Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Mart 2012

BİZE BİRAZ SU LAZIM…

İnsanoğlu dünyaya gözlerini açtığında ilkin çevresini sorgular, dünyada olan varlıkları nasıl meydana geldiklerini yani özü merak eder. Sonra zaman geçer öze kendisini koyduğundan mıdır yoksa önce kendisini anlamadan dünyayı anlayamayacağını keşfettiğin midir belli değil kendi özüne, nasıl, neden yaratıldığına kafa yorar. Asırlardır evrenin ve insanın yaradılışı üzerine tartışmalar önce filozoflarca sonra bilim adamlarınca yapıla gelmiştir. Ama bilim şu günlerde CERN çalışmaları altında ulaşmaya çalıştığı ana maddeye ulaşmadan kazanan hep Yaradılış yani dinsel açıklamalar olacaktır. Tabii bendeniz de bugün için dinsel açıklamaya inanıyorum ta ki kanımca bilim bunu tasdik edene kadar yani inancıma nesnel dayanağı koyana kadar. Yaradılış efsanesine yer veren dinler evrendeki canlıların sudan meydana geldiğini belirtmiştir. Dinlere göre öz sudur ve her şey ondan meydana gelmiştir.

Yazılarımda belirttiğim modern toplumların oluşum sürecinin en sancılı dönemine ulaştığımız bugünlerde arada oturup düşünürüm. Daha mutlu, barışçıl ve huzurlu bir dünya düzeni kurmak kardeş gibi değil sevgili gibi yaşanacak ve karşılıklı sevilecek bir dünya kurabilir miyiz? Bu dünyanın kurulacağına inananlardanım ve bunun için sadece biraz suya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Ama bu su bizi değerlerimize, kişiliğimize en önemlisi bit bütün halinde insanlığımıza götürecek bir sudur. İnsanda yani beşerde bu su vicdan, toplumda da adalettir. Yeni bir dünya düzeni yaratmak için tek yapmamız gereken biraz su bulmak yani kaybolan yüreklere vicdan, toplumlara adalet getirmek.

Adalet; insanlar özgürlük ve eşitliklerini topluma terk ettikleri günlerde daha mutlu bir dünya hayal edebilmelerinin sebebiydi. İnsanlar kendi vicdanlarıyla sağladıkları bireysel adaletten toplumsal adalete geçişte ehil kişilerin adil kararlarıyla düzen, huzur ve mutluluk aramışlardı. Ancak öyle olmadı. Önce adalet neredeyse sadece güçlülerin elinde oldu ve adalet eliyle adaletsizlik, eşitsizlik ve zorbalık yaygınlaştı. Buna karşı atılan adımlar sonucunda Fransız Devrimi sonrası adaleti ehillerine verme çabası ortaya çıktı. İnsanlar bu sefer demokrasilerle zorbalığı bitirmeye çalışıyor ve demokrasiyi koruma görevi aynı zamanda toplumsal denge görevi adalete veriliyordu.

Ne yazık ki son dönemde özellikle bizim toplumumuzda yapılan pek çok uygulamada bizlere adaletten kopuşun getirdiği acı sonuçları veriyor. Burada kanımca en büyük sıkıntı ehillik anlayışının uzun süreli yıpranması ve yenilenme ihtiyacıdır. Ulus devlet hukuk düzeni üzerine kara Avrupası hukuk sistemleri temel alınarak oluşturulmuş Türk Hukuk Sistemi ne yazık ki artık iflas etmiştir. Yeni bir hukuk düzenlemesine gidilmesi ve acilen vicdanlara uygun yeni bir anayasa yapılması gerekmektedir. Yani yeni bir Türkiye için de yeni bir dünya için de bize biraz su lazım. Adalet suyu…

Bilal ERTUĞRUL

30 Mart 2012

22:32

Read Full Post »

SEN OLMADAN DA…

Bir akşamüstü, soğuk ve mavi;

Dalgalar ve martılar sevişiyordu.

