Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for 09 Mar 2012

GÜN OLUR ASRA BEDEL…

Küreselleşme karşıtlığı son 50 yılda özellikle genç kuşaklar arasında en yaygın akımlardan birisi oldu. Hayata hız katan, mesafeleri yok eden bu durdurulmaz süreç onlara göre değerleri, tarihi, coğrafyayı, zamanı kısacası insanı yok etmeye adanmış bir süreçti. Ancak aynı küreselleşme sürecinde eserleri, düşünceleri ve davranışlarıyla lokal değerlerin, efsanelerin, mitlerin kısacası bir köşede birkaç kişiye has kutsanmış güzelliklerin tüm dünyayla buluşmasını sağlayan, dünya insanlığı için çalışan büyük kahramanlar da çıktı. İşte bu kahramanlardan en önemlilerinden birisi kanımca Cengiz Aytmatov’dur.

İnsan gurbette yalnız olduğunda, yoğun temposunda kendisi için bir dinlenme fırsatı bulduğu anlarda kitaplarda arar özlemlerini. Memleketi, arkadaşları, eş dostu, dağını, çayını, yazını, kışını aklına ne gelirse kitaplar ona getirecektir. İşte bu yüzden ben de son dönemlerde Büyük Usta Cengiz Aytmatov’un bir kitabını okuma fırsatı buldum. Kitap üstadın filmini çekmek üzere Kazan’a gidip, orada rahatsızlanarak Almanya’da vefat etmesi sebebiyle ben de hep acı bir izlenim uyandırmıştı. Uzun süre okumadıktan sonra geçtiğimiz günlerde bir çırpıda okudum. Bugün bu kitap, üstat ve onun insanlığa katkıları hakkında birkaç satır karalamak istedim. Umarım layık oluruz…

Gün Olur Asra Bedel’de yazar Kazak bozkırlarında, kuş uçmaz kervan geçmez bir küçük demiryolu istasyonunda işçi olarak çalışan Yedigey’in gözünden bakıyor olaylara. Yedigey en yakın arkadaşı, yoldaşı Kazangap’ın ölümüyle başlayan, sonra onu kutsal Kazak mezarlığına gömme yolculuğuyla süren bir günde bozkırın dünkü masallarını, efsanelerini, acılarını ve insanlığın gelecek yıllara dair uzay medeniyetiyle tanışma hikâyesini inanılmaz akıcılıkla kaynaştırıyor. Yazar; 2. Dünya Savaşı’nı, Savaş sonrası çift kutuplu dünyanın en azından bir kutbundaki baskı, acı ve silinmeyen izleri, 80’li yıllar yaklaşırken dünyanın barış, huzur, iş birliği ve yüksek medeniyet düzeyinden ne kadar uzakta olduğunu anlatıyor. Bu anlatımda kullanılan Orman Göğsü Gezegeni, insan olmanın erdemiyle erişilecek yüksek medeniyetin dünyadan ne kadar uzak olduğunu aktarmak için ortaya konmuş başarılı bir Ütopya. Yazarın gözünde hırs, savaş, rekabet, her geçen gün kaybedilen değerler insanlığı öyle bir kara deliğe sürüklemişlerdir ki artık insanoğlunun özünde yatan ama dünyada hiçbir zaman ulaşamadığı medeniyet sadece rüyalarda kalmıştır. İşte bu yüzden yazar bu medeniyeti kuran başka bir insan ırkından ama başka bir gezegendeki insan ırkından söz ederek gerçekle yüzleştiriyor okuyucuyu.

Yazar romanın başında Yedigey’in gözünden 1950’li yıllarda, Stalin zulmü altında pek çok kişinin yaptığı sorgulamaları yapıyor. Sovyet sistemi ilk ortaya çıktığında eşitlik, özgürlük, herkesin kendi kendine yeteceği, dahası değerlerin kapitalizme yedirilmeyeceği bir sistem olarak bozkır gençleri gözünde bir pırlanta değerine ulaşmıştır. Ancak özellikle Stalin döneminde yapılan uygulamalar, sürgünler, baskı, hukuksuz toplum yapısı insanlara Almanlara karşı bunun için mi savaştık dedirtmiştir. Aynı insanlar Stalin sonrası dönüşümden her ne kadar memnun olsalar da zamanla eşitlik bazında değer eşitliğinin ortaya çıkmasını beklemişlerdir. Hâlbuki gerçekte ortaya çıkan değersizlik eşitliğidir.

