Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Bu Soruyu Düşünün Bakalım…’ Category

Türkiye 2 gündür sokaklarda… İnsanlar bir şekilde seslerini duyurup, toplumun kanayan yaralarından birisine karşı duruşlarını gösteriyorlar. Tarsus’da hayatının baharında, önünde yaşayacağı onca yıl varken tecavüze uğrayıp hunharca yakılan Özgecan’ın yası bu ülkenin son dönemdeki en büyük yaslarından birisi olmaya doğru gidiyor. İnsanlığını öldürmemiş, bir şekilde kırıntılarını bir yerlerinde saklayabilmiş herkesin yüreğinin bir yerine düşen ateş olup çıkıverdi Özgecan. İnsanlar hem acısını paylaşıyor hem de suçlunun kim olduğunu, benzer cinayetlerin nasıl durdurulabileceğini tartışıyorlar. Peki, Özgecan kimdi, katili, o gencecik cana kıyanlar kimlerdi?

Özgecan, milyonlarcamız gibi benimde tanımadığım, daha önce görmediğim ama aslında hayatımın her anında bana pek çoklarından yakın olan birisiydi. Özgecan; çok sevdiğim bu ülkede bir türlü kıymetini anlayamadığımız fidanlarımızdan birsiydi. Belki tanışmamıştık ama onun gibi onlarcası geçmişti ömrümden ve geçecekti, kimisi kısmen kimisi derinden etkileyecekti. Bazılarını hiç unutamayacaktım, bazılarından kaçacaktım ama hepsi hayatıma o ya da bu şekilde anlam katacaktı. Özgecan, bu toplumun yarattığı kültürün masum kurbanlarından sadece birisi. Ondan önce de çok kurban verdik ve belki de ondan sonra da kurbanlarımız olacak. Her seferinde seslerimiz yükselecek, paylaşıp duracağız tepkilerimizi ama hiçbirisini geri getiremeyeceğiz. İşin kötü yanı bu masum fidanların katili olduğumuz gerçeğiyle yüzleşmekten sürekli kaçacağız. Evet, Özgecan’ın ve ondan önce katledilmiş onlarca canın katilini uzakta aramaya gerek yok. Hepimiz ellerimizi alıp bakınca kandan başka bir şey görmeyeceğiz. Bu gencecik masumların kanından başka bir kan değil ellerimizdeki ve ne gün o kanlı ellerin bize ait olduğu gerçeğiyle yüzleşirsek o gün Özgecanları kaybetmemeyi başaracağız.

Biliyorum bu satırları okurken bazılarınız zoruna gidecek, “ne yani 80 milyonu 3 insanlıktan çıkmış mahlukat yüzünden katil mi ilan ediyorsun” diyenler olacak, “ben her zaman bu cinayetlerin karşısında sesimi çıkardım, elimden geleni yaptım, nasıl katili ben olurum?” ama kusura bakmayın bu gaddarlığın aramızda filizlendiğini, o katillerin bizden birileri olduğunu görmezden geldiğimiz sürece, bu ölümlere ferman çıkardığımız sürece eli kanlı katillerden başka bir şey değiliz. Bugün Özgecan’ın önce tecavüz sonra yakılmasıyla yüreğimize düşen acı elimizdeki kanı temizlemeye yetmeyecek. Çünkü yıllardır uçkuruna hakim olamayan canilerin anlık tatminlerine kurban verdiğimiz onlarca cana rağmen değişmediysek, değiştiremediysek suçun en büyük ortakları da biziz demektir. Bugün Özgecan için göz yaşlarımızı akıtmak yerine birilerini suçlayıp kendimize hiç dönüp bakmadıysak, utanmadıysak hayatının baharında koparılan bu fidan için yaşattığımız bu kültürden, suçlu biziz demektir. Bundan önce öldürülen onlarca kadının hikayelerini üçünce sayfalardan okuyup geçen, en çok önemsediğimizi birkaç günde unutan da biz değil miyiz? Peki, o zaman nasıl bu katlin ortağı değiliz?

