Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Bilal ERTUĞRUL’ Category

Bir zamanlar kendimden daha çok değer verdiğim bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine bir film izlemiştim. İsmi “Bokeh”ti. (Bknz: https://www.imdb.com/title/tt3722062/) Film bir anda herkesin ortadan kaybolduğu bir dünyada sadece iki kişinin yaşamasının nasıl olacağını anlatıyordu. Evet, sadece iki kişi. Filmi izlediğim dönemde belki de hayatımın en kötü günlerini yaşadığımı düşünüyordum. Sadece daha kötü günleri görmediğim için o zaman öyle düşündüğümü çok sonra anladım. Bu yazıyı da hayatımın en güzel zamanlarında sanki dünyada ikimiz varmışız, başka kimse yokmuş gibi düşünerek, hissederek ve buna inanarak yaşadığım, aslında kendimi de uğruna yok ettiğim, bir zamanlar ruhumla, kalbimle ve zihnimle, yani beni ben yapan her boyutumla adandığım insana ithafen yazdım. Bazen içinizdekileri yazmak, biraz bile olsa rahatlamanıza yol açacaksa, yazarsınız. İşte ben de o yüzden yazdım.

Bazen sadece bir kişiye ihtiyacınız olan anlar yaşarsınız hayatınızda. Neden, sadece bir kişidir ihtiyaç duyduğunuz bilmezsiniz. Siz kendinizi sadece bir kişiye adamış olabilirsiniz ya da bir kişi yüzünden yapayalnız kalmış olabilirsiniz. Sebebi değişmekle birlikte bazen sadece ve sadece bir kişiye ihtiyaç duyarsınız. O anda, orda tek bir kişi olsun istersiniz. Tüm dünya yok olsa, kimse kalmasa bile yalnızca bir kişinin yeteceği anlarınız vardır.

Ben de uzun süredir dünyanın sadece bir kişiyle anlamlı olduğunu düşünmüştüm. Aslında dünyada 8 milyar insan vardı ama ben zihnimle, ruhumla ve kalbimle sadece bir kişinin kaldığını düşünmüş, herşeyimi ona adamıştım. Fark etmemişim. Aslında herkesi yok kabul ederken ilk başta kendimi yok etmişim. Şimdi düşünüyorum, “Değer miydi?”. Yaşanan her şeyden sonra, ruhumda kalan onca yaradan sonra düşünüyorum. “Değer miydi” gerçekten. Halen cevabı bilmiyorum. Yaptığım şeyin, kendimi ve tüm dünya insanlığını yok sayarak sadece bir insana adanmanın yanlış olduğunu halen düşünmüyorum. Belki kabullenmiyorum. Belki, herkesin söylediği gibi kendimi sevmeyi başaramıyorum. Bilemiyorum. Ama halen, doğru insanı bulduğunuzda dünyanızı tek kişiye adamanın yanlış bir şey olduğunu düşünmüyorum. Sadece, gözden kaçırmamanız gereken bir nokta var. Öyle bir insan için bunu yapın ki, siz kendinizi yok saysanızda o sizi var etsin. Size hiç değer vermeden, sizi insan yerine koymadan, o da sizi yok ederek ve herşeyi, en başta sizin benliğinizi sadece kendisi için kulllanmasın. Öyle bir insan seçin ki, o da en azından size değer vermeye, bir gün, bir saniye durup sizi düşünmeye hazır olsun. Öyle bir insan için adayın ki kendinizi, o da sizin adanmış halinizi görüp sizi hayata geri döndürsün. Aksi takdirde, ne kadar ısrar ederseniz edin, ne kadar kendinizden vageçerseniz vazgeçin, yetmeyecektir.

Bu satırları kaleme alırken, hayatımı, özellikle de son 2,5 yılımı düşünmekteyim. Acılarımı, ben de kalan yaraları, kendimden vazgeçişimi ve en sonunda bir hiç olarak kalışımı düünmekteyim. Yalnızlığın damarlarıma kadar indiği, kalabalıkların arasında sesimi kimsenin duymadığı zamanlardan geçmekteyim. Ve sen, uğruna herşeyden vazgeçilebileceğini düşündüğüm insan, sen yoksun. Bir yıl önce bu yazıya başladığımda, tarih 16 Ocak 2018’di. O günden sonra bir daha o kadar yaralı, o kadar canım acır ve o kadar yorgun olmam diyordum. Yanıldım. Ve biliyor musun, bugün olmadığın gibi o gün de yoktun. Herkes vardı, bir tek sen yoktun. Ben dünyada sadece senin yaşadığını düşünüp kendimden vazgeçtikten sonra, bunca yaşanandan sonra sen yine yoksun. Nerdesin demeyeceğim, eğer dünya daha adil bir yer olsaydı, zaten yanımda olurdun. Ama o gün de yoktun, şimdi de yoksun. Hiç bir zaman da olmayacaksın. Çünkü, dünyanın merkezinde olmaya o kadar alıştın ki, bir kez gözünü açıp, benim yanıbaşında olduğumu görmeye zahmet etmedin. Bir kez. Bir saniye, bir an, bir gün bile bunu yapmadın.