Gökyüzü kızıl, ağlıyor gibi

Güneş şehri terk etmiş, kayboluyordu…

Birazdan gelir, akşamcılar

Zaten deniz de onları bekliyordu

Yak bir cigara, çek bir kadeh

Kalbim en çok bu vakitler tekliyordu.

Hafif muhabbet yolun bulunca

Hüzünlü şarkılar çalınıyordu

O an anlardım, sen yoktun artık

Çünkü deniz bile ağlamaya utanıyordu…

Hatırlar mısın seni görünce

Dalgalar gözyaşları olup akıyordu

Ama sen yokken hep uzaktılar

Sanki sahil onları korkutuyordu

Ansızın rakı demin çekince

Bir bedbaht masadan ayrılıyordu

Dostlar erkenci, biraz kaygılı

Hepsi için bir çift göz bekliyordu

En son masada ben kalıyordum

Hafif çakırkeyf hafif de yorgun

Alıp başımı gidem diyordum

Deniz dur bekle, döner diyordu

Ama uyku bu ya hep gafil avlardı

Böyle çok gece geçti ardından

Sahi sen olmadan da yaşanıyordu…

Bilal ERTUĞRUL

29 Mart 2012

23:39

Read Full Post »

MACERADIR…

Son günlerde neredeyse her saat dinlediğim bir şiir var: Yılmaz Erdoğan’ın seslendirdiği Maceradır şiiri. Van depremi için Şişli Belediyesince düzenlenen Türkülerimiz Van İçin etkinliğinde söylemiş. İnanılmaz bir şiir. Zor zamanlarımızda yaşadıklarımıza, sırf daha mutlu yarınlar için canından olanlara, dışlananlara bakınca düşüncelere dalmama sebep oluyor. Gerçekten Macera mıdır bir ülkeyi sevmek? Hele de Türkiye gibi bir ülkeyi sevmek. Bugün biraz bu konu üzerinde durmak istiyorum.

Öyle bir ülke düşünün ki medeniyetin doğduğu topraklarda kurulmuş olsun. Eldeki verilere göre yazının ilk kullanıldığı, ateşin bulunduğu, medeniyetlerin asırlarca bir o yana bir bu yana göçüp gidenler üzerinden bir parça bıraktığı topraklarda. Dinlerin merkezlerine olabildiğince yakın, onların serüvenlerinde mihenk taşlarına sahip olan topraklarda. İlahi dinler dışında Uzak Doğu dinleri hariç Avrupa’nın Asya’nın tüm Pagan inançlarının oluşturulduğu topraklarda. Bilimin medeniyeti İyonya’lı alimlerin, insani değerlerin, dünya insanlığının pirleri Mevlana, Yunus Emre gibi nice pirlerin ayak bastığı, yurt edindiği topraklarda. Medeniyetin yüzyıllardır yurt edindiği topraklarda kurulmuş olsun. Ama gelin görün ki onu sevmek hele de bedel ödemeden sevmek maceradan öteye olmasın. Sahi siz de düşünüyor musun bunları? Hani arada isyan edip alıp başınızı gitmek istediğiniz zamanlarda…

İşte bu düşünceler içerisindeyken, bu ülkeyi neden sevdiğimi, onca sıkıntısına derdine rağmen neden ruhumun derinliklerinde bir yerde ondan ötesini düşünmediğimi anlamama yardımcı olan bir şair çıkageldi. Ahmed Arif… Aslında uzun yıllar önce henüz 10’lu yaşların başındayken duymuştum ilk onun adını. Yılmaz Erdoğan’ın seslendirdiği Ankara şiirinde Ustam diye hitap ettiği bir şiirde duymuştum. Üniversiteye kadar ders kitaplarımda onlarca şaire yazara rastlamış, kimisini merak edip araştırmıştım da. Ancak Ahmed Arif belki de memleketi birilerinden çok sevdiğinden yer almamıştı o Talim ve Terbiye Kurulu patentli kitaplarda. Hâlbuki şu dizeler nasıl yer bulamamıştı o kitaplarda…

Gör, nasıl yeniden yaratılırım, Namuslu, genç ellerinle.

Kızlarım, Oğullarım var gelecekte,

Her biri vazgeçilmez cihan parçası.