Özgecan’ın katili benim, sensin ve bizim gibi gözünün önünde koparılan onlarca fidana karşı dur diyemeyenlerden başkası değil. Peki, ne zaman bu kadar duyarsız olduk, sanırım işin orasını bu sefer anladım. Özgecan’dan önce kaybettiklerimizi anamız, bacımız ya da çok değil 2 gece önce yüreğimizi çıkarıp ellerine sunacak kadar sevdiğimiz yârimiz kadar önemsemedik. Onların da birilerinin anası, bacısı, yâri olduğunu, onlarla beraber solan hayatların da en az bizimkiler kadar kutsal olduğunu ve en temelde her şeyin üzerinde kadın, ana, bacı, yar olmadan “insan” olduklarını ve yaşama hakkının en az bizim kadar onların da hakkı olduğunu hatırlasaydık ya da hatırladıklarımız da unutmasaydık belki bugün Özgecan aramızdaydı. Çünkü ancak unutmasaydık, unutturmasaydık toplumun içinde yeşermiş bu caniliği engelleyebilirdik. Peki biz ne yaptık, hep canımız yandığında sesimizi çıkardık, ateş bizim ocağımıza düştüğünde yandık, canilerle her gün yüzleşmemize rağmen üç maymunu oynamaktan bıkmadık.

Bugün bu ateş tüm ülkeyi yakıyorsa utancımızın artık taşınmayacak hale geldiğini umut ediyorum. Artık içimizde yeşerttiğimiz bu kültürel uçkur sevdasının, hep ötekileştirerek baktığımı, ne sevincini ne acısını paylaşamadığımız insana değer vermemenin, bizden uzakta olan bize hiç uğramayacakmış gibi hayatlarımızı sürdürüp, olanları hep uzaktan izlemenin taşınmayacak boyutlara erişmiş olmasını, yüreğimize hançer gibi saplanan, oluk oluk dökmeye utandığımız göz yaşlarımızın akma zamanının geldiğini umut ediyorum. Ama dedim ya sadece umut ediyorum, şu anda ne halde miyim, ellerime bakıyorum kan görüyorum, evim, sokağım, şehrim, ülkem; dört bir yan eli kanlı katillerden ibaret ve bu kanın katlettiğim son fidanın kanı olmasını umuyorum. Göz yaşlarım, yüreğimin taşıyamayacağı boyuta gelen, adı her aklıma geldiğinde yanı başımdan koparıldığını düşündüğüm bu fidanın acısını unutmayacağım ve adını her andığımda bir kez daha katil olmamak için elimden gelen çabayı göstereceğim. Gelin siz de başkalarını suçlamaktan, birilerini karalarken kendinizi akladığınızı düşünmekten vazgeçin. Önce hep beraber katil olduğumuzu kabul edelim, edelim ki bir daha yüreklerimize hançer gibi batan bu acıları yaşamayalım. Kabul edelim ki bir fidanın daha koparıldığını görmeyelim. Yoksa, eğer öncekiler gibi yaparsak, birkaç gün sonra unutursak ve bir daha hatırlamazsak günü gelir bu acı sizin, benim, herhangi birimizin ocağına da düşer ve o gün katlettiğimiz onlarca fidanın yükü bizi ezer. Ve o gün ateşin sadece düştüğü yeri yakmaması gerektiğini, bu katil düşüncenin bize uğramaz olmadığını anlarız, ama ne giden fidanlarımızı geri getirebiliriz, ne de elimizdeki kanı temizleyebiliriz. O yüzden bu son olsun…

Reklamlar

Read Full Post »

GELECEK BİLİŞİMDE, PEKİ BİZ NERDEYİZ?…

Tarihin başlangıcıyla beraber insanlar tüketici bir topluluk olarak ortaya çıktılar. Zamanla sayıları arttıkça üretime geçmek zorunda kaldılar. Dünyanın her çağında savaşlar üretim faktörlerine sahip olmak için yapıldı. Önceleri tarıma elverişli ovalar ya da hayvancılığa elverişli alanlar için savaştılar. Bundan 150 yıl önce dünyada hakimiyet savaşları kömür ve çelik üzerinden yapılmaya başlandı. Sonra 2. Dünya Savaşı sonrası neredeyse her ülkeye müdahalenin altında petrol vardı. Yarın uranyum için çıkacak savaşlar üzerine şimdiden pek çok film yapıldı, kitap yazıldı. Ancak tarih kazananların her zaman üretime değil tüketime yön verenler olduğunu yazdı. İnsanlar üretim için savaştı ama her zaman tüketim kazandı. Tarih başladığından bu yana mal tüketimine ticaret yön verdi. Ama insanlar son 30 yıldır başka bir şeyi daha tüketmeye başladılar: Bilgi. İşte bu yeni tüketim aracının doğurduğu alanın adı ise Bilişim olarak konuldu. Önceleri IBM, Microsoft, Google bu pastadan aslan payını alırken son dönemde sosyal medya çılgınlığıyla beraber Twitter ve Facebook yeni sektörün göz bebekleri oldu. Dünyanın gidişatı, bilginin değerlemesi ve merak dürtüsünün son tatmin alanı olması dolayısıyla önümüzdeki dönemde bilişim dönemi olacak, peki 2023’de en büyük 10 ekonomiden birisi olma hedefindeki Türkiye bu serüvenin neresinde? İşte bugün sizlere Türk’ün bilişimle imtihanını yazmak istedim.

