Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘ABD’ Category

The Ends Justify The Means…

Wikileaks and United States’ Foreign Policy…

When Cristof Colomb found a new continent at the end of his journey to find India, he didn’t actually know he had a found a missing continent that was totally unknown by old world. This accidentally foundation was unique accidental point in America’s new history. Before George Washington and his friends declared their Independence, this continent was already ruled different than Europe. After Independence, founders of United States decided to have just trade relations with other part of Europe. Their ancestors had come from Europe and they have already known old politics of Europe which concentrates on just war weren’t right politics and new state would go nowhere with them. In 1821, President Monroe declared his famous Doctrine in which he said that new country, United States, would have only trade relations with the world and wouldn’t interrupt world’s other issues. United States followed this doctrine until the end of Second World War. But at that point they faced with the truth. Following the emergence of socialist and anti-American Soviet union at the centre of old world, United States couldn’t go across Atlantic and watch the old world.

President Eisenhower who directed US forces against German armies in west Europe during Second World War declared his Doctrine in which he said that United States would never turn its back to old world and go in all areas just for old world’s new and peaceful future. This doctrine came with a policy which is called as Unconvential Welfare Policy. In sight of this policy United States made some interventions across the world such as Guatemala, Vietnam and Afghanistan. After Soviet Union’s collapse in 1991, most of Americans started to believe, United States could control all over the world and there won’t be any rebellion against this. Some called this as the end of history such as Francis Fukuyama.

This believe was very powerful across United States and because of that a lot of innocent people dead from Yugoslavia to Africa without any intervention. But all of that deaths weren’t enough to wake up America from its sleep. This lasted until 9/11 of 2001. At that day, Al-Qaeda, an international terrorist group which’s roots come from United States Afghanistan policy against Soviet Union, attacked to United States heart. They attacked to Pentagon and World Trade Center and killed lots of people with these attacks.

After that day world was never going to be same, so does United States. United States’ Republican President George W. Bush and his men decided to start a war against terrorism all over the world. This new age was different from all early ages. Because there was no Soviet Union in this age at United States felt it could do whatever it wants. At first they decided to attack Afghanistan which was centre of Al-Qaeda and its biggest supporter Taleban. World supported their decision. United States thought that support came because their power and matchless but it came because world found United States right and wounded.

However, after a short time United States decided to attack Iraq, too. This time they said to the world that Iraq was trying to have nuclear power and their dictator leader has to removed from its position. Additionally, one of the main aims was shown by United States for these wars were bringing democracy to these countries. In contrast world started to ask some questions about United States’ innocence and unconventional aims. As a result of these questions, United States never had a supporting cast as case of Afghanistan and also saw its image’s declining all over the world.

During George W. Bush’s term, United States also announced that there were axis of evil which contains Iran, Cuba, Syria, North Korea, Sudan and Libya. Plan was clear, United States would use its power over other countries and attack to these countries or change their leaders. But world was different after Iraq war. United States couldn’t find any tips about Iraq’s possible nuclear research because there were actually no nuclear research in Iraq. As a result of this and failure in bringing democracy to Iraq and Afghanistan, United States director Republican Party lost its power and lost in 2008 presidential elections.

Wikileaks which focuses over the documents which contain United States important servants’ and their brain teachers mails, talks and secret state correspondences started to share its knowledge about this interstate relations and affected world very much. World had already lost its believe in United States, international organizations and states. And Wikileaks showed the world their insight feelings about these unfaithful states were right. Wikileaks affected lots of countries; maybe it also has some effect in start of Arab Spring and some other movements, too. However its biggest effect came over United States, because no country had lied to world as United States. United States had lasted an end focused policy since Second World War. It had already lied people, both inside and outside, made lots of unconventional welfare involvements in lots of countries. But with Wikileaks, world showed United States, in this technology and social media age nothing would be like old times and world wouldn’t be more foolish after that.

Bilal ERTUĞRUL

July 5, 2012

01:20

Read Full Post »

BİR KRALIN HİKAYESİ – 2…

KRAL TAHTINA KAVUŞTU…

Bu serinin ilk yazısında LeBron James’in Miami serüvenine kadar olan yolculuğunu anlatmış, bu serüvenin başlangıcında yapılan hatalar ve hali hazırda Amerikan kamuoyunda bulunan art niyetin birleşimiyle nasıl bir anda ulusal şeytan haline getirildiğini sizlerle paylaşmıştım. Evet, 3 arkadaşın başarı için maddi fedakarlıkta bulunup bir araya gelmesi onların da hatalarının etkisiyle bir anda Amerika’da aranan yeni düşmanı yaratmıştı. 2010 yazında takım kurulurken bu 3 isme ek olarak oynayacak pivot ve oyun kurucuların yetersizliği bu takımın hedefine ulaşması önünde en ciddi engeller olarak gözüküyordu ve NBA’de her takım o yıl için 67 Milyon Dolar olan ve aşıldığında cezalarla karşılaşılan Lüks Vergisine tabi olduğundan bu mevkiler basit oyunculara kalıyordu. Ve serüven bu şekilde binanın bazı ayakları olmadan yükselmesiyle başlıyordu.

2010 sezonuna çok kötü giren Miami ilk 17 maçının 9’unu kaybederken onların düşmesi için fırsat bekleyen kargalar hemen üşüşüyor, bu başarısızlığın onların aslında en iyilerden olmadıklarını gösteren ilk işaret olduğunu söylüyorlardı. Sezon ilerledikçe takım oturuyor ve Doğu Konferansını Chicago Bulls’un ardından ikinci sırada tamamlıyordu. Ancak bazı maçlarda ve belli rakiplere karşı alınan başarısızlıklarda hemen dalgalar başlıyor, takımın asla vaat ettikleri şampiyonluklara ulaşamayacağı üzerine sayfalarca yorum yapılıyordu. Dahası LeBron’ın Cleveland’dan ayrılmasına neden olarak görülen Boston’a karşı alınan mağlubiyetlerle herkes Play-off’larda da takımın doğu konferansından çıkamayacağını iddia ediyordu. Play-off’lar başlarken son iki yılın en değerli oyuncusu ödülünün sahibi LeBron NBA tarihinin en iyi istatistiksel sezonlarından birisini geçirmesine ve tarafsız kesimlerce gerçek MVP olduğu belirtilmesine rağmen MVP seçilmiyor, onun yerine ligin yeni starlarından, Miami’nin de en büyük rakiplerinden Chicago’nun guardı Derrick Rose MVP seçiliyordu. Yani tüm Amerika onun karşısında yer aldığını ayan beyan gösteriyordu. Ama bunlar o günkü LeBron için bir şey ifade etmiyordu.

Play-off’larda önce Philadelphia, sonra sene içerisinde 4 maç kaybettikleri Boston ve son olarak da doğu finalinde Chicago’yu eleyerek NBA finalinde Dallas Mawericks’in rakibi oluyorlardı. LeBron hem rakip takımları hücumda darmadağın ediyor hem de savunmada onların en iyi oyuncusunu tutuyordu ama kapanmış gözler bunları görmüyordu. Final serisinde Miami Dallas karşısında 2-1 öne geçince bir anda Amerikalılar kabus görmeye başlıyorlardı. Acaba Şeytan, Kötü Adam kazanıyor muydu, bu olamazdı, olmamalıydı. Tüm ülkenin beklediği fırsatı Kral kendi elleriyle veriyor, son 3 maçta ortalarda gözükmüyor ve takımı şampiyonluğu kaybediyordu. O andan sonra yeni yılın başında lig başlayana kadar Amerika da tek gündem maddesi Kral’ın başarısızlıkları, onun aslında lider ya da şampiyon olamayacağı, kişilik olarak adam olmadığı üzerine kuruluyor, Kral sessiz sedasız bunları dinliyor ve sadece susuyordu.

Miami 2011 yazında takımda çok fazla değişiklik yapmıyor ve Lokavt nedeniyle kısaltılmış sezona deplasmanda Final serisinde kendileriyle dalga geçen Dallas karşısında başlayacaktı. Dallas şampiyonluğunu simgeleyen yüzükleri ve tüm tebrikleri o gece maç başlamadan alıyor, bunlar üzerinden dalga geçilen Kral ise kenardan izliyordu. Bir ara hafif bir gülümseme beliriyordu yüzünde ve kimse buna anlam veremiyordu. Oysa o artık değişmişti. Artık insanların eleştirilerine kulaklarını tıkamış, sırtını takımına dayamış ve o kupayı almak için yaz boyunca hep fiziksel hem de mental olarak çok çalışmıştı. Şimdiye kadar en zayıf noktası olarak gösterilen duygusal yanı yüzünde hiç belirmiyordu. Bu değişimi dünyaya deklare etmek için de o geceden daha iyi bir zaman yoktu. Kral ve arkadaşları daha birkaç ay önce kendilerini dağıtan takımı hem de kendi evinde yok ediyor ve tüm dünyaya daha güçlü döndükleri mesajını veriyorlardı. Onlar daha güçlüydü çünkü artık daha çok birbirlerine inanıyor, çalışmadan hiçbir şey kazanmayacaklarını biliyor ve bir şey kazanmama durumunda yaşadıklarını hırs olarak geri döndürüyorlardı.

