Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Temmuz 2012

SİNEK KÜÇÜKTÜR AMA MİDE BULANDIRIR…

2011 Yılında yapılan seçimlerden önce Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu dönemin Başbakanlık mevkiindeki son dönemi olacağını ve bu dönemin Ustalık Dönemi olarak adlandırılacağını belirtmişti. Ancak geçen 1 yıl ne yazık ki bu beklentinin uzağında kalındığına şahit olduk. Dışarıda Avrupa ve Amerika’nın ekonomik kriziyle bir türlü rayına oturmayan küresel ekonomiye bir de sınırlarımıza dayanan Arap Baharı sürecinde yaşanan çözümsüzlükler eklenince uluslar arası alanda hareket alanı daraldı ve bu anlamda Başbakan’ın pek de seçeneği olmadı. Ancak içerde Başbakan bir yandan hukuksal aksaklık ve işgüzarlıklardan yara aldı, diğer yanda ise kendi partisinin kadrolarında ya da başında bulunduğu yürütme kadrolarında yer alan kişiler ve yakınlarının olumsuz davranışlarıyla Ustalık Dönemi’nde en azından şimdilik beklentileri karşılayamadı. Bu yazıda son Hatay olayıyla beraber artık toplumsal vicdan üzerinde ciddi bir rahatsızlık yaratan bu hareketler ve bunlara karşı alınan, alınamayan önlemler üzerinde konuşmak istedim.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve onun önderliğindeki Ak Parti bugün itibariyle Türkiye tarihindeki en güçlü partiler arasında yerini almıştır. 10 yıllık iktidarın en azından Başbakan aktifken kesintisiz devam etme ihtimali yüksektir. İşte bu gerçeği gören Başbakan ve kurmayları 2011 seçimlerine hazırlanırken ortaya bir Ustalık Dönemi tezi koydular. Buna göre ilk dönemde ekonomik kriz, ikinci dönem de askeri vesayet karşısında verilen başarılı mücadeleler sonrası artık iktidarı tamamıyla elinde hisseden Başbakan’ın parti tüzüğüne göre son Başbakanlık dönemi onun için bir Ustalık dönemi olacaktı. Bu dönemde her alanda ilerleme ve geleceğin Türkiye’sinin inşasına geçilecekti. Ve belki de Başbakan bu yoğun tempoyla geçen 13 yılın ardından 2014’te Köşk’e Başkan ya da Cumhurbaşkanı unvanı ne olursa olsun dinlenmek ve siyaset üstü bir ülke lideri kimliğiyle çıkacaktı. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Bu söylemle kastım Başbakan’ın Köşk’e çıkamayacağı değil, çünkü şu çok açık bir gerçek ki Başbakan istediği takdirde her an Köşk’e çıkar ama istediği şekilde mi çıkacak işte benim yara aldığını söylediğim yer tam da burası. Başbakan eğer Köşk’e ülke liderinden çok yine Ak Parti lideri olarak yani kendi öngördüğünü başaramayarak çıkarsa Ustalık Dönemi başarısız olmuş olacak ve ne yazık ki şu anda ona fırsat vermeden alt kademelerindekiler bunun için ellerinden geleni yapıyorlar.

Ustalık döneminde içerde yaşanan ve dolaylı olarak Başbakan’ın ulaşmak istediği siyaset ve parti üstü konuma zarar veren kişiler ve yaklaşımlarını, bu yaklaşımlara verilen ve verilmeyen tepkilere bakalım. Listenin başında hiç kuşkusuz İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin geliyor. İyi niyetli olması, partide çok sevilmesi ya da Başbakan’a yakın olması görev süresince yaptığı gafların koltuğunu elinden almasına engel olsa da Başbakan sonrası bir siyasi kariyer ya da halk da bir karşılığı kalmadı. Tanıyanların çok sevdiği ve bunu Ak Parti’li olsun olmasın söylediği Bakan ne çektiyse dilinden çekti. Ama Başbakan’ın güvendiği adamlarını basına ya da muhalefete yem etmeme ısrarı sonunda görevine devam etse de özellikle Kürt kökenli vatandaşlarda uyandırdığı hoşnutsuzluk uzun vadede Başbakan’ın bu kesimden aldığı desteği baltalayacak boyuta erişebilir.  Dahası “Oyna da beni ne kadar sevdiğini göreyim…” tarzı esprileri arttıkça ulusal anlamda da ciddi bir rahatsızlık uyandırmaya devam edecektir ve bunu yapacağını gösteren potansiyele de sahiptir.