Son 20 yıldır üniversitelere en yüksek puanla giren çocuklar tıp yazmamışsa ya Elektrik Elektronik ya da Bilgisayar Mühendisliği bölümlerini tercih ediyor. Yani ülkenin en iyi beyinleri bilişimin merkezine ya da çok yakınına konumlanan bölümlerde eğitim almak istiyor. Peki, bu olumlu veri girişi nasıl bir çıktı veriyor? Bence koskoca bir “0”. Çünkü, çoğunluğu Amerika Birleşik Devletleri merkezli eğitim almış hocalarından iyi eğitim alan çocuklardan hayalleri olanlar ya da bir başka deyişle sıradanın dışına taşanlar Yüksek Lisans eğitimi için kapağı ABD’ye attıktan sonra bu ülkede var olan şartlara bakıp geri dönmüyor ve bizde de bilişim kanımca hak ettiği yere gelmiyor. Burada gidip dönmeyen gençleri kesinlikle suçlamıyorum ve kendilerine göre en doğrusunu yapıyorlar. Ben burada hatayı düzgün bir planlama yapmadan bu gençleri yurt dışına gitmek zorunda bırakıp sonrada efendim beyin göçü demekten başka bir şey yapmayan bir ülkenin genelinde, özelde de yönetiminde buluyorum. Bu gençler ABD’ye ülkeyi benden, senden ya da bir başkasından az sevdikleri için gitmiyorlar. Kendi yeteneklerinin ve kapasitelerinin farkında olan bu gençler ABD’de bu kapasiteyi tam olarak kullanacaklarını düşündükleri için oraya gidiyorlar. Peki, bu gençlerin gitmemesi ve onlardaki cevherin ülkeye kazanılması için ne yapılmalıdır? Nasıl bir politika izlenmelidir? Biraz bu konulara yoğunlaşalım.

Bildiğiniz gibi ülkemizde Türkiye’de bilimin üst kuruluşu rolünü oynaması için kurulmuş yegane kurum var ve onun da adı TÜBİTAK. Açılmış haliyle Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu olan bu kurum 1963’de pek çoklarının yerli otomobil hayaliyle yanıp tutuşan asker kökenli cumhurbaşkanı Cemal Gürsel tarafından kurulmuştur. Bu kurumun o günlerdeki temel görevi ülke yönetimine teknoloji ve bilimsel gelişmeler konusunda danışmanlık yapmasıydı. Zaman geçti, TÜBİTAK büyüdü, zaman zaman büyük tartışmaların ortasında kaldı. Çoğunlukla siyasi iktidarların nüfus mücadeleleriyle gündeme geldi. Ama bana göre bir ülke olarak asıl görevini yapmasını asla sağlayamadık. Bu kurumun bence asıl amacı çağın yönelimleriyle beraber ülkenin yeni değişimlere hazırlanması, topyekün üretim sahasında yeni teknolojilere geçişi desteklemekti. Bu yapılamadığı gibi dahası son 10 yılda Araştırma – Geliştirme departmanları ve politikaları da kurumun bünyesinde olması gerekirken Sanayi Bakanlığı çatısı altında şekillendi. Halbuki bilimsel gelişme tamamıyla gündelik planlardan, siyasetten ayrı tutulması gereken bir alandır. O halde tüm AR-Ge çalışmalarının acil bir şekilde TÜBİTAK çatısı altında toplanması gereklidir. TÜBİTAK çatısı altında tek merkezden yönetilecek teknoloji politikası hem kaynakların kullanımı hem de evrensel trendlerin daha rahat analiz edilip onlara uyum sağlanması için hayati önem taşımaktadır.