Kaç bin yıllık hasretimin koncası,

Gözlerinden, Gözlerinden öperim,

Bir umudum sende, Anlıyor musun ?…

Evet, Üstat Anadolu şiirinde bazen hepimizin düştüğü bu memleketi neden sevdiğimizi ya da sevmek zorunda olduğumuzu, üstlendiğimiz yükü böyle anlatıyordu ama ne yazık ki bu ülkenin onlarca genç kuşağı bu satırları duymadan memleketi kuru kalabalık laf dizeleriyle sevmeye çalışıyordu. Tekrardan başa dönelim. Evet, severim bu ülkeyi, Anadolu’yu. Her karış vatan toprağı. Hiçbir çıkarın, hiçbir hain emelin ve kuru laflarla bile değerinden hiçbir şey kaybetmeyecek olan vatanın sevdası sebepsizdir. Nedensizdir ve aslında hükümsüz olmalıdır. Ancak ne yazık ki uzun bir zamandır memleket sevmek, sevmeyi bırakın bir memleket istemek bile macera bu topraklarda…

Nasıl maceradır kardeşim, işte isteyen istediği kadar seviyor derseniz ki demekte de sonuna kadar özgürsünüz, o zaman bu vatan için toprak altında yatanlara bakın derim. Sırf daha güzel bir yarın için prangalar eskitenlere bakın. Hani şu yatağınızda rahatça uyurken demir parmaklıkların neden halen bu memleketin en güzel şarkılarında vazgeçilmez olduğuna bakın. Bir de şu vatan için neler yaptığımıza bakın. Cennet vatanın dört bir yanında akan gözyaşları, durmayan kan, uslanmayan akıllara ve hani şu bizi bizden çok sevdiği için yananlara. Artık bu ülkeyi sevmek acıyı bal eylemenin ötesinde olmalıdır. Artık bu ülkeyi sevmek benim gibi sevmiyorsan ÇEK GİT demenin ötesine geçmelidir. Ve artık bu millet uzunca bir süredir uyuduğu uykudan uyanmalıdır. Dedim ya bu topraklarda yaşarken bu toprakları sevmek bir seçim değil yükümlülüktür. Ve emin olun her yükümlülük neresinden bakarsanız bakın en büyük maceradır. Hele bu ülkeyi niye sevdiğini anlamamış olanlara, bunu anlatmak, can vermeden, doğmamış çocuğunu görmeden, sabah okula giden küçük bir kız çocuğunun “Baban nerede” diye sorulara maruz bırakmadan yapabilmek ne derseniz deyin maceradır.

Bu güzel toprakların karşılıksız sevildiği, karşılıksız sevenlerin de en az karşılık bekleyenler kadar sevildiği ve anlaşıldığı günlerde buluşmak dileğiyle… O zamana kadar ben bir maceradayım ararsanız en yakın toprağı avuçlayıp koklayın, o zaman anlarsınız…

Bilal ERTUĞRUL

28 Mart 2012

21:03

Read Full Post »

UZAKTA…

Bir gün herkes göçüp gidecek bu diyardan

Sen bile vazgeçeceksin bu candan ey canan…

Uzaklar hoş gelecek, sürüklenecek herkes

Ne yazık ki bir haber getiren bile yok ordan…

Hani bazen yağmur yağmadan az önce

Ayrılık şarkısı söyleyen kuşlar takılır ya gökyüzünde

İşte onlar o uzak diyarın kuşlar için de

Hani çok önceleri gidip de dönemeyenlerin çocukları derler.

Uzakta bir yüce dağın bile görünmeyeceği kadar uzakta

Hani saklanmasak da bulunamayacağımız kadar uzakta

Selam yollanır oralardan buralara derler bu yağmurlarla

İşte bu yüzden o kuşların kanatları ıslanmaz,

Bu yüzden bizi ıslatan yağmur onları ıslatmaz derler..