Kabinede kitlesel tepki toplayan bir diğer isimse Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay. Özellikle İnönü Stadı yapımı konusunda Beşiktaş Camiasıyla sürekli uzlaşmaz tavır takınan, pek çok tarihi eser sular altında kalıp meralaştırılırken susan Bakan’ın ilk dönemlerinde estirdiği farklı renk havası artık kalmadı. Dahası eğer uzun vadede tiyatroların kapanması gibi olaylarda da fikir belirtmekten dahi kaçınırsa ona sempati duyan son kesimin de desteğini kaybedecek. Yani sözün özü Futbolun din ve dil kadar önemli ve karar verici olduğu bir ülkede Ak Parti hali hazırda Trabzonspor, Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarlarıyla vukuatlıyken bir de Beşiktaş’ı buraya çekme ısrarı, Başbakan’ın halka bu kadar yakın gelmesinde etken olan Futbol sevdası ve ilgisinin bundan sonra aynı alandan olumsuz etmen olarak dönmesine yol açabilir. Dahası sol kesimden sempati toplama amaçlı transferinin de bugün itibariyle partiye katkı vermediği düşünüldüğünde olası kabine değişikliğinde genç, çalışkan ve yıpranmamış bir isimle değişikliği hayırlı olacaktır.

Bu iki Bakan ve açıklamaları dışında Başbakan’ın yol haritasına zarar veren daha düşük rütbeli parti kurmayları da mevcuttur. Hakan Şükür ve aldığı maaşla yarattığı aleni haksızlık, bazı vekillerin dönemsel ve haddini aşan çıkışları, belediye başkanlarının abartıya kaçan uygulamaları, Konya Yunak’ta market sahibi tokatlayıp bunu da; “oruçtum, halkın seçtiği bir kişiye hakaret edildi ve dayanamadım” diye açıklayan Belediye Başkanı ve son olarak Hatay’da vekil oğlunun sebep olduğu rezaletlerin tamamı halkın vicdanında Başbakan ve hareketine mal edilmekte ve uzun vadeli amaca zarar vermektedir. Bunun yanında bu tarz hareketlerin medeni ülkeler gibi istifa ya da görevden alınma tarzı cezalarla cezalandırılması bir yana bir süre sonra övgüye mazhar kılınması da zamanı gelince olumsuzluklara yol açabilecek potansiyeldedir.

Başbakan’ın uzun vadeli parti üstü lider amacına sadece partisinden değil aynı zamanda başında olduğu yürütme kadrolarından da son iki yılda ciddi zararlar verildi. KPSS sınavlarında artık yapıldığı alenen belli olan ve partili partisiz herkesin inandığı kopya, soru paylaşma gibi eylemlerle bir anda ülkenin en güvenilir kurumunu güvenden yoksun bırakan Ösym Başkanı Ali Demir, cezaevlerinde artan huzursuzluğun simgesi haline gelen ve tam bir facia olan Pozantı Cezaevi’ndeki rezalete göz yuman ve terfi alan idareciler, Uludere’de 35 gencin ölümüyle sonuçlanan faciaya rağmen her hangi bir hesap vermekten uzak Genelkurmay ve askeri karar alıcılar, yargıda yıllardır süren ve artık inandırıcılığı kalmayan davalar, bu davaların Şike Davası’yla beraber simgesi haline gelen Savcı Mehmet Öz gibi savcıları ilk bakışta akla gelen isimler. Bu isimlerin verdiği zararlar toplumsal adalet duygusunu körelttiği için kanımca uzun vadede verecekleri zarar (eğer bu şekilde yerlerinde kalmaya devam ederlerse) çok daha büyük ve tahmin edilemez olabilir.

