Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Haziran 2012

BİR KRALIN HİKAYESİ – 1…

KRALIN DOĞUŞU…

Bundan tam 9 yıl önce bu günlerde Amerika Birleşik Devletleri’nde gündem 18 yaşında bir çocuğa kilitlenmiş durumdaydı. Ülkenin en çok takip edilen ikinci spor ligine söylentilere göre 100 yılda bir gelecek yetenekte bir oyuncu katılacaktı. Daha birkaç yıl öncesinde o çocuk henüz 15-16 yaşındayken ülkede söylentiler başlamıştı aslında. Ohio eyaletinin Akron kentinde bir çocuk Allah vergisi yetenekleri, yaşıtlarının çok önündeki atletizmi ve fiziksel özellikleriyle basketbol kortlarını coşturuyordu. Henüz lise 3’deyken lise takımının maçlarını binlerce kişi takip etmeye başlamıştı. Bir sonraki yıl yani onun lise son sınıfta oynayacağı tüm maçlar lise salonlarının yetersizliği sebebiyle üniversitelerin 20 bin kişi kapasiteli salonlarına alınıyordu. NBA’de yani dünyanın en iyi basketbol liginde 20 bin seyirci çeken takım sayısının bir elin parmaklarını geçmediği düşünüldüğünde bu sayının ona gösterilen dev ilgiyi açıklamasını bekliyorum. Son yılında Amerikan lise tarihine rekorlarla geçen bu çocuk için en büyük arenaya çıkma vakti gelmişti. NBA’de önceki yılın en kötü 14 takımının galibiyet sayılarına ters oranlı şansla girdikleri draft da oyuncular seçilir. İşte bu noktada şans buya macerası daha da büyüsün diye doğduğu şehrin takımı Cleveland Cavaliers 1 numaradan oyuncu seçme hakkını kazandı ve tüm dünyanın beklediği gibi kendisini o günlerde biraz da medyanın verdiği etkiyle KRAL ya da SEÇİLMİŞ olarak adlandıran LeBron James’i seçti. NBA ve dünya spor tarihinin en büyük hikayelerinden birisi de o gün başlamış oluyordu.

Bilmeyenler için açıklayayım NBA’de 30 takım yer alır. Amerika’nın diğer sporlarına paralel olarak bu ligde de oyunculara cazip gelen, parasal güçleri yüksek şehirlerin takımları tarihi anlamda çok başarılıdır. Örneğin ligin en büyük 3 takımı Los Angeles, Boston ve Chicago’dandır ve tesadüf olmasa gerek bu şehirler Amerika’nın 5-6 büyük ve zengin şehri listesinin değişmezleridir. Ancak LeBron’ın Cleveland’ı küçük, hiçbir branşta şampiyonluk yaşamayı bırakın Final dahi görmemiş bir şehirdi. Bu şehirde 18 yıl önce doğan, küçük yaşta babası terk edince annesi ve kardeşleriyle zor bir hayata adım atan, annesi çalıştığından gece yarıları eve gelebilen ve çoğu gün onu göremeden okula giden bir çocuğa koskoca bir şehrin kaderi hem de başarısızlıkla eşdeğer bilinen makus kaderi yüklenmişti. Ancak Amerika buydu, bu ülke bu hikayelerle kurulmuş, onlarla güçlenmiş ve pek çok şeyde zirveye yükselmişti. O yüzden bu çocuk bu görevi mutlaka başarmalıydı.

İlk sezonunda yani basketbol deyimiyle çaylak sezonunda NBA tarihinin en iyi çaylak performanslarından birisini ortaya koysa bile oyununda elli eksiklikler göze çarpıyordu. Evet, çok yetenekliydi, var olan yıldızların ayrı ayrı yapabildiği şeyleri tek başına yapabiliyordu ama oyuna kendini adamamış, zevk için oynayan Harlem çocuklarından farksızdı. İlk yılında takımı Play-off’a kalamıyordu ama yavaştan hem o hem de takımı gelişiyordu. 22 yaşında takımını NBA finallerine taşıdığında karşılarında San Antonio Spurs’ü buluyordu ve basketbol tabiriyle süpürülüp 4-o kaybedilen bir seriyle evine dönüyordu. Sonraki yıllarda sayı kralı, en değerli oyuncu oluyordu ama bir türlü takımıyla Finallere ulaşamıyordu. Nihayet 2010 yazında Boston’a elendikleri zaman sahada mücadele etmediği, bencil oynadığı, cesur olmadığı gibi kimisi kişiliğine varan eleştiriler alıyordu. Artık Cleveland ve başarısızlık sarmalında adı Loser’a çıkıyordu. Ama o yaz her şey hem de bir daha geri döndüremeyeceği şekilde değişecekti.

2010 yazında NBA’in en iyi 10 oyuncusundan 3’ü olarak gösterilen LeBron James, Dwayne Wade ve Chris Bosh serbest oyuncu oldular. Bu 3 isim de maaş baremleri içinde istedikleri takıma gidebilirlerdi ve neredeyse her takım onlarla görüşüp kadrosuna katmak istedi. Ancak aynı yıl lige gelen, arkadaştan öte dost olan bu oyuncuların farklı bir planı vardı. Onlar şampiyonluk için alabilecekleri maksimum maaştan vazgeçip bir araya gelmeye karar verdiler ve Miami Heat çatısı altında toplandılar. Aslında bu NBA’de normal bir şeydi ve daha önce de bazı oyuncular bir araya gelmişti ama LeBron James’in bu kararını bir saatlik bir televizyon şovuyla duyurması, sonrasında Miami’de yapılan sanki o günden şampiyon olmuşlar partisi gibi berbat halkla ilişkileri sonucunda bu takım Amerikanın şeytanı haline dönüştürüldü. Zayıfın güçlüyü yenmesi gibi Hollywood hikayelerine sapkın, düşman yaratmaya yatkın Amerikan medyasının da başarılı çalışmasıyla bir anda Amerika da en çok nefret edilen adam daha bir ay önce en beğenilen sporculardan olan LeBron oldu.