Kocamış çınarlar vardı bir zamanlar buralarda ve yakındaydılar…

Ama şimdi hepsi en az senin kadar uzakta…

Bilal ERTUĞRUL

27 Mart 2012

21:18

Read Full Post »

EĞİTİM – ÖĞRETİM ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ…

Eğitim ve öğretim sistemi bir ülkenin atardamarı özelliği görür. Ordularınız, petrol yataklarınız ya da erişilmez sermayeleriniz olabilir ama eğitilmiş bir kitleniz yoksa başarısızlığa mahkumsunuzdur. İşte bu sebepten bir ülkede eğitim – öğretim sisteminin tartışılması, konuşulması hep o ülkenin lehinedir. Ancak ülkemizde genellikle bu konu ÖSS sınavında “0” çeken öğrenciler ya da üniversiteye yerleşemeyen lise birincileri üzerinden ancak Haziran ve Temmuz aylarında konuşulur sonra yoğun ve yapay gündem içerisinde zamanla silikleşir. Ama birkaç haftadır bu durumun dışında bir gelişme oldu ve bir yarışmada yarışmacıların performansı üzerinden tekrar eğitim – öğretim sistemimiz tartışılmaya başlandı. Önce tartışmanın ne olduğuna sonra da bu konudaki fikirlerimi sizlerle paylaşmayı amaçlıyorum.

Ben henüz 10’lu yaşların başında olan bir çocukken ülkeyi kasıp kavuran saçma yarışma programlarının arasında Kim 500 Milyar İster isminde bir yarışma programı dikkat çekiyordu. İnsanların bilgileriyle ödüle ulaşmaya çalışıyor ve yarışma önemli başarılar kazanıyordu. Benzeri yarışmalar gibi dans ve müzik şovlarından ya da ünlü katılımcılardan yoksun bu yarışma aslında ülkeye eğitim durumumuzu gösteriyor ama o furya içerisinde bu özelliği pek dikkat çekmiyordu. Sonra yarışma ekranlardan ayrıldı ve yine saçma ama eğlendirici ya da bana göre uyutucu yarışmalarla gündem doldu taştı. Geçen yıl bu yarışma bu sefer Kim 1 Milyon İster adıyla ekranlara döndü. İşte son günlerde bu yarışma programı üzerinden ülkede bir gündem geliştiğini gerek sosyal medya gerekse de gazeteler üzerinden görüyorum. Önce bir yarışmacının Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ne dendiğini bilmemesi daha sonra onaylatmamış olsam da ÖSS Türkiye 4.sü bir öğrencinin bir Genel Kültür sorusu üzerinden tüm haklarını kullanıp erken elenmesi ve bu yarışmacılara yarışmanın sunucusu Kenan Işık’ın gösterdiği tepki böyle bir gündemin oluşmasına neden oldu. Ben de genel olarak eğitim – öğretim sistemi üzerinden bu tartışmalara ilişkin fikirlerimi belirten bir yazı yazmak istedim.

Öncelikle yazının başlığında ve gelişiminde kullandığım tanımlamaya dikkat ederseniz ben tartışmalarda kullanılan eğitim sistemi yerine eğitim – öğretim sistemi tanımlamasını kullanıyorum. Çünkü kanımca daha tartışmaya başlarken yanlış noktadan başlıyoruz. Okuduğum köşe yazarları, dinlediğim yorumcular ya da sosyal medyada fikirlerini belirtenler hep eğitim sistemi diyor. Halbuki aslında okullarda uygulanan sistemin tam adı eğitim – öğretim sistemidir. Eğitim henüz fikri gelişiminin başlangıcında olan çocuğun toplumsal yaşama yönelik hazırlanmasının adıdır. Doğal olarak da içine toplumsal duyarlılıktan tutunda, ahlaki değerlerin kazandırılması, adab-ı muaşeret kurallarının öğrenilmesine kadar gündelik yaşamın tamamında uygulanacak düşünce ve davranış felsefesini alır. Öğretim ise çocuğun uzun vadede kariyer oluşturması için gerekli temel bilgilerin öğretilmesi aşamasıdır. Yani şu günlerde cehalet üzerinden tartışması yapılan aslında sistemin öğretim kısmıdır. Öncelikle bu yanlış tanımlamayı açığa kavuşturmanın tartışmanın gelişimi için önemli olduğu kanaatindeyim.