Bunun yanı sıra Yüksek Öğretim Kurulu eliyle yapılmasının daha uygun olacağını düşündüğüm bir genel bilişim programının uygulamaya konulması ve öğrencilerin bu alanda yönlenmesi sağlanmalıdır. Belli üniversitelerde görüştüğüm arkadaşların mevcut eğitim programlarının kendilerini hiçbir şekilde geliştirmeye müsait olmadığı yönündeki eleştiriler de dikkate alınmalıdır.

Son olarak bilişim de ilerleyeceksek bence eğitim sistemimizde başlayarak, AR-Ge projeleri kapsamına almamız gereken alanlar şunlardır:

1 – Sosyal Medya Geliştirme ve Yeni Sosyal Medya Kolları Oluşturma

2 – Özellikle çok ciddi bir büyüklüğe erişen oyun teknolojisi üzerine eğitimlerin arttırılması ve bu alanda yapılan prototiplerin desteklenmesi

3 – Yazılım ve donanım da sadece savunma alanına yapılan uzun süreli desteklerin daha geniş alanlara yansıtılması

4 – Tüm Ar-Ge çalışmalarının TÜBİTAK çatısı altında toplanması ve bu kurumun tamamen siyaset üstü tutulması

Bilal ERTUĞRUL

3 Mayıs 2012

16:13


Read Full Post »

TOPLUMSAL PLANLAMA VE EĞİTİM ÜZERİNE…

TOPLUMSAL PLANLAMA VE EĞİTİM ÜZERİNE…

Dün yazdığım kuşakların bir siyasi otorite tarafından kazanılacağına dair yazıma çeşitli tepkiler aldım. Kimileri Ak Parti’nin hali hazırda kuşakları kazandığını, kimileri Ak Parti’ye akıl vermenin haddi olmadığını kimileri çok fazla Ak Parti ağzıyla yazdığımı belirtti. Hepsinin fikrine saygım var ama sanırım bazı noktalarda açık olamadım. Bana göre Milli Görüş hareketinin lideri Sayın Necmettin Erbakan her ne kadar yeri geldiğinde çok ağır eleştirse de 2007 sonrası Ak Parti’nin aldığı oy oranlarının %50’lere dayandığını görünce daha 90’larda söylediği; “Bir gün her iki kişiden birisi Milli Görüşçü olacak” sözünü hatırlayıp mutlu olmuştur. Ben de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şu anda lider olduğu için, Allah (c.c.)nasip eder uzun bir ömür yaşarsa aynı mutluluğu nasıl yaşayabilmesi için yapılması gereken bir değişimi dilim döndüğünce aktardım. Lakin yazımda belirttiğim hususlar memleketin idaresiyle şereflenmiş her lider ve hareket için geçerlidir.

Bugün de dün az ucundan değindiğim eğitim üzerine yoğunlaşmaya devam etmek istedim. Malum son dönemde eğitim üzerine ciddi tartışmalar yaşandı. Kamuoyunda 4+4+4 yasası olarak bilinen geniş kapsamlı reform paketi yeni Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer ve ekibinin oluşturmak istediği eğitim sisteminin ilk aşamasını oluşturuyordu. Bana göre kapsamlı düşünüldüğünde çok önemli dönüşümlerin başlangıcını ifade eden ve desteklediğimi belirttiğim bu paketin halka yeteri kadar anlatılamamasıyla oluşan tartışmalar ne yazık ki eğitim sistemimize bir fayda vermedi. Yine her üniversite sınavı sonrası ortaya çıkan “0” çeken öğrenciler tartışmasının da bizi ileriye götürmediği artık hepimizin malumudur. İşte ben de bu yüzden bugün eğitim sistemimizi başka bir açıdan ele alacağım. Dün Eğitim sistemleri kuşak yetiştirir demiştim, peki, bizdeki kuşaklar nerede ve hepimizin içinden geldiği eğitim sistemimiz ne yetiştiriyor?

Eğitim sistemimizin ne yetiştirdiği üzerinde durmak istediğimden yazımda yüksek öğrenime yoğunlaşacağım. Ancak bir ülkenin genel eğitim sisteminin yargılanmasının ana okul düzeyinden yapılması gerektiğini de sizlere hatırlatmak isterim. Bu yüzden ben tarlanın nasıl sürüldüğüne değil hasadın nasıl toplandığı ve işe yarayıp yaramadığına değineceğim.