Not: Kralın tahtına kavuşma hikayesi olan son iki yıllık süreci devam yazısında sizlerle paylaşacağım…

Bilal ERTUĞRUL

27 Haziran 2012

20:24

 

Read Full Post »

DÜŞEN SADECE BİR UÇAK DEĞİL…

Dün sabah uyandıktan sonra Türkiye’nin gündemine bomba gibi düşen bir gelişme yaşandı: Hatay, Kıbrıs, Suriye’nin Lazkiye şehri üçgeninde bir Türk savaş uçağıyla irtibat kesilmişti. Başlarda senede bir iki kez yaşanan kazalardandır diye düşünülürken yavaş yavaş uçağın düşürülmüş olma ihtimali, dahası Suriye tarafından düşürüldüğü iddiaları uluslar arası basın kuruluşlarınca servis edildi. Başbakan’ın Brezilya’dan dönüş yolunda olması ve o dönene kadar devletten resmi bir açıklama gelmemesiyle iddialar hızla yayıldı. Son olarak akşam saatlerinde önce Türkiye uçağın düşürüldüğünü açıkladı, hemen ardından Suriye’den yanlışlıkla düşürdüklerine yönelik bir yarı resmi açıklama derken gece yarısı başta Youtube olmak üzere sosyal medyaya uçağın düşürülme görüntüleri ve bunun üzerine yapılan sevinç gösterileri düştü. Görünüşte arada sırada bazı devletler arasında olan ve bir şekilde üstü kapatılan olaylara benzese de dün Akdeniz’de düşen sadece bir uçak değildi. Aksine o uçak beraberinde çok şeyi düşürebilecek bir başlangıçtı. Şimdi Türkiye’nin vereceği cevap ve buna paralel dünyanın Suriye yaklaşımı yeni bir süreci başlatacak ve bu süreç hem içerde hem de dışarıda çok önemli sonuçlara gebe olacaktır. İsterseniz şimdi olayın önemi, olası sonuçlarını tartışalım.

Hepinizin malumu Suriye yaklaşık iki yıldır karanlık bir dönemden geçiyor. Tunus, Mısır, Yemen, Ürdün, Libya derken Arap Baharı’nın etki alanını en uca taşıdığı nokta olduktan sonra yine bu bahara en büyük direnişin gösterildiği ülke de Suriye oldu. Aslında bu direnişin bazı sebepleri vardı. Öncelikle Beşar Esad yönetiminde her zaman barışçıl ülke imajı veren Suriye bölge ülkeleri, başta Türkiye, ile çok iyi ilişkiler geliştirmiş, batılı ya da bölgede modern algılanacak bu yaşam tarzı ülkenin demokratik ihtiyaçlarının arka planda tutulmasını kolaylaştırmıştı. Dahası Esad rejimi Orta Doğu’da diktatörlüğü en sağlam temellerle oluşturmuş, Mısır’daki gibi askere, Libya’daki gibi aşiretlere dayanmayan, gücünü doğrudan diktadan alan bir yönetim olmuştu. Ancak yine de Arap Baharı özellikle nüfusun çoğunluğunu oluşturan ama yönetimde az yer alan Sünni ve diğer muhalif grupları etkiledi ve Suriye’de 2 yıldır devam eden aktif iç savaş haline geçildi. Bu iç savaşın son aylarında Beşar Esad yönetiminin ardı ardına gelen insanlık dışı katliamları, Annan Planı’nı açıktan ihlali uluslar arası kamuoyunun tepkisini çekerken başta Rusya ve Çin olmak üzere bazı ülkeler belki de kendilerinde de insan hakları duyulmamış bir kelime olduğundan bu gaddar lidere verdikleri desteği çekmediler. Dahası seçim yılında olan ABD’de Obama’nın savaş karşıtlığıyla müdahaleye çok da olumlu bakmaması Suriye’de yaşanan dramın boyutlarının artmasını ve yavaştan komşulara sıçramasına yol açtı. Önce Lübnan’da çatışmalar, Suriye askerleri tarafından öldürülen bazı kişiler, Türkiye’de kurulmuş mülteci kente açılan ateş derken son olarak dün düşürülen Türk savaş uçağı bu sürecin en hassas noktaya gelmesine yol açtı.

Peki, neden hassas bir noktadayız ve bu noktada neler yapılabilir? Hassas bir noktadayız çünkü Suriye bir Türk uçağını vurarak Nato üyesi bir ülkeye saldırmış oldu. Bu durumda Türkiye ve müttefikleri Nato Anlaşması’nın 5. Maddesini yani “Bir üyeye saldırı olursa, tüm üyeler karşılık verir…” gerekçe göstererek uzun süredir konuşulan müdahaleyi yapabilirler. Hassas bir noktadayız çünkü son aylarda Suriye’ye abartılı bir silah satışı yapan, neredeyse ülke savunmasını tek başına devralan Rusya’nın yardımı olmadan hatta silahları olmadan bu uçağın düşürülemeyeceği herkes tarafından biliniyor. Bu durumda Rusya’nın güney sınırlarımıza inip uçaklarımızı avlamasına Türkiye ve dünyanın tepkisi, Türk – Rus ilişkileri artık bu süreçten etkilenmeye başlayacak. Hassas bir noktadayız çünkü Arap Baharı’yla beraber bölgenin en etkin gücü haline gelen Türkiye’nin önce Mavi Marmara sonra da bu uçak düşürme olayında herhangi bir bedel ödetememesi ve bunların bilinçli yapılmış olması Türkiye’nin bölgesel rol ve imajını ciddi derecede hem içerde hem de dışarıda sorgulamaya açacaktır. Nasıl olur da kendi insanlarını korumak ya da koruyamasa dahi haklarını kollamaktan aciz bir ülke Orta Doğu gibi hakkın aslanın ağzından alınıp halklara verildiği bir bölgede lider olabilir sorusuyla karşılaşmamak isteği Türkiye üzerinde ciddi bir baskı oluşturacaktır. İşte tüm bu hassas noktalar sebebiyle orada düşen sadece ve sadece bir uçak değildir.

Bundan sonra olabilecek gelişmeleri de inceleyelim. Öncelikle dış basında da gündeme gelen Nato’nun 5. Maddesini kullanıp Suriye’ye yönelik bir operasyon yapılacağını düşünmüyorum. Çünkü gerek en güçlü üye ABD’de seçim yılı olması, Avrupalı üyelerin krizlerle uğraşması gerekse de bahsi geçen maddenin uygulanmasıyla direkt Rusya’yla karşılaşılacak olması ve bunun için yeterli güç olmasına rağmen pek çok üyenin bu durumu istememesi bu maddenin kullanılmasını engelleyecektir. Türkiye’nin Suriye’ye savaş ilan etmesi de ancak sosyal medyada fazla gaza gelmiş klavyelerin alacağı kararlardandır. Geriye olayın araştırılması, pilotların bulunması, Suriye’den özür ve tazminat, Rusya’nın bir şekilde Suriye’den desteğini çekmesinin sağlanması yolu kalıyor ki kanımca bizim hükümetimiz de bu yolu izleyecek. Ama bence bu sefer bu yol kazandırmayacak. Son 10 yıldır lafta Aslan icraatta kedi halimizle Bölgesel Liderliğe ulaşamayız. Her ne kadar ben de savaşa karşı olsam da Mavi Marmara ve bu olayda görülmüştür ki sizin savaşa karşı olmanız hak edenlerle savaşmamanızı gerektirmez. Ve yine iki olayın verdiği popülarite kaybı da göstermiştir ki kendinizi olduğunuzdan güçlü görürseniz sizden çok daha zayıfların bile size olan saygısını yitirirsiniz. Sonuçta güneyimizde bir insanlık dramı yaşanmakta ve bu dramın sorumlusu artık elindeki kanla sınırlarımızı da kirletmektedir. Daha fazla kirlilik olmaması için bir şekilde Suriye’ye uluslar arası müdahalenin yolu açılmalı ve bu barbarlık modern dünya tarafından el birliğiyle ortadan kaldırılmalıdır. Ne yapılırsa yapılsın dün düşen sadece bir uçak olmayacaktır. Ya Türkiye’nin bölgesel liderlik ve güçlü ülke imajı gidecektir ya da Beşar Esad ve barbarlığı son nefesini verecektir. Ama ne olursa olsun o uçakla beraber başka şeyler de Akdeniz’in sularına gömülecektir…