Sezonun ilk yarısına damga vuran Miami aslında destekçilerinin bu takım kurulduğunda istenilen oyunu oynuyordu. Tam saha defans, hızlı hücum, bol paslı set ve sonunda Kral’ın içerden oynadığı oyunlarla pota altının domine edilmesi olarak özetlenebilecek bu oyunla All Star arasına ligin en iyi takımı olarak giriyorlardı. Ama sezonun ikinci yarısında hızlarını kaybediyor, defanslarında zamanla açıklar veriyor ve ilk yarıdaki performanslarının bariz bir şekilde altında görülüyorlardı. Play-offlara girilirken Batıdan rüzgar gibi gelen San Antonio ve Oklahoma City, Doğuda normal sezonu üst üste ikinci kez lider bitiren Chicago Miami’ye oranla çok daha fazla şans verilen takımlar oluyordu. Ama destan yeni yazılmaya başlıyordu ve fırtına öncesi sessizlikte olduklarını kimse bilmiyordu.

Play-offların ilk turunda süper starlarla dolu ama tıpkı bir yıl önceki Miami gibi takım olmanın çok uzağındaki New York ile karşılaşıyorlar, kolay geçen seride rakiplerine almaları gereken yolu da oldukça net biçimde göstererek 4 – 1 ile adlarını Doğu Yarı Finaline yazdırıyorlardı. Yarı finalde karşılarına Doğu’nun en güçlü 3. Takımı olarak görülen, geniş rotasyonu ve etkili uzunlarıyla Miami’ye ters geleceği düşünülen İndiana Pacers geliyordu. İlk maçı kazanan Miami tüm uzun sıkıntısına ek olarak Süper 3’lüsünün tek uzunu Chris Bosh’u da sakatlığa kurban veriyor ve zor günler başlıyordu. İndiana sonraki 2 maçı alıp seride avantajı eline geçirirken Dwayne Wade’in koçuyla tartışması gibi olaylar basına Miami’nin çöküşü için gerekli malzemeyi veriyordu. O ana kadar Play-offlarda ortalama bir oyun (tabi onun ortalaması NBA’de sadece 3-4 oyuncunun ulaşabileceği bir seviye) ortaya koyan LeBron bu yılın neden farklı olduğunu 4. Maçtan itibaren gösteriyor ve Dwayne Wade’inde son iki maçta uyanmasıyla Miami’yi Doğu Finali’ne, Boston Celtics’in karşısına çıkarıyordu.

Şimdiye kadar yaptıkları bir yana bu seri LeBron için belki de tüm kariyerini temsil ediyordu. O ana kadar Play – ofların en iyi oyuncusu olsa da daha önce Şampiyonluk yolunda kendisini en çok engelleyen takım olan Boston’un yenilenmiş ve enerjik gözüken yaşlı kurtlarına karşı alınacak bir yenilgi onun yine bir yıl öncesine dönmesine daha da kötüsü kariyeri boyunca bencil, korkak, lider olamayan birisi olarak anılmasına yol açacaktı. Bunları bilen ama eskiden olduğu gibi negatif etkilenmeyen Kral’ın önderliğinde seride ilk 4 maç 2-2 sonuçlanıyordu. 5. Maçı Miami’de etkili bir oyun ve farkla kazanan Boston kendi evine seriyi bitirmek ve LeBron’ı NBA tarihinin yetenekli ama karaktersiz yıldızları arasına göndermek için gidiyordu. Ama LeBron James önceki yıllardan çok farklıydı ve bunu kanıtlamak için aradığı fırsat eline geçmişti. Deplasmanda 45 Sayı, 15 Ribaund, 6 Asistlik tarihi performanslardan birisine imza atarken yıllarca boynu bükük ayrıldığı Boston’dan bu sefer kendi efsanesini yazmaya başlayan bir kahraman olarak ayrılıyordu. Son maçı kendi evlerinde kazandıktan sonra Final’e, bir yıl önce yarım bıraktıkları işi tamamlamak için Oklahoma’ya doğru yola çıkıyorlardı.

Oklahoma Batı Finali’nde sezonun son aylarının mükemmel basketbol oynayan takımı San Antonio’yu hem de 2-0 geriden gelip devirince oyuncularının enerjileri, daha genç olmaları ve form grafikleriyle bir anda seriye favori olarak başlıyordu. NBA’in yeni jenerasyonunun en etkin ismi, Amerikan Medyasının iyi çocuğu ve MVP oylamasında LeBron’ın takipçisi Durant’ın bu takımda olması da aslında NBA’in en iyi 2 oyuncusunun ilk kapışması olarak da bu seriye önem kazandırıyordu. Ama Kral artık tahtını istiyor, yüzüğüne olan hasreti bitirmeye and içmiş görülüyordu. Seriyi 4-1’le kazanan Miami şampiyon oluyor, Oklahoma bir yıl önce onların düştüğü çaresizliğe düşüyor, Kral artık Dünyanın En İyisi olduğunu seven, sevmeyen herkese kabul ettiriyordu.

LeBron James bundan 28 yıl önce dünyanın gelmiş geçmiş en yetenekli atletlerinden birisi olarak doğdu. Çok genç yaşta yaşıtlarından çok farklı bir yaşam sürdü. Hatalar yaptı ve bazı hatalarıyla bir ülkenin Şeytan’ı ilan edildi. Ama onun hikayesi inanmanın, takım olabilmenin neden bireysel yetenekten önemli olduğunu, insanların hem de en tepedeki insanların bile amaçlarına ulaşmak için değişmek zorunda kalabileceklerini gösteren uzun ve yorucu bir hikaye oldu. Ama seyretmesi çok zevkli oldu. Ve Kral sonunda tahtına kavuştu…

Bilal ERTUĞRUL

4 Temmuz 2012

19:01

Read Full Post »

BİR KRALIN HİKAYESİ – 1…

KRALIN DOĞUŞU…

Bundan tam 9 yıl önce bu günlerde Amerika Birleşik Devletleri’nde gündem 18 yaşında bir çocuğa kilitlenmiş durumdaydı. Ülkenin en çok takip edilen ikinci spor ligine söylentilere göre 100 yılda bir gelecek yetenekte bir oyuncu katılacaktı. Daha birkaç yıl öncesinde o çocuk henüz 15-16 yaşındayken ülkede söylentiler başlamıştı aslında. Ohio eyaletinin Akron kentinde bir çocuk Allah vergisi yetenekleri, yaşıtlarının çok önündeki atletizmi ve fiziksel özellikleriyle basketbol kortlarını coşturuyordu. Henüz lise 3’deyken lise takımının maçlarını binlerce kişi takip etmeye başlamıştı. Bir sonraki yıl yani onun lise son sınıfta oynayacağı tüm maçlar lise salonlarının yetersizliği sebebiyle üniversitelerin 20 bin kişi kapasiteli salonlarına alınıyordu. NBA’de yani dünyanın en iyi basketbol liginde 20 bin seyirci çeken takım sayısının bir elin parmaklarını geçmediği düşünüldüğünde bu sayının ona gösterilen dev ilgiyi açıklamasını bekliyorum. Son yılında Amerikan lise tarihine rekorlarla geçen bu çocuk için en büyük arenaya çıkma vakti gelmişti. NBA’de önceki yılın en kötü 14 takımının galibiyet sayılarına ters oranlı şansla girdikleri draft da oyuncular seçilir. İşte bu noktada şans buya macerası daha da büyüsün diye doğduğu şehrin takımı Cleveland Cavaliers 1 numaradan oyuncu seçme hakkını kazandı ve tüm dünyanın beklediği gibi kendisini o günlerde biraz da medyanın verdiği etkiyle KRAL ya da SEÇİLMİŞ olarak adlandıran LeBron James’i seçti. NBA ve dünya spor tarihinin en büyük hikayelerinden birisi de o gün başlamış oluyordu.

Bilmeyenler için açıklayayım NBA’de 30 takım yer alır. Amerika’nın diğer sporlarına paralel olarak bu ligde de oyunculara cazip gelen, parasal güçleri yüksek şehirlerin takımları tarihi anlamda çok başarılıdır. Örneğin ligin en büyük 3 takımı Los Angeles, Boston ve Chicago’dandır ve tesadüf olmasa gerek bu şehirler Amerika’nın 5-6 büyük ve zengin şehri listesinin değişmezleridir. Ancak LeBron’ın Cleveland’ı küçük, hiçbir branşta şampiyonluk yaşamayı bırakın Final dahi görmemiş bir şehirdi. Bu şehirde 18 yıl önce doğan, küçük yaşta babası terk edince annesi ve kardeşleriyle zor bir hayata adım atan, annesi çalıştığından gece yarıları eve gelebilen ve çoğu gün onu göremeden okula giden bir çocuğa koskoca bir şehrin kaderi hem de başarısızlıkla eşdeğer bilinen makus kaderi yüklenmişti. Ancak Amerika buydu, bu ülke bu hikayelerle kurulmuş, onlarla güçlenmiş ve pek çok şeyde zirveye yükselmişti. O yüzden bu çocuk bu görevi mutlaka başarmalıydı.

