, tünelin sonundaki ışık olarak kullanılabilir. Ancak bu kapsamlı reform yapılmadan daha çok “0” çeken öğrenciler, üniversiteyi bitirmiş adını zor yazan gençler hikayeleri dinleriz. Ve emin olun böyle hiçbir yere gidemeyiz.

Bilal ERTUĞRUL

26 Mart 2012

21:14

Read Full Post »

MAVİ…

Geçenlerde bir baktım da her şeyim mavi…

Gök mavi, deniz mavi hatta zorlarsan güneş bile şafak vakti mor mavi!

Aslında sebep belli;

Çünkü dünyayı gördüğüm gözlerin masmavi.

İşte o zaman anladım benim sevdam sen değilsin sendeki mavi…

Bir zamanlar sevdanın rengini sordum ustalarıma kızıldır dediler,

Kimisi kalbin rengidir dedi kimisi yaktığı ateşe meyl verdi de öyle dedi.

Arada birkaç bedbaht çıkıp yok sarıdır dedi!

Hazan sarısı hani santim santim işleyen, ama sonunda öldüren…

Sonra düşündüm de; onlar ne derse desin benim aşkım mavi;

Hani şu yalnızlığımın, çaresizliğimin ve sana kavuşmadan bitecek ömrümün rengi…

Onlar bilmezler gözlerindeki sonsuzluğun rengini;

Yaşarken öldüren sonsuzluğun,

Uğruna candan da canandan da geçilen rengini…

O yüzden farklı renklerde görürler sevdayı…

Ama ben bilirim bu sebepten kim ne derse desin;

Benim sevdam hep mavi…

Bilal ERTUĞRUL

25 Mart 2012

07:09

Read Full Post »

HALKA RAĞMEN HALKÇI OLABİLİR MİSİN?…

Çocukken okullarda öğretilen bazı şeyler tartışmasız gerçekler olarak kazınır insan beynine. Her insan doğayı sever, insan iyidir, en iyi yönetim şekli demokrasidir gibi. Ancak zamanla insan büyür, olgunlaşır dahası bazen haddini bilmez alimleşir, aydınlaşır. Sonra düşünmeye başlar tartışmasız doğrular üzerine. Aklına hep aynı soru gelir gerçekten doğru muydu yoksa öyle kabul edilmesi mi istenmişti. İşte bu zihinsel gerilimlerin tavan noktalarından birisi de demokrasi ve ona olan inanç olur. Acaba demokrasi gerçekten en doğru yönetim şekli midir? Acaba insanlar gerçekten kendi kendilerini mi yönetir? Ve son olarak acaba insanlar kendileri için en iyi olanı mı tercih eder?

Bu sorular üniversite sıralarına geldiğinizde daha çok yer almaya başlar zihninizde. Hele benim gibi ekonomi okuyup bir de karşınıza Rasyonel İnsan kavramı çıkarsa iyice şaşırırsınız. Bu kuram ekonomide Davranışsal İktisat gelişene kadar her şeyin temeli olarak kabul edilirdi. İktisatçılar ölçemedikleri ama ölçülebileceğine inandıkları faydanın yanına her insanın istisnasız kendisi için en doğruyu seçeceğine yönelik rasyonellik kuramını yerleştirmişlerdi. Bizden de buna inanmamız en azından inanmasak da sorgulamamamız istenirdi. Ancak gerçek hayata dönünce karşımıza rasyonelliğin sadece bir ütopya olduğu gerçeği tüm acımasızlığıyla çıkıyordu.

İşte ben de bu rasyonellik kuramının siyasi arenadaki en önemli alanlarından demokrasiye yoğunlaşmak istedim. Demokrasi, insanların kendi kendilerini doğrudan ya da dolaylı yönetmesi ya da en kısası çoğunluğun sesi demekti. Peki, insanlar bu sistemde acaba gerçekten en doğruya ulaşmışlar mıydı? Ya da gerçekten onlar için en doğru yönetim biçimi bu muydu? Yani halk için en halkçı olan sistem demokrasi miydi? Uygulamaya bakıp Hitler’in bile bu sistemin bir meyvesi olduğunu düşündüğünüzde kendi iç sorgulamanız rahatsız edici bir boyuta gelir. Halk neden kendisi için en iyiyi seçmez. Neden onun için daha iyi sonuçları olanı açıkça elinin tersiyle iter. İşte bu demokrasinin en büyük ikilemini doğurur. Ve hiç şüphesiz bu ikilemin temeli insanın rasyonel olmayışıdır. Demokrasi dışında her sistemde halka rağmen halkçı olabilirsiniz. Çünkü iyi ya da doğruya karar veren siz olacaksınız. Ama demokrasi de halka rağmen hiçbir şey olamazsınız hele halkçı hiç olamazsınız. İşte demokrasinin en büyük ikilemi de budur. Sadece halk kendisi için halkçı olabilir aksi takdirde gelecek kuşakların acıları kaçınılmazdır. İşte ben de bu yazıda biraz bu durumu kurcalamak istedim. Hani bazen birileri çıkıp efendim halk geri zekalı, aptal diyerek değil de sistemi özünden sorgulayarak bir cevaba ulaşmaya çalıştım.