Bilal ERTUĞRUL

23 Haziran 2012

17:16

Read Full Post »

ŞANLIURFA’DAN ÇIKAN ACI GERÇEKLER…

Şanlı Urfa Cezaevi’nde Cumartesi günü yaşananlar modern Türkiye’nin bir kısım acı gerçeklerini gözler önüne koydu. 10’u tutuklu, 3’ü hükümlü 13 kişinin yaşamını yitirdiği bu olaylardan sonra çıkan yangında da bazı mahkumlar yaralandı. Dün akşam saatlerinde bu cezaevine yakın 4 cezaevinde daha bu olayların ve yangınların çıkması akıllara “Orada Neler Oluyor?” sorusunu getirdi. Evet, gerçekten özelde cezaevlerinde genelde adalet sisteminde neler oluyor? Bugün bu soruya Şanlı Urfa Cezaevi’nden yükselen feryatlarla cevap bulmaya çalışacağım.

Türkiye’de adalet hep tartışmalı bir konu oldu. Tarihimizden bahsederken adil hükümdarlardan, adalet simgesi, İslam Halifesi Hz. Ömer’den bahsetmeyi bir ülke olarak sevsek de adaleti hiç bugüne getiremedik. Tüm adilliğimiz hep geçmişteki övünmelerde kaldı. Hal böyle olunca memlekette zaten genel anlamda adalete inanan hiç kimse kalmadı. Ama son aylarda adaletin bir kısmındaki sorunlar can yakmaya, vicdanları karartmaya başladı. Önce Pozantı Cezaevi’ndeki çocuklara yönelik akıl almaz olaylar, sonra Şanlı Urfa derken cezaevlerinin de büyük bir sorun olarak ortaya çıktığını gördük. Peki, bu sorunun temeli nedir, nasıl çözülebilir ve bu bağlamda çalışmalar yapılmakta mıdır?

Öncelikle şunu söyleyelim bu sorunun da temeli toplumsal adalet yaklaşımımızdan başlayıp özelde adalet sistemindeki neredeyse tüm eksikliklerden oluşmaktadır. Toplumsal adalet anlayışımızda hapis kavramı suçlu olsun ya da olmasın oraya düşen mahkumun en ağır şekilde cezalandırılması, her yapılanı hak etmesi üzerine kurgulanmıştır. Hal böyle olunca uzun bir süre toplum olarak hapishanelerimizde yaşanan insanlık dışı durumlara ses çıkarmadık. Bu ses çıkarmama bugün toplum olarak canımızı çok yakan adalet sistemimizin de bu kadar kötü, vurdumduymaz ve sorgulanmaz olmasına neden oldu. Hapishane koşulları, işkence ve şiddet, mahkumların yaşam alanları üzerine hiç düşünmedik. Onları sanki insanlıklarını kaybetmiş mahlukatlar olarak sınıflandırdık ve bunun sonucunda da ne yazık ki onlara insanca yaşama ve davranma şansı bırakmadık. Bu yaklaşımımızdan dolayı daha önce Pozantı olayında da belirttiğim gibi bu tarz olayların ilk sorumlusu toplum olarak biziz ve kimse bu gerçekten kaçamaz.

Olaylara yol açan özel sebeplere baktığımızda ise Pozantı Cezaevi olaylarında karşımıza çıkan sebeplerden çok da farklı sebeplerle karşılaşmıyoruz. Hapishanelerimiz eski, bakımsız dahası memlekette adalet tutuklama üzerine kurulduğu için kapasitelerinin üzerinde mahkum barındırıyorlar. Bunların dışında yeni Adalet Sarayları yapmakla meşgul Adalet akanlığı uzunca bir zamandır denetim konusunda en kötü bakanlıklardan birisi olma görevini layıkıyla sürdürüyor. Pozantı da kaç kez uyarılmasına rağmen çocuklara tacizi soruşturmadığı ortaya çıkan yöneticilerle karşılaşmıştık. Burada ise hem 2010 hem de 2011 de hazırlanan raporlarda kapasite üstü kullanımda olduğu belirtilen, mahkumların insani yaşamın sınırlarına geldikleri belirtilen bir cezaevinin bu şekilde kullanıma devam etmesi yine yapılan denetimlerin geçersizliğini göstermekte. Sayın Bakan bugün yaptığı açıklamada “İstifam sorunları çözecekse ederim” diyor . Bence sayın bakan bu derece yapısal değişimlerle uğraştığı bir dönemde temel sorunlardan birisi olduğu artık gün gibi açığa çıkmış bu konuya daha fazla zaman ayırmalı. Kendi istifasının sonucu belli olmamakla beraber bu tarz olaylarda daha önce gelmiş raporları hiçe sayan, durumu olduğu gibi sürdüren bürokratlarının istifasını alsa daha iyi olur. Pozantı olayından sonra bu olmadı, umarım bu olayda yapar ve kendisi de rahatlar.

Şanlı Urfa’dan çıkan bir diğer acı gerçek ise tutuklu / hükümlü oranları ve bu sorunun cezaevlerinde en azından kapasite sorununun da temelinde olduğunun görülmesidir. Ölen 13 kişiden 10’unun tutuklu olması yani eğer adam gibi bir hukuk sistemimiz olsa dışarıda olacak olma durumları olayın en acıtıcı noktalarından birisi olarak göze çarpmaktadır. Daha önce de defalarca sizlerle paylaştığım üzere bir ülkede tutuklu / hükümlü oranı modern oran olan 1’in altı yerine 3’ü bulmuşsa yani modern dünyada suçun kesinleşmesine kadar kişilerin özgürlüğü önemliyken bir ülkede tutuklama hüküm vermeye dönmüşse o ülkede adalet yoğun bakımda kalmıştır. Bizde de durum bundan öte değildir. Hükümet son yıllarda ardı ardına yeni yasalar ve yeni adalet sarayları yapmakta ama sorun azalmak yerine artmaktadır. Bu durumda hukukun yeniden düzenlenmesi ve yeni anayasa ama işine değil ülkeye gelen anayasa için de artık zaman daralmaktadır. Eğer düzgün ve tutarlı, modern bir hukuk sistemimiz olsa bu kadar tutuklu olmaz ve hapishanelerde 6 kişilik koğuşlarda 20 kişi kalmazdı. Bu bakımdan bu olayların en acı çığlığı bu ülkede hukukun bittiği gerçeği olmuştur.