Bir eğitim sisteminin ne yetiştirdiğine bakmak için o sistemin en üst kısmına bakılır ve buradaki istatistikî bilgilerle analiz yapılır. Ülkemizde 1970’lere kadar bu değerlendirmenin yapılacağı alan liselerken, 1970 sonrası üniversiteler, öğrencilerin mezun oldukları bölümler dikkate alınırsa daha doğru analiz yapılır. Bu bağlamda bizim sistemimiz ne yetiştiriyor? Öncelikle 1970’lerden itibaren her üniversitenin kendi sınavı yerine genel bir sınav yapılmasıyla ülkenin en demokratik alanlarından birisi yüksek öğrenime geçiş olmuştur. Her ne kadar son yıllarda dershane, genelde maddi imkân ya da imkansızlıklar bu eşitliği gölgelese de Van’ın bir köyünden bir öğrenciyle İstanbul’un Etiler’inden bir öğrencinin aynı koşullar altında olmasa da aynı celladın elinde olması bana göre bir eşitliktir. Yani bana göre üniversiteye yerleştirme sisteminde sorun o kadar da büyük değildir. Peki, sorun nerde? Bundan 10 yıl öncesine kadar iki ciddi sorunumuz vardı. Unların ilki çok sayıda öğrenci sınava girmesine rağmen yeterli sayıda üniversite olmaması, ikincisi ise lise eğitimi ve özellikle mesleki eğitimin iflas etmiş olmasıydı. Hükümet u sorunlardan ilkinin çözümü için üniversite sayısını arttırdı. Bu özünde iyi bir adım olmasına rağmen bana göre yeterli planlama olmadan atılmış bir adımdı. 1930’lardaki her ile bir şeker fabrikası furyasının her ile bir üniversite versiyonuna dönüşmesi de uzun sürmedi. Halbuki daha planlı yapılabilirdi. Dikkat çeken en önemli eksiklikler öğretim elemanı eksikliği ve illerin sosyo-ekonomik durumlarına göre özelleşebilecek üniversitelerin yapılmamasıydı. Bu özelleşme örneğin bir tarım ve turizm şehri olan Şanlı Urfa’da bu alanlara yoğunlaşılırken, sanayi şehirleri olan Gazi Antep, Kayseri gibi şehirlerde kurulan yeni üniversitelerin tamamıyla teknik üniversite olması şeklinde olabilirdi. Ancak öyle olmadı. Her üniversitede şartmışçasına iktisat, fen edebiyat, işletme, eğitim fakülteleri kuruldu. Dahası YÖK tarafından daha önce konulan bariyerlerin kalkmasıyla Hukuk ve Tıp fakülteleri ve kontenjanları geometrik bir büyüme gösterdi. Peki, böyle mi olmalıydı? Bence “HAYIR”. Çünkü bu kadar üniversite açılacaksa bazıları sadece Hukuk ya da Tıp üniversitesi olarak planlanabilirdi. Örneğin Ardahan Hukuk Üniversitesi kurulur, burada hangi hukuksal alanlarda eksiklik olduğu belirlenir ve 20 – 30 bin kişilik bir hukuk şehri oluşturulurdu. Ya da Afyon Tıp Üniversitesiyle Tıp fakülteleri ve bağlı bölümlerden oluşan kompleks ve uzmanlaşmış üniversiteler kurulabilirdi. Bu yapılmalıydı ve bence sırf bu sebepten bile reform yarım kaldı. Mesleki eğitime yönelik de 4+4+4 reformu yapıldı. Bu reformunda amacına uygun uygulanıp uygulanmayacağını zaman içerisinde göreceğiz.