Ne diyeyim ben sana şimdi… Canın sağolsun…

19 Nisan 2019

Çanakkale

01:06

Read Full Post »

BAŞARMAK; DENEMEKTİR…

Öncelikle uzun bir zaman sonra tekrar yazılarımla sizlere kavuşmuş olmaktan büyük bir zevk aldığımı belirtmek istiyorum. Bloğumuzun uzun süreli takipçileri bilecektir yaklaşık 1 yıl aralıksız olarak spordan sanata, edebiyattan siyasete pek çok konuda düşüncelerimi sizlerle paylaşmak sizin görüşlerinizi almak için oluşturduğum bloğumdaki yazılarım son iki aydır gerek akademik gerekse de iş yaşantımdaki yoğunluktan dolayı oldukça seyrekleşti. Bu süreçte tamamlamaya çalıştığım ilk kitabıma ayırmam gereken zaman da bu ayrılığı depreştirdi. Bugün son dönemlerde sıklıkla karşılaştığım bir konudaki fikirlerimi sizlerle paylaşmak istedim. Şimdi özellikle gençler arasında hızla ve umutsuzca yayılan Deneyememe, Başlayamama ve Yarım Bırakma Hastalığı ve bu hastalığın tedavisi üzerine konuşalım.

Geçtiğimiz hafta uzun süredir görüşemediğim 3 arkadaşımla görüşme, hasret giderme fırsatım oldu. Bir tanesi akademide diğer ikisi iş hayatında pek çoklarının hayal dahi edemeyeceği konumlarda olan bu arkadaşlarımın henüz birkaç ay (en fazla olan 6 ay) tecrübeyle yaşadıkları hayal kırıklıkları, sıkılganlık periyotları beni üzdü doğrusu. Ve bu üzüntümü sizlerle paylaşma kararı aldım. Aynı zamanda pek çok gencin kariyer basamaklarının henüz başında karşılaştığı bir sorun olduğunu düşündüğüm bu konudaki fikirlerinizi de yorum olarak bırakmanız beni mutlu edecektir.

Uzun yıllar insanlara başarılı işler ortaya çıkarmanın en önemli kısmının o iş sürecine başlamak olduğu gerisinin ise bir şekilde geleceği söylendi, durdu. Ancak modern yaşamın hızlanması ve insanın bir şeylere başlamasının kolaylaşmasıyla sanırım bu süreçte bazı değişimler oldu. Eskiden “Başlamak Bitirmenin Yarısıdır.” denirdi, artık “Denemek Sürdürmenin      Yarısıdır.” denmeli. Çünkü eskiden başlamak ve bitirmek önemliyken artık Sürdürmek en önemli öğe oldu. Şöyle bir etrafınıza bakın, ne kadar çok Sürdürme, Sürdürülebilir sıfatlı amaç göreceksiniz. Pek çok kesimden insanlar İş adamları, Siyasiler, Sanatçılar, Sporcular herkes ama herkes en önemlisinden en önemsizine yaptıkları her şey de sürdürülebilirlik çalışmaları yapmakta, bu ana amaç olarak ortaya çıkmaktadır. Peki, nasıl sürdürebilirsiniz; aslında çok basit sürekli deneyerek. Başlamak sadece bir denemedir ama sürdürmek için onun gibi onlarca yüzlerce deneme yapmak zorundasınız. Kendinizi yenilemek, yeni sorunlarla başa çıkabilmek en büyük özelliğiniz olmalı. Peki, bunu nasıl başarabilirsiniz, işte bence artık tartışılması gereken nokta budur. Sürdürmek zorundayım, onun için denemek zorundayım, peki ama neden? İşte artık en önemli soru bu… Şimdi bu soruyu cevaplandıralım.