İlk sezonunda yani basketbol deyimiyle çaylak sezonunda NBA tarihinin en iyi çaylak performanslarından birisini ortaya koysa bile oyununda elli eksiklikler göze çarpıyordu. Evet, çok yetenekliydi, var olan yıldızların ayrı ayrı yapabildiği şeyleri tek başına yapabiliyordu ama oyuna kendini adamamış, zevk için oynayan Harlem çocuklarından farksızdı. İlk yılında takımı Play-off’a kalamıyordu ama yavaştan hem o hem de takımı gelişiyordu. 22 yaşında takımını NBA finallerine taşıdığında karşılarında San Antonio Spurs’ü buluyordu ve basketbol tabiriyle süpürülüp 4-o kaybedilen bir seriyle evine dönüyordu. Sonraki yıllarda sayı kralı, en değerli oyuncu oluyordu ama bir türlü takımıyla Finallere ulaşamıyordu. Nihayet 2010 yazında Boston’a elendikleri zaman sahada mücadele etmediği, bencil oynadığı, cesur olmadığı gibi kimisi kişiliğine varan eleştiriler alıyordu. Artık Cleveland ve başarısızlık sarmalında adı Loser’a çıkıyordu. Ama o yaz her şey hem de bir daha geri döndüremeyeceği şekilde değişecekti.

2010 yazında NBA’in en iyi 10 oyuncusundan 3’ü olarak gösterilen LeBron James, Dwayne Wade ve Chris Bosh serbest oyuncu oldular. Bu 3 isim de maaş baremleri içinde istedikleri takıma gidebilirlerdi ve neredeyse her takım onlarla görüşüp kadrosuna katmak istedi. Ancak aynı yıl lige gelen, arkadaştan öte dost olan bu oyuncuların farklı bir planı vardı. Onlar şampiyonluk için alabilecekleri maksimum maaştan vazgeçip bir araya gelmeye karar verdiler ve Miami Heat çatısı altında toplandılar. Aslında bu NBA’de normal bir şeydi ve daha önce de bazı oyuncular bir araya gelmişti ama LeBron James’in bu kararını bir saatlik bir televizyon şovuyla duyurması, sonrasında Miami’de yapılan sanki o günden şampiyon olmuşlar partisi gibi berbat halkla ilişkileri sonucunda bu takım Amerikanın şeytanı haline dönüştürüldü. Zayıfın güçlüyü yenmesi gibi Hollywood hikayelerine sapkın, düşman yaratmaya yatkın Amerikan medyasının da başarılı çalışmasıyla bir anda Amerika da en çok nefret edilen adam daha bir ay önce en beğenilen sporculardan olan LeBron oldu.

Not: Kralın tahtına kavuşma hikayesi olan son iki yıllık süreci devam yazısında sizlerle paylaşacağım…

Bilal ERTUĞRUL

27 Haziran 2012

20:24

 

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 1…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 1…

Malumunuz son günlerde dış politikayla yatıp dış politikayla kalkmaya başladık. Arap Baharı’yla geçen 2011 yılından sonra Bahar’ın son ulaştığı yer olan Suriye’de hiç de beklemediği ölçüde sert bir karşılık bulması, dahası başta İran ve ondan dolaylı olarak Çin ve Rusya’nın Beşar Esad’a verdikleri desteği çekmemesiyle sınırlarımızda çiçeği burnunda bir sorun doğdu. Bunun yanında Irak’ta İran destekli Şii yönetimin artan baskısıyla kendilerini Türkiye’nin yanında gören Sünni ve Kürt yöneticilerin Türkiye’den yardım ve görüş almaları derken İran’la olası savaş ve Nükleer Müzakereler bile gündemde hızla gerilere kaydı. Ben de sizlere bugün bu dış politika denkleminde nerede olduğumuzu uzun vadede nereye gidebileceğimizi yazmak istedim.

Öncelikle Türk Dış Politikası’nın bugününü anlamak için devletin kuruluş dönemine gideceğim. Yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman yönetici kesimin pek çoğunda Osmanlı’nın temel yıkılma sebebi olarak Batı’da yaşanan gelişmeleri takip edememesi ya da doğulu köklerinden ayrılamaması inancı vardı. Bunun yanında çoğunluğu asker olan yeni yönetim Araplardan gerek 1. Dünya Savaşı’nda gerekse de sonrasında ciddi bir ihanet gördüğüne inanmakta, diplomasi bunu unutulmaması gereken bir gerçek olarak belleğine kazımaktaydı.

1923 – 1938 arası Atatürk dönemi dış politikasının bana göre en temel ilkesi; “Güçlü oluncaya kadar dayan ve güçlü olmak için Batı’ya yaslan” olarak ele alınabilir ki bu da dönemin koşulları düşünüldüğünde pek de yanlış bir politika olarak sayılmazdı. Bu bağlamda Milletler Cemiyeti üyeliği uğruna Sınırlarımızın, özellikle güney sınırlarımızın, her hangi bir kültürel unsur yani din, dil, mezhep unsurları göz önünde bulundurulmadan çizilmesine de Osmanlı’dan miras kalan topraklarda her hangi bir hak iddia etmeyi bırakın bu toprakların Türkiye için yasak bölgelere çevrilmesine de göz yumuldu. Bu sürecin sonunda batılılaşma da tam anlamıyla başarılamadan 2. Dünya Savaşı çıkageldi. 1938 – 1945 yılları arasında 50 yıllık müttefik Almanya ve yeni süper güç ABD – Sovyetler Birliği arasında seçim yapamayan Türk dış politikası için denge dönemi de başlıyordu. Denge en temel anlamıyla taraf olmamak ya da söz sahibi olamamak anlamına da geliyordu. 2. Dünya Savaşı sonrası Stalin’in erken davranıp Kars ve Ardahan illeriyle Boğazlar üzerinde söz hakkı istemesiyle Türk dış politikası seçeneksiz bir şekilde batılıların kucağına atılıyordu. Menderes döneminde ekonomik anlamda desteklenen batılılaşmanın özellikle evrensel liberal değerler olarak atfedilen insan hakları ve demokratikleşme alanında desteklenememesiyle dış politikada uzunca bir süre sürecek bocalama dönemi de başlıyordu.

Pek çok konuda kararsızlığın ve güdümlenmenin ötesine geçemeyen politik anlayış Kıbrıs Müdahalesi’yle kucağında uzun yıllar sürecek bir sorunu da buluyordu. Nihayet Özal döneminde kendisini kuşatan kalıplarını yıkmaya çalışan politika bu sefer de çağın konjonktürünü karşısında buluyordu. Özal liberalleşmeye paralel olarak özellikle bölgesel anlamda aktif bir dış politikaya yönelmek istiyor, bu yönde adımlar atıyordu. Ancak uzun süre halen eski kalıplarda düşünen askeri vesayetin altında olması, Sovyetler Birliği’nin varlığıyla özellikle Orta Doğu ve Kafkaslar da gerekli adımların atılamaması sonucu bu ilk “KABUK KIRMA” operasyonu başarısız oluyordu.

Benim kayıp yıllar olarak nitelendirdiğim 1993 – 2002 yılları arasında içerdeki sorunlardan dünyanın dönüşümüne ayak uyduramayan Türk Dış Politikası nihayet 2002 sonrası kendisine yeni bir yol çizmeye başlıyordu. Ahmet Davutoğlu yönetmenliğinde oluşturulan yeni dış politikanın temeli “KOMŞULARLA “0” SORUN” ilkesine dayanıyordu. Dahası ekonomik ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesiyle Türkiye’nin ekonomik ve askeri gücünün çok ötesinde bir konum kazanması amaçlanıyordu. Bu bağlamda tüm adımları mahvedecek 1Mart Tezkeresi’nin reddedilmesi ve Avrupa Birliği yolunda atılan demokratikleşme adımlarıyla ülke yavaş yavaş kabuğunu kırıyor, tekrar bir zamanlar tek merkezden yönettiği topraklarda adından söz edilir bir konuma yükseliyordu. Öncelikle “0” Sorun politikası kapsamında bölgenin tüm aktörleriyle iyi ilişkiler geliştirilmeye çalışılıyor, Türkiye herkesin güvendiği bir diplomasi ülkesi olmaya doğru yol alıyordu. Ancak bir anda gelişen bazı olaylarla ülke tamamen farklı bir yöne doğru yol aldı. Birkaç yıl önce tüm gücünü diplomasiden bulan dış politika bu sefer ekonomi, kültür gibi diğer güç parçalarını da arkasına alıyordu. Peki, bu dönüşüm nasıl yaşanıyordu. İsterseniz bu bağlamda bazı kritik dönüşümleri sizlerle paylaşayım.

