Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for 02 Ağu 2012

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 2…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 2…

İlkyazımda sizlere Suriye özelinde Orta Doğu’da son dönemde yaşanan gelişmelerin genel bir resmini vermiş detaylara bu yazımla beraber odaklanacağımızı söylemiştim. Ve bugün bu dosyayı detaylı bir şekilde incelemeye başlıyoruz.

Öncelikle konu Orta Doğu olduğunda öyle 5 – 10 yıl öncesinden ya da birkaç liderden bahsederek konuyu açıklığa kavuşturamazsınız. Konu Orta Doğu olduğunda Hz. İbrahim peygambere kadar gitmek ve olaylara oradan bugüne gelerek yaklaşmak zorundasınızdır. Kutsal Kitaplardan bildiğimiz kadarıyla İbrahim peygamberin bahsi çok geçen iki tane oğlu vardır. Bunlardan birisi İshak diğeri ise İsmail’dir. İshak bugünkü İsrail oğullarının, peygamberimizin soyunun dayandığı ve meşhur Kurban hadisesinde adı geçen İsmail ise Arapların ya da İsmail’i Arapları denen Mekke civarı Arapların atasıdır. İşte insanlık tarihi kadar eski tarihi olan Orta Doğu’da bugünü etkileyen ilk ayrışma bu iki kardeşin çocuklarının çoğalıp büyük milletler haline gelmesiyle ortaya çıkmıştır ve adı günümüzde Arap – İsrail Düşmanlığı’dır. Bu düşmanlığın potasında yer alan iki önemli hadise de bugünün Orta Doğu’sunda düşmanlığın sonlanmasının önünde engeldir.

Bunlardan birincisi İsrail oğullarının Mısır’dan çıktıktan sonra ulaşmak istedikleri ve Tanrı tarafından kendilerine bahşedildiğini düşündükleri Kutsal ya da Vaat Edilmiş Toprakları’dır. Bu anlayışın içerdiği bizim güney sınırlarımız dahil hiçbir toprak parçasında bugün huzur bulunmaması ve İsrail Devleti’nin halen resmi ideoloji olarak bu düşünceyi benimsemesi arasında bağ bulunması ise şaşırtıcı olmamalıdır.

Bunun yanında İsrail oğullarının lanetlenmesiyle ilgili İslam dünyasındaki yaygın görüşte Orta Doğu Barışı’nı engellemektedir. İslam dünyasının ılımlı kesimleri Yahudilerin önceki dönemlerde inkar ve isyan eden kuşaklarının lanetlendiğini belirtip konuyu bugünkülerin varlıklarının meşruiyetine getirmezken daha sert kutuplar tüm Yahudilerin lanetlendiğini ve açıktan yok edilmeleri gerektiğini benimser. İşte bu ikinci anlayışta tıpkı Yahudilerin “İnsanları Yok Et, Vaat Edilmiş Toprakları Al” anlayışı gibi barışın önünde ciddi bir engeldir. Bu iki unsur da karşılıklı kanla beslenmektedir ve Orta Doğu’da akan kan söz konusu olduğunda bu Arap – İsrail Düşmanlığı dikkatle anlamlandırılmalıdır.

Orta Doğu denklemine yoğunlaşırken bakılması gereken ikinci düşmanlık Arap – Fars düşmanlığıdır. Tarihin ilk çağlarından itibaren Araplar karşısında gerek medeniyet gerekse de bölgesel liderlik konusunda önde olan Farslılar bu önderliklerini peygamber efendimiz Hz. Muhammed (SAV) döneminde gelen eşitlik ve sadece ve sadece takvada üstünlük anlayışıyla kaybetmişlerdir. Ancak zamanla gelişen Şia’yı benimsemeleri ve özellikle Emeviler döneminde Sünni anlayışın bir nevi Arap Milliyetçiliği’ne yoğrulmasıyla Orta Doğu’da bugün dahi durmadan akan kanın en büyük sorumlusu Şii – Sünni kavgasında taraf olmuşlardır. Yüzeysel yaklaşıldığında bunun Kerbela’da başlayan bir Kardeş Kavgası olduğu düşünülebilirse de benim yaklaşımımda bu kadim zamanlardan gelen iki komşu milletin kavgalarının bir şekilde aynı din farklı mezhep çatısı altında sürmesidir. Sebebi ya da yaklaşımı ne olursa olsun bu Kardeş Kavgası bugünkü Orta Doğu’nun en büyük sorunudur ve çözülmeden Orta Doğu’da kanın durması çok zordur.