Bundan yaklaşık 5 yıl önce Türkiye zorlu bir dönemden geçmişti. Cumhuriyet mitingleri, 27 Nisan E-Muhtırası derken ülke çok zorlu koşullar altında sandığa gitmişti. 22 Temmuz 2007 tarihinde neredeyse halkın yarısına yakınının teveccühünü kazanan Ak Parti iktidara gelmişti. Seçimin ertesi günü üniversitemde oturmuş bir grup arkadaşla sohbet ediyorduk. O arada bir arkadaş; “bu milletin yarısı geri zekalı” dedi. Oyunu ana muhalefet partisine verdiğini ve insanların nasıl bu kadar kör olduğunu, nasıl Ak Parti’nin Türkiye’ye verdiği ve vereceği zararları görmediklerinin aptallıktan başka izahı olmadığını söylemişti. O seçim oy kullanma yetimin olduğu ilk seçimdi, oyum Osmaniye’de çıkmış ben Ankara’da olduğumdan ve yoğunluğum sebebiyle oy kullanamamıştım. Ancak 2002 – 2007 arası icraatlarına baktığımda kullansam Ak Parti’ye verecektim. Oy kullanmamış olmama rağmen karşımda durup laiklik, özgürlük, eşitlik gibi kavramlar üzerinden demokrasi mavraları yapan arkadaşa pek de hoş olmayan bir üslupla aslında kendisinin hiç anlamadığı bir konuda, hiç bilmediğim kavramlar üzerinden konuşarak cahiliyetin nirvanasına ulaştığını, çünkü aptal ya da geri zekalı dediklerinin en azından haklarını kullanma bilincinde olduklarını kendisinin ise cehaleti erdem sandığını söylemiştim. Biraz parlamıştım ama dayanamamıştım. Çünkü halkımı sadece kendilerine verilen bir hakkı kullandıkları için aşağılayan birisinin o hakkı anlama yetisinden yoksunluğunu, hele de üniversite sıralarında kendisini üstün gördüğü halde böyle düşünmesini kendime yedirememiştim.

Ancak sonradan düşündüğümde demokrasinin algılanış biçiminin onu böyle düşünmeye sevk ettiğini anladım. Evet, neydi demokrasi ya da ne zannediliyordu? Neden anlaşılamıyor ya da anlaşılmak istenmiyordu? Demokrasinin özü kabul edilir ya da edilmez çoğunluk diktatörlüğüdür. Hele antik formu yani doğrudan demokrasi tamamıyla çoğunluk diktasıdır. Ancak zamanla kitleler çoğalıp, özgürlük, eşitlik, devlet yetki alanının sınırlandırılması gibi kavramlarla dolaylı demokrasiye geçişti belli değişiklikler yapılması gerekmiştir. Yeni demokrasi doğrudan olmayınca onun denetlenmesi sorunu ortaya çıkmıştır. Denetimin özü belli aralıklarla yapılan seçimlerdir. Ancak zamanla seçimler arası dönemin bir ülkenin kaderi üzerinde oynayacağı rol önem kazanınca Kuvvetler Ayrılığı ortaya çıkmıştır. Daha önce gerek batıda gerekse Çin ve İslam Medeniyeti gibi doğu medeniyetlerinde bu konuda fikirler ortaya atılsa da Kuvvetler Ayrılığı ilkesinin esas hatlarıyla ortaya konuşu Montesquieu ve onun Kanunların Ruhu eseriyle olmuştur. Yasama, yürütme ve yargı altında 3 ana kuvvetin ayrı erklerde oluşması ve birbirleriyle geçişken denetim oluşturmaları üzerine kurulan sistem Amerika Birleşik Devletleri dışında neredeyse hiçbir ülkede en doğru haliyle uygulamamıştır. İlk anayasasında sisteme atıfta dahi bulunan ABD dışı ülkeler işte bu yüzden demokrasinin en büyük ikilemini sürekli yaşarlar. Kimilerinde halkın zekası aşağılanır, kimilerinde seçilenler o kadar iyi yönetirler ki demokrasi kutsanır. Ama bu tartışma hiç bitmez. Peki, o zaman ne yapıp nasıl yapalım da bu tartışmayı bitirelim. Onun üzerine de birkaç sözüm olacak.