Sistemin eğitim kısmının başarısı toplumsal değerler, bu değerlerin uygulanışı, toplumun huzur ve güveni, suç oranı gibi kıstaslar üzerinden incelenir. Yani göreceli ve kişiye, onun inanışlarına göre değişir. Örneğin dini değerleri olmazsa olmaz olarak düşünen bir kişi için kişilerin günah kabul edilen eylemleri yapması eğitimin başarısızlığıdır. Ya da modern toplumların giyim, kuşam, davranışlarını kendisine değer atfeden birisi için de bu değerlere uymayan görüntülerin toplumda yaygınlaşması eğitimin başarısızlığıdır. Ancak cehalet dediğimiz bilgi eksikliği öğretimin başarısızlığıdır. Her ne kadar eğitimin bugüne kadar başarılı olup olmadığına karar verecek konumda görmesem de bana göre toplumsal değerlerimizdeki yozlaşma, kültürel kimliklerin kabullenilmesi ve korunmasına yönelik hoşgörüsüzlük, kadının hak ettiği konumu alamaması, yüz kızartıcı suçların çoğalmaya başlaması ve sistemsel yanlışlarımız düşünüldüğünde ne yazık ki eğitim sistemimiz bugün hiç de iyi bir konumda değil. Ama tekrar belirtiyorum ki bu benim dünyaya bakış açım ve değerlerim üzerinden yaptığım bir değerlendirme yani tamamen kişisel. Bu konuda sizlerin de fikirleri mevcuttur, saygı duyarım ve paylaşmanıza katkım olursa bundan ötürü sadece mutlu olabilirim.

Öğretim ise nesneldir. Sınavlarda alınan başarılar, meslek ve kariyer seçimleri gibi kişisel süreçlerle, ilgili ülkenin gelişmişliği gibi daha tarafsız değerlendirme araçlarına sahiptir. İşte bu yüzden onun üzerinde yapacağım değerlendirmeler daha reel veriler üzerinden olmalıdır. Bu noktada da ülke çapında veriler en önemli referans kaynaklarım olacaktır. Benim için öğretimin başarısı ülkenin başarısıdır. Zengin tarihi ve coğrafi mirasımızı düşündüğümde bugün dünya üzerindeki yerimize bakarak öğretimde de ne yazık ki başarısız olduğumuzu düşünüyorum. Bunun yanı sıra sadece sınav endeksli sistemimiz olduğundan bu sınavlardaki tablonun da iç açıcı olmadığını düşünenlerdenim. Burada ortalama puanlar, ilk on bin ve geri kalan sıralamalar arası puan farklarını dikkate alarak bu değerlendirmeyi yapıyorum. İlköğretim başarısını ölçen Pisa Test sonuçlarında ülkemizin OECD ülkeleri arasında son sırada yer alması da başarısızlık olarak görüş bildirmemin nedenlerindendir. Ayrıca günlük gazete okunma sayıları, ortalama yıllık kişi başı kitap okunma sayılarında da dünya ortalamasının altında olmamız başarısız olduğumuzu göstermektedir.

Son tartışmalar üzerine düşünceme gelince burada bir körebe oyunu görmekteyim. Orta ve üstü kuşakta yer alan kesimin yeni kuşağa yönelik yaptığı eleştiriler ve yetersiz görmeye sonuna kadar hak vermekteyim. Ancak kendi kuşaklarının da hiç farklı olmadığı özellikle bilgiye merak ve erişim için en önemli kıstas olan kitap ve gazete okuma sayılarında ortaya çıkmaktadır. Yani işin özeti ülke olarak eğitim de genel kültür de geri bir ülkeyiz. Peki, bunu nasıl çözebiliriz. Öncelikle işin sırrı sanırım kapsamlı bir eğitim – öğretim reformundan geçmekte. Ama öyle 4+4+4 gibi siyasi tartışmalara yol açmadan, akil adamların katkıları, evrensel değerlerin kabulüyle yapılacak bir eğitim reformundan bahsetmekteyim. Aksi takdirde ülke için hayırlı olacağını düşündüğüm 4+4+4 sistemi gibi reformlar toplum tarafından kabullenilmez ve ne yazık ki 90 yıldır eğitim – öğretim sistemimizin makus talihini açıklamak için kullanılabilecek tek söz olan “YAP – BOZ, OLMADI BİR DAHA…” tanımlaması daha çok kuşak için kullanılır.