Bana göre başarı modern zamanlarda sonuçları değişmese de süreci ve yöntemler değişen bir olgudur. En önemlisi artık sonsuz bir olgudur. Daha önceleri bitirme olgusunu arındıran bu nesne artık sürdürmeyi, bir nevi sonsuzluğu içermektedir. Peki, sonsuz başarı mümkün müdür ve nasıl mümkün kılınabilir? Burada sonsuzda olsa başlangıcı belli bir süreçten bahsettiğimiz için bence ilk olarak oraya bakmalıyız. Ne yapacaksak yapalım, bir yerde çalışmak, eğitim, spor fark etmez hep sevdiğimiz ya da sevme ihtimalimiz olan yerlerden başlayalım. Çünkü ancak seversek isteriz ve istersek başlarız. Bu bakımdan başlangıçta yapacağımız tercihin uzun vadeli sonuçlarını da ince eleyip sık dokuduktan sonra gerekirse ciddi sürelerde ara verip dinlenmeyi de göze alarak başlayacağımız noktayı bulmalıyız. Bu nokta doğru seçimse zaten bu seçimin motivasyonu bizi belli bir süre sürükleyecektir ama yanlış seçimse işte o zaman denemek zorlaşacaktır. Fiziksel olarak başlamış olmanız benim kast ettiğim anlamda ruhsal anlamda hazır olmadan gerçekleşirse başlamış sayılmazsınız. Karşınıza çıkan ilk engelde ben zaten buraya ait değilim der durursunuz. Hâlbuki bir durun, düşünün henüz denemediniz bile. Ne demiştik artık sizden istenen başarmanız değil sürdürmeniz ve bu ancak ve ancak deneyerek mümkün.

Bilal ERTUĞRUL

17 Aralık 2012

13:16

Read Full Post »

WHEN & WHY I FEEL HAPPY?…

Today I was in a group in which we discussed about time, human emotions and some other subjects. During our conversation we asked everyone to tell us three times in general when they feel happy. I said something there but when I come to home I want to concentrate on that issue and share my answers with you, my dear readers. Times are free to imagine or reality and we don’t give any borders to answers.

The first time I feel happy is feeling about people who lives in hard conditions over the world. With this thinking I feel I’m lucky enough over this world and in my stressful times I use this as a motivational idea to pass that situation and move forward. Maybe it is a little strange to think about bad conditions and feel happy but I know unless we don’t mention that people we couldn’t understand our luck. But when we imagine their conditions, and their will to live, we can be happy about our conditions. Wherever and whenever we are, there are others who live in worse conditions and just this fact shows us we have to be happy with our conditions.

The second one is maybe a little self-constructed for me, thinking about the love of rain and soil. People who know me well will guess this. There is not any time or condition makes me happier than this crazy love of nature. When rain comes soil prepares itself for its biggest lover. It opens its all holes to be filled by rain. There isn’t a bigger love than this in which one lover gives all of itself and the other fills them without any question. When they find each other their smell comes through all of living things deeps and the entire world relaxes with it. I strongly believe that smell is human beings first smell and because of that, it comes through our soul’s deepest stages. And when they finished their meeting, they give the signs of a new and beautiful life. This is amazing and not only when I live that times but also when ı think about that I feel relaxed and happy. I believe this is a gift from God not only to remember our creation but also to give an emotion about our endless survey over this world.

The last and maybe the meaningful time is thinking about a time, that is my last time over the world. When I feel in that way, I start to tell myself why I have to complain, become sad about tomorrow which I don’t know if I will live or not. I totally know that I couldn’t guarantee I will live or not just at next second and nobody can guarantee that to me. With this thinking, after a short time I decide to feel happy about that time because it could be my last time and I have to be happy in my last picture in this world. That was a quote in one book in which father says to his son; “Bring my grandson to me, I will feel happy when he is around and hopefully give a smiling picture when thinking about the beautiful life which lies in front of him. I know I don’t smile enough in this world, because I never thought it will end and I never give enough thanksgiving for the whole beautiful things I have lived. If I could recognize every moment which I breathe was a gift from god I would smile any time I find…” When thinking about that way I feel I’m lucky just because I live and smile like crazy because that is enough to be happy…

Bilal ERTUĞRUL

6 July 2012

22:24

Read Full Post »

LİDER HAVA OLMALIDIR…

Antik çağlarda insanlar henüz bugün ulaştığımız teknolojik düzeye ulaşmadıkları dönemde evrene, onun oluşumuna, onu yönlendiren güçlere bizden çok daha fazla merak duyuyorlardı. O çağlarda doğayla iç içe yaşayan ama bugüne nazaran çok daha savunmasız olan insanlar bu merakın sonucunda evreni oluşturan dört ana element üzerinde fikir birliğine varmışlardı: Ateş, Hava, Su ve Toprak. İstisnasız her toplum bu güçlerden çekinmiş, bu çekinceyle beraber her birisi en üstün gücü belirleyip ona adaklar adamaya başlamıştı. Bugün bize saçma ve anlamsız gelen pek çok ritüelin doğuşu o dönemlere dayanmakta ve aslında yaşamına devam etme isteği kadar basit bir anlam taşımaktaydı. Sonra çağlar geçti, zaman kimisinden izler dahi bırakmayacak kadar hızlı ilerledi. Ve insanlar bu elementlerle kurdukları bağı kaybetti. Ben bugün sizlerle liderliği, nasıl lider olunacağını paylaşmak istedim ve bu bağlamda o ritüellere dönüp bu 4 ana elementin özellikleriyle soyutlama yaparak size mecalimi aktarmaya çalıştım.