Bence Türkiye’yi bölgede aracı ülke konumundan lider ülke konumuna yükselten bu sebeplerin başında bölge ülkelerinde yaşanan iç politik gelişmelerin etkisi yadsınamayacak kadar büyüktür. Bu değişimlerden bazıları “0” sorun politikasının sürdürülemeyeceğini gösterdiği için Türkiye’yi bir politika değişimine sürükledi. İsrail’de aşırı sağın güçlenip iktidarı almasıyla bölgedeki zulmün ve anlaşmazlığa olan inancın artması sonucu hem İsrail’le mevcut yöneticilerle var olan Müttefik ve dostluk ilişkisinin sürdürülemeyeceği görülmüş hem de Arap dünyasında artan tepki bir seçim zorunluluğu getirmişti. Aynı zamanda Arap Dünyasında artan tepkinin lidersiz olduğu ve bunun da bir fırsat olduğu ortaya çıkmıştı. İşte bu lidersizlik Başbakan’ın “One Minute” çıkışıyla çözülüyor, Türkiye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan aranan lider olarak ortaya çıkıyordu. Yine Ermenistan’da Karabağ kökenli sağ yöneticilerin yönetime gelmesi ve olası çözüm hamlelerini boşa çıkartmalarının garantilenmesiyle “0” sorunun bir ayağının daha sürdürülemeyeceği anlaşılıyordu. Yine Suriye’de sertleşen yönetimle ilişkilerin sürmeyeceğinin ortaya çıkması da benzer değişimlere örnek olarak verilebilirdi.

Bu ülkelerin iç değişimleri dışında küresel konjonktürde meydana gelen bazı değişimlerde Türkiye’nin dış politikasında değişime destek oldu. ABD’de Orta Doğu’da aktör olma hevesiyle yanıp tutuşan Bush yönetimi yerine sorunlarda bölgesel destek arayan, sorunları bölgede çözmek isteyen Obama yönetiminin göreve gelmesi bence en önemli destek noktası oldu. Kanımca Bush yönetiminde Orta Doğu’da bu güçlü lider ülke profiline asla izin verilmezdi. Bundan sonra Avrupa Birliği’nde yaşanan ekonomik krizle beraber Türkiye’de birliğe yönelik yaklaşımın değişmesi ve dahası birliğin bu iç sorunlarına paralel olarak güçlenen Türkiye üzerinde uzun süredir sürdürdüğü güdümleme yetisini kaybetmesi de prangaların atılmasını kolaylaştırıyordu. Ve son olarak dünyada artan iletişimin bir sonucu olarak ortaya çıkan Arap Baharı’nda bir anda son 10 yılda sağladığı ekonomik başarı, 90 yılda eksikte olsa kısmi derecede başarılan demokratik ve modern ülke duruşuyla örnek ülke statüsü kazanması Türkiye’nin lider ülke olmaya doğru konumlanmasına önemli katkılarda bulundu.

Peki, şimdi nerdeyiz, ne yapıyoruz, ne yapmalıyız ve ne tür zorluklarla karşılaşacağız? Bu soruların cevabını da devam yazısında sizlerle paylaşacağım.

Bilal ERTUĞRUL

24 Nisan 2012

22:09

Read Full Post »

TAKASLARIN ARDINDAN NBA – 2…

İlk yazımda takas döneminin bana göre kesin kazananlarına değindim. Ancak tabii ki takas döneminde sadece kazananlar yok. Bir de işin kaybedenleri ya da durumu kısa vadede belli olmayanları var. Şimdi de bunlara değinelim…

Kanımca takas döneminin en büyük kaybedeni ise New Jersey Nets oldu. Dwight Howard’ı alıp, Deron Williams – Dwight Howard ikilisiyle NBA’in en iyi 1-5 numara kombinasyonuna sahip olup önümüzdeki yıldan itibaren zirveye oynamaya çalışan Nets, Dwight’ı alamadığı gibi Williams’ı da sene sonunda tutması da oldukça zorlaştı. Ellerindeki tek ciddi yeniden yapılanma kozu olan draft hakkını da Portland’a göndererek kanımca uzun yıllar kalabilecekleri bir batağa saplandılar. Bu bakımdan uzun ve kısa vadede en çok kaybeden onlar oldu. Sene sonunda Deron’da giderse, ki kanımca gidecek, işte o zaman New Jersey Brooklyn’e taşınırken NBA’in en kötü takımı apoletini de taşıyacaktır.

Takas döneminde bu yılı bir kenara bırakan ve geleceğe yatırım yapan takımların başında Golden State Warriors var. Her ne kadar son maçlardaki performansıyla batı konferansında Play – Off potasına girse de takım yöneticileri bu durumdan tatmin olmamış olacaklar ki takımlarını baştan aşağı yenilediler. Öncelikle neredeyse tıpatıp aynı özelliklere sahip iki skorer guard arasında seçimlerini sakatlıklardan muzdarip Stephen Curry lehine kullandılar ve Monta Ellis’i Milwaukee’ye takas ettiler. Bunun karşılığında yine sakatlıklardan muzdarip pivot Andrew Bogut’u aldılar. Uzun zamandır iyi bir pivot almak istiyorlardı ve sağlıklı olduğunda NBA’in en iyi 5 pivotundan birini alarak bu emellerine ulaştılar. Dahası Stephon Jackson’ı Milwaukee’den alıp, Richard Jefferson karşılığında San Antonio’ya yollayarak 3 numaraya da iyi bir parça buldular. 2 numarada skorer çaylak Klay Thompson’a da ciddi bir güven duyuyorlar ve bu yılı onun gelişimi için kullanacakları netleşti. Her ne kadar Golden State kısa vadede draft dönemine kadar bu yılı kapatsa da sağlıklı olurlarsa seneye NBA’in en iyi 5’lerinden birine sahip olacaklar ve çok baş ağrıtabilirler. Ancak sağlık onlar için en azından kısa vadede en önemli soru işareti olacak.

Golden State gibi bu yıldan vazgeçen bir diğer takımda Portlan Trail Blazers oldu. Onlar da sene sonunda sözleşmesi bitecek olan Gerald Wallace ve Nicolas Batum arasında seçimlerini Batum’dan yana kullanıp, Wallace’ı New Jersey’e takas ettiler. Aldıkları Mehmet Okur ve Shwayne Williams düşünüldüğünde en değerli geri dönüş ilk 10’da olması yüksek ihtimal olan Draft hakkı olacak. Yine yeniden yapılanma kapsamında pivot Marcus Camby’i Houston’a yollayıp genç guard Flynn ve 2 yıl öncesinin draft fiyaskosu pivot Thabeet’i aldılar. Bu hamlelerle bu yılı çöpe attılar. Ancak eğer Thabeet bulduğu sürelerde kendini geliştirir ve Draft’tan iyi bir oyuncu çıkarırlarsa seneye tekrar arenaya döneceklerdir.

Önemli bir takasla, NBA’in en iyi pota altı oyuncularından Nene’yi takasla alan Washington’da seneye yatırım yapanlar arasında. Onlar da şutör guard pozisyonunda seçim yapmak zorundaydı ve Jamaal Crawford’u Nick Young’a tercih ettiler. Ama bence bu tercihte hata yaptılar tabii zaman en doğruyu gösterecek. NBA’in en iyi genç guardlarından John Wall ve Nene etrafında seneye yapılanmaya çalışacak olan Washington bu takasları takım içi disiplin için yapmış gözüküyor ve sonuçlarını zamanla göreceğiz. Ama şu anki hallerinden (en kötü 2. takım) daha da kötüye gitmezler diye düşünüyorum.

Takas döneminde yaptıkları hamlelerle geriye gitmeyecek ama ileriye gidip gitmeyeceklerini zamanla göreceğimiz takımlar da var. Bunların başında Doğu’nun 4 numarası İndiana, yine Doğu’nun 5 numarası Philadelphia ve Batı’nın 2 numarası San Antonio var. İndiana her ne kadar Doğu’da 4. Takım olsa da ilk iki sıradaki Miami ve Chicago ile baş etmeleri beklenmiyordu. Onlar da bunu düşünerek Toronto’dan Barbosa’la bençlerini güçlendirdiler. Ancak bu hamlenin onları Doğu Finali’ne taşımaya yetmeyeceğini düşünmekteyim. Çünkü büyük ağabeylerle uğraşacak bir süperstarları yok ve onu bulana kadar büyükbaşların ensesinde dolaşmaya devam edecekler.

Philadelphia da neredeyse İndiana’yla aynı konumda yer alıyor. Onlar da Doğu’nun iki büyük başından gerideler ama diğerlerinden öndeler. Onlardan da bir süperstar atağı bekleniyordu. Ama onlarda tıpkı İndiana gibi kendilerini bu aşamaya getiren takım oyunundan vazgeçemediler ve Memphis’te rotasyon dışına çıkan Sam Young’u aldılar. Ancak onların İndiana’ya göre içerde bir umudu var. O da son iki haftada ilk 5’e yerleştirdikleri Evan Turner. Eğer Turner beklenen patlamayı yapar ve bu takımın starı olursa kanımca büyükbaşlar için Orlando’yla beraber en büyük problem olacaklardır. Aksi takdirde onlarda o süperstarı bulana kadar bugünkü konumlarında kalacaklardır.

Bu iki takımla benzer bir hamleyi de yaşlı kurtların takımı San Antonio yaptı. Golden State’den eski oyuncuları Stephon Jackson’ı takasla aldılar. Son senesinde şampiyon olduğu takıma geri dönen Jackson’ın katkısı bu takımın yıl sonundaki sıralamasını da doğrudan etkileyecektir. Eğer uyum sağlarsa Batı’da Los Angeles takımları ve Oklahoma’ya ciddi problem yaratabilirler. Aksi takdirde bu takımın da yeniden yapılandırma zamanı gelmiş demektir.