Sovyet sisteminde tam eşitliğe ulaşma ütopyasıyla dini ve milli kimliğin yok edilmesine karşı açılan savaşın ortaya çıkardığı 70’lerin değersiz gençliği onların atalarının bu sisteme olan inançlarını tamamen yitirmelerine yol açmıştır. İşte bu inanç kaybıdır ki, Gorbaçov’un 80’lerin sonunda ülkeyi yok etmeye götüren politikalara geçmesi zorunlu hale gelmiştir. Romandan da anlaşılacağı gibi bu ruh haliyle büyütülen bir ülkede yaşlıların memnuniyetsizliği ve sisteme inançlarını kaybetmesi, gençlerin ise tamamen değersiz yetiştirilmesi 80’lerin sonunda sistemin çökmek zorunda kalmasına yol açmıştır. İşte burada ortaya çıkan; “Kanlı mı olacak, yoksa kansız mı?” sorusu belki de Gorbaçov sayesinde “Kansız ama Acılı Olacak” şeklinde cevaplanmıştır. Bu kitabı okumadan, dönemin Sovyet toplumunu tanımadan önce bende Gorbaçov’un başarısızlığıyla Sovyetleri yıkıma götürdüğünü düşünürdüm. Hâlbuki şimdi Gorbaçov’un pimi çekilip eline verilmiş bir bombayı en az tesirle imha ettiğini düşünmekteyim.

Romanda Yedigey’in devlet tarafından haksız olarak gözaltına alınıp orada ölen dostu Öğretmen Abutalip’in karısı Zarife’ye karşı önce hayranlık, sonra acımayla büyüttüğü yasak aşkı, bu aşkın karşısında karısının onun elbet kendisine döneceğini bildiği için susarak ama susma eylemiyle en büyük acıyı vererek gösterdiği erdem, Zarife’nin bu kadına gereken saygıyı gösterip yeni bir hayat için uzaklara göç etmesi en usta aşk öykülerinden kopup gelmiş bir bukle gibi insanın ruhuna saplanıyor. Üstat romanın içerisine kattığı Akademisyen Yelizarov’un sohbetleri üzerinden aktardığı binlerce yıllık bozkır efsaneleriyle insanın düne ne kadar özlem duyduğunu, onsuz hiçbir zaman tamamlanamayacağını göstermesi de tam anlamıyla şaheser.

Her zaman bozkırın sözcüsü olan ancak insanın özüne, değerlerine ulaşmasıyla mümkün olabileceğini düşündüğü yüksek medeniyet hayalini de bırakmayan Cengiz Aytmatov’un bu romanın da biraz hayal kırıklığı da sezinliyoruz. Özellikle Soğuk Savaş sırasında yaşanan acılara birebir şahit olduğunu düşündüğümüzde yazarın karamsarlığının sebepleri de kolayca açığa çıkıyor. Teknolojinin, kalkan sınırların, artan paylaşımın, iş birliğinin insanoğlunu tarihte hiçbir asırda ulaşamadığı bir seviyeye çıkaracağına inanan yazar, tüm bunlara rağmen hırs, üstünlük duygusu ve kişisel çıkarlar için toplumların köleleştirilmesi karşısında büyük bir hayal kırıklığı yaşamış, romandaki Orman Göğsü Gezegeni’nde bu medeniyete erişmiş bir başka insan ırkıyla iletişim kurulmasına rağmen, iki büyük devletin onlara dünya kapılarını kapatmasını metaforunu da bu amaçla kullanmıştır.

20. yüzyıl teknolojinin şaha kalktığı, zamanın hiç olmadığı kadar hızlı aktığı, savaş, gözyaşı ve acının hiç sonlanmadığı dahası her gelişmeyle değerlerin hedef alındığı, değersiz toplumların planlandığı bir yüzyıl oldu. Ancak böyle bir yüzyılda kendi çıktıkları toprağın sesine kulak veren, ondan beslenen ama evrensel düşünen, tarihle, insanlar, acıyla, gözyaşıyla, aşkla ama en özde insan olmanın her türlü güzelliğiyle eserler veren büyük insanlar da çıktı. İşte bu insanlardan birisi benim Çukurova’mdan çıkan Yaşar Kemal, bir diğeri Kırgız Bozkırının asi ruhu Cengiz Aytmatov. Dünyayı anlamak için insanı anlamalıyız, insanı anlamak için, onun özünü, beden bulduğu toprağı anlamalıyız. Yani her şeyi anlamak için yukarı bakmak yerine önce aşağıya, köke bakmalıyız. İşte bunu yapan üstatlara selam olsun. Bunu yapan Üstat’ın kabri huzurla dolsun… Günü geldiğinde Noyman Ana’yla, İnce Mehmet’le, Köroğlu’yla, Karac’oğlan’la, Heredot’la, Homeros’la buluşuncaya kadar hoşça yat usta. Ruhun şad olsun…