Ateş, Hava, Su ve Toprak, bugün bile yeri geldiğinde insanoğlunun karşısında çaresiz kaldığı, medeniyetine şekil veren elementler.

Ateş dik başlıdır, bir kez yanmayadursun her şeyi ama her şeyi yok edecek güçtedir, toprağı hakimiyetine alır çünkü ona anlam katan her şeyi bir anda yok etme yetisine sahiptir. Ama su ve havaya karşı çaresizdir. Su değmeyedursun hemen söner, etkisini kaybeder. Hava ise onu istediği gibi idare eder. İstediği anda istediği yöne sevk eder.

Su en uysal görünenidir. Sanki hiç yerinden ayrılmayacakmış, her şey aynı şekilde devam edecekmiş gibi bir görüntüsü vardır. Ama bir akmaya dursun önünde ne ateş durabilir ne de toprak. Ateşi söndürür, yok eder, toprağı ve onun tüm güzelliğini, yaratıcılığını bir anda sularına katıp götürür. Sonra derinlerinden aldığı çok ama çok büyük, tahmin edilemeyen, tahmin edilebilmesi için içine girmek zorunda olduğunuz gücü vardır. Ama tıpkı ateş gibi hava onu da yönlendirir. Ona gücünü veren de alan da odur. Dengesini de yönünü de o belirler.

Toprak en üretken olanıdır. Her şeye hayat veren, dünyada diğer her şeyin olma sebebidir. Suyu içine alır, altından akıtır, dahası onu kullanır. Onsuz yapamayacakmış gibi durur ama ona sınırlarını veren de yine odur. Ateşi güçlendirir ya da üstüne çıkarsa söndürebilir. Ateşin sudan korunacak tek noktasıdır. Ama o da havaya karşı çaresizdir. Havayı etkileyemez ama ondan etkilenir. Onu ateşin üstüne de, suyun önüne de taşıyacak yegane kuvvet odur.

Tüm güçlerin sınırları, var ya da yok oluşları mevcuttur ama hava farklıdır. Hava onlara anlam yükleyen, sınırlandıran ya da coşturan sözün özü yok etmeden onlardan sonuna kadar faydalanabilen ve sonunda onlarında bir varlık sebepleri olmasını sağlayandır. Bu yüzden bana göre hepsini yöneten havadır. Bu yüzden bence; Lider Hava Olmalıdır…

Günümüz dünyası geçmiş asırlara oranla çok daha zorlu bir dünya halini almıştır. Bir zamanlar renkli boyalarla, sınırlarla ya da onların ulaşamayacağı en ufak bir ayrıntının hakimiyete alınmasıyla binlerce, yüz binlerce hatta milyonlarca insan yönetilebilir, kolayca yönlendirilebilirdi. Ama artık her şey değişti. Bilgi arttı, sınırlar en azından çoğunluk için hayallerin ötesinde ortadan kalktı. Doğayı yönetmek kolaylaştıkça insanı yönetmek zorlaştı. İşte bu yüzden her zaman belirttiğim gibi 21. Yüzyılın bu ilk çeyreği belki de liderlik tarihi açısından en kısır zaman dilimi oldu. Artık insanları yönlendirmek ya da yönetebilmek çok daha zor oldu. Ve belki de bu sebepten dünyada liderlik, nasıl lider olunması gerektiği, özünde lider doğulduğu mu yoksa olunduğu mu üzerine tartışmalar aldı başını gitti. İşte bende bu yüzden bu yazımı kaleme aldım. Ama öyle klişe lafların gevezeliğiyle değil kadim zamanların bilgelerinin öğütleriyle sonuca ulaşmaya çalıştım.

Yazımın başlığında da belirttiğim gibi; Lider Hava Olmalıdır… Bu hem doğuştan gelen hem de sonradan kazanılan yani her ikisinin de taşınmasını zorunlu kılan bir yoldur. Hava olmak, her şeyi kapsamak, senin dışında kalana da vakıf olmak ama aynı zamanda kendini de kontrol edebilmek zorunluluğu getirir. Hava diğerlerinin birbirine yaptığı gibi ötekini yok ederek değil de ötekini asıl amacına ulaştırmayı gerektirir. İşte bu yüzdendir ki bugünün dünyasında Lider Hava Olmalıdır… Ancak hava olarak su kadar dingin olanların derinlerinde yatan gücü açığa çıkartabilirsiniz. Ancak hava olarak ateş kadar dik başlı, asi, had bilmez olanlara gücünü kontrol ettiğinde ne kadar faydalı olabileceğini yoksa kendisini de yok edeceğini gösterebilirsiniz. Ancak hava olarak toprağın yaratıcılığını koruyabilir ve aynı anda ona sudan üretmeyi, ateşten şekillendirmeyi öğretebilirsiniz. Ancak hava olarak her şeyi, herkesi, onlara rağmen ama onlarla yönetebilirsiniz. İşte bu yüzden bu kadar genişlemiş bir dünyada liderler ancak hava olabilirler. Bugünün dünyasında onları, diğer güçleri tek başlarına bıraktığınızda çıkartacakları her sorunun sonunda sorunu hallederek ama yine de onları yok etmeyerek liderlik yapılabilir. Geriye kalan tüm elementleri en az kendileri kadar işin içine katmak için, onlardan önce ve sonra orada olduğunu ve kalacağını göstererek ama yine de onlarla olmayı öğrendiğini hissettirerek lider olabilirsiniz. İşte bu yüzden dünya ne kadar büyürse büyüsün, kontrolsüz güçler ne kadar çoğalırsa çoğalsın, lider hava olursa daha mutlu yarınlara ulaşılabilir. Daha güzel yarınlar için, Lider Hava Olmalıdır…