Son olarak da son gün takaslarıyla kendisini şampiyonluk potasına atmaya çalışan Houston’a bakalım. Houston Batı’nın İndiana’sı gibi duruyor. Onlar da bir süperstar eksikliğindeler ve ne yazık ki yine bu sorunu çözemediler. Kanımca son takaslarla Golden State ve Portland Play – Off yarışından çekilince onlar kendilerine yer bulacak. Ama belki bir maç alacakları bir seriden sonra elenmeye mahkum gibi duruyorlar. Bence halen değeri varken Kevin Martin’i takas edebilseler çok güzel olurdu. Ama kanımca onlar da daha birkaç yıl orta sıra takımı olmanın ötesine geçemeyeceklerdir.

Evet yapılan yapılamayan, son anda iptal olan takaslarla bir dönem daha geçti. Bundan sonraki yazımı Play – Offlar öncesi yazacak ve size o günkü düşüncelerimi aktaracağım. O zamana kadar NBA’yle kalın…

Bilal ERTUĞRUL

16 Mart 2012

01:03

Read Full Post »

TAKASLARIN ARDINDAN NBA – 1…

Amerikan Basketbol Ligi NBA uzun sevdam 90’lı yılların sonunda maçlar Kanal D ekranlarından yayınlanırken başlamıştı. Çok sevdiğim Futbol’un aksine bol skorlu, güç dengelerinin daha hızlı değiştiği ve insanoğlunun fiziksel olarak en mükemmele ulaşmaya çalıştığı bu sporun 2001 Avrupa Şampiyonası’nda gelen ikincilikle beraber ülkemizde de yaygınlaşmasıyla NBA’e erişimimiz de kolaylaştı. Ortaokul yıllarımda haftada bir gün, Salı günleri çıkan Fanatik Basket gazetesini her elime aldığımda gruplardaki puan durumlarını, istatistikleri okuma hazzım artık bu spora çok ciddi derecede bağlandığımı belgeliyordu.

Artık ülkemizden 5 oyuncunun oynadığı, globalleşen dünyayla beraber pek çok gencin takip ettiği bu ligde en güzel dönemlerden birisi de takas dönemleridir. Yılın ilk yarısı geçtikten, All Star şovu tamamlandıktan sonra gerçekleşen takasların dedikoduları aylar alır, son gün ise gerçekten tam bir karnaval yaşanır. Takım değiştiren oyuncular, şampiyonluk için son hamlelerini yapan takımlar, bu sezon için havlu atıp gelecek planlamasına girenler derken bu günlerde alınan ya da alınamayan kararlar hem o takımların hem de onları takip eden milyonların kaderini değiştirir. İşte dün de o güzel günlerden birisiydi ve takas sezonu kapandı. Bendeniz de naçizane bilgimle gerçekleşen takasları ve onların olası etkilerini ele alan bir yazıyla sizlere ulaşmak istedim.

Öncelikle kanımca Takas döneminin en büyük kazananıyla başlamak istiyorum. Milli oyuncumuz Hidayet Türkoğlu’nun da formasını giydiği Orlando Magic hakkında en çok söylenti çıkan takımdı. NBA’in en iyi 5 oyuncusundan birisi olarak gösterilen, şüphesiz en iyi pivot Dwight Howard sezon öncesi hazırlık kampında takımdan ayrılmak istediğini belirtmişti. Dallas, Los Angeles Lakers ve New Jersey Nets’i takas olmak istediği takımlar olarak açıklayan Dwight, takas sebebi olarak da takımının şampiyonluğa oynayacak kadroya sahip olmamasını göstermişti. Bu istek aslında son 2 yılda pek çok süperstar tarafından istenmiş ve takımları onları gönülsüzce de olsa takas etmişlerdi. Dahası Howard yıl sonunda sözleşmesindeki bir maddeye dayanarak elini kolunu sallayarak ve takımına hiçbir şey kazandırmayarak da ayrılabilirdi. Ancak Orlando yönetimi onu tutmak için her şeyi yaptı. Howard2ın duygusal yapısı da onların en büyük kozu oldu. Defalarca gitmek ve kalmak arasında karar değiştiren Howard son olarak sözleşmesindeki maddeyi iptal edip, takımda en azından 2013 yazına kadar kalma kararı verince de en büyük kazanan Orlando oldu. Neden mi kazandı? Çünkü istatistiklere göre 10 yılda bir gelen, NBA’in en iyi pota altı oyuncusunu kadrolarında tuttular. Dahası onu uzun vadede korumak için 1,5 yıl da kazandılar. Orlando kanımca Doğu Konferansı’nın en iyi iki takımı olan Miami ve Chicago’nun başına en büyük belayı açabilecek takıma sahip. Onlar için en zoru ilk turdaki olası İndiana, Atlanta ve Philadelphia 3’lüsünü geçmek olacak. Bu yıl daha iyi oynayan Hidayet, son maçlarda toparlanan Nelson ve pota altındaki skorerleri Anderson’la ilk turu geçerlerse finale kadar yürümeleri bile hiç kimseyi şaşırtmayacak.

Takas döneminin bir diğer kazananı Los Angeles Lakers oldu. Son demlerini yaşayan ama yılmadan savaşan NBA’in en iyi kumandanı Kobe Bryant’a son bir şampiyonluk yüzüğü alması için gereken yardımı bulmak amacında olan Lakers önce guard pozisyonu için Cleveland’dan Ramon Sessions’ı, sonra da benç için Jordan Hill’i takas ettiler. Yeni oyun kurucularıyla NBA’in en iyi ilk 5’lerinden birisine ve daha güçlü bir bençe sahip olan Lakers Batı’da Oklahoma’nın en büyük rakibi olmaya aday oldu. Dahası tecrübeleri ve son çeyreklerin efsanelerinden Kobe’yle birkaç gün önce hayal bile etmedikleri bir şampiyonluğu da alabilecek güçte olduklarını kabullenmek gerekiyor. Eğer sakatlıklarla uğraşmazlarsa Play-Off’larda büyük sürprizler yapabilirler.

Takas döneminde Doğu Konferansı takımlarından Milwaukee Bucks kısa dönemde kazanan ama uzun dönemde belirsiz bir konumda. Monta Ellis’le aradığı skoreri alan, Ekpe Udoh’la gelecek vaat eden bir uzuna sahip olan Milwaukee kanımca Ersan’ın da son dönemdeki oyunuyla Play-Off’a kalacaktır. Orada ne yapacakları ise tamamen rakibe ve biraz da Brandon Jennings’e bağlı. Sene başından bu yana hiç kullanmadıkları Stephon Jackson önemli bir oyuncu olmasına rağmen hiç katkı veremediğinden önemli bir kayıp değil. Ancak uzun dönemde takımdan ayrılırsa ciddi sorunlar yaşayacaklardır. Onların uzun dönemde kazanıp kazanmayacağı ise Andrew Bogut’un sağlığına bağlı. Orta düzey ücretli eski draft bir numarası sağlıklı olduğunda bir takımın çehresini değiştirecek bir oyuncu ancak sağlığı son 3 yıldır ciddi soru işaretleri taşıyor. Eğer iyileşip, yeniden eski formunu kazanırsa yaşına da dikkat edildiğinde aranacak bir değer olabilir. Ama kısa vadede bu yıl takıma katkı vermediği düşünüldüğünde Milwaukee kesinlikle kısa dönem için iyi bir iş yaptı.

Takas yapması en muhtemel takımlardan olan Los Angeles Clippers beklentiyi boşa çıkarmadı ve Chauncey Billups’ın sakatlığından sonra boşalan şutör guard pozisyonuna Washington’dan Nick Young’u hem de neredeyse hiçbir şey vermeden kadrosuna kattı. Nick Young takıma uyum sağlarsa Clippers 5’i ligin en iyi 5’lerinden ve Play-Off’ta çok can yakabilir. Ama her halükarda genç ve gelecek vadeden dahası son yıllarda çok kaliteli oyuncunun çıkmadığı bir pozisyonda oynayan bir oyuncuyu karşılıksız almak her halükarda iyi bir yatırımdır.

Clippers’ın Nick Young’ı aldığı takasın asıl aktörlerinden Denver’da kısa vadede kazanan olacak takımlardan birisi gibi geliyor bana. Çaylak Kenneth Faried’in oyunuyla 4 numara pozisyonunda Nene’ye ihtiyacı azalan Denver hem onun uzun ve yüklü kontratından kurtuldu hem de JaVale McGee gibi yetenekleri tartışmasız bir pivotu kadrosuna kattı. Burada asıl soru işareti de bu yetenekli ama vurdumduymaz uzunun Koç George Karl’ın denetiminde adam olup olmayacağı. Nene’nin takasıyla Wilson Chandler’ı da tekrardan kadrosuna katma imkanı bulan Denver McGee’den de verim alırsa batıda işler çok karışır. Ama kısa vadede kazanan takımlardan olmasını bekliyorum.