Bana göre bugün demokrasi ikileminin 3 alternatifli çözümü var. Birinci çözüm tıpkı ABD’de olduğu gibi Yasama, Yürütme ve Yargı erklerinin ayrılığının sadece kanun maddesi olmaktan çıkıp gerçekten uygulanmasıdır. Ancak kanımca bir devletin kuruluşunda bu değerler yerleşmemişse bunu yapmak bir süre sonra abesle iştigal olacaktır. İkinci çözüm mevcut eksikliğin yani Kuvvetler Ayrılığı ve eksik kurumsal yapının farkında olan, buna göre seçimlerini yapan daha rasyonel bireyler yetiştirmektir. Bunun için slogan hazır; Eğitim Şart… Eğer iyi bir eğitim ve uygulayıcıların öncelikle inandığı değerler yerleşirse eksik kurumsal yapı zamanla kendiliğinden ortadan kalkacak ve halk kendisi için en doğrusunu seçecektir. Son alternatif ise demokrasiden vazgeçmektir. Reel de düşünülmeyecek olsa da kanımca uygulamada en çok olan da ne yazık ki budur. O halde halka rağmen halkçı olanlar, halkın düşüncelerini eleştiren, saygısızlığa bulanık da olsa beğenmeyenler için tek seçenek daha rasyonel bireyler yetişmesine tüm varlıklarıyla katkıda bulunmaktır. Tabii kendilerine göre doğru ya da akıllı insan yetiştirmekten bahsetmiyorum, insanlık değerleri ve gelecek kuşaklara olan borcun en iyi şekilde ödenmesi için gerekli bir eğitimden bahsediyorum.

Sonuç olarak demokrasi dikensiz gül bahçesi değildir. Ancak doğru budanırsa, tohum iyi sulanır, güneş her gün alınırsa da yeryüzünün en güzel çiçeğidir. Ben kişisel tercihimde hiçbir zaman demokrasiden vazgeçmeyenlerdenim. Ve günü geldiğinde en güzel çiçeğin ortaya çıkması, için yazmaya, paylaşmaya ve elimi taşın altına koymaya devam edeceğim.

Bilal ERTUĞRUL

24 Mart 2012

21:54

Read Full Post »

SUSKUNLAR – 2…

KAÇMAK İSTERSİN GEÇMİŞTEN, SONRA ANLARSIN KAÇAMAYACAĞINI; SUSARSIN…

AMA NE KADAR SUSARSAN SUS, BİLİRSİN ASLINDA KAÇINILMAZ SONU;  BİR GÜN KONUŞACAKSIN…

Bu serinin ilk yazısında dizi hakkında genel bir bilgilendirme yapmıştım. Şimdi bana göre neden başarılı olduğu ve şu kısa süreli öyküsünden çıkarılabilecek derslere değineceğim.

Kanımca dizinin başarısındaki dışsal faktörlerin en önemlilerinden birisi zamanlaması oldu. Dizi için şans, acıları yaşamış çocuklar ve ülkemiz için talihsizlik ve utançtan öteye izahı olmayan Pozantı Islah Evi olaylarının hemen ardından yayına giren dizide neredeyse Şubat ayı boyunca gazetelerde gördüğümüz o acı, acı olduğu kadar utanç dolu ve açıkçası ülke olarak bizim utancımızdan başka kimsenin utancı olmayan olaylardan hemen sonra yayına girince ülke olarak iç muhasebe ve içsel utancımızla yüzleşmemize de neden oldu. İşte bu içsel kavga dizinin bu kadar başarılı olmasında sanırım en önemli etkenlerin başında geliyor. O çocuklara yapılanlar için aslında hepimiz utanç duyuyoruz ve en azından dizide bu çocukların öcünün alındığını görmek bir nevi vicdani rahatlama sağlıyor. Evet, açıkça söylüyorum ülke olarak göz yumduğumuz bir utançtan bir diziyle intikam alıyoruz. Ama günü geldiğinde bu utançla yüzleşmek zorunda kalacağımızı bile bile bizde normal hayatta susuyoruz. O yüzden de hepimiz aslında bu dizide oynuyoruz ve oynadığımız diziyi izliyoruz. Çünkü yaptığımız işi merak ediyoruz. Ve onu ancak Televizyon ekranlarındaki bu dizide görebiliyoruz. Ancak bu olaylar olmasaydı da böyle uzun süredir görmezden gelinen bir soruna eğilme cesareti gösteren senaristleri tebrik ediyorum. Bu olaylarla da birleşince toplum olarak yüzümüze öyle bir ayna tuttular ki artık biliyoruz bir gün bugün susturduklarımız, susmak zorunda bıraktıklarımız konuşacak ve açıkça biraz o günden de korkuyoruz.