Böyle bir reformun yapılması her şeyi çözmeyecek, asırlık alışkanlıkları bitirmeyecek olsa da ötesini düşünmek için, tünelin sonundaki ışık olarak kullanılabilir. Ancak bu kapsamlı reform yapılmadan daha çok “0” çeken öğrenciler, üniversiteyi bitirmiş adını zor yazan gençler hikayeleri dinleriz. Ve emin olun böyle hiçbir yere gidemeyiz.

Bilal ERTUĞRUL

26 Mart 2012

21:14

Read Full Post »

MAVİ…

Geçenlerde bir baktım da her şeyim mavi…

Gök mavi, deniz mavi hatta zorlarsan güneş bile şafak vakti mor mavi!

Aslında sebep belli;

Çünkü dünyayı gördüğüm gözlerin masmavi.

İşte o zaman anladım benim sevdam sen değilsin sendeki mavi…

Bir zamanlar sevdanın rengini sordum ustalarıma kızıldır dediler,

Kimisi kalbin rengidir dedi kimisi yaktığı ateşe meyl verdi de öyle dedi.

Arada birkaç bedbaht çıkıp yok sarıdır dedi!

Hazan sarısı hani santim santim işleyen, ama sonunda öldüren…

Sonra düşündüm de; onlar ne derse desin benim aşkım mavi;

Hani şu yalnızlığımın, çaresizliğimin ve sana kavuşmadan bitecek ömrümün rengi…

Onlar bilmezler gözlerindeki sonsuzluğun rengini;

Yaşarken öldüren sonsuzluğun,

Uğruna candan da canandan da geçilen rengini…

O yüzden farklı renklerde görürler sevdayı…

Ama ben bilirim bu sebepten kim ne derse desin;

Benim sevdam hep mavi…

Bilal ERTUĞRUL

25 Mart 2012

07:09

Read Full Post »

HALKA RAĞMEN HALKÇI OLABİLİR MİSİN?…

Çocukken okullarda öğretilen bazı şeyler tartışmasız gerçekler olarak kazınır insan beynine. Her insan doğayı sever, insan iyidir, en iyi yönetim şekli demokrasidir gibi. Ancak zamanla insan büyür, olgunlaşır dahası bazen haddini bilmez alimleşir, aydınlaşır. Sonra düşünmeye başlar tartışmasız doğrular üzerine. Aklına hep aynı soru gelir gerçekten doğru muydu yoksa öyle kabul edilmesi mi istenmişti. İşte bu zihinsel gerilimlerin tavan noktalarından birisi de demokrasi ve ona olan inanç olur. Acaba demokrasi gerçekten en doğru yönetim şekli midir? Acaba insanlar gerçekten kendi kendilerini mi yönetir? Ve son olarak acaba insanlar kendileri için en iyi olanı mı tercih eder?

Bu sorular üniversite sıralarına geldiğinizde daha çok yer almaya başlar zihninizde. Hele benim gibi ekonomi okuyup bir de karşınıza Rasyonel İnsan kavramı çıkarsa iyice şaşırırsınız. Bu kuram ekonomide Davranışsal İktisat gelişene kadar her şeyin temeli olarak kabul edilirdi. İktisatçılar ölçemedikleri ama ölçülebileceğine inandıkları faydanın yanına her insanın istisnasız kendisi için en doğruyu seçeceğine yönelik rasyonellik kuramını yerleştirmişlerdi. Bizden de buna inanmamız en azından inanmasak da sorgulamamamız istenirdi. Ancak gerçek hayata dönünce karşımıza rasyonelliğin sadece bir ütopya olduğu gerçeği tüm acımasızlığıyla çıkıyordu.