Not: Takas döneminin kısa vadeli kazananlarına yazımın ilk kısmında değindim. Takas dönemiyle bu yılı kapatan ve geleceğe yatırım yapan takımları, ya da durumları net olmayanları da ikinci yazımda belirteceğim…

Bilal ERTUĞRUL

16 Mart 2012

00:24

Read Full Post »

KRİZ ÜZERİNE KAVRAMSAL AÇIKLAMALAR VE KRİZİN TARİHÇESİ…

AVRUPA KRİZDEN ÇIKIYOR MU? – 1…

KRİZ ÜZERİNE KAVRAMSAL AÇIKLAMALAR VE KRİZİN TARİHÇESİ…

2008’de Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayıp, 2009’da tüm dünyaya yayılan küresel finans krizi Amerika’nın Lehmann Brothers’ın batışına onay vermesi ve ardından gelen ağır çöküntüyle tam da küresel bir ekonomik kriz olmaya yönelmişken dünyanın dört bir yanında bankalar başta olmak üzere finans piyasalarına aktarılan Trilyon dolarlarla engellenmişti. Ancak kontrolsüz yapılan bu yardımlar ülkelerin hem kamu hem de özel sektör borçlanmalarını çok tehlikeli boyutlara çekmişti. 2010 yılında nispeten iyi bir ekonomik yıl geride bırakılırken piyasalarda borç balonunun patlayacağına dair yorumlar artmıştı.

2010’un ortalarından itibaren Avrupa’da borç yapısı zayıf ülkeler art arda ciddi sıkıntılar yaşamaya başladı. Önce İzlanda, İrlanda, Yunanistan ve Portekiz sıkıntıya düştü. Sonra da sırasıyla İtalya ve İspanya’da balonlar patlıyordu. Aslında piyasalar güvende görmedikleri ülkelerle bir nevi oyun oynuyorlardı. Oyunun özünü anlamak için öncelikle oyunun temel taşı borç, ülke borcu, dış borç, borç yapısı ve borcun sürdürülebilirliği kavramlarını açıklamak istiyorum.

Dünyada her insan borçlu olmayabilir ama her ülke borçludur. 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Özelleştirme dalgalarıyla ülkeler ekonomik alanda sadece düzenleyici aktör oldular ve uzun vadeli yatırımlarını, bazen maaş yükümlülüklerini finanse etmek için borçlanmaya başladılar. Devletler uzun vadeli borçlanırlar çünkü ölümsüz kabul edilirler ve borçlarını elbet bir gün ödeyecekleri veri kabul edilir. İşte bu devlet borcuna Kamu Borcu denir. Aynı zamanda ekonomide devletin yerini alan özel sektör de hem uzun vadeli yatırımlar için hem de kısa vadede nakit pozisyonlarında olası operasyonlar için ihtiyaç duydukça borçlanırlar; bu borca da Özel Sektör Borcu denir. İşte Kamu ve Özel Sektör Borçlarının toplamı bir ülkenin borcunu ifade eder. Bu borç bugün bazı ülkelerde o ülkede bir yılda üretilen Gayri Safi Milli Hasıla’dan ya da daha yaygın adıyla Milli Gelir’den daha fazladır. Ancak borç uzun vadeye yayıldığı için önemli olan onun vade yapısına göre sürdürülebilir olup olmadığıdır. Ve ne yazık ki buna da karar veren ülke yöneticilerinin attıkları adımlar ve piyasalardır.

Peki, piyasalar neye göre karar verir? İşte bu sorunun cevabını aramak için 1993 yılına Maastricht Kriterleri’ne dönüyorum. Avrupa Birliği’nin dönemin en iyi ekonomistlerinden de görüş alınarak oluşturduğu kriterlerde ülkelerin ekonomik performans kriterleri arasında 3 şey dikkat çekmektedir. Ülkenin borcu Gayri Safi Milli Hasıla’sının %60’ını geçmemeli, bütçe açığı Gayri Safi Milli Hasıla’nın %3’ünü geçmemeli ve Enflasyon en iyi 3 ülkenin ortalamasını 1,5 puan geçmemelidir. İşte piyasalar özellikle ülkelere borç verirken ilk iki kriteri dikkate alır ve ona göre o ülkeye vereceği borcun faizine ve vadesine karar verir. Ancak piyasalar için karar verirken en önemli kriterlerden birisi de ilgili ülkeye güvendir. Örneğin bugün Japonya’nın borcu Milli Geliri’nin %225’i, Amerika’nın ki ise %97’sidir. Ancak her ülkede düşük faiz ve uzun vadede borçlanabiliyor çünkü piyasalar onlara güveniyor. Yunanistan’ın ki ise %130’lardayken piyasalar güvenini kaybetti ve bugün %160’a geldi.

Ülke borcunun dış kaynaklı olan kısmına da dış borç denir ve bu da önemli bir göstergedir. Dış borç, kamu borcu, ülke borcunu açıkladığımıza göre şimdi borcun vadesi, faizi, yapısı ve sürdürülebilirliği nedir onlara bakalım. Borcun yapısını vade ve faiz oluşturur. Vade borcun kaç yılda ödeneceği faiz ise ne kadar oranda ekleme yapılarak ödeneceğini belirtir. Ülke güvenli ve iyi performans koyan bir ülkeyse borcun yapısı iyi olur. İyi yapıdan kasıtta uzun vadeli ve düşük faizli borçlanabilmektir. Borcun sürdürülebilirliği de yapı ve performansla doğrudan ilgilidir. Borçlu ülkeler genelde borçlarının vakti geldiğinde yeniden borçlanıp eskisini öderler. İşte bu noktada piyasalardan aynı ya da daha iyi yapıda borç alırlarsa o ülke için borcunu sürdürülebildiği sonucu çıkar. Ancak daha yüksek faiz ve daha kısa vadeyle borçlanıp borç ödenirse borç sarmalı oluşur ve ülke sonunda iflasa gider. İşte bu durum uzun süre Avrupa Birliği üyesi Euro ülkeleri için düşünülmedi. Çünkü ortak para biriminde benzer yapıda borçlanmaları bekleniyordu. Ancak zamanla makas açıldı ve küçük, mali ve finansal yapısı bozuk ülkelerle büyük ülkelerin arası açıldı. İşte bu noktada yeni bir kriter geliştirildi eğer ilgili ülkeyle Almanya’nın borçlanma faizleri arasında ki fark 5 puanı geçerse o ülke sıkıntıya düşmüş demekti. Ve bahsettiğim 7 ülkede de bu oldu.

İşte yukarda bahsettiğim kriterlere bakıldığında 2010 – 2011’de neden Avrupa’nın önemli ülkeleri krize girdiler sorusunun cevabına ulaşabiliriz. Ancak diğer 6 ülke gerek yapısal değişimler gerekse de hızlı iktidar değişiklikleriyle nispeten krizden çıkarken Yunanistan bir türlü gerekli adımları atamadı ve krizden çıkamadı. Aslında Yunanistan Euro Üyesi olmasa ve iflası Avrupa Birliği’ni etkilemese çoktan iflas ettirilir ve daha rahat ekonomik günler yaşıyor olabilirdik. Ama üyeydi ve ne yazık ki özellikle son 6 ayda dünyanın başına tam anlamıyla bela oldu. İşte o Yunanistan’ın kurtulması için Salı günü Avrupa Birliği Maliye Bakanları 14 saat süren bir toplantı yaptılar ve 2. Kurtarma Paketi’ni kabul ettiler. Yazının devamında bu paketin içeriği ve sorunların çözümüne fayda sağlayıp sağlamayacağı üzerine fikirlerimi aktaracağım.

Bilal ERTUĞRUL

23 Şubat 2012

19:00

Read Full Post »

MALCOLM X: BİR DAVA ADAMINI ANARKEN – 2…

Yazımın ilk bölümünde Malcolm’un hayat hikayesini, gençlik ve hapishane yıllarını, İslam’la tanışmasını ve ölümünü ele aldım. Yazının ikinci kısmında ise onu anarken ondan bize kalan değerler üzerinde durmaya çalışacağım.

Öncelikle Malcolm’un öyküsünün en önemli tarafı bıkmadan, usanmadan devam ettiği “Gerçeğe ve Doğruya Ulaşma Arayışı”dır. Malcolm çok küçük yaşlarda babasız kaldıktan sonra yok olup giden dönemin siyahi gençlerinden birisi olabilirdi. Nitekim bu grubun içerisinde hapishaneye kadar düştü. Ama o farklı bir şey aramak gerektiğine de yine bu düşüşte inandı. Önceleri Hıristiyanlık ve genel toplum yapısı üzerine çok okuyan Malcolm başlarda karşı çıkmasına rağmen kardeşinin getirdiği Elijah Muhammed kitaplarına da sırf bu arayış sebebiyle yöneldi. Elijah Muhammed’in yanında en önemli kurmay olduğunda da gördüğü yanlışlıklar, içini tatmin etmeyen duruma karşı inandığı dinin en doğru halini bulacağına inandığı Suudi Arabistan’a, Mekke’ye Hac’a gitti. İşte Malcolm’un hayat hikayesi arayışın kutsallığı ve mutlu sonu er ya da geç getireceğine dair önemli bir kıssadır. Bazen olduğumuz yerde, bulunduğumuz durumda, yaptıklarımızda yabancılaşırız, farklı bir şey olması gerektiğine inanırız ama elimizdekileri riske edemeyiz ya işte Malcolm her şeyini riske edenlerden birisi. Ve tarih onun gibi riske edip, hayatlarının gayesini bulanları sıradan milyonlar arasından çekip almakta o kadar başarılı ki. Evet, büyük insanlar kim olduklarını, amaçlarının ne olduğunu er ya da geç öğrenme aşkıyla yanıp tutuşan, bu yolda hiçbir dünyevi sahipliğe boyun eğmeyenlerdir ve şüphesiz Malcolm bunlardan birisidir.