12 Haziran 2011 seçimlerinde Başbakan halkın da beklentisi paralelinde Ustalık Dönemi sözüyle meydanlara indi ve halk da %50 gibi tarihi bir destekle bu işe onay verdi. Başbakan bu dönemi istediği şekilde geçirse Cumhurbaşkanı veya Başkan olduğu an parti ve siyaset üstü bir ülke lideri haline gelecekti. Ancak dışarıda kontrol edemeyeceği içerde kontrol edebileceği ama adamlarına kolay kıyamaması ve onları basın ya da muhalefete yem etmemek için hatalarını sineye çekmesi dolayısıyla kontrol etmediği gelişmeler bu amaca ciddi bir zarar verdi. Sonuç olarak Başbakan bugün halen partisinin yani % 50’nin lideri olarak görülüyor. Ama amaç Başkanlık ya da çok güçlü bir cumhurbaşkanlığı ve güçlü Türkiye’yse bana göre bundan çok daha fazlası gerekiyor…

Bilal ERTUĞRUL

28 Temmuz 2012

12:16

Reklamlar

Read Full Post »

ANADOLU…

ANADOLU…

Ben yüzyıl değil bin yıl değil ezelle yaşıtım

Sen gidersin o gider ebed de yaşlanırım

Lakin her biriniz çıkmış benim yurdumdan

Anayım evladımı nasıl da unuturum!

Sen bilmezsin ömrün yetmez ama belki dinlersin

Ne de olsa atan izin sürersin

Sen gibi nice demir kısraklı geçti benim koynumdan

Hepsi kanarak içti tükenmeyen suyumdan

Üç yanım deniz diye birisini kararttım

Neme lazım beğenmezsin açık kapı bıraktım

Sen gün görmemiş, terli bozkır çocuğu

Ataların uzaktan gelip belledi yurdu

Şimdi sen büyüyünce tanımazsın belki de

Hâlbuki sana ninni söyleyen çağlayan’da ben suydum

Ufaktan yaran olsa önce ben kanıyordum

Ama şimdi esrarlı, hayal meyal o geçmiş

Unuttuğun türküler sana benden bir deyiş

Hani mışıl mışıl uyurdun ya koynumda

Ana deyip sarıldın ufakken toprağıma

Şimdi büyüdüm deyip tersin atar gidersin

Ama ege şahidim gün olur geri dönersin

O gün geldiğinde kırlarımda çiçekler

Dört bir yanım bayramda sen gibi hain bekler

Çünkü ben Anadolu’yum kimseler kıymet’m bilmez

Gidenlere sorsan dönecekler yüz yetmez

Sen de git git bakalım elbet bir gün dönersin

Sen onlar gibi yapma mutlak dön yurduna

Gurbetten vatan olmaz bunu sakın unutma

Hele yurdun dört yanı cennet Anadolu’ysa…

Bilal ERTUĞRUL

25 Temmuz 2012

19:11

Read Full Post »

WHEN & WHY I FEEL HAPPY?…

Today I was in a group in which we discussed about time, human emotions and some other subjects. During our conversation we asked everyone to tell us three times in general when they feel happy. I said something there but when I come to home I want to concentrate on that issue and share my answers with you, my dear readers. Times are free to imagine or reality and we don’t give any borders to answers.

The first time I feel happy is feeling about people who lives in hard conditions over the world. With this thinking I feel I’m lucky enough over this world and in my stressful times I use this as a motivational idea to pass that situation and move forward. Maybe it is a little strange to think about bad conditions and feel happy but I know unless we don’t mention that people we couldn’t understand our luck. But when we imagine their conditions, and their will to live, we can be happy about our conditions. Wherever and whenever we are, there are others who live in worse conditions and just this fact shows us we have to be happy with our conditions.

The second one is maybe a little self-constructed for me, thinking about the love of rain and soil. People who know me well will guess this. There is not any time or condition makes me happier than this crazy love of nature. When rain comes soil prepares itself for its biggest lover. It opens its all holes to be filled by rain. There isn’t a bigger love than this in which one lover gives all of itself and the other fills them without any question. When they find each other their smell comes through all of living things deeps and the entire world relaxes with it. I strongly believe that smell is human beings first smell and because of that, it comes through our soul’s deepest stages. And when they finished their meeting, they give the signs of a new and beautiful life. This is amazing and not only when I live that times but also when ı think about that I feel relaxed and happy. I believe this is a gift from God not only to remember our creation but also to give an emotion about our endless survey over this world.