İşte ben de bu rasyonellik kuramının siyasi arenadaki en önemli alanlarından demokrasiye yoğunlaşmak istedim. Demokrasi, insanların kendi kendilerini doğrudan ya da dolaylı yönetmesi ya da en kısası çoğunluğun sesi demekti. Peki, insanlar bu sistemde acaba gerçekten en doğruya ulaşmışlar mıydı? Ya da gerçekten onlar için en doğru yönetim biçimi bu muydu? Yani halk için en halkçı olan sistem demokrasi miydi? Uygulamaya bakıp Hitler’in bile bu sistemin bir meyvesi olduğunu düşündüğünüzde kendi iç sorgulamanız rahatsız edici bir boyuta gelir. Halk neden kendisi için en iyiyi seçmez. Neden onun için daha iyi sonuçları olanı açıkça elinin tersiyle iter. İşte bu demokrasinin en büyük ikilemini doğurur. Ve hiç şüphesiz bu ikilemin temeli insanın rasyonel olmayışıdır. Demokrasi dışında her sistemde halka rağmen halkçı olabilirsiniz. Çünkü iyi ya da doğruya karar veren siz olacaksınız. Ama demokrasi de halka rağmen hiçbir şey olamazsınız hele halkçı hiç olamazsınız. İşte demokrasinin en büyük ikilemi de budur. Sadece halk kendisi için halkçı olabilir aksi takdirde gelecek kuşakların acıları kaçınılmazdır. İşte ben de bu yazıda biraz bu durumu kurcalamak istedim. Hani bazen birileri çıkıp efendim halk geri zekalı, aptal diyerek değil de sistemi özünden sorgulayarak bir cevaba ulaşmaya çalıştım.

Bundan yaklaşık 5 yıl önce Türkiye zorlu bir dönemden geçmişti. Cumhuriyet mitingleri, 27 Nisan E-Muhtırası derken ülke çok zorlu koşullar altında sandığa gitmişti. 22 Temmuz 2007 tarihinde neredeyse halkın yarısına yakınının teveccühünü kazanan Ak Parti iktidara gelmişti. Seçimin ertesi günü üniversitemde oturmuş bir grup arkadaşla sohbet ediyorduk. O arada bir arkadaş; “bu milletin yarısı geri zekalı” dedi. Oyunu ana muhalefet partisine verdiğini ve insanların nasıl bu kadar kör olduğunu, nasıl Ak Parti’nin Türkiye’ye verdiği ve vereceği zararları görmediklerinin aptallıktan başka izahı olmadığını söylemişti. O seçim oy kullanma yetimin olduğu ilk seçimdi, oyum Osmaniye’de çıkmış ben Ankara’da olduğumdan ve yoğunluğum sebebiyle oy kullanamamıştım. Ancak 2002 – 2007 arası icraatlarına baktığımda kullansam Ak Parti’ye verecektim. Oy kullanmamış olmama rağmen karşımda durup laiklik, özgürlük, eşitlik gibi kavramlar üzerinden demokrasi mavraları yapan arkadaşa pek de hoş olmayan bir üslupla aslında kendisinin hiç anlamadığı bir konuda, hiç bilmediğim kavramlar üzerinden konuşarak cahiliyetin nirvanasına ulaştığını, çünkü aptal ya da geri zekalı dediklerinin en azından haklarını kullanma bilincinde olduklarını kendisinin ise cehaleti erdem sandığını söylemiştim. Biraz parlamıştım ama dayanamamıştım. Çünkü halkımı sadece kendilerine verilen bir hakkı kullandıkları için aşağılayan birisinin o hakkı anlama yetisinden yoksunluğunu, hele de üniversite sıralarında kendisini üstün gördüğü halde böyle düşünmesini kendime yedirememiştim.

