Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for 04 Haz 2012

BU ÜLKEDE İKTİDARI KADINLAR BELİRLER, ERKEKLER DEĞİL! – 1…

Tarihi ve Sosyolojik Perspektiften Kadının Toplumsal Rolü…

Türkiye garip, garip olduğu kadar kendine has özellikleri olan bir ülkedir. Kültürün her aşamasında şahit olunabilecek bu garipliklerimize örnek olarak sembolist yaşama biçimimiz, abartma ya da herkesin pür dikkat odaklandığı konuları önemsememe gibi huylarımızı verebilirim. Garipliklerimizin bir kısmı bilindiği kadarıyla 3 bin yıl ve 3 kıtadan gelen karışımın bir sonucuyken bir kısmı da dünya var olduğu günden bu yana var olan Anadolu’da yaşamamızın bir sonucudur. Arada sizlerle siyaset üzerine yazılar paylaşırken aklıma uzunca bir süredir Türk siyasetiyle ilgili yaptığım ama sizlerle paylaşamadığım bir analizimi paylaşmak geldi. Analizimin konusu “Türk Siyasetinde Kadın”. Ama öyle kadın vekil ya da belediye başkanı sayısı üzerine yani seçilme odaklı bir analiz yapmayacağım aksine seçme odaklı bir analizle kadınların aslında Türk siyasetinde ne kadar belirleyici olduğunu açıklamaya çalışacağım.

Türkiye’de kadının her anlamda, toplumsal yaşamın her alanındaki rolüne bakarken iki ana referans noktası olması gerektiğini düşünüyorum. Bunlardan birincisi Anadolu’da kadının toplumsal hayatta oynadığı rol, diğeri ise geleneksel Türk – İslam yaşantısında kadının dengeleyici statüsü olacaktır. Bu iki ana eksen üzerinde geçmişten günümüze kadının Türk siyasetinde oynadığı role değinmek için Osmanlı dönemine gidecek, oradan modern Türkiye’nin kuruluş yılları ve bugüne ulaşan bir serüveni sizlerle paylaşacağım.

Osmanlı İmparatorluğu ya da diğer bir deyişle Balkanlar’ın İskender’den bu yana sahip olduğu en büyük imparatorluk tanımlanırken Türk, İslam, Balkan kanımca en önemli 3 tanımlayıcı kelimedir. Osmanlı oluşturduğu form itibariyle ne öncesine ne de sonrası olan biz Türkiye Cumhuriyeti’ne benzer, aslında o tarihte eşi benzeri görülmemiş bir devlettir. Benzeri yok diyecek kadar iddialıyım çünkü 3 bin yıllık Türk geleneği, ondan daha yaşlı Balkan geleneği ve nihayetinde devletin büyümesinin Cihat mantalitesiyle temel açıklayıcısı olan İslam geleneğini birleştirmiş tek devlettir ve bundan sonra olması da şu dönemde pek mümkün gözükmemektedir. Osmanlı bildiğiniz gibi bir İmparatorluktu yani siyaset dediğimiz toplum yönetme sanatı çok dar bir alanda, kelle koltukta ve elitler arasında yapılıyordu. Bu bağlamda halkın seçmen olarak etkisinin olmadığı, isyan kozunun ise sadece askerlerde olduğu bir düzen kurulmuştu.

Aslında bu yapı son iki asra gelinceye kadar dünyada pek çok toplum ve devletin yegane yönetim şekliydi demek de yanlış olmazdı. Yine aynı son iki asra kadar toplum ya da devletleri üretici ve tüketici olarak ayrıştırmak çok da mantıksız değildir. Üretici toplumlar tarım ve hayvancılık kısa aralıklı madencilik üzerine yoğunlaşmış olanlardır. Bu toplumlarda kadın hem doğurganlığı hem de iş gücünde tuttuğu yerle toplum yönetiminde de söz sahibidir. Aynı zamanda bu toplumlarda düzenli ordu olmamasıyla ortaya çıkan askeri zafiyet erkekle kadın arasında pek çok ilkel toplumda var olan toplumsal statü farkını da ortadan kaldırmıştır. Üretici toplumlar demokrasinin prototiplerine daha yakın yönetimler kurarken aynı zamanda kadının toplumsal rolü hatta pek çok yerde tanrıçaya bürünen önderliği de görülmüştür.