The last and maybe the meaningful time is thinking about a time, that is my last time over the world. When I feel in that way, I start to tell myself why I have to complain, become sad about tomorrow which I don’t know if I will live or not. I totally know that I couldn’t guarantee I will live or not just at next second and nobody can guarantee that to me. With this thinking, after a short time I decide to feel happy about that time because it could be my last time and I have to be happy in my last picture in this world. That was a quote in one book in which father says to his son; “Bring my grandson to me, I will feel happy when he is around and hopefully give a smiling picture when thinking about the beautiful life which lies in front of him. I know I don’t smile enough in this world, because I never thought it will end and I never give enough thanksgiving for the whole beautiful things I have lived. If I could recognize every moment which I breathe was a gift from god I would smile any time I find…” When thinking about that way I feel I’m lucky just because I live and smile like crazy because that is enough to be happy…

Bilal ERTUĞRUL

6 July 2012

22:24

Read Full Post »

The Ends Justify The Means…

Wikileaks and United States’ Foreign Policy…

When Cristof Colomb found a new continent at the end of his journey to find India, he didn’t actually know he had a found a missing continent that was totally unknown by old world. This accidentally foundation was unique accidental point in America’s new history. Before George Washington and his friends declared their Independence, this continent was already ruled different than Europe. After Independence, founders of United States decided to have just trade relations with other part of Europe. Their ancestors had come from Europe and they have already known old politics of Europe which concentrates on just war weren’t right politics and new state would go nowhere with them. In 1821, President Monroe declared his famous Doctrine in which he said that new country, United States, would have only trade relations with the world and wouldn’t interrupt world’s other issues. United States followed this doctrine until the end of Second World War. But at that point they faced with the truth. Following the emergence of socialist and anti-American Soviet union at the centre of old world, United States couldn’t go across Atlantic and watch the old world.

President Eisenhower who directed US forces against German armies in west Europe during Second World War declared his Doctrine in which he said that United States would never turn its back to old world and go in all areas just for old world’s new and peaceful future. This doctrine came with a policy which is called as Unconvential Welfare Policy. In sight of this policy United States made some interventions across the world such as Guatemala, Vietnam and Afghanistan. After Soviet Union’s collapse in 1991, most of Americans started to believe, United States could control all over the world and there won’t be any rebellion against this. Some called this as the end of history such as Francis Fukuyama.

This believe was very powerful across United States and because of that a lot of innocent people dead from Yugoslavia to Africa without any intervention. But all of that deaths weren’t enough to wake up America from its sleep. This lasted until 9/11 of 2001. At that day, Al-Qaeda, an international terrorist group which’s roots come from United States Afghanistan policy against Soviet Union, attacked to United States heart. They attacked to Pentagon and World Trade Center and killed lots of people with these attacks.

After that day world was never going to be same, so does United States. United States’ Republican President George W. Bush and his men decided to start a war against terrorism all over the world. This new age was different from all early ages. Because there was no Soviet Union in this age at United States felt it could do whatever it wants. At first they decided to attack Afghanistan which was centre of Al-Qaeda and its biggest supporter Taleban. World supported their decision. United States thought that support came because their power and matchless but it came because world found United States right and wounded.

However, after a short time United States decided to attack Iraq, too. This time they said to the world that Iraq was trying to have nuclear power and their dictator leader has to removed from its position. Additionally, one of the main aims was shown by United States for these wars were bringing democracy to these countries. In contrast world started to ask some questions about United States’ innocence and unconventional aims. As a result of these questions, United States never had a supporting cast as case of Afghanistan and also saw its image’s declining all over the world.