Malcolm’un arayışını taçlandıran ve farklılaştıran ise bu arayış uğruna çekilen acılar ve bunlara katlanabilmedir. Evet, dedim ya insan aramaktan, gerçeğe ulaşmaktan korkar. Bu korkunun içten gelen kaybetme korkusu sebebi dışında bir de dışarıdan gelen zorlamalara, baskıya göğüs gerememe korkusu olduğunu hepimiz biliriz. Ancak inananlar için çekilen acı kutsaldır. Mekke’de Ashab’ın çektiği acılarla kıyaslanmasa da Malcolm da doğduğu günden ölümüne kadar çok acı çekmiş, toplumun kimilerine göre hep en alt katmanından olmuş, aşağılanmıştır. Ancak o bize her insanın eşit olduğunu, üstünlüğün ya da benim deyimimle ölümden yıllar sonra özlemle anılmanın yolunun ise sadece ve sadece inandıklarını başarma mücadelesinde olduğunu göstermiştir. Malcolm’un hapishanenin karanlık köşelerinden yöneldiği aydınlığında şüphesiz en ufak bir engelde Of çekmeye başlayan bizler için güzel bir örnek vardır. Acı çekmeden, mücadele etmeden başarıya, mutluluğa, iç huzura ulaşma amacındaki biz düşkünler için şüphesiz böyle bir hayattan alınacak en güzel ders acının nasıl bal eyleneceğidir.

Malcolm’un hikayesinde tüm İslam alemi için de çıkarılması gereken ama bir türlü çıkarılamayan dersler var. Bunların en önemlisi kanımca halen Müslüman’ın kuyusunu kazma işlemini bir başka Müslüman’ın yapmasıdır. İslam alemi Kerbela’dan bu yana ne yazık ki kardeş kavgasını engelleyemedi. Halen dünyanın pek çok yerinde Müslüman kardeşler arasındaki kavgalar gerek dinin en güzel şekilde yaşanmasını engellemesi gerekse de bu güzelliğe henüz ulaşmamış diğer dinlerden insanların bu güzel dine ulaşmasını engellemesi bakımından bugün de İslam’ın ne yazık ki kanayan yarasıdır. Bir Karıncanın canının hesabını soran, en ufak bir küfür de hak dileyen bir dinin inananları ne yazık ki uzunca bir süredir girdikleri bu kara delikten çıkamamakta ve bu çıkamayış, bir nevi dünyanın güneşsiz kalması gibi her geçen gün daha kötüye gidişin engellenemeyişine sebep olmaktadır. Kerbela’da, Malcolm’a sıkılan kurşunlarda yer alan kardeş elleri temizlenmeden dahası bu kavgaların sadece birilerinin kişisel çıkarlarına hizmet dışına taşmayacağı anlaşılmadan İslam alemi ne yazık ki bu dünyada huzuru bulmayacaktır.

Ve gelelim hayatın bize verdiği derslere. Malcolm’un 40 yıla sığdırdıklarını, serüvenini acılarını, arayışlarını, ölümle burun buruna gelişlerini ama yılmayışlarını, inandığımız değerleri ölüm pahasına sahiplenmemiz gerektiğini, çünkü bu dünyada iz bırakan adamların sadece ve sadece evrensel değerlere inanmakla kalmayıp, bu değerler için can verdiğini unutmadan daha güzel bir dünya için inanmalı, çalışmalı ve asla yılmamalıyız. Ancak bunu yaparsak Malcolm gibi bu evrensel değerler için canlarını verenler huzura erer ve dünya daha aydınlık bir yer olur.

Detroit’li Kızıla Saygılarımla…

Bilal ERTUĞRUL

22 Şubat 2012

19:08

Read Full Post »

MALCOLM X: BİR DAVA ADAMINI ANARKEN – 1…

Takvim yaprakları 19 Mayıs 1925’i gösterdiğinde Amerika Birleşik Devletleri’nin Nebraska Eyaletinin Omaha şehrinde Malcolm Little adında bir çocuk dünyaya gelmişti. 1. Dünya Savaşı sonrası zor günler geçiren Amerika Birleşik Devletleri’nde Cumhuriyetçi Parti savaş sonrası iktidarı almış, muhafazakar kesimin özellikle siyahlar üzerindeki baskısı dayanılmaz boyutlara ulaşmıştı. Bu dönemde siyahlar için neredeyse tek kurtuluş yolu dini görevlerde bulunmaktı. Malcolm’un babası da bu yola yönelmiş ve Hıristiyan din adamları arasında görev alıyordu. Ancak beyazların siyahlara baskısı yetmiyormuş gibi siyahlar arasında da ciddi gruplaşmalar ölümlere varan fikir ayrılıkları mevcuttu. Böyle bir ortamda her iki tarafın baskısına dayanamayıp şehirden şehre göçen aileler arasında Malcolm’un ailesi de vardı. Amaçları insanca bir yaşamdan çok bir gün daha yaşayabilmek olan bu ailenin başına en korkunç olay 1931 yılında geliyor ve Malcolm’un babası öldürülüyordu.

Bundan sonra devrin klasik siyah gençleri gibi şehirden şehre dolaşan genç Malcolm ve ailesi sonunda Boston’da kalıyorlardı. Malcolm büyürken çevresinin de etkisiyle hırçınlaşıyor suça yöneliyordu. O günlerde Amerika’da siyah olmak dünyada olabilecek en kötü şeylerden birisiydi ve ne yazık ki devrin siyahları kaybedilen bir kuşaktı. Bu kuşakta en önde gelenlerden olan Malcolm 1946 yılında hırsızlıktan yakalanıyor ve hapse giriyordu. Hapis hayatı süresince kendisini okumaya ve aydınlanmaya veren Malcolm’un düşüncelerinde ağır bir ırkçılık oluşuyordu. Ne de olsa beyazlar onları eziyor yok ediyordu ve buna karşı yapılan her şey haklıydı. İşte bu düşüncedeki milyonlarca siyahi gencin o yıllarda yolu Elijah Muhammed’in kurduğu Nation of İslam örgütü vasıtasıyla İslam’la tanışıyordu. Aslında daha önce İslam Amerika kıtasına gelmişti ama çok küçük gruplarda yankılanmıştı. Halbuki Elijah Muhammed bir zenci dini olarak onu örgütlemiş ve ırkçılığı temeline oturtarak güçlü bir konuma gelmişti. İşte uzun süredir Hıristiyan beyazların yaptıklarından dinlerini de sorumlu tutan Malcolm da hapishanede kardeşi vasıtasıyla İslam’a giriyordu.

7 Yıl süren hapishane sürecinde sürekli Elijah Muhammed ve onun örgütüyle iletişimde olan, okuyan ve kendisini her yönden hazırlayan Malcolm 1952’de hapisten çıkar çıkmaz örgütte yükseliyordu. Siyahlar arasında az okuyan olduğundan ve davasına bağlılığından dolayı hızla yükselen bu genç kısa sürede Elijah Muhammed’in sağ kolu oluyordu. Elijah istediği ve Afrikalı olan pek çok gencin yaptığı gibi soyadını X olarak değiştiren Malcolm 1950’lerin ortasından itibaren ülke çapında Detroit’li kızıl olarak tanınıyor siyahların dini olarak lanse edilen İslam’ın önde gelen aktörlerinden oluyordu.

Ancak Elijah Muhammed siyahların eğitimsizliğinden de faydalanıp deyim yerindeyse kendi kurduğu dini İslam olarak sunuyordu. Kendisini Mehdi ilan eden Elijah her türlü zevk alemine daldığı gibi siyahları faşizme ve beyaz kanı dökmeye sevk ediyor, Kara Panterler örgütüyle bir nevi terör estiriyordu. Ancak Malcolm normal siyahlardan değildi. Okumuştu, okuyordu ve bilmeye, içinden gelen öğrenme hevesiyle inanılmaz derecede sorgulayıcı olmaya başlamıştı. Başkan Kennedy’nin suikastı sonrası Elijah Muhammed’in zina partileri de afişe olunca Malcolm artık Elijah ile yollarını ayırma ve gerçek İslam’ı öğrenme yoluna koyulmaya başlıyordu.