Dizinin başarısındaki toplumsal faktörlerden bir diğeri ise toplumda yavaş yavaş oluşmaya başlayan hapishane kültürüdür. Günümüz Türk toplumunun iki temel unsuru olarak ele alınabilecek milli ve dini kimliğin içerisinde ne yazık ki hapishane kültürü yoktu. Göçebe Türk kavimlerinde cezalar anında infaz ya da obadan dışlanma olarak verilir yani suçlunun suçsuzluğu üzerine bir ihtimal düşünülmezdi. Aynı şekilde İslamiyet’in yüksek adalet anlayışına rağmen ortaya çıktığı dönemlerde hapishane kültürünün yerine kısasa kısasla anlık cezalandırmalar yaygındı. Hal böyle olunca toplumsal olarak Batı’da bazı ülkelerin sahip olduğu hapishane kültürüne sahip değildik. Peki, nedir bu kültür? Bu kültür hapse giren herkesin suçlu olmadığı, hapisten çıkan kişilerin toplumdan dışlanma yerine topluma kazandırılma önceliği olduğu, ayrıca hapishanede en aşağılık suçlar işleyenler dahil olmak üzere herkesin temel insan haklarına uygun biçimde cezasını çekmesinin sağlanması olarak tanımlanabilir. Ülkemizde tutuklu ya da hükümlü hapse giren herkes toplumdan dışlanır, herkes KÖTÜ ve SUÇLU kabul edilirdi. Çocuklara babalarının hapiste olduğu, babanın suçu ne olursa olsun söylenmezdi. Kısacası hapse düşmek bu toplumda diri diri gömülmekti. Ancak zamanla bu algı değişti. Önceleri baklava çalan, taş atan çocuklar üzerinden son dönemde ise uzun süren tutukluluk halleri sebebiyle insanlar hapiste yatmanın bazen sadece kanunların aksaklığından kaynaklandığı, orada yatanın da en az kendileri kadar temiz olduğunu anladı. Bu bakımdan dizinin beslendiği kaynaklar arasında yer alan hapishane kültürünün oluşmasına dizinin aynı zamanda olumlu katkı yaptığını da belirtmek gerekiyor.

Dizinin başarılı olma sebeplerinden bir diğeri kanımca bugünkü Türkiye toplumunun iki temel özelliği olan Adalete Güvenmeme ve Kindar Bir Nesil oluşumuz. Evet, Ezel, Kuzey Güney gibi dizilerde de hep adalete güven yoktu ve toplum bunları içselleştirdi. Sırf bu diziler üzerinden oluşan kamuoylarından bile bugün Türkiye’de insanların adalete güvenmediğini, adaletin artık ağır aksak değil tamamıyla işlevsiz olduğunu görmekteyiz. En azından toplum olarak buna inanmaktayız. Adaletin olmadığına inandığımız an kendi öcümüzü kendimiz alma hakkını kendimizde buluyoruz. Ve işte o an Kindar Bir Nesil oluyoruz. Ben içinde bulunduğum nesle bakınca bunu çok iyi görüyorum. Eğer bu ülkede yasalar ve onların uygulanması değişmezse çok da uzak olmayan zamanlarda adaleti kendi ellerimizle sağlamaya çalışacağız ve belki de bu ülkeyi karanlık yıllara sokacağız. Sırf bu tehditten dolayı bile acilen bu ülkede yeni bir anayasa ve evrensel uygulamalarla adalete güven tesis edilmelidir.

Dizinin tutmasında pas geçemeyeceğim bir diğer faktörde yukarda saydığım tüm etmenleri içeren Prison Break adlı dizinin geçtiğimiz yıllarda benim yaşıtım olan grupta bıraktığı etkidir. Bu dizide de yine bir hapishane öyküsü ama farklı boyutlarla ele alınmıştı. Benim kuşağımda oluşmaya başlayan hapishaneden kahramanlar da çıkar ve insan kendi adaletini kendisi sağlayabilir (her ne kadar tehlikeli bir inanış olsa da) düşüncelerinin temelini oluşturan bu dizi konu olarak farklı olsa da yine bir grup mahkumun hesaplaşmasını içerdiğinden bilinçaltımızdan bir Prison Break etkisi getiriyor.