During George W. Bush’s term, United States also announced that there were axis of evil which contains Iran, Cuba, Syria, North Korea, Sudan and Libya. Plan was clear, United States would use its power over other countries and attack to these countries or change their leaders. But world was different after Iraq war. United States couldn’t find any tips about Iraq’s possible nuclear research because there were actually no nuclear research in Iraq. As a result of this and failure in bringing democracy to Iraq and Afghanistan, United States director Republican Party lost its power and lost in 2008 presidential elections.

Wikileaks which focuses over the documents which contain United States important servants’ and their brain teachers mails, talks and secret state correspondences started to share its knowledge about this interstate relations and affected world very much. World had already lost its believe in United States, international organizations and states. And Wikileaks showed the world their insight feelings about these unfaithful states were right. Wikileaks affected lots of countries; maybe it also has some effect in start of Arab Spring and some other movements, too. However its biggest effect came over United States, because no country had lied to world as United States. United States had lasted an end focused policy since Second World War. It had already lied people, both inside and outside, made lots of unconventional welfare involvements in lots of countries. But with Wikileaks, world showed United States, in this technology and social media age nothing would be like old times and world wouldn’t be more foolish after that.

Bilal ERTUĞRUL

July 5, 2012

01:20

Read Full Post »

BİR KRALIN HİKAYESİ – 2…

KRAL TAHTINA KAVUŞTU…

Bu serinin ilk yazısında LeBron James’in Miami serüvenine kadar olan yolculuğunu anlatmış, bu serüvenin başlangıcında yapılan hatalar ve hali hazırda Amerikan kamuoyunda bulunan art niyetin birleşimiyle nasıl bir anda ulusal şeytan haline getirildiğini sizlerle paylaşmıştım. Evet, 3 arkadaşın başarı için maddi fedakarlıkta bulunup bir araya gelmesi onların da hatalarının etkisiyle bir anda Amerika’da aranan yeni düşmanı yaratmıştı. 2010 yazında takım kurulurken bu 3 isme ek olarak oynayacak pivot ve oyun kurucuların yetersizliği bu takımın hedefine ulaşması önünde en ciddi engeller olarak gözüküyordu ve NBA’de her takım o yıl için 67 Milyon Dolar olan ve aşıldığında cezalarla karşılaşılan Lüks Vergisine tabi olduğundan bu mevkiler basit oyunculara kalıyordu. Ve serüven bu şekilde binanın bazı ayakları olmadan yükselmesiyle başlıyordu.

2010 sezonuna çok kötü giren Miami ilk 17 maçının 9’unu kaybederken onların düşmesi için fırsat bekleyen kargalar hemen üşüşüyor, bu başarısızlığın onların aslında en iyilerden olmadıklarını gösteren ilk işaret olduğunu söylüyorlardı. Sezon ilerledikçe takım oturuyor ve Doğu Konferansını Chicago Bulls’un ardından ikinci sırada tamamlıyordu. Ancak bazı maçlarda ve belli rakiplere karşı alınan başarısızlıklarda hemen dalgalar başlıyor, takımın asla vaat ettikleri şampiyonluklara ulaşamayacağı üzerine sayfalarca yorum yapılıyordu. Dahası LeBron’ın Cleveland’dan ayrılmasına neden olarak görülen Boston’a karşı alınan mağlubiyetlerle herkes Play-off’larda da takımın doğu konferansından çıkamayacağını iddia ediyordu. Play-off’lar başlarken son iki yılın en değerli oyuncusu ödülünün sahibi LeBron NBA tarihinin en iyi istatistiksel sezonlarından birisini geçirmesine ve tarafsız kesimlerce gerçek MVP olduğu belirtilmesine rağmen MVP seçilmiyor, onun yerine ligin yeni starlarından, Miami’nin de en büyük rakiplerinden Chicago’nun guardı Derrick Rose MVP seçiliyordu. Yani tüm Amerika onun karşısında yer aldığını ayan beyan gösteriyordu. Ama bunlar o günkü LeBron için bir şey ifade etmiyordu.