Bilal ERTUĞRUL

09 Mart 2012

19:16

Reklamlar

Read Full Post »

KADININ ADI VAR…

80’li yılların sonunda Türkiye’de en çok satılanlar listesinde uzunca bir süre yer almış, daha sonra defalarca sinemaya uyarlanmış, Duygu Asena’nın kaleminden çıkan ve kadının yaşam serüveni, arzuları, seçimleri ve bu seçimlerin sonuçları üzerine kurgulanmış kitabın adını pek çoğunuz hatırlayacaktır: Kadının Adı Yok… Yazar her kadının yaşadığı serüvenin üzerinde, ortak bir “Kadın” kimliği altında adsız kadınların hikayesini anlatmayı amaçlarcasına bu ismi vermişti kitabına. Aradan yıllar geçti, bilginin erişilmez denilene erişme gücü verdiği insanoğlu o kitabın yazılışından tam 25 yıl sonra dün bir günlüğüne de olsa kadınlarını anlamaya, onları onlarla ya da onlarsız tartışmaya çalıştı dünya. İşte bu tartışmalardan sonra ben de ilgimi çeken birkaç rapor üzerinden dünyada ve Türkiye’de Kadının Yeri’ne yönelik verileri paylaşmayı, bu konudaki düşüncelerimi sunmayı amaçladım…

Öncelikle neden 8 Mart tarihinin Dünya Kadınlar Günü olarak kutlandığına değinelim. 1910 yılında Uluslar arası Sosyalist Kadınlar Konferansında bir araya gelen dünyanın dört bir yanından çalışan kadın, Emekçi Kadınlara ait bir gün belirlenmesini ve bugün de yapılacak olan çalışmalarla emekçi kadınların yaşadığı zorlukların, toplumda kadınlara karşı cinsiyet ayrımcılığının karşısında durulmasını kararlaştırdılar. Ancak hangi günü belirleyeceklerine karar vermemişlerdi. Sonunda 8 Mart 1857 tarihinde New York’taki bir eylem sonucu, polisten kaçarken çıkan bir fabrika sonucu ölen 129 işçi (çoğunluğu kadın tekstil işçileriydi) anısına 8 Mart gününün Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak belirlenmesine karar verildi. 1977 yılında ise Birleşmiş Milletler bu günü Dünya Kadınlar Günü olarak resmen ilan etti. BM 1975 yılından itibaren Kadınlara, onlara karşı reva görülen ayrımcılığa daha fazla odaklanmaya başladı ve o yıldan itibaren her 5 yılda bir Dünya Kadınları Raporu’na ek olarak, her yıl da o yıl dünyada kadın haklarına yönelik gelişmeleri derlediği Dünya Kadınlarının Gelişimi Raporlarını yayımladı. Son Dünya Kadınları Raporu 2010 yılında, son gelişim raporu ise geçtiğimiz günlerde yayınlandı. İşte benim de temel alacağım istatistiki veriler bu raporlardan derlenmiş olacak. Peki bu veriler ne diyor, kadınlar ne durumda ve kadın haklarının, kadına karşı ayrımcılığın yok edilmesi çabalarının gelişimleri nasıl bir aşamada bulunuyor. Şimdi biraz bunlara değinelim.

Birleşmiş Milletler en temel kadın haklarına ulaşmak için ülke anayasalarında mutlaka olması gereken yasalara yoğunlaştığı son raporunda 3 yasa üzerinde duruyor. Bu kanunlar cinsel tacize karşı koruma kanunu, evlilik kurumunda şiddet ve gönülsüz birlikteliğe karşı koruma kanunu ve kadına karşı şiddete karşı koruma ve kollama kanunları olarak sıralanıyor. Cinsel tacize karşı kanun 194 ülkeden 116 tanesinde mevcut. Evlilik kurumunda şiddet ve gönülsüz birlikteliğe karşı koruma kanunları 194 ülkeden sadece 51 tanesinde mevcut. Özellikle evliliğin kutsal görüldüğü toplumlarda kadının, yani evliliğin yarısının haklarının korunmasına karşı kanun konulmaması bu kutsallığı sorgulatır ölçüde. Kadına karşı şiddete karşı koruma ve kollama kanunları ise 194 ülkeden 125 tanesinde mevcut. Birleşmiş Milletler raporuna göre 100 yıl önce neredeyse hiçbir ülkede olmayan çoğu ülkede son 30 yılda anayasaya giren bu kanunların tüm ülke anayasalarının ortak maddeleri arasına girmesi Milenyum Hedefleri arasında yer alıyor ve bu gerçekleşmediği sürece kadın haklarında kat edilecek mesafe olduğuna inanılıyor.