Ve geldik kanımca dizinin en büyük başarısı ve en büyük kaynağına: Herkesin silmek istediği anlara… Evet, kanımca herkesin geçmişinden silmek istediği keşke olmasaydı dediği anları mevcuttur. Buna ilişkin bir anımı ilkyazının başında aktarmıştım. İşte bu dizi bize bu anılarımızı hatırlattı. Ancak aynı şekilde ne kadar kaçarsak kaçalım, suçumuz olsa da olmasa da bir utancımız ya da hayıflanmamız varsa o anlardan, o insanlardan kaçamayacağımızı gösterdi. Bu dizi bundan dolayı çok izlendi. İnsanlar o çocuklarla aynı olayları yaşamasalar da kendilerine soru sormaya başladılar. Acaba şurada şunu yapmasaydım ya da şu kalbi kırmasaydım dediler. Ecevit’in gidişiyle yok olan Ahu onun asıl gidiş sebebini öğrendiğinde nasıl ona acıdıysa bizler de zamanında çok üzüldüğümüz gidişleri hatırladık. Acaba o gidenler de böyle sebeplere sahip miydi diye düşündük. Ve sinemanın en basit kuralı işte burada devreye girdi: Bir şey yapıyorsan ya komedi ve korku yapıp hiç düşündürme, ya da dram, trajedi vb. bir realite ortaya koyup onları bir an olsun düşünmekten vazgeçirme. İşte bu dizi ikinci yöntemi kullanarak, hepimizin kendinden bir parça, bir hesaplaşma bulabileceği bir yöntem kullandı. Ve görüldüğü kadarıyla da şimdilik başardı. Nasıl Ezel de sevgiliyi öldüremeyeceğimizi anladıysak, sanırım bu dizide de susarak asla kaçamayacağımızı anlayacağız. Sanırım bu dizinin sonunda da şöyle anlatacağız haleti ruhiyemizi:

KAÇMAK İSTERSİN GEÇMİŞTEN, SONRA ANLARSIN KAÇAMAYACAĞINI; SUSARSIN… AMA NE KADAR SUSARSAN SUS, BİLİRSİN ASLINDA KAÇINILMAZ SONU;  BİR GÜN KONUŞACAKSIN…

Bilal ERTUĞRUL

23 Mart 2012

15:43

Read Full Post »

SUSKUNLAR – 1…

KAÇMAK İSTERSİN GEÇMİŞTEN, SONRA ANLARSIN KAÇAMAYACAĞINI; SUSARSIN…

AMA NE KADAR SUSARSAN SUS, BİLİRSİN ASLINDA KAÇINILMAZ SONU;  BİR GÜN KONUŞACAKSIN…

Bir gün bir büyüğümle sohbet ederken sormuştu bana; “Ey çocuk! İnsan ne zaman ölmek ister bilir misin?” ve çok bekletmeden cevabını kendisi vermişti; “Dünün yarından uzun olduğuna inandığı, geçmişin yükünü tüm geleceğine rağmen taşıyamayacağını hissettiği zaman…” demişti. Bunun üzerine günlerce düşünmüştüm. Nasıl olur da her doğan güneşten umutlanan ademoğlu gün gelir umudunu kaybeder de geçmişin yükü altında ezilir diye. Sonra büyüdükçe anladım. Herkesin geçmişinde hiç olmasaydı, yaşanmasaydı dediği anıları vardı. Ve istisnasız herkes kendi hatası olsun ya da olmasın bazı yaşanmışlıklardan ötürü suskun. Herkesin anlatamadığı bir şeyler var. Öyle anlatılmayacak şeyler de değil üstelik bir kısmı. Ama dedim ya hatası olsun olmasın, ayıbı olsun olmasın, herkesin içine attığı, unutmaya çalıştığı ama aslında hiç unutamayacağı şeyler var.

Son günlerde ülkemizde özellikle benim yaş grubumda olanlarda bir SUSKUNLAR modası var. Ne zaman nete girsem sosyal medyanın her parçasında bu diziden bahsediliyor. Eminim insanlar sokaklarda da bu diziyi konuşuyor ve bir moda almış başını gidiyor. Peki neden izleniyor bu dizi, ne buldu insanlar bu 4 arkadaşın hikayesinde dün bunun üzerine biraz düşündüm ve bu yazıyı kaleme almaya karar verdim.