Türkiye’de hukuk iflas etmiş, ölüm fermanı başta halkın genel hukuksuzluğu sonra da yönetenlerin hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukukunu tercih etmeleriyle imzalanmıştır. Ancak bu durum artık bu şekilde gitmeyecektir ve gitmemelidir. Halk olarak kapanan gözleri açmalı, susan vicdanları konuşturmalıyız. Bugün yanan başkası yarın biz olabiliriz. Hali hazırda her an nefes almaktan ötürü tutuklanabileceğimiz bu ülkede artık buna bir son vermeliyiz. Ak Parti hükümeti de artık üstünler hukukuna çalışmaktan vazgeçmeli kendisini seçen halkın bir gün karar değiştirebileceğini, o karar değiştiğinde üstünlüğünün kaybolacağını ve o gün yananların kendilerinden olacağını görmeli, yeni anayasayla hukukun üstünlüğü için daha fazla can kaybettirmemelidir. Yoksa bu yük, bu feryat bir gün onun sonunu getirecek bir büyüklüğe ulaşabilir.

Bilal ERTUĞRUL

19 Haziran 2012

17:20

Read Full Post »

BU ÜLKEDE İKTİDARI KADINLAR BELİRLER, ERKEKLER DEĞİL! – 3…

SON OLAYLARIN DA IŞIĞINDA AK PARTİ VE KADINLAR…

İlk iki yazımda sizlerle kadınların toplumsal yaşamdaki rolleri, toplum yönetimine katkıları, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde kadınların yönetime etkisi ve güçleri üzerindeki düşüncelerimi paylaştım. Bu yazımda da son 10 yıllık periyotta taraflı tarafsız herkesin kabul edeceği Ak Parti’nin hegemonyasında kadınların rolünü, neden Ak Parti’yi desteklediklerini, son günlerde yaşanan İmam Hatip, Türban, Kadına Şiddet ve Kürtaj tartışmalarının kadın oylarında her hangi bir etki yaratıp yaratmayacağı üzerine düşüncelerimi nedenleriyle beraber paylaşacağım.

Önceki yazımda kadınların en azından gözlemlediğim kadarıyla neye göre oy kullandığını, nelere önem verdiklerini paylaştım. Bu arada Osmaniye gibi geleneksel Anadolu kültürünün hakim olduğu bir yerde geçirdiğim 18 yıl ve daha sonrasında üniversite eğitimim için bulunduğum Ankara’daki gözlemlerime dayanarak bu sonuçlara ulaştığımı da belirtmeliyim. Geçen yazımdan sonra bazı okuyucularım genel savlar ortaya koyduğumu, söylediklerimin kendilerini anlatmadığını belirttiler. Haklıdırlar, ben de zaten yazımda kültürel açıdan yaptığım başlangıçta herkesin aynı düşünmediğini belirtmiştim. Ancak yazılarımın genelinde de belirttiğim gibi Türkiye’de temelde iki tür kadın portresiyle karşılaşıyoruz. Bunlardan birincisi Anadolu kadını olarak tanımladığım, çoğunlukla eğitimi üniversite aşamasından önce tamamlanmış, genelde ev hanımı olan, toplumsal dengenin temelini oluşturan kadınlardır. Bu kadınlar son yıllara kadar siyasi arenadan uzak dursalar da son yıllarda artan sosyal faaliyetlerine paralel olarak siyasal zeminde de bir güç haline geldiler. İşte geçen yazımda erkekler gibi takım tutar şekilde parti tutmayan, hizmete odaklanan grup olarak belirttiğim grup bu kadın grubudur. Bu gurup tamamen pragmatist, somut işlere prim veren, kendi bugünü ve çocuğunun yarınını her şeyden üstün tutan gruptur. İşte bu grup aynı zamanda bana göre AK Parti’nin 10 yıllık hegemonyasında önemli rol tutmaktadır.

Anadolu dışında İstanbul’un da Anadolu geleneksel yaşamının sürdüğü çoğunluğu içerisinde yer alan bu grup Ak Parti’ye 2002’de şans vermiş, sağlık, ulaşım, sosyal güvenlik gibi alanlarda yapılan hizmetler karşılığında da bu desteğini sürdürmüştür. Bugün Ak Parti’nin en başarılı olduğu alanlar sıralandığında hemen hemen herkesin ilk sıralarda saydığı bu 3 alan bu kadınların hayatına direkt etki eden alanlar olduğu için Ak Parti’den memnun kalmışlardır. Örneğin sağlık sektöründen basit bir örnek vererek bu etkiyi paylaşalım. Bundan 10 yıl önce benim de çokça şahit olduğum şekilde Anadolu kadını çocuğu ya da kendi hastalandığında sağlık ocağı kapılarında sürünür, pek çok hastanenin kapısından içeri giremez, ilaç parası bulamadığı günlerde gözünün önünde yok olan çocuğunun acısıyla içini kan dağlardı. Ama Ak Parti döneminde 3 dönemde ve daha fazla kabinede koltuğunu koruyan nadir akanlardan Recep Akdağ’ın pek çok sosyalist ve idealist ülkede görülmeyen şekilde sağlık hizmetlerini halka yayma, ucuzlatma ve daha da önemlisi kişi ayırt etmeden eşit muameleye dönüştürme çabası bu kadınların gönlünde kolay kolay kaybedilmeyecek bir değerdedir. Bugün kadınlar hem ilaca hem doktora daha kolay erişmekte ve bunun karşılığını da oylarıyla vermektedir.

Türkiye’deki kadınları topladığım diğer grup ise birinci grupla zıt özellikler taşımaktadır. Çoğunluğu eğitimli ve iş dünyasında yer alan, daha batılı bir yaşam süren, çoğunlukla büyük şehirler ve Ege – Akdeniz kıyılarında rastlanan bu kadınlar ise Anadolu kadınına göre daha farklı siyasi değerler taşımaktadır. Ekonomik anlamda sağladığı gücün etkisiyle erkekle geleneksel çizginin ötesinde daha eşit bir çizgide duran bu kadınların öncelikleri arasında insan hakları, özgürlükler gibi Anadolu kadını için kısa vadede anlam ifade etmeyen değerler yer almaktadır. Bu anlamda olumlu bir görüşme gösteren bu grubun ne yazık ki benzer güce sahip geleneksel erkek portresinde olduğu gibi siyasetin halka hizmet olması gerektiğini unutup, daha partizan bir çizgide yer aldığını da belirtmek zorundayım. Belki de toplumda Ak Parti’nin en az oy aldığı kesim olan bu kadınlar belki de alternatifsizlikten erkekler gibi ideolojik partileri desteklemekte, hizmet erkeklerde olduğu gibi ikinci planda yer almaktadır. Ancak yine Ak Parti döneminde artan üniversite sayısı ve teknolojik paylaşımla bu gruptaki kadınların oranının her geçen gün arttığı da garip bir ironidir. Yani Ak Parti en zayıf olduğu grubu güçlendirmektedir.