Ancak sonradan düşündüğümde demokrasinin algılanış biçiminin onu böyle düşünmeye sevk ettiğini anladım. Evet, neydi demokrasi ya da ne zannediliyordu? Neden anlaşılamıyor ya da anlaşılmak istenmiyordu? Demokrasinin özü kabul edilir ya da edilmez çoğunluk diktatörlüğüdür. Hele antik formu yani doğrudan demokrasi tamamıyla çoğunluk diktasıdır. Ancak zamanla kitleler çoğalıp, özgürlük, eşitlik, devlet yetki alanının sınırlandırılması gibi kavramlarla dolaylı demokrasiye geçişti belli değişiklikler yapılması gerekmiştir. Yeni demokrasi doğrudan olmayınca onun denetlenmesi sorunu ortaya çıkmıştır. Denetimin özü belli aralıklarla yapılan seçimlerdir. Ancak zamanla seçimler arası dönemin bir ülkenin kaderi üzerinde oynayacağı rol önem kazanınca Kuvvetler Ayrılığı ortaya çıkmıştır. Daha önce gerek batıda gerekse Çin ve İslam Medeniyeti gibi doğu medeniyetlerinde bu konuda fikirler ortaya atılsa da Kuvvetler Ayrılığı ilkesinin esas hatlarıyla ortaya konuşu Montesquieu ve onun Kanunların Ruhu eseriyle olmuştur. Yasama, yürütme ve yargı altında 3 ana kuvvetin ayrı erklerde oluşması ve birbirleriyle geçişken denetim oluşturmaları üzerine kurulan sistem Amerika Birleşik Devletleri dışında neredeyse hiçbir ülkede en doğru haliyle uygulamamıştır. İlk anayasasında sisteme atıfta dahi bulunan ABD dışı ülkeler işte bu yüzden demokrasinin en büyük ikilemini sürekli yaşarlar. Kimilerinde halkın zekası aşağılanır, kimilerinde seçilenler o kadar iyi yönetirler ki demokrasi kutsanır. Ama bu tartışma hiç bitmez. Peki, o zaman ne yapıp nasıl yapalım da bu tartışmayı bitirelim. Onun üzerine de birkaç sözüm olacak.

Bana göre bugün demokrasi ikileminin 3 alternatifli çözümü var. Birinci çözüm tıpkı ABD’de olduğu gibi Yasama, Yürütme ve Yargı erklerinin ayrılığının sadece kanun maddesi olmaktan çıkıp gerçekten uygulanmasıdır. Ancak kanımca bir devletin kuruluşunda bu değerler yerleşmemişse bunu yapmak bir süre sonra abesle iştigal olacaktır. İkinci çözüm mevcut eksikliğin yani Kuvvetler Ayrılığı ve eksik kurumsal yapının farkında olan, buna göre seçimlerini yapan daha rasyonel bireyler yetiştirmektir. Bunun için slogan hazır; Eğitim Şart… Eğer iyi bir eğitim ve uygulayıcıların öncelikle inandığı değerler yerleşirse eksik kurumsal yapı zamanla kendiliğinden ortadan kalkacak ve halk kendisi için en doğrusunu seçecektir. Son alternatif ise demokrasiden vazgeçmektir. Reel de düşünülmeyecek olsa da kanımca uygulamada en çok olan da ne yazık ki budur. O halde halka rağmen halkçı olanlar, halkın düşüncelerini eleştiren, saygısızlığa bulanık da olsa beğenmeyenler için tek seçenek daha rasyonel bireyler yetişmesine tüm varlıklarıyla katkıda bulunmaktır. Tabii kendilerine göre doğru ya da akıllı insan yetiştirmekten bahsetmiyorum, insanlık değerleri ve gelecek kuşaklara olan borcun en iyi şekilde ödenmesi için gerekli bir eğitimden bahsediyorum.

Sonuç olarak demokrasi dikensiz gül bahçesi değildir. Ancak doğru budanırsa, tohum iyi sulanır, güneş her gün alınırsa da yeryüzünün en güzel çiçeğidir. Ben kişisel tercihimde hiçbir zaman demokrasiden vazgeçmeyenlerdenim. Ve günü geldiğinde en güzel çiçeğin ortaya çıkması, için yazmaya, paylaşmaya ve elimi taşın altına koymaya devam edeceğim.

Bilal ERTUĞRUL

24 Mart 2012

21:54

Read Full Post »

Older Posts »