Öncelikle kısaca dizi hakkında herkesin bilgisinin olmayabileceğini düşünerek dizinin şimdilik hikayesinden bahsedeyim. Bundan yaklaşık 2 ay önce geçtiğimiz 2 yıl ülkeyi kasıp kavuran Ezel fırtınasının senaristlerinin yeni bir dizi üzerinde çalıştıklarına dair haberler çıkmıştı. Evet, Ezel dizisinin de senaristlerinden olan Pınar Bulut’un kaleminden çıkmış bir çalışma Suskunlar. Ezel dizisinde Monte Kristo Kontu’ndan, bu dizide de Sleepers adlı filmden etkilendiğini, bunların serbest çalışmalarını yaptığını söylemekten geri kalmamış röportajlarında. Bu da dizinin çıktığı kalemin inandırıcılık ve açıklık konusunda ne kadar güven içinde olduğunu gösteriyor. 4 çocuğun yaptıkları ufak bir yaramazlıkla adam yaralama yüzünden ıslahevine düşmeleri, burada yaşadıkları olaylar üzerine kurulmuş flash backlerle başladı dizi. Bu 4 arkadaştan birisi yıllar sonra bir tesadüf sonucu ıslahevinde kendilerine cehennemi yaşatan gruptan birisiyle karşılaşır. Onu öldürmek ister ama yapamayınca canından olur. İşte bu ölüm diğer 3 arkadaşın ve onların hapis dışında her zaman yanlarında olmuş kız arkadaşları Ahu’nun intikam için bir araya gelmelerinin de anahtarı olacaktır. Bu ana kadar susan, o günler hiç yaşanmamış gibi yapan arkadaşlar yavaş yavaş geçmişle yüzleşecek dahası artık susmayacaklardır. Dizinin ilk 4 bölümünden çıkarılan hikaye şimdilik bu. Ama henüz bu 4 bölümle dizi tam bir efsane olmaya doğru gidiyor. Peki, neden bu dizi tutuyor ve bu modadan çıkarılacak dersler neler. Şimdi isterseniz birazda bunlar üzerinde duralım.

Öncelikle dizinin tutmasında dizinin yapımcı, yönetmen, oyuncu kadrosu ve senaryosuna yönelik yiğidin hakkını teslim etme bölümüyle başlayalım. Öncelikle dizinin senaryosuna yukarıda hafiften değindiğim için oradan başlayalım. Pınar Bulut’un Ezel sonrası ortaya çıkardığı iş şu an için mükemmel. Gerek Ezel de gerekse de bu dizide yapılan flash backler Türk televizyonlarındaki yerli diziler için bir ilk olma özelliği taşıyor. Ayrıca bu flash backlerin doğru zamanda izleyiciyi sıkmadan kullanıldığını da pek çok eleştirmen belirtiyor. Senaryo için her ne kadar bir filmden esinlenmiş olsa ve bunu açıklamış olsa da Pınar Bulut yapımları için çalıntı vb. bu sözleri çok duyacağız anlaşılan. Sanırım burada en önemli sorun bizde pek de özgün yapıt olmadığından her şeyin tamamıyla orijinal olmasını isteme gibi kötü bir alışkanlık olmasından kaynaklanıyor. Hiçbir senaryo hayatın dışından gelmez. Ve yazarlar her zaman okudukları bir kitaptan, izledikleri bir filmden etkilenirler. Bu bakımdan günümüz dünyasında esinlenmeleri hırsızlık diye adlandırmak kanımca abesle iştigalden öteye gitmez.

Dizinin yönetmenliğini daha çok reklam ve klip yönetmeni olarak tanınan Umur Turagay yapıyor. Yaptığı çalışmalarla pek çok marka için vazgeçilmez olan yönetmenin reklam ve klip deneyimi özellikle kesit çekimler olan flash backlerdeki ustalıkta da ortaya çıkıyor. Dizinin ilk bölümüyle ilgili bazı bilgiler de neden çalışmanın başarılı olduğunu açıklamaya yardımcı olacak cinsten. Dizinin yapım şirketi piyasanın en güçlü şirketlerinden TİMS Production. Dizi için 4 ay platform hazırlık çalışması yapılmış ve ilk bölüm tam 22 günde çekilmiş. Bu rakamlar diziye verilen emeğin sadece kısa birer kesiti. Ayrıca dizinin ilk bölümünde görüntü yönetmenliğini bu alanda dünya çapında üne sahip olan Yon Thomas’ın yapması da dikkat çeken bir ayrıntı.