İşte bu noktada kanımca uzun vadede sayısı, etkisi ve temsili artacak, her iki gruptan da daha politik ve partizan bir üçüncü grup oluşmaktadır. Bu grup yarınlarda muhafazakar kadınlar ya da Ak Parti kadınları olarak adlandırılacak olup, belli konularda ideolojik davranan, türban meselesinin çözümüyle beraber üniversitelerde daha fazla yer bulan gruptur. Bu grubun oyları da tıpkı Anadolu Kadınları gibi Ak Parti’den yanadır, ancak Anadolu kadınlarının oylarında olan pragmatizm ya da hizmet – sonuç ilişkisi yerini ideolojik düşünce almıştır. Bu kadınların Ak Parti’nin olmama ihtimalinde de oyları milliyetçi – muhafazakar çizgide kalacaktır. Özellikle İstanbul’da hayatın her alanında kendilerine yer bulan bu grubun aşırı politikliğinin uzun sürede kadın hareketi açısından olumlu sonuçlar vereceğini düşünmemle beraber ikinci grupta olduğu gibi ideolojik yanları ağır bastığından hizmet edeni yani siyasetin asıl kazananı olması gerekeni ödüllendirip ödüllendirmeyecekleri konusunda ciddi çekincelerim mevcuttur.

İşte temelde ilk iki, uzun vadede 3 grubu ele alıp kadınların sorunları ya da onlarla ilgili konuşulan siyasi meseleleri değerlendirmek kanımca en doğru yöntem olacaktır. Ben burada sizlerle önemli gördüğüm 3 konuda bu grupların düşünce ve olası hareketlerini paylaşacağım. Öncelikle Ak Parti iktidara geldiğinden bu yana gündemden düşmeyen, bu yıl çıkarılan yasalarla en azından Ak Parti’nin istediği noktaya getirdiği Türban ve İmam Hatip konusuna değineyim. Bu konuda en duyarlı olan, siyasi tercihlerinde bu konudan referans alan grup üçüncü gruptur. Bu grubun bugüne kadar Ak Parti’ye verdiği desteğin de varoluş hikayesinin de en önemli parçalarından birisi bu konudur. Bu konuda yapılan düzenlemelerden memnundurlar ve bu onların siyasi yelpazedeki sayılarına olduğu kadar, Ak Parti’ye verdikleri desteğin de artmasına neden olacaktır. Anadolu kadınları olarak tanımladığım ilk grupta bu konular yer yer önemli olsa da genel olarak baktığımda bu konuların oy seçimlerini önemli ölçüde etkileyen konular olduğunu düşünmemekteyim. İkinci grupta ise var olan Ak Parti karşıtlığının en önemli esleyici unsurları arasında bu konular vardır ve bu onların karşıtlığını arttırmaktadır. Burada üzücü olan tıpkı erkeklerde olduğu gibi bu konuyu koz olarak ya da siyasi malzeme olarak değil de içtenlikle özgürlükler bağlamında değerlendiren bir grup olmayışıdır.

Kadınlar için en önemli konulardan bir diğeri de bana göre kadına karşı şiddet konusudur. Tarihin başlangıcından bu yana kadına şiddet, onu yok etme üzerine pek çok çalışma kişisel ya da toplumsal bazda vuku bulmuştur. Ancak basının gelişmesi, son yıllarda sosyal medya üzerinden hızlı ve daha etkili paylaşımlarda bulunabilmesiyle Türkiye’de de kadına şiddet gündemde sıkça yer tutan konulardan birisidir. Bu konuda her 3 grubun da önemli derecede tepkisi olmasına rağmen siyasi arenada bunu referans olarak almadıklarını düşünüyorum. Bunun yanında Aile ve Kadından Sorumlu Bakan Fatma Şahin’in bu konuda yaptığı son çalışmalar her kesimden takdir toplamaktadır. Ak Parti döneminde daha önce bu koltukta olan isimlere oranla daha aktif olan Bakana pek çok kadın kendisini yakın hissetmektedir ve bu uzun vadede siyasi arenada kadınların daha fazla yer almasına yol açabilecek gelişmelerdendir.

Son olarak 3 hafta önce hükümetin pek çoklarına göre bilinçli bir şekilde açtığı bir tartışmayla gündeme oturan Kürtaj ve Sezaryen konusunda kadınların görüşleri ve bunun siyasi sonuçlarına bakalım. Kürtajın hak olup olmadığı, gereksiz ve abartılı kullanımı üzerine özellikle Amerika’da uzun zamandır Muhafazakar kesimlerin öncülüğünde tartışmalar yapılıyor ve bu tartışmalar diğer bazı ülkelere de yansımış durumda. Temelde kürtajla bir canlının yaşama hakkına kendi rızası olmadan son verildiğine inanan muhafazakar gruplar bunun yasaklanmasını istiyor. Bu tartışmanın Türkiye’ye de sıçrayacağına emin olmakla beraber zamanını kestiremiyordum. Ancak Başbakan bundan 3 hafta önce sadece kürtajı değil sezaryeni de katarak bir anda Türkiye’de gündemi bu konuya odakladı. Aslında sadece kürtaj üzerinden bir tartışma yapılsa son yıllarda şekilsel muhafazakarlaşmanın da zirve yapmış olmasından ötürü pek de kıyamet kopmazdı. Ancak Başbakan çoğu zaman Türkiye’de gereksiz ve abartılı kullanıldığına dair tıp dünyasından da eleştiri alan Sezaryeni de dahil edince fırtına koptu. Şahsi kanaat olarak nasıl idam cezasına sırf bir insanın yaşamına son vermenin bizim elimizde olmaması gerektiğine inandığım için karşıysam kürtaja da aynı sebepten dolayı karşıyım. Sezaryen konusunda ise özellikle tehlikeli doğumları göz önünde bulundurarak hükümetin karışma hakkının olmadığını düşünmekteyim.

Bu konudaki tartışmaların siyasi arenada nasıl bir cevap bulacağı konusunda ise net olmasa da bir tahmine sahibim. Öncelikle bu tartışmadan kesinlikle Ak Parti’nin oy kazancıyla çıkacağını düşünmüyorum. Çünkü her 3 gruptaki kadınlarda bunu kendi tercihlerine müdahale olarak yorumlayacaklardır. Ancak son grubun tepkisini oya dönüştürmeyeceğini düşünüyorum. İlk iki grup ise hem bu karışmadan duydukları rahatsızlık, hem de hükümetin gündem saptırmasından rahatsız olacaklar ve kanımca Ak Parti küçük de olsa bir oy ve referans kaybı yaşayacaktır. Bu konunun tartışılmasından çıkacak en faydalı sonuç ise kadınların siyasallaşmasına katkı yapacak olmasıdır. Erkeklerin artık kendi yaşam alanlarına fazlasıyla müdahale ettiğini düşünen kadınların siyasallaşması uzun vadede demokrasimize kesinlikle katkı sağlayacaktır.