Bilal ERTUĞRUL

16 Mayıs 2012

21:43

Read Full Post »

SENEDE BİR GÜN…

SENEDE BİR GÜN…

Senede bir gün ne eksik ne fazla

Yolun başında, denizin ortasında, kayıklara selam söyle arkadaş

Ama rıhtımda toplanıp dedikodu yapanlara değil

Boğazın orta yerinde yapayalnız dolaşanlara…

Ufuktan hilalin cemali görününce kaçanlara da değil

Bilakis tan vakti gün ağarıncaya kadar orada duranlara…

Ha unutmadan bizim ihtiyarlara da uğra,

Tabii sabahın köründe ayık olan bulunursa.

Sonra hafiften kıyılara yol al

Takıl bin bir umutla güne başlayanlara

Onlar olmazsa çoktan yaşanmazdı bu dünya.

Sahilde açan erguvanlar tanır seni nasılsa

Derin derin ve sadece benim için bir sefer kokla.

Orada köşe başında hani o bitmeyecekmiş gibi duran yokuşta

Bekleyen biri olmalı bu zamanda

Söz vermişti ya yıllar yıllar ardında

Ben çok bekledim rastlamadım zamanında

Sen yine de bir yokla

Nemelazım belki gelir bir de bize gönül koyar da

Uğraşmayalım şu yalan dünyada bir de onunla…

Yolun sonunda altın boynuzda biraz duraksa

Aman ha Haliç’e sakın aldanma

Demişler ya bin güzel yatar bu sular da

Hepsi de tek boynuzda oldu muamma…

Ama balıklara o güzelim balıklara

Hani oltadan kaçmak bir yana

Ona doğru koşanlara

Benden son bir seda yolla

Onlar anlarlar

Ne de olsa bir zamanlar en yakın dostumdular

Az mı dertleştik

Dedim ya sakın onları unutma

Nihayet geriye dön dahve-i Kübra anında.

Seneye aynı gün yine uğrarsın nasılsa

İstanbul’umu bir yıl daha yaşlanmış bulacak olsan da…

Bilal ERTUĞRUL

30 Nisan 2012

18:45

Read Full Post »

SENDEN SONRA…

SENDEN SONRA…

Senden sonra yaşamadım ki ben.

Hiç kimseyi sevmedim sevemedim dememe gerek yok zaten.

Bir Eylül sabahında,

Ömrümün baharında tanıdığım senden sonra

Hiç bahar görmedim ki ben.

Ne anlamı vardı sensiz güneşe baş kaldıran kardelenlerin

Ne açtığını ne de solduğunu anlamadıktan sonra…

Geçenlerde takvim yapraklarını karıştırdım da

Senle başlayan zamanlara daldım yine

Senden sonra yaşanmamış yılları andım

Sahi o kadar oldu mu dedim kendi kendime,

Acıdan başka izahı olmayan bir imkansız aşka dönüştün mü?

Halbuki sensizlik hazan yellerinde kaybolmalıydı

En azından öyle söylenmişti antik masallarda.

Ama inan ki senden sonra

Bir yerlerden esen ne estiği ne de gittiği yer bilinmeyen

O rüzgarlara hiç rastlamadım.

Bilmiyorum rastlamışsam da adın andım olsun anlamadım

Bir nevi Fuzuli oldum

Sana sene geçmeyen her anı adadım

Ama bir an bile sana gelemedim

Çok uzaklarda olmasan da

Senden sonra hep bir yanım eksik oldum

Hep kendimi kandırdım

O kömür karası gözleri başka gözlerde bulurum sandım

Sana benzemeyen her şeyde seni aradım

Yani anlayacağın senden sonra

Geriye ne kadar hüzünlü beste kalmışsa

Onları sen tamamla

Dedim ya ben senden sonra…

Bilal ERTUĞRUL

29 Nisan 2012

21:38

Read Full Post »

NEREDEN NEREYE?