Son olarak dizinin başarısındaki içsel sebeplerden oyunculara değinmek istiyorum. Başrol oyuncuları olarak öne çıkan Murat Yıldırım (Ecevit), Aslı Enver (Ahu), Sarp Akkaya (Bilal) izleyicinin hafızasına kazınmış belirli karakterler düşünüldüğünde ciddi bir sınav veriyorlar. Daha önce Tuba Büyüküstün’le oynadığı Asi dizisinde uzun süre ekranlarda boy gösteren Murat Yıldırım sanırım bu dizide ilk 4 haftada yeni bir ad kazandı. Artık insanlar onu Ecevit (Şerif) olarak tanıyor ve bu da onun başarısını, rolü taşıdığını gösteriyor. Tefo rolüyle Ezel ekibinden diziye transfer olan Sarp Akkaya’nın Tefo’yu unutturması kolay olmayacak. Ama izleyicinin karşısına yine benzer bir karakterle çıkması onun işini kolaylaştırırken, dizinin sürekli Ezel’le anılması açısından işleri zorlaştırıyor. Bu üçlü arasında işi en zor olan kanımca Aslı Enver. Çünkü gerek dizinin erkek ağırlıklı oyuncu kadrosunun yanında güçlü bir kadın oyuncunun boşluğunu dolduracak tek role sahip olması, gerekse de izleyicinin onu uzun süre Kavak Yelleri’yle anacak olması onun karakter oyunculuğunda ve dizinin uzun vadeli başarısında kritik önemde olacak. Şu ana kadar ben beğensem de bazıları halen onu yetersiz görmekteler. Eğer o bazılarını azaltamazsa yakın zamanda dizi ekibine tıpkı Kuzey Güney’de olduğu gibi bir kadın oyuncu güçlendirmesi yapılabilir.

Dizinin içsel başarı faktörleri, kurgusu üzerine yazdığım bu yazının devamında dizinin başarısındaki dışsal faktörlere değineceğim.

Bilal ERTUĞRUL

23 Mart 2012

07:37

Read Full Post »

KAZANAN YALNIZDIR…

Paulo Coelho 21. Yüzyılın şüphesiz en önemli yazarlarından birisidir. Bana göre onu modern toplumlarda teknolojik mahkûmiyetlerde hızla akıp giden zamanın, kaybedilmiş değerlerin ve özlemin ozanı olarak tanımlamak da mümkündür. Simyacı ile 90’lı yıllarda yarattığı etki, dünyada öze dönüşe yönelik çabalarıyla hep öne çıktı. Modern zamanın imkanları ayaklar altındayken insanlara duygunun halen her şeyin üzerinde olması gerektiğini aktardığı kitapları her zaman en çok satanlar listesinde yer aldı. İnsanlar onun mesajını ne kadar aldı tartışılır ama onun modern zamana yönelik yaptığı tespitler tartışılmaz. İşte bu tespitlerine devam ettiği bir olay öyküsü olan Kazanan Yalnızdır uzun zamandır tamamlamayı istediğim bir kitaptı. 2010 yılının Ocak ayında Ankara’da edindiğim bu kitabı defalarca okumaya çalıştım. Ancak üniversitenin son iki yılında ne zaman bu kitaba başlasam hep bir yerde eksiklik hissettim ve tamamlayamadım. Sonunda öğrencilik hayatını tamamladıktan sonra geçtiğimiz günlerde tekrar aldım bu kitabı elime. Bu sefer daha sindirerek, belki de daha tecrübelenerek okudum. Birkaç gün içinde tamamladığımda kitabın yaptığı tespitler, bu tespitlerin benim hayatımda tuttuğu yer ve neden böyle olduğumuza dair fikir yürütmeye çalıştım. Bu fikir çatışmamın sonucunda sizlere hem kitabın kısa bir eleştirisini hem de modern zamana yönelik tespitlerini aktarmak istedim.

Kazanan Yalnızdır modern zaman yolculuğunun 24 saat içerisine sığdırılmış mini bir versiyonu gibi. Romanın kahramanları modern toplumun ayrılmaz parçası sinema ve şov dünyasından olduğundan yazar romanını bu dünyanın kutsal festivallerinden Cannes Film Festivali sürecine sığdırmış. Romanda Afganistan’da savaşmış eski Sovyet askeri, yeni Rus Telekomünikasyon Milyoneri İgor, onu terk eden karısı Eva, Eva’nın yeni sevgilisi Orta Doğu’lu moda devi Hamid, Amerikalı aktris adayı Gabriela, genç manken Jasmine ve Fransız Komiser Savoy ön plana çıkan karakterler. İgor’un kendisini terk eden karısını 2 yıl sonra tekrar evine döndürmek için Cannes’a gitmesi ve burada onun dikkatini çekmek için kutsal aşka kurban olarak seçtiği belirli kişileri öldürmesiyle örülen romanın kurgusu, bir dizi tesadüf, hayatının fırsatını yakalayan bir yönetmen, bir aktris ve bir mankenin İgor’un cinayetlerinden dolaylı olarak etkilenip bu fırsatları kaybetmeleri, İgor’un cinayetleri işledikten sonra Eva’ya verdiği önemi yitirmesi ve sonunda onla Hamid’i de öldürerek bu ölümlerin tanrının isteği olarak yorumlamasıyla sonuçlanıyor.