Ancak söz konusu tüketici toplumlara yani savaş ya da ticaretle üretmeden tüketenlere gelince durum değişir. Üretmeden tüketen toplumlar ticaret üzerinden geçindikleri zaman antik ticaretin zorluğu, kadın bedenine yüklenemeyecek kadar büyük bir yük olması sonucu ticaret dolaylı olarak da toplumsal kontrol bu tarz toplumlarda erkeğe geçmiştir. Para kazanma görevinin tüccarlık üzerinden erkekte bulunması zamanla kadının da bir eşya hüviyetine dönüşmesine yol açmış ve tarih boyunca kadının cinsel bir obje ve doğurganlık dışında değer ifade etmediği toplumlar bu tarz sırf tüccar topluluklar olmuştur. Yani en yüksek değerini üretici toplumda bulan kadın en düşük değeriyle tüketici – tüccar toplumlarda karşılaşmıştır.

Bir diğer tüketici toplum yapısı olan savaşçı toplumlar da ise kadın bu iki formun arasında bir yere gelmiştir. Göçebeliğinde savaşçılıkla beraber gelmesi sonucu bu toplumların kadınlarının kendilerini savunma becerileri artmış bu toplumsal statülerini yükseltmiştir. Ancak kanla gelen kutsaliyet ve ganimet bu toplumlarda kadının değerini bazen arttırmış bazen tüccar toplumlardaki mal ya da eşya seviyesine indirmiştir. Şöyle ki eski Türk toplumunda olduğu gibi hatunlar yani lider eşleri ya da kızları toplum iradesinde söz sahibi olmuş, zaman içerisinde bazen eşleri ya da oğulları kadar söz sahibi olmuşlardır. Ancak olası iktidar değişimlerinde göçebe savaşçı toplumda var olan ganimet yasası işlediğinde aynı grubun mal gibi iktidarı ele geçirenin boyunduruğuna girmesi de kaçınılmaz olmuştur. Yani savaşçı toplumlarda kutsaliyet ya da merkezi güçlü aile yapısı kadını güçlendirirken, ganimet anlayışı kadının değerini azaltıcı bir faktör olarak ortaya çıkmıştır.

İşte Osmanlı göçebe savaşçı Türk kültürü, yerleşik üretken Balkan kültürü ve bunların yanında özellikle ilgili dönemde kendisi de sürekli değişime açık, yenilikçi İslam kültürünün bir karışımı olarak ortaya çıkınca toplumda kadının rolü de bu heterojen kimliğe paralel olarak ortaya çıkmıştır. Mutlak merkezi otoritenin sahibi Osmanlı ailesi içerisinde gerek Valide Sultanlar, gerekse de hükümdar eşleri pek çok dönemde iktidarı etkilemiş hatta kimi dönemlerde ülkeyi bizzat yönetmişlerdir. Ancak Osmanlı döneminde var olmayan demokrasi ve yavaştan erkek egemenliğine dönen toplumsal yapı özellikle Anadolu’da üretimin kontrol mekanizması olan kadınların yeterli güce ulaşmasını engellemiştir.

Osmanlı’dan aldığı mirasın hayatın pek çok alanında kendisini gösterdiği Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu dönemde toplumda kadın erkek dağılımı 1908 Trablusgarp Savaşı’yla başlayıp 14 yıldır devam eden savaşlarda verilen kayıplar nedeniyle kadınlar lehine çok ciddi bir şekilde bozulmuştu. Bu bakımdan kadınlar seçmen olarak henüz ilk seçimlerde dahi çok önemli bir güç olarak ortaya çıkmışlardı. Ancak gerek 1946’ya kadar tam demokratik düzen olarak adlandıracağımız çok partili sisteme geçişin başarılamaması gerekse de dönemin savaştan çıkan ülkede etkin asker yönetici modası kadınların bu gücü kullanmasını engellemiştir. Aynı zamanda kadınlarda var olan düşük okuma yazma oranı, etkin kadın aydınların önemli bir kısmının Osmanlı Hanedanı ve yöneticileriyle beraber (çoğu onların eş ya da kızlarıydı) sürgüne gönderilmesi de kadınların siyasi arenada ya da yönetim de gerektiği kadar aktif olmalarını engellemiştir. Ancak bu süreç 1950 sonrası değişecek ve kadınlar her ne kadar güçlerinin farkına varılmasa da Türkiye’de en önemli karar verici konumuna geleceklerdi.

Not: Yazı dizimin devamında Türk Siyasetinde kadının yavaştan yükseldiği 1950 sonrası dönem değinecek, kadınların gücü nasıl kullandıkları, seçmen olarak nelere dikkat ettikleri, neden iktidarları belirlediklerini düşündüğümü, Ak Parti’nin son 10 yıldaki başarısında kadınların rolünü ve gündemde yer alan türban, kürtaj, kadına şiddet gibi konuların gelecekte Türk siyasetinde nasıl bir etki yaratacağını sizlerle paylaşacağım…

Bilal ERTUĞRUL

4 Mayıs 2012

01:17

Reklamlar

Read Full Post »