Bu yazı serisinde sizlerle genel olarak kadınların siyasal yaşamdaki önemleri, sadece seçilen bazda değil seçmen bazında düşünüldüğünde her zaman siyasi hesaplarda düşünülmeleri gerektiğini, bunun sebeplerini paylaştım. Kadınlar bugün seçilen olarak çok geride olsalar da uzun vadede Türk siyasetinde çok daha aktif olacaklar ve bana göre bu partizan erkek siyasetine oranla ülke ve geleceğimiz için çok daha faydalı olacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

14 Haziran 2012

21:48

Read Full Post »

BU ÜLKEDE İKTİDARI KADINLAR BELİRLER, ERKEKLER DEĞİL! – 2…

KADINLAR NEYE GÖRE OY KULLANIR VE BU OYLARI KİM KAZANIR?…

Bu serinin ilk yazısında geleneksel toplum formlarında kadının toplumdaki rolü üzerine düşüncelerimi sizlerle paylaşmış, bu bağlamda Osmanlı’da kadını ele almış ve Cumhuriyet’in ilk döneminde toplumda erkeklerden daha fazla olmalarına rağmen neden kadınların yeterince aktif olamadığına değinmiştim. Ancak tüm bu durumların 1950 sonrası geri dönülmeyecek şekilde değiştiğini ve bu değişimin nasıl olduğunu da devam yazımda sizlerle paylaşacağımı belirtmiştim.

Evet, bana göre ülkemizde halen eksik olan demokrasinin en azından eksik de olsa varlık kazandığı seçim; 1950 yılında yapılan ilk düzgün (1946 seçimleri açık oy, gizli sayım olduğundan benim için anlamsız ve öncekilerden farksızdır) çok partili seçim olmuştur. Bu seçimde ilk kez halkın tercihi meclise yansıyacak ve halk zorunluluktan gönüllülük esaslı seçime yani demokrasinin özüne doğru yönelecekti. İşte bence kadınların siyasetteki egemenliği de o dönemde başladı. 1950 sonrası dönemde Türk toplumu neredeyse kutuplaşmanın olmadığı bir dönem yaşamadı. Her dönemde yaşanan bu ayrışmalar toplumda seçmen olarak kadının gücünü de zirveye taşıdı. Peki, bu güç fark edildi mi, nasıl kullanıldı ve bu güçten kim kazandı? Şimdi isterseniz bu konuları tartışalım.

Yukarıda da belirttiğim üzere Adnan Menderes – İnönü ayrışması ya da Demokrat Parti – Cumhuriyet Halk Partisi ayrışmasından sonra toplum olarak hep ayrışmış bir hüviyete sahip olduk. Ve bu ayrışma doğal olarak seçimler üzerinden siyasete de yansıdı. İnsanlar futbol takımı tutar gibi belli bir ideolojinin peşine takılıp ne olursa olsun, günahları ya da sevaplarına bakmadan, adaylara yoğunlaşmadan bu yönde demokratik haklarını kullandılar. Ancak bu kalıplaşma erkeklerde ve nispeten büyük şehirlerin eğitimli kadın nüfusunda sınırlı kaldı. Ve işte o gün bugündür Anadolu kadınını kazanan iktidarı da kazandı. Biliyorum çok kesin yargılarda bulunuyorum ama desteklenmeyecek yargılarda bulunmuyorum. Bahsettiğim 1950 sonrası döneme bakarsanız büyükşehir diye tabir ettiğimiz Ankara, Adana, Bursa, İstanbul, İzmir, Gaziantep, Hatay gibi şehirlerde hiçbir partinin büyük bir üstünlüğe ulaşmadığını göreceksiniz. Çünkü bağlı kalınan ideolojilerin taraftar sayısı birbirine yakındı ve bu yakınlık bu şehirlerde kesin kazanan çıkmasını engelliyordu. Hatta son 60 yılda Türk solunun resmi partisi olarak adlandıracağımız Cumhuriyet Halk Partisi bu şehirlerin çoğunda sağ partilerden daha fazla ve daha uzun süreli oy sahi olsa da iktidarda geçirdiği toplam süre 5 yılı aşmamaktadır. Öyleyse Türk toplumunu yönetecek kişileri sanıldığı gibi büyükşehir hegemonyaları belirlememiştir. Aksine Anadolu asıl karar sahibi olmuştur. Hal böyle olunca ve Anadolu’da da tıpkı büyükşehirlerde olduğu gibi erkekler arasında ideolojik körlük (bir ideolojiye saplanıp kalma, diğerlerini inceleme zahmetinde bulunamama) olduğuna göre bu toplumun karar vericisi Anadolu kadını olmuştur. Peki, Anadolu kadını neye göre oy verir? Şimdi biraz da buna bakalım.

Anadolu kadını denildiğinde akla ilk gelen rol model cefakar ana modelidir. U noktada hepinizden bir düşünceye odaklanmanızı istiyorum: Anadolu kadını denince aklınıza ne gelir? Truvalı Helen ya da çağımız deyimiyle güzel genç kız mı yoksa hafiften saçlarına aklar düşmüş, yüzünde kısa ama dolu ve ağır bir hayatın çizgileri ve her şeye rağmen, herkese rağmen şükür diyen 40’lı yaşlarda bir ana mı? Bana göre pek çok kişi için ikinci seçenek düşünülen şey olacaktır. O halde her şeyden önce ana olarak tanımlanan bir kadının bu tanımlaması dahi onun çektiği yükün ne kadar büyük olduğunu, toplumun mihenk taşı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Dahası bu o kadına gençlikte olmayan bir bilgelik, yüklenmemiş bir yük ve kendisinden çok çocuğunu, kocasını düşünme rolünü de getirir. İşte bu rol Anadolu kadınının hayat tercihlerinde ister istemez bir pragmatizm doğurur. Bu pragmatizm kendisi için değil, çocuğu ya da yarınları için taşınan bir pragmatizmdir. Bu pragmatizmden ötürüdür ki Anadolu kadını idealizm peşinde sürüklenen sol politikaların yerine pragmatist, faydacı ve günü kurtarmaya odaklı sağ politikaları daha fazla desteklemiştir. Çünkü, bu politikalar o anda sonuç vermiş, kaygılandıklarının hayatına o anda etki yapmıştır. Çocuğu için yarınlarda daha güzel bir dünya hayali yerine çocuğunu o dünyaya bu günden kendi elleriyle ulaştırma sevgisi de denebilir bu seçime. İşte bu yüzdendir ki her ne kadar okumuş büyükşehir kadınları arasında sol düşünceler yaygın olsa da memleketin son 60 yılının 50’sinde sağ iktidarlar iş başında olmuştur. Sözün özü kadın bugünden hayatına kendisinden öte çocuğunun hayatına katkı yapan politikaları yarınki rüyalara tercih etmiştir ve bu da gayet insani bir seçimdir.