İgor üzerinden yaptığı tahlillerde yazar aşka, insanoğlunun aşkı kutsayışına ve sonunda nasıl kontrolünü kaybettiğine dair çarpıcı bir örnek ortaya koyuyor. Ayrıca İgor’un üzerinden aşkı ne kadar kutsarsak kutsayalım dünyevi başarılar için kariyer hırsına nasıl yenik düştüğümüzü, uğruna birilerini öldürebileceğimiz en özel sevgilimize bile zaman ayıramayacağımızı gösteriyor. İgor’un kariyer hırsı, hiçbir zaman durmayan durduramadığı dünyevi başarı arzusu sanırım hepimizde az çok görülen bir durum. İnsanoğlu artık yetinmeyi bilmiyor. Başarı, hep farklı bahanelerle sebeplendirilse de insanın tek amacı haline gelmiş durumda ve bu doymak bilmeyen canavarlaşmamız İgor üzerinden yüzümüze çok net vuruluyor.

Yazar romanın genelinde şov dünyasında olup bitenlerden, sadece öyleymiş gibi görünen ama asla öyle olmayan ünlülerden ya da ona göre Süpersınıf’ın kuklalarından önemli kesitler veriyor. Süpersınıf olarak tasarlanan, dünyada olup biten her şeyi kontrol eden, ama asla göz önünde olmayan aksine göz önünde olacakları belirleyen kitlenin varlığı günümüzde pek çok kişinin kullandığı bir metafor. Ancak ben kişisel olarak bu metafora inanmayanlardanım. Kanımca tıpkı yazar gibi bu metafora sahip herkes bir şekilde bilinmeyen dünya hayaline sahipler. Onlar bu dünyanın kirlenmişliğini bu süpersınıf metaforuna yıkabilirler ama bana göre bu sadece zamanın artık insanın kontrolünden çıkmasından ileri gelen bir süreç. Asıl önemli olan bu süreci geri çevirip çeviremeyeceğimiz ve işte o noktada ben de tıpkı yazar gibi umutsuzum.

Romanda şov dünyasının iç ilişkileri, gerçeğin farklılığı ve insanların farkında olmayışları üzerine yoğun analizler hep bir olay örgüsü üzerinden veriliyor. Yazarın İgor ve Hamid üzerinden gelenekten modernizmi yakalama, dahası modernizm içerisinde başarılı olma tasarımları bana çok gerçekçi geliyor ve kitabın en beğendiğim kısmını oluşturdu. İnsanlar neyi kaybettiklerinin farkında değil ama bu farkında olmayışa rağmen bir şeylerin eksikliğini hissediyorlar. Adını koyamadıkları bu eksikliğe ütopyalarla ya da geçmişten kopup modern hayatın içerisine girmiş parçalarla, trendlerle ulaşmaya çalışıyorlar. Modern Toplum Paradigmamda insanların gerçekten kaçma çabalarını irdelerken bu konulara da değinmiştim. Bana göre bu kaçış sonuçsuz çünkü farkındalık yaratılmadan sadece eksikliğin hissiyatıyla yapılan bir kaçış ve gündelik meşguliyetler çoğalınca kendiliğinden etkisizleştiriliyor.

Yazar romanda başarı ve yalnızlık arasında mükemmel bir ilişki ortaya koyuyor. Kitabın adı da zaten oradan geliyor. Herkesin imrendiği, sahip olmak istediği başarıların nasıl insanı yalnızlaştırdığı, dahası insanın yalnızlaşırken bunun farkında olsa dahi durumu terse çevirecek iradeden yoksunluğu kanımca kitabın en güzel kısmı. Evet, bence de Kazanan Yalnızdır. Kazanmak, diğer insanların sadece imrenerek baktıkları başarılara ulaşmak ama anı gelince bunu kimseyle paylaşamayacak kadar yalnız kalmış olmak, modern zamanların büyük adamlarının hayatları ancak bu kadar güzel anlatılırdı. Her ne kadar olay örgüsü bazı yerlerde fazla dallanıp budaklansa, yazarın modern zaman tasvirleri bazen ufaktan da olsa can sıksa da kazananın yalnızlığını anlamak ve bu durumdan nasıl çıkılabileceğine dair, sevdiklerimize ya da en azından bizi sevenlere zaman ayırma zorunluluğumuzu anlamak için kesinlikle okunmasını tavsiye edeceğim bir kitap. Umarım sizlerde okurken yalnız kalmamak üzerine düşünürsünüz.

Bilal ERTUĞRUL

22 Mart 2012

21:30

Read Full Post »

Older Posts »