Play-off’larda önce Philadelphia, sonra sene içerisinde 4 maç kaybettikleri Boston ve son olarak da doğu finalinde Chicago’yu eleyerek NBA finalinde Dallas Mawericks’in rakibi oluyorlardı. LeBron hem rakip takımları hücumda darmadağın ediyor hem de savunmada onların en iyi oyuncusunu tutuyordu ama kapanmış gözler bunları görmüyordu. Final serisinde Miami Dallas karşısında 2-1 öne geçince bir anda Amerikalılar kabus görmeye başlıyorlardı. Acaba Şeytan, Kötü Adam kazanıyor muydu, bu olamazdı, olmamalıydı. Tüm ülkenin beklediği fırsatı Kral kendi elleriyle veriyor, son 3 maçta ortalarda gözükmüyor ve takımı şampiyonluğu kaybediyordu. O andan sonra yeni yılın başında lig başlayana kadar Amerika da tek gündem maddesi Kral’ın başarısızlıkları, onun aslında lider ya da şampiyon olamayacağı, kişilik olarak adam olmadığı üzerine kuruluyor, Kral sessiz sedasız bunları dinliyor ve sadece susuyordu.

Miami 2011 yazında takımda çok fazla değişiklik yapmıyor ve Lokavt nedeniyle kısaltılmış sezona deplasmanda Final serisinde kendileriyle dalga geçen Dallas karşısında başlayacaktı. Dallas şampiyonluğunu simgeleyen yüzükleri ve tüm tebrikleri o gece maç başlamadan alıyor, bunlar üzerinden dalga geçilen Kral ise kenardan izliyordu. Bir ara hafif bir gülümseme beliriyordu yüzünde ve kimse buna anlam veremiyordu. Oysa o artık değişmişti. Artık insanların eleştirilerine kulaklarını tıkamış, sırtını takımına dayamış ve o kupayı almak için yaz boyunca hep fiziksel hem de mental olarak çok çalışmıştı. Şimdiye kadar en zayıf noktası olarak gösterilen duygusal yanı yüzünde hiç belirmiyordu. Bu değişimi dünyaya deklare etmek için de o geceden daha iyi bir zaman yoktu. Kral ve arkadaşları daha birkaç ay önce kendilerini dağıtan takımı hem de kendi evinde yok ediyor ve tüm dünyaya daha güçlü döndükleri mesajını veriyorlardı. Onlar daha güçlüydü çünkü artık daha çok birbirlerine inanıyor, çalışmadan hiçbir şey kazanmayacaklarını biliyor ve bir şey kazanmama durumunda yaşadıklarını hırs olarak geri döndürüyorlardı.

Sezonun ilk yarısına damga vuran Miami aslında destekçilerinin bu takım kurulduğunda istenilen oyunu oynuyordu. Tam saha defans, hızlı hücum, bol paslı set ve sonunda Kral’ın içerden oynadığı oyunlarla pota altının domine edilmesi olarak özetlenebilecek bu oyunla All Star arasına ligin en iyi takımı olarak giriyorlardı. Ama sezonun ikinci yarısında hızlarını kaybediyor, defanslarında zamanla açıklar veriyor ve ilk yarıdaki performanslarının bariz bir şekilde altında görülüyorlardı. Play-offlara girilirken Batıdan rüzgar gibi gelen San Antonio ve Oklahoma City, Doğuda normal sezonu üst üste ikinci kez lider bitiren Chicago Miami’ye oranla çok daha fazla şans verilen takımlar oluyordu. Ama destan yeni yazılmaya başlıyordu ve fırtına öncesi sessizlikte olduklarını kimse bilmiyordu.