Son dönemde uluslar arası toplumun belli kesimlerini etkisi altına alan bir soru var: İnsanoğlu nereden geldi, nereye gidiyor? Geçtiğimiz günlerde her biri farklı ülke ve kültürden gelmiş, farklı eğitimler almış ama her birisinin öznesi insan, ya da en temel anlamıyla dünya insanı olan bir grupla bu konuyu tartışma, fikirlerimizi paylaşma fırsatı buldum. Evet, sahiden biz nereden gelip nereye gidiyorduk?

Aslında bu konu üzerine daha önceleri de kafa yormuştum. Özellikle kimi zaman belli bölümlerini sizlerle paylaştığım Modern Toplum Paradigması yazılarımda bu konu temel çıkış noktalarımdan birisini oluşturmaktaydı. Her neyse biraz tartışmadan bahsedeyim. Fikir paylaşımımızın başlangıcında grubun moderatör olarak atadığı bir arkadaşımız ortaya bir fikir attı. Onun önerisine göre herkes popüler kültürden örneklendirmek şartıyla “Nereden gelip, nereye gittiğimiz” sorusunu geometrik bir şekille açıklayacaktı. Şekil yoluyla kafalardaki düşüncenin somutlaşmasını sağlayacak, popüler kültürden aldığımız örnekle de ütopyadan ziyade gerçekle uğraştığımızı kanıtlayacaktık. Bu fikir çok hoşuma gitti ve tartışmanın gelişimini merakla beklemeye başladım.

Önce grubumuzda yer alan bir Fransız arkadaşımız söz aldı. Matematik lisansını Yazılım Mühendisliği yüksek lisansıyla tamamlamış, kendinden emin, bilimsel konuştuğunu ya da en azından tamamen bilimsel olduğunu daha konuşmasına başlarken herkese kabul ettirmek isteyen birisiydi. Bana göre düz bir doğrunun üzerinde ileriye doğru hareket ediyoruz dedi. Ne başlangıcımız ne de sonumuz belli ama ilerlediğimiz gerçeği teknoloji ve onun hayatın her alanında görülen etkileriyle apaçık ortadadır, dedi. Bilimsel anlamda birkaç örnek saydı ve en önemli kanıtının da evrim olduğunu Neondertallerden günümüze gelen evrimimiz olduğunu dile getirdi. Özellikle evrim teorisi gibi henüz başlangıcı kanıtlanmamış, canlıların sudan karaya çıkışı ve ilk canlı molekülün oluşumu, bu sebepten de bence örnek olarak verilmesi tartışmanın boyutlarını değiştirebilecek bir örnek vermesine rağmen arkadaşlarımız mantıksal eleştirilerle neden onun gibi düşünmediklerini açıkladılar.

Sonra bir arkadaşımız eleştirdiği bu yaklaşımın yerine insanın çizgisini salınım yapan bir eğri olarak dile getirdi. Onun da yaklaşımında en azından şimdilik baş ve son yer almıyordu. Güncel hayattan örnek verdiğinde aynı anda medeniyetin ve gelişmenin farklı aşamalarında yer alan binlerce farklı topluluktan oluşan bugünkü dünyaya bakmamızın ve herkesin bu karmaşa içerisinde bir şekilde ilerlemeyi başardığının görüldüğünü söyledi. İlerleme olarak yaklaştığı şeyi madden görülebilen, daha da doğrusu bilimsel olarak kanıtlanabilecek her alanda olduğunu da açıklamalarına ekledi. Yine bazı arkadaşlarımızdan eleştiriler aldı. Kimileri sadece maddi yaklaşımın insanın gelişimini açıklayamayacağını belirtti, kimileri ise ilerlemenin kesintisiz devam etmesinin bir hata olduğunu, ilerlemenin duraksamalar yaşadığını ve bu duraksamaların her hangi bir şekilde her iki yaklaşımda da yer almadığını belirtti.