Malcolm’a göre Elijah kurduğu sistemle insanları yanıltmış, siyahları terörize etmiş ve en önemlisi İslam’ı yanlış anlatmıştı. Dinin doğrusunu öğrenmek için Mekke’ye Hac ibadetini yapmaya gelen Malcolm tam bir aydınlanma yaşıyordu. Karısına yazdığı mektupta: ”Burada beyazlarla aynı yerden su içiyor, omuz omuza ibadet ediyoruz. Bu din de ırkçılık yok, çünkü ırk yok. Bu dinde eşitlik, özgürlük ve adalet var.” diyordu. İşte 1964 yılı onun ve belki de Amerika’daki siyahilerle İslam’ın yeniden şekillenme yılı oluyordu. Irkçı temellerde aldığı Malcolm X adını bırakıp yerine El Hac Melik El Şahbaz ismini alıyordu. Hac dönüşü artık özgürlük, Amerikan toplumunda eşitlik üzerine yeni bir örgüt kuran Malcolm silahlı mücadele ve faşizan ırkçılıktan tamamen uzaklaşıyordu. Onun bu dönüşümü Amerikalıların siyahlara ve İslam’a yaklaşımında da değişiklikler meydana getiriyor ve gerçek İslam Amerikan topraklarında özellikle siyahlar için bir güneş gibi parlıyordu. Ama Elijah Muhammed ve adamları onun bu ayrışmasından hoşnut değildi. Önce evine bombalı bir saldırı girişiminde bulunulan Malcolm bundan kurtulsa da 21 Şubat 1965 günü CIA ve Kara Panterlerin ortaklığında yapılan bir suikastle hayata gözlerini yumuyordu.

Malcolm 40 yıllık ömrüne ne sığdırmıştı da bu kadar önemli olmuştu. Yazının 2. bölümünde Malcolm’un öyküsü, mücadelesi ve bu öyküden bize, bugünlerimize ışık tutacak ayrıntılarla onu anmaya çalışacağım.

Bilal ERTUĞRUL

22 Şubat 2012

11:29

Read Full Post »

AMERİKAN RÜYASI İŞTE BÖYLE BİR ŞEY – 2

Jeremy Lin Efsanesi

Jeremy Lin ya da Çin kaynaklarında geçen aslıyla Lin Shu Hao 23 Ağustos 1988’de ABD’de California’da Taiwan ve Çin asıllı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Hıristiyan azınlığın özellikle belli dönemlerde dışlandığı Çin’de üstüne üstlük Tayvan’da yaşayan Lin ailesi 80’lerde Amerika’ya göçmüş ve Lin de burada dünyaya gelmiş. Hikayenin başlangıcı Amerikan Rüyasının başlangıcına uyuyor. Kendi ülkesinde zor şartlar altında kalan bir aile yeni bir yaşam umuduyla Amerika’ya gelir ve sıfırdan başlayarak çalışır.

Çocukluğunu Asyalı nufusun yoğun olduğu Los Angeles’da geçiren Lin’den beklenen de tıpkı diğer Asyalı çocuklar gibi derslerinde başarılı olması ve muhtemelen iyi bir programlamacı olarak dünyanın önde gelen şirketlerinin yer aldığı kuzeydeki slikon vadisinde iyi bir pozisyonda yer bulmasıdır. O da buna uyar derslerinde gayet başarılıdır ama için de silmek istemediği bir hayali vardır: Bir Asyalı olarak dünya basketbolunun zirvesi kabul edilen NBA’de başarılı olmak. Ama henüz mahalle arasındaki sahalarda oynanan maçlarda bile Asyalı olması yani Masa Tenisi ve birkaç spor dışında hiçbir alanda başarılı olmayacağı yüzüne vurulur. Ama o inatla çalışır ve Allah vergisi zekasının yardımıyla bir süre sonra kendisini kabul ettirir.

Lise zamanı geldiğinde Palo Alto Kolej’ine gider. Derslerindeki başarısını salonlara da yansıtır ve son yılında okulunu Eyalet şampiyonluğuna taşır. Ancak bu onun Asyalı olup basketbol oynayamayacağı hakkındaki önyargıları yıkmasına yetmez. Eyalet şampiyonluğunun mimarı olarak hiçbir üniversiteden Spor bursu alamaz ama yine de yılmaz. Onun ki kadere isyan değil tam aksine içindeki inançla açıklanacak ve elbet zamanı gelecek dedirten bir azimdir.

Spor bursu alamayınca notlarının yardımıyla Harvard gibi dünyada neredeyse her öğrencinin hayallerini süsleyen, 10’a yakın ABD Başkanı çıkarmış, diğer alanlarda verdiği mezunlarla dünyanın en iyi akademik kurumu kabul edilen bir üniversiteye burslu kabul alır. Ekonomi okuyan bu cılız Asyalı çocuk burada da tek aşkı basketbolu sürdürür ve Harvard tarihinin en iyi basketbolcusu olarak 4 yıl sonunda Ekonomi gibi zor bir alandan 4 üzerinden 3,40 gibi çok güzel bir ortalamayla mezun olur. 2010 Draftında onun üniversite basketbol kariyerine sahip her hangi bir siyah ya da beyaz oyuncu kolayca 60 kişilik draft listesine girecekken bu Asyalı çocuk yine küçük görülür ve draft edilmez. Çevresindekiler tam da onun artık başarılarla dolu olması sadece aldığı diplomadan dolayı bile garanti olacak olan kariyerine başlayacağını düşünürken o yine vazgeçmez.

Dedim ya onun ki her yok sayıldığında ben buradayım, her küçük görüldüğünde biraz daha büyüme azmidir diye işte bu azimle Draft edilmemiş bir oyuncu olarak Golden State Warriors takımının kadrosuna dahil edilir. Aslında California kulübü bu hamleyi tamamen bölgenin Asyalı etnisitisini göz önünde bulundurarak alır ve onu bir pazarlama aracı olarak kullanır. Salonda ise ona şans verilmez. Çaylak sezonunda NBA’in en kötü takımlarından birisinde oynamasına rağmen şans bulamaz ve sene sonunda sözleşmesi feshedilir. Ana ülkesi olan Çin’den birkaç teklif alır ama o NBA’de onu kabul etmeyen basketbol dünyasına ne kadar yanıldıklarını göstermek için yine yıkılmaz. 2012 sezon başlangıcında Houston Rockets takımı onu kadrosuna dahil eder ve bir hafta bile şans tanımadan yine yollanır. Kendisinde var olduğuna inandığı tüm yeteneklere ve fırsat bulduğu her an bunları göstermesine rağmen sürekli ezilir ve bir kenara atılır.

Ancak dedim ya inanılmaz inatçıdır ve kendisine o kadar güvenir ki ülkenin en büyük marketinin takımı olan New York Knicks kadrosuna dahil olur. Orada da ilk başlarda ona inanılmaz ve geliştirme ligine yollanır. Tam da kadrodan bir kez daha yollanmasına bir hafta kala Koç D’Antoni 4 farklı isim kullandığı oyun kurucu mevkisinde bir türlü aradığını bulamaz ve sezon başında büyük beklentilerle kurulan takımdan kovulması bir telefon zili kadar yakınlaşır. İçerde ve dışarıda yuhalanan takım sezonun en büyük hayal kırıklığı olmaya doğru dörtnala gitmektedir. İşte tam bu sırada bu kadere sonuna kadar inanmış Asyalı çocuğun kaderi yüzüne güler ve Koç onu sahaya sürer. O sürüşten bu yana 7 maç geçti ve ilk 23 maçında sadece 8 galibiyet alıp Play-Off’un gerisine düşen takım tüm maçlarını kazandı. Kariyer başlangıç rekorlarını kıran Lin artık sadece Amerika’yı değil dünyayı kasıp kavuran bir Linsanity fırtınası başlatır. Takımı bugün onun için basın toplantıları düzenliyor, milyonlarca kişi bu modern külkedisi masalının nasıl süreceğine bir an bile olsa şahit olmak için can atıyor. Yuhalanan takım artık manşetlerden inmiyor ve o çocuk halen başarının takıma, kendi payının ise yolculuğu boyunca inandığı Tanrı’ya ait olduğunu belirtip yüreklerdeki yerini daha da ayrıştırıyor. Bu günlerde Amerika’da, Çin’de ve dünya spor basınında herkes onu konuşuyor. Gazeteler günlerdir onun fotoğraflarıyla sürmanşet çıkıyor ve Amerikan Rüyası bir kez daha gerçekleşiyor.

Evet hayatı boyunca yok sayılan, küçük görülen New York’ta kalacak yeri olmayınca arkadaşının evinde kanepede uyuyarak yaşamını sürdüren bu çocuk bugün Amerika’nın bir numaralı konu başlığı ve Başkan Obama dahil herkes onu konuşuyor. Amerika neden bir kültürel dev olduğunu onun üzerinden yaptığı pazarlamayla gösterirken, ABD’nin önüne geçecek denilen Çin’den kopup gelmiş bu çocuk Amerikan Rüyası’nın ne denli güçlü bir rüya olduğunu bir kez daha gösteriyor. Evet bugünlerde çoğunuz Amerika’yı ve onun değerlerini sevmiyor olabilirsiniz ama kabul etmek lazım ki Amerika bu rüyaları gerçekleştirdiği, kadere inanan “0”lar “1” olduğu ve arkasına milyonlarca sıfırı aldıkça bu rüya yıkılmaz. Dünyanın dört bir yanında dışlanmış, imkan bulamamış insanlar yeniden doğuş için bu topraklara aktıkça daha da acısı kendi ülkeleri onlara bu parlama şansını vermedikçe de bu rüya daha yüzlerce milletin, kültürün katılımıyla genişler ve kim bilir belki bir gün Dünya Köyü’de bu topraklardaki özgürlük, inanç ve başarı üçgeninde kurulur.

Bilal ERTUĞRUL

16 Şubat 2012

22:14

Read Full Post »

Older Posts »