Play-offların ilk turunda süper starlarla dolu ama tıpkı bir yıl önceki Miami gibi takım olmanın çok uzağındaki New York ile karşılaşıyorlar, kolay geçen seride rakiplerine almaları gereken yolu da oldukça net biçimde göstererek 4 – 1 ile adlarını Doğu Yarı Finaline yazdırıyorlardı. Yarı finalde karşılarına Doğu’nun en güçlü 3. Takımı olarak görülen, geniş rotasyonu ve etkili uzunlarıyla Miami’ye ters geleceği düşünülen İndiana Pacers geliyordu. İlk maçı kazanan Miami tüm uzun sıkıntısına ek olarak Süper 3’lüsünün tek uzunu Chris Bosh’u da sakatlığa kurban veriyor ve zor günler başlıyordu. İndiana sonraki 2 maçı alıp seride avantajı eline geçirirken Dwayne Wade’in koçuyla tartışması gibi olaylar basına Miami’nin çöküşü için gerekli malzemeyi veriyordu. O ana kadar Play-offlarda ortalama bir oyun (tabi onun ortalaması NBA’de sadece 3-4 oyuncunun ulaşabileceği bir seviye) ortaya koyan LeBron bu yılın neden farklı olduğunu 4. Maçtan itibaren gösteriyor ve Dwayne Wade’inde son iki maçta uyanmasıyla Miami’yi Doğu Finali’ne, Boston Celtics’in karşısına çıkarıyordu.

Şimdiye kadar yaptıkları bir yana bu seri LeBron için belki de tüm kariyerini temsil ediyordu. O ana kadar Play – ofların en iyi oyuncusu olsa da daha önce Şampiyonluk yolunda kendisini en çok engelleyen takım olan Boston’un yenilenmiş ve enerjik gözüken yaşlı kurtlarına karşı alınacak bir yenilgi onun yine bir yıl öncesine dönmesine daha da kötüsü kariyeri boyunca bencil, korkak, lider olamayan birisi olarak anılmasına yol açacaktı. Bunları bilen ama eskiden olduğu gibi negatif etkilenmeyen Kral’ın önderliğinde seride ilk 4 maç 2-2 sonuçlanıyordu. 5. Maçı Miami’de etkili bir oyun ve farkla kazanan Boston kendi evine seriyi bitirmek ve LeBron’ı NBA tarihinin yetenekli ama karaktersiz yıldızları arasına göndermek için gidiyordu. Ama LeBron James önceki yıllardan çok farklıydı ve bunu kanıtlamak için aradığı fırsat eline geçmişti. Deplasmanda 45 Sayı, 15 Ribaund, 6 Asistlik tarihi performanslardan birisine imza atarken yıllarca boynu bükük ayrıldığı Boston’dan bu sefer kendi efsanesini yazmaya başlayan bir kahraman olarak ayrılıyordu. Son maçı kendi evlerinde kazandıktan sonra Final’e, bir yıl önce yarım bıraktıkları işi tamamlamak için Oklahoma’ya doğru yola çıkıyorlardı.

Oklahoma Batı Finali’nde sezonun son aylarının mükemmel basketbol oynayan takımı San Antonio’yu hem de 2-0 geriden gelip devirince oyuncularının enerjileri, daha genç olmaları ve form grafikleriyle bir anda seriye favori olarak başlıyordu. NBA’in yeni jenerasyonunun en etkin ismi, Amerikan Medyasının iyi çocuğu ve MVP oylamasında LeBron’ın takipçisi Durant’ın bu takımda olması da aslında NBA’in en iyi 2 oyuncusunun ilk kapışması olarak da bu seriye önem kazandırıyordu. Ama Kral artık tahtını istiyor, yüzüğüne olan hasreti bitirmeye and içmiş görülüyordu. Seriyi 4-1’le kazanan Miami şampiyon oluyor, Oklahoma bir yıl önce onların düştüğü çaresizliğe düşüyor, Kral artık Dünyanın En İyisi olduğunu seven, sevmeyen herkese kabul ettiriyordu.

LeBron James bundan 28 yıl önce dünyanın gelmiş geçmiş en yetenekli atletlerinden birisi olarak doğdu. Çok genç yaşta yaşıtlarından çok farklı bir yaşam sürdü. Hatalar yaptı ve bazı hatalarıyla bir ülkenin Şeytan’ı ilan edildi. Ama onun hikayesi inanmanın, takım olabilmenin neden bireysel yetenekten önemli olduğunu, insanların hem de en tepedeki insanların bile amaçlarına ulaşmak için değişmek zorunda kalabileceklerini gösteren uzun ve yorucu bir hikaye oldu. Ama seyretmesi çok zevkli oldu. Ve Kral sonunda tahtına kavuştu…

Bilal ERTUĞRUL

4 Temmuz 2012

19:01

Read Full Post »