Siyasi haklara gelince durum orada henüz pek iç acıcı olmasa da yine son 20 yılda çok önemli gelişmeler yaşanmış durumda. Kadınlar bundan 100 yıl önce sadece 2 ülkede seçilme hakkına sahiptiler. Bugün dünya üzerindeki her demokrasi de kadınlara seçme hakkı tanınmış durumda. Hal böyle olunca artık kadınların siyasi yaşamdaki yerlerini belirleyen seçilme hakları ve parlamentolardaki oranları. Bugün 28 ülkede kadınların parlamentolarda temsil oranı kritik eşik olarak adlandırılan %30’u geçmiş durumda. Kritik eşik Birleşmiş Milletler Dünya Kadınları Örgütü tarafından %30 olarak belirlendi. Çünkü bu orana kadar kadınlar haklarını bir şekilde erkeklerden alıyor ve erkekler sistem üzerindeki kontrolleriyle geriye dönme isteğine sahip olursa süreç geriye gidiyor. Ancak bu oran aşıldığında artık kadınların temsil oranı ya artıyor ya da sabit kalıyor ve bu eşiğin altına inmediği için de kazanılmış haklar kaybedilmiyor. Bugün aynı zamanda 19 ülkede yürütme organının başında bir kadın Başbakan ya da Başkan olarak yer alıyor. Dünyada sadece Ruanda’da kadınlar meclisin çoğunluğunu o da %51 ile ellerinde tutuyor. Hâlbuki Çin ve Hindistan dışında neredeyse dünyanın her ülkesinde kadınlar nüfus dağılımında erkeklerden daha fazla yer tutuyor. Dünyada 60 ülkede kadınların parlamentoda temsil oranı %10 ve altında kalmış durumda. Türkiye’de son seçim öncesi %9 olan oran bu seçimde %14’e çıktı ama halen kat edilmesi gereken çok yol var.

Yine benzer raporlarda dünyada kadınlarda işgücüne katılım oranı %52 iken erkeklerde %77 olduğu, halen dünyanın pek çok yerinde küçük kızların doğumdan hemen sonra ya da çocukluk dönemlerinde öldürülmesi, sünnet ya da benzeri ilkel metotlarla yaşamaya mecbur kalmaları, 1 milyara yakın kadının halen okuma yazma bilmeden yaşamını sürdürmeye çalışması gibi acı gerçeklerde paylaşılıyor. Ancak tüm bu raporlarda ortaya çıkan somut gerçeklik şu: Kadınlar 100 yıla yakındır kendi hakları için savaş verdi. Bundan yıllar önce dünyada gerçekten de kadının adı yoktu. Ancak bu yolda özgürlüğünden, canından, malından olan erkek ve kadınların ortak çabalarıyla dünya bugün iki ayrı cinsiyetten meydana geldiğini biliyor. Bundan sonra yapılması gereken dünyanın dört bir yanında tam eşitliğin sağlanması, insan hakları ve kadın haklarıyla her kadının tanışması ve özellikle gençlerin bu konularda ellerinde hakları olanların bilhassa, sürekli çalışması gerekmektedir. Halen atılacak adımlar gidilecek yollar var. Ancak artık ne kadar silik gözükse de emin olun Kadının Adı Var…

Bana göre pek çok kişinin isimlendirdiği şekilde dün kutlanan gün Dünya Kadınlarının Günü değildi. Dün; kadınlar için, onların hakları için gelecek nesillerin daha iyi yaşaması için emek vermiş, mücadele etmiş kadınların günüydü. Eğer düşüncelerinizle, hareketlerinizle u yönde en ufak katkı vermiş olanlardansanız gününüz kutlu olsun…

Bilal ERTUĞRUL

9 Mart 2012

00:23

Read Full Post »