Tam da bu aşamada ben söze girdim ve kendi yaklaşımımı paylaşmaya karar verdim. Bana göre, İnsanoğlunun yolculuğunun bir başlangıcı var, tıpkı bir sonucu olduğuna inandığım gibi. Bunu bilimsel olarak kanıtlayamayacağımı ama genel insanlığın insanlardan oluşan bir popülasyon olduğunu ve bu popülasyondaki her bir örneğinde doğum ve ölümle, başlangıç ve sona sahip olduğunu belirttim. İnsanoğlunun serüveni için çizdiğim geometrik yaklaşım ise iç içe birbirleriyle farklı kanallardan bağlantılı bir daireler zinciri olduğunu söyledim. Bu şekil yani iç içe geçmiş dairelerin merkezinde her şeyin tek bir bağlantısı olduğu ya da sistemin merkezi dengesini tutan bir nokta olduğunu da ekledim. İşte o nokta insanlığın özüdür. Herkesin ulaşmaya çalıştığı yolculuğumuzun başında ve sonunda onun çevresinde buluştuğumuz Dünya İnsanlığının Ortak Noktası. Yolculuğumuza ona farklı uzaklıklarda başlayan dairelerin üzerinde başlarız. Zamanla ticaret, savaş ya da teknoloji adını ne derseniz deyin bir kanalla daha içerde ya da daha dışarıdaki bir noktaya geçiş yaparız. Geçiş dönemlerinde kendi çemberimizde merkeze daha dış bir halkaya geçersek zamanın boşaldığını ve değersizleştiğini hissederiz. Daha uzun bir mesafeyi bize bir alt çemberde verilen zamanda aşarız. Aslında geldiğimiz son aşladığımız yerin paralelidir ama değişim dönemlerinde sanki zamanı sayısal manada uzatmış (örn: ortalama yaşam ömrü), ama değer anlamında kısaltmış oluruz. İşte bu sebepten bugün hepimiz zamanın çok hızlı geçtiğini ama çok uzun yaşadığımızı ya da yaşayacağımızı düşünüyoruz. İşte bu sebeptendir ki bana göre modern toplumda pek çoğumuz daha dış bir yörüngeye yani insanlık merkezinden uzak bir yörüngeye geçtik. Bu nedenledir ki barbarlık tarihte hiç olmadığı kadar bizim dönemimizde ilgi çekiyor. Bu nedenledir ki savaş ya da kan, cinsellik ya da saf et düşkünlüğü halen dünyada en çok ilgiyi topluyor. Bu nedenledir ki hissizleşmek ve maneviyattan kopmada Roma bile bu günlere gıptayla bakıyor.

Ben bu tarz duygusal, farklı ve biraz da kışkırtıcı bir tanımlama yapınca tartışmamız uzadı da uzadı. Kimisi fazla romantik buldu kimisi bilimsel tabanın zayıflığından dem vurdu. Ama yine de bir kaç farklı fikirle beraber gecemizin sonunda en çok tutan fikirlerden birisi de bu oldu. Bende bu yazımda sizlere bu tartışmayı ve fikrimi paylaşmak istedim. Dedim ya benim şeklim biraz karmaşık ama bana göre serüvenimizde hiç homojen değil. Peki ya size göre; ”nerden geldik, nereye gidiyoruz…”

Bilal ERTUĞRUL

23 Nisan 2012

20:27

Read Full Post »

Sana Beni Sevme Demedim mi?

Seni bir gün yolumu şaşırıp girdiğim bir kafede görmüştüm. Tek amacım akşamüstü şehrin kalabalıklarından kurtulup az biraz kafamı dinlemekti. Aslında pek aşık olacak havada da değildim. Ama gözlerin o kadar güzeldi ki bakmadan duramadım. Sanırım sen de anladın ve arada bir gelip muhabbete daldın. Nereden bilecektin en büyük hatanı yaptığını. Ve ikimizi de çıkamayacağımız bir zindana kapattığını. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan, akşam için verilmiş sözleri teker teker unutarak, yanında durmak istiyordum. Sanki bambaşka bir dünyadaydım. Sonra seni bir daha nerede, ne zaman göreceğimi bilmeden ve sadece umutların doldurduğu aydınlık bir geceye dalmıştım.

Gece yastığa başımı koyduğumda bilinmez bir girdaba girmektense adını, kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini bilemedeğime içten içe seviniyordum. Nasıl olsa Karacaoğlan gibi yarın bir başka güzel görecek ve onunla uçsuz bucaksız hayallere dalacaktım. Yani sen de benim için herkes gibiydin ama yapamadım. Bir çift göze dalmıştım, baktığım her yerde seni görür olmuştum. Birkaç gün sabrettim. Sonra bir gece akşamın geceye yol verdiği vakitlerde bir daha görmem ama içimdeki son kırıntıları da temizleyeyim diye yine oraya gittim. Adını bile hatırlamadığım bir yere giderken yaşadığım anlık dalgınlıklar, hafiften yokluk ile varlık arasındaki geçişlerle kendimi sana bakarken buldum. Önceleri inanmadım ya da inanmak istemedim. Çünkü ne seni ne de kendimi bir felakete sürüklemeyi hiç mi hiç istemiyordum. Platonik sevdaların eşlik ettiği gecelerimden o kadar memnundum ki, onları sana dahi kaptırmak istemiyordum. Sonra bir ara sen geldin, geçerken hafiften bir selam verdin. Belki de ben öyle anladım. Ama gözlerinin küçülmesi ve sahilden uzaklaşan bir gemide güverteye yaslanmış yolcunun keşke bir fırsatım olsa da atlayıp şu küçülen yurduma, vatanıma geri dönebilsem çaresizliğiyle sana geldim. Usulca kalktım ve yanına oturdum. Sen de beklemiyordun. Sonradan anlattığın kadarıyla şok olmuştun. Anlatacak o kadar çok şeyim vardı ki adını bile kalkarken öğrenebiliyordum. Sonra baya yorucu olsa da tek bir resmini buldum ve annesini kaybetmiş çocuğun onu son gördüğü anı koynuna alarak yattığı gibi ben de gözlerine bakarak uykuya daldım. Hayatımın en güzel rüyasını göreceğim, en rahat uykuya dalacağımı nereden bilecektim.