Peki, bu Anadolu kadını kimlere destek vermiş, hangi konularda oyunun rengini belli etmiştir. Kanımca belli liderler Anadolu kadınının gözünde hep diğerlerinden daha ayrı değer bulmuştur. Bu liderler Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Ecevit, Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Necmettin Erbakan’dır. İsimlere dikkat edildiğinde bu isimlerin tamamının kısa ya da uzun bir şekilde ülke yönettiklerinde ülkede elle tutulan bir ilerleme sağladıkları görülmektedir. Sanılanın aksine Anadolu kadınında erkelerde son yıllarda oluşan Menderes hayranlığı, İnönü düşmanlığı yoktur. Çünkü kadın dünü unutmuştur o bugüne bakar ve bugünden yarına geçmeye çalışır. Bugün yaşayan kadınların gördüğü liderler bunlar olduğu için de tercihler onlardan yanadır.

Kadınlar erkeklerde olduğu gibi sembolist davranıp belli hareket ve sözlere göre oy kullanmazlar. Kadınlar belki son yıllara kadar okuma yazma oranı düşüklüğünden, sonra da çok okumamanın da etkisiyle erkekler gibi basın tarafından kolayca yönlendirilemezler. Daha da ötesi kadınlar kocaları tarafından da yönlendirilemezler. Onlar icraata bakar ve ona göre oy kullanırlar. Kolay kolay ikinci şans vermezler ve bir kez oy verdikleri iyi çıkarsa o kötü olup o oyu hak etmeyene kadar o oyları vermeye devam ederler. Bu sebepledir ki Demirel, Ecevit ya da Erbakan her darbede gidip geri gelebilmişlerdir. Çünkü yaptıkları bazı işler hayata dokunmuş ve oylarla unutulmadıkları gösterilmiştir.

Peki, hal böyleyken iktidarda olmayanlar için kadınların oyunu almak mümkün müdür? Hele de Ak Parti gibi uzun süreli iktidarlarda bu nasıl başarılabilir? Öncelikle şunu söyleyeyim daha önce Özal ve Demirel örneklerinde olduğu gibi kadın desteğini alan liderleri yıkmak hiç kolay değildir. Bu bakımdan Tayyip Erdoğan’ı da en azından kadınlar nezdinde geçmek kolay olmayacaktır. Ancak eğer Başbakan öncülleri gibi Cumhurbaşkanlığı’na çıkar ya da Ak Parti hizmet yorgunluğuna düşerse bu mümkün olabilir. Çünkü kadınlar erkekler gibi parti renklerine değil hizmet rengine aşıktır. Hizmet eden varsa onu desteklerler ve daha iyisi hayaline kolayca atlamazlar. Ancak hizmet aksar ve verilen yeni bir şans iyi kullanılırsa (özellikle yerel seçimlerde muhalefet partileri bu şansı alır) o zaman kadınların da tercihi değişebilir. Ama asla unutulmaması gereken; Herkesi aldatabilirsiniz, Anadolu kadının asla…

Not: Ak Parti’nin kadın oylarındaki başarısının sırrı, son türban ve kürtaj gibi konuların oylara etkisini serinin son yazısında değerlendireceğim…

Bilal ERTUĞRUL

7 Mayıs 2012

01:31

 

Read Full Post »

BU ÜLKEDE İKTİDARI KADINLAR BELİRLER, ERKEKLER DEĞİL! – 1…

Tarihi ve Sosyolojik Perspektiften Kadının Toplumsal Rolü…

Türkiye garip, garip olduğu kadar kendine has özellikleri olan bir ülkedir. Kültürün her aşamasında şahit olunabilecek bu garipliklerimize örnek olarak sembolist yaşama biçimimiz, abartma ya da herkesin pür dikkat odaklandığı konuları önemsememe gibi huylarımızı verebilirim. Garipliklerimizin bir kısmı bilindiği kadarıyla 3 bin yıl ve 3 kıtadan gelen karışımın bir sonucuyken bir kısmı da dünya var olduğu günden bu yana var olan Anadolu’da yaşamamızın bir sonucudur. Arada sizlerle siyaset üzerine yazılar paylaşırken aklıma uzunca bir süredir Türk siyasetiyle ilgili yaptığım ama sizlerle paylaşamadığım bir analizimi paylaşmak geldi. Analizimin konusu “Türk Siyasetinde Kadın”. Ama öyle kadın vekil ya da belediye başkanı sayısı üzerine yani seçilme odaklı bir analiz yapmayacağım aksine seçme odaklı bir analizle kadınların aslında Türk siyasetinde ne kadar belirleyici olduğunu açıklamaya çalışacağım.

Türkiye’de kadının her anlamda, toplumsal yaşamın her alanındaki rolüne bakarken iki ana referans noktası olması gerektiğini düşünüyorum. Bunlardan birincisi Anadolu’da kadının toplumsal hayatta oynadığı rol, diğeri ise geleneksel Türk – İslam yaşantısında kadının dengeleyici statüsü olacaktır. Bu iki ana eksen üzerinde geçmişten günümüze kadının Türk siyasetinde oynadığı role değinmek için Osmanlı dönemine gidecek, oradan modern Türkiye’nin kuruluş yılları ve bugüne ulaşan bir serüveni sizlerle paylaşacağım.

Osmanlı İmparatorluğu ya da diğer bir deyişle Balkanlar’ın İskender’den bu yana sahip olduğu en büyük imparatorluk tanımlanırken Türk, İslam, Balkan kanımca en önemli 3 tanımlayıcı kelimedir. Osmanlı oluşturduğu form itibariyle ne öncesine ne de sonrası olan biz Türkiye Cumhuriyeti’ne benzer, aslında o tarihte eşi benzeri görülmemiş bir devlettir. Benzeri yok diyecek kadar iddialıyım çünkü 3 bin yıllık Türk geleneği, ondan daha yaşlı Balkan geleneği ve nihayetinde devletin büyümesinin Cihat mantalitesiyle temel açıklayıcısı olan İslam geleneğini birleştirmiş tek devlettir ve bundan sonra olması da şu dönemde pek mümkün gözükmemektedir. Osmanlı bildiğiniz gibi bir İmparatorluktu yani siyaset dediğimiz toplum yönetme sanatı çok dar bir alanda, kelle koltukta ve elitler arasında yapılıyordu. Bu bağlamda halkın seçmen olarak etkisinin olmadığı, isyan kozunun ise sadece askerlerde olduğu bir düzen kurulmuştu.