Bu iki ana kavga dışında günümüz Orta Doğu’sunu anlamak için bakmamız gereken diğer unsurlar ise Türkler, Kürtler ve çoğunluğu Hıristiyan Arap olan diğer farklı etnik ve dini gruplardır. Türkler bölgeyi yaklaşık 900 yıl aralıksız olarak yönetmiş olmaları sebebiyle bölgede liderlik ve söz sahibi olma konusunda çok önemli bir avantaja sahiptir. Ancak gerek Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Araplara vurulan Hain damgası gerekse de İran İslam Devrimi’nden sonra Molla ihraç korkusu nedeniyle Türkler bölgeyle ilişkilerini neredeyse 90 yıl hiç ilerletmemiş, tabiri caizse arka bahçelerinde olan gelişmeleri görmezden gelmiş, uluslar arası devler bölgede nifak tohumları ekip petrol biçerken bir kenardan izlemiştir. Bu durumun anlamsızlığı, buralarla ilgilenmesek dahi yaşanan sorunların bir şekilde bizi etkileyeceği ise ancak 90’lı yıllarda yaşanan savaşların sonucunda anlaşılmıştır. Bu bağlamda bugünün Orta Doğu’su incelenirken nasıl 900 yıllık Türk Yönetimini gözden kaçırmamalıysak aynı şekilde bizim buralarda yokmuşuz gibi davrandığımız 90 yılda yaşananları da başarılı bir şekilde analiz etmeliyiz. İşte Sayın Davutoğlu döneminde uzun bir süre sonra 900 yıllık geçmişimizin gücünü kullanmaya karar vermemiz ne kadar doğru olmuşsa 90 yıllık arayı gözden kaçırmamızda bugün yaşadığımız sıkıntılarda o derece etken olmuştur.Çünkü bizim uzakta kaldığımız bu 90 yılda batı ülkeler eliyle ve Vahabiler kanalıyla yerleştirilen Türk Düşmanlığı bölgede en azından yönetici kesimlerde çok önemli bir dirençle karşılaşmamıza sebep olmuştur. Her ne kadar Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kimliğinde 900 yıllık geçmişimiz tekrar bölge milletlerinin hafızalarında canlanmışsa da 90 yılda karşımıza konanlarda son dönemde yönetici elitlerde açıktan ortaya çıkmaktadır.

Bölge denklemini iyi anlamak için bakmamız gereken son gruplar Kürtler ve Hıristiyan Araplar’dır. Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar Kürtler de tıpkı Araplar gibi uzun bir süredir Osmanlı İmparatorluğu ya da İran’da egemenlik gösteren çoğunluğu Türk asıllı devletlerin çatısı altında yaşamışlardı. Savaş sonrası Araplar arasında artan milliyetçi dalganın benzerinin oluşmamış olması, yaşadıkları bölgenin İngiliz – Fransız çıkar bölgesinin tam ortasında olması gibi sebeplerle Kürtlerin bir devleti olmamıştır. Bugün pek çoklarının kullandığı yapay sınırlar, cetvelle çizilen sınırlar aslında temelde Kürt nüfusun yoğun yaşadığı bölgelerin Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında paylaştırılması sırasında ortaya çıkmıştır. Bu sınırların böyle devam etmeyeceği bir halkın yok kabul edilemeyeceği ilk olarak Irak’ta oluşan Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’yle görülmüş ve benzer durumun İran, Suriye ve Türkiye için de uzun vadede düşünüldüğü ya da düşünülebileceği, bu ülkelerin kendilerini buna hazırlaması gerektiği ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda artık Orta Doğu’da Türk, Arap, Fars ve Yahudi kimliklerinden sonra beşinci bir etnik kimlik olarak Kürt kimliği kabul edilmek, anlaşılmak ve her olayda hesaba katılmak zorundadır. Bunun yanında çoğu Avrupa’ya göçmüş Hıristiyan Arapların da özellikle toplumsal dengelerde oynadıkları rollerin anlaşılması başta Suriye olmak üzere diğer ülkelerde yapılmak istenen ve yapılanları anlamamızı kolaylaştıracak ve geleceğe yönelik daha doğru projeksiyonlar yapmamızı sağlayacaktır…

Bilal ERTUĞRUL

2 Ağustos 2012

01:11

Reklamlar

Read Full Post »