Ertesi gün bir cesaret seni arayıp buldum ve yolladığım tek mesaja “Nerede olacaksa olsun, yeter ki gözlerini bir kez daha göreyim…” deme münasebetsizliğinde bulunarak tüm günümü sana adadım. Aslında hiç böyle yapmazdım. Birinden az bir şey hoşlansam kaçardım. Çünkü ben mutluluğu bulamamış, düzensizlikler içinde sallanmış bir düzen palavrasıyla geçinip gidiyordum. Ama her insan hata yapar derler ya sen de benim hatama çoktan ortak olmuştun. Önce anlayamadım. Ne bulmuştun ki bu kel, bodur hafiften nargile kokan, çok konuşan az dinleyen adamda. Yoksa sende yokluğa merakını mı giderecektin benim üstümden. Her ne olmuşsa olmuş bir yanlışı doğru zannetmiştin. Bilmiyorum bugün olsa yine aynısını yaparmıydın. Yoksa akıllanıp kaçarmıydın bu beladan. Hikayenin devamında nerede, nasıl kaçacağımı merak ederek seviyorum seni.

Biliyorum korkumdan kaybettiğimi en güzel hikayelerimi… Sırf bu yüzden sana beni sevme demedim mi zaten. Bu yüzden sana yine beni sevme demiyor muyum, bu yüzden bu yazıyı yazmıyor muyum? Ne olur bir kez beni dinle… Sakın ha beni sevme… Zaten ne işin var bu yokluk yurdunda… Git layığını bul, benden kaç, merak etme kaçanı kovalamam. Zaten hep bu yüzden kaybediyorum ya. Bu yüzden sende de ben olamam ya… Neyse lafı uzatmadan kısaca söyleyeyim… Sana beni sevme demedim mi?

Bilal ERTUĞRUL

20 Şubat 2012

15:48

Read Full Post »

GURBET KUŞU…

Uzakta çok uzakta kalmıştır memleket

Nerde olursan ol bitmez tükenmez bu hasret…

Bazen bir kuşun kanadından alırsın selamını

Bazen ıslanmış bir toprağın kokusundan…

Yalnızsındır kalabalıklar için de yalnız,

Ve bilirsin dönüşü olmayan bir yol ancak bu kadar ıssız!

Sebepsiz değilsindir elbet;

Ama nereye gidersen git namın artık vatansız…

Tek başına vakit geçmez odalarında

Kaldığın yer Paris’in en güzel yeri olsa da

Hani sonra birden üşürsün ya

İşte o anlarda perişanlığını anla…

Arada sebepsiz kavgaların gelir aklına

Yaşanmışlıklara dalarsın,

Bilirsin artık o günler senden çok uzakta…

Ve bilir misin en çok yağmur yağdığında üzülürsün

Kafanı koysan da bu kadar uzakta uykuya bile dalamazsın

Sonra günlük meşgaleler gelir

Unutur gibi olursun

Ama an be an ne kadar çalışsan da

Her yağmur yağdığında anlarsın

Bu yolun sonunda dünyanın en büyük adamı da olsan

Ananın, sevdanın, vatanın kokusuna uzaksın

Bu yüzden ey gurbet kuşu

Ne kadar yükseğe uçarsan uç

Ne kadar ulu bir dağı yurt edinirsen edin

Sen halen gurbette mezarı bile kazılmayacak bir gariban gurbet kuşusun…

Bilal ERTUĞRUL

20 Şubat 2012

00:28

Read Full Post »

According to holy books, when Adam created, he had everything in his hands. And for all of the things that he had, he just had to obey a unique rule: Not eat the red Apple. However his curiosity closed his eyes and without thinking about what he had, he ate that red Apple. After that he sent to the World and journey of Human started. Also Darwin, when explaining evolution of species from one species to Human, used the theory of curiosity during explanation of species journey from underwater to Grand continents. The biggest explanations of Human creation have a unique common characteristic that is the role of curiosity in start of the Human journey. Not just start of journey but the biggest steps of humanity in this journey are also results of curiosity. It is the same logic for my desire to study at graduate level.

Read Full Post »