Aslında bu yapı son iki asra gelinceye kadar dünyada pek çok toplum ve devletin yegane yönetim şekliydi demek de yanlış olmazdı. Yine aynı son iki asra kadar toplum ya da devletleri üretici ve tüketici olarak ayrıştırmak çok da mantıksız değildir. Üretici toplumlar tarım ve hayvancılık kısa aralıklı madencilik üzerine yoğunlaşmış olanlardır. Bu toplumlarda kadın hem doğurganlığı hem de iş gücünde tuttuğu yerle toplum yönetiminde de söz sahibidir. Aynı zamanda bu toplumlarda düzenli ordu olmamasıyla ortaya çıkan askeri zafiyet erkekle kadın arasında pek çok ilkel toplumda var olan toplumsal statü farkını da ortadan kaldırmıştır. Üretici toplumlar demokrasinin prototiplerine daha yakın yönetimler kurarken aynı zamanda kadının toplumsal rolü hatta pek çok yerde tanrıçaya bürünen önderliği de görülmüştür.

Ancak söz konusu tüketici toplumlara yani savaş ya da ticaretle üretmeden tüketenlere gelince durum değişir. Üretmeden tüketen toplumlar ticaret üzerinden geçindikleri zaman antik ticaretin zorluğu, kadın bedenine yüklenemeyecek kadar büyük bir yük olması sonucu ticaret dolaylı olarak da toplumsal kontrol bu tarz toplumlarda erkeğe geçmiştir. Para kazanma görevinin tüccarlık üzerinden erkekte bulunması zamanla kadının da bir eşya hüviyetine dönüşmesine yol açmış ve tarih boyunca kadının cinsel bir obje ve doğurganlık dışında değer ifade etmediği toplumlar bu tarz sırf tüccar topluluklar olmuştur. Yani en yüksek değerini üretici toplumda bulan kadın en düşük değeriyle tüketici – tüccar toplumlarda karşılaşmıştır.

Bir diğer tüketici toplum yapısı olan savaşçı toplumlar da ise kadın bu iki formun arasında bir yere gelmiştir. Göçebeliğinde savaşçılıkla beraber gelmesi sonucu bu toplumların kadınlarının kendilerini savunma becerileri artmış bu toplumsal statülerini yükseltmiştir. Ancak kanla gelen kutsaliyet ve ganimet bu toplumlarda kadının değerini bazen arttırmış bazen tüccar toplumlardaki mal ya da eşya seviyesine indirmiştir. Şöyle ki eski Türk toplumunda olduğu gibi hatunlar yani lider eşleri ya da kızları toplum iradesinde söz sahibi olmuş, zaman içerisinde bazen eşleri ya da oğulları kadar söz sahibi olmuşlardır. Ancak olası iktidar değişimlerinde göçebe savaşçı toplumda var olan ganimet yasası işlediğinde aynı grubun mal gibi iktidarı ele geçirenin boyunduruğuna girmesi de kaçınılmaz olmuştur. Yani savaşçı toplumlarda kutsaliyet ya da merkezi güçlü aile yapısı kadını güçlendirirken, ganimet anlayışı kadının değerini azaltıcı bir faktör olarak ortaya çıkmıştır.

İşte Osmanlı göçebe savaşçı Türk kültürü, yerleşik üretken Balkan kültürü ve bunların yanında özellikle ilgili dönemde kendisi de sürekli değişime açık, yenilikçi İslam kültürünün bir karışımı olarak ortaya çıkınca toplumda kadının rolü de bu heterojen kimliğe paralel olarak ortaya çıkmıştır. Mutlak merkezi otoritenin sahibi Osmanlı ailesi içerisinde gerek Valide Sultanlar, gerekse de hükümdar eşleri pek çok dönemde iktidarı etkilemiş hatta kimi dönemlerde ülkeyi bizzat yönetmişlerdir. Ancak Osmanlı döneminde var olmayan demokrasi ve yavaştan erkek egemenliğine dönen toplumsal yapı özellikle Anadolu’da üretimin kontrol mekanizması olan kadınların yeterli güce ulaşmasını engellemiştir.

Osmanlı’dan aldığı mirasın hayatın pek çok alanında kendisini gösterdiği Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu dönemde toplumda kadın erkek dağılımı 1908 Trablusgarp Savaşı’yla başlayıp 14 yıldır devam eden savaşlarda verilen kayıplar nedeniyle kadınlar lehine çok ciddi bir şekilde bozulmuştu. Bu bakımdan kadınlar seçmen olarak henüz ilk seçimlerde dahi çok önemli bir güç olarak ortaya çıkmışlardı. Ancak gerek 1946’ya kadar tam demokratik düzen olarak adlandıracağımız çok partili sisteme geçişin başarılamaması gerekse de dönemin savaştan çıkan ülkede etkin asker yönetici modası kadınların bu gücü kullanmasını engellemiştir. Aynı zamanda kadınlarda var olan düşük okuma yazma oranı, etkin kadın aydınların önemli bir kısmının Osmanlı Hanedanı ve yöneticileriyle beraber (çoğu onların eş ya da kızlarıydı) sürgüne gönderilmesi de kadınların siyasi arenada ya da yönetim de gerektiği kadar aktif olmalarını engellemiştir. Ancak bu süreç 1950 sonrası değişecek ve kadınlar her ne kadar güçlerinin farkına varılmasa da Türkiye’de en önemli karar verici konumuna geleceklerdi.

Not: Yazı dizimin devamında Türk Siyasetinde kadının yavaştan yükseldiği 1950 sonrası dönem değinecek, kadınların gücü nasıl kullandıkları, seçmen olarak nelere dikkat ettikleri, neden iktidarları belirlediklerini düşündüğümü, Ak Parti’nin son 10 yıldaki başarısında kadınların rolünü ve gündemde yer alan türban, kürtaj, kadına şiddet gibi konuların gelecekte Türk siyasetinde nasıl bir etki yaratacağını sizlerle paylaşacağım…

Bilal ERTUĞRUL

4 Mayıs 2012

01:17

Read Full Post »

ANCA SEN ANLARSIN…

ANCA SEN ANLARSIN…

Çok zaman geçti aradan belki yıl belki yüzyıl

İnce bir rüzgar esti her taraf darmadağın

Lütfen bile demedim, doğruldum ağır ağır

En uzak diyarlardan gelen bir yolcu gibi

Rıhtıma doğru gitti geri bile dönmedi

Anladım o an işte her şey bir hayal gibi

Çaresizlik önümde aşılmaz bir dağ gibi

Artık özlemem dedim durdum kendi kendime

Rüyalarda olmasan yaşardım be ne güzel…

BİLAL ERTUĞRUL

3 Haziran 2012

02:41

Read Full Post »

Older Posts »