Bu iki konu dışında son günlerde Başbakan’ın “Dindar bir nesil” sözüyle başlayan toplumsal planlama üzerine bir öneriyle yazımı tamamlayacağım. Malum toplumsal planlamayı eski Sovyetler Birliği benzeri ülkeler yapardı. Ama modern dünyada liberal sistemin merkezi ABD’de bile bir planlama en azından eğitimsel yönlendirme olduğu görülmektedir. ABD tarihi incelendiğinde orduda belli, adli sistemde belli, siyasi arenada belli ailelerin isimleri sıklıkla görülür. Toplumda sanki cetvelle sınırlanmış bir düzen görülür. Bu tamamen eğitim sistemiyle yapılır. Her grubun yöneleceği alan da eğitimi de bellidir. Bunun istisnaları Başkan Obama gibi çıkabilir ama istisnalar kaideyi bozmaz. Son 50 yılda sırf Anadolu’dan çıkan çocuklar ailelerin ve kendi hayatlarının erken kurtulması için istesin ya da istemsin Mühendisliklere ya da Tıp fakültelerine pek de düzenli olmayan bir şekilde yığılmıştır. Halbuki bu çocuklar arasında farklı alanlarda çok daha başarılı olacak çocuklar mevcuttur ve bunun farkına pek çok kişi varmıştır. Ama maddi sınırlandırmalar çocukların ilgilerini köreltmiştir. Bu bağlamda henüz ilk okullarda başlayarak yetenek ve zekaları ayrışan, belli alanlara yatkınlıkları kolayca fark edilen çocuklar ayrıştırılmalı, gerekirse özel koşullar sağlanarak bu çocuklar neyi iyi yapacaklarsa o alana yönlendirilmelidirler. 4+4+4 yasasıyla bu kısmi olarak yapılabilecek olsa da daha kapsamlı bir eğitimsel planlamayla uzun vadede ülkenin çok daha hayrına olacak kuşaklar yetiştirilebilir.

Sözün özü 10 yıl önceyle bugünkü eğitim sistemlerimiz ve bu sistemlerin ürünleri düşünüldüğünde artan adet ve düşen kaliteden başka bir şeyle karşılaşmıyoruz. Bunu değiştirmek için üniversitelerde dediğim uzmanlaşmaya ya da alanlaşmaya gidilmeli ve 4+4+4 yasasının temel nedeni olan erken yaşta yeteneğe göre ayrıştırma tavizsiz ve ilerletilmiş bir şekilde yapılmalıdır. Aksi takdirde 10 yıl sonra 10 yıl önceyle tek farkları lise diplomalarını üniversite diplomasıyla değiştirmiş vasıfsız, çoğunlukla işsiz ama kesinlikle verimsiz kuşaklarla karşılaşırız. Yerimizde saymayı bırakın geriye gideriz.

Bilal ERTUĞRUL

28 Nisan 2012

21:59

Read Full Post »

SEÇİMLER KAZANILDI PEKİ YA KUŞAKLAR…

SEÇİMLER KAZANILDI PEKİ YA KUŞAKLAR…

Son dönemde Türk siyasetinde ortaya çok net çıkan bir tablo var. Ak Parti hele de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başta olduğu müddetçe büyük bir terör eylemi (11 Eylül benzeri), ciddi bir ekonomik kriz (2001 krizi gibi) ya da büyük bir doğal afet (99 depremi ya da 2007 Endonezya tsunamisi gibi) olmadığı müddetçe yakın seçimlerden hep birinci parti olarak çıkacak. Peki, Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN Cumhurbaşkanı ya da Başkan olursa veyahut siyasi ya da dünyevi ömrünü tamamlarsa ne olacak? Yine seçimleri Ak Parti mi kazanacak? Bugün sanırım Ak Parti’nin yönetici kadrolarının dahi pek çoğu bu soruya yanıt veremiyor. Yanıt verenlerde de büyük bir çoğunluk “HAYIR” yanıtını tercih ediyor. Peki, neden bu soruya “EVET” denemiyor ve evet denmesi için ne yapılması gerekiyor? Bana göre cevap çok net: “Seçimler kazanılırken, kuşakların da kazanılması gerekiyor!” Ancak kuşaklar kazanıldığında bu soruya evet yanıtı kolaylıkla verilebilir. Peki, kuşakların kazanılmadığını neden iddia ediyorum ve kazanılması için ne yapılır? Bugün bu konudaki fikirlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti toplum yapısı bana göre 1923’de neyse bugün de aynı şeklini koruyor. Peki, nasıl oluyor da bu kadar çok iktidar değişti? Bana göre iktidar hiç değişmedi. Devlet 1923 yılında kurulduğunda yönetici kesimle halk arasında ciddi bir düşünsel farklılık mevcuttu. Atatürk ve yakın çalışma arkadaşlarının önderliğinde düşünülen batı değerleriyle oluşturulmuş modern toplum Anadolu insanının rüyalarında gördüğü İslam Birliği ve dirilişinden çok farklıydı. Halk muhafazakar, yönetim devrimciydi. Halkın giyim kuşamının ya da yazdığı yazının değişmesi halkın fikri değişimini ifade etmiyordu. Nitekim ilk çok parti denemesinde Demokrat Parti’nin muhafazakar ve liberal söylemiyle CHP’nin devrimci, devletçi söylemine karşı aldığı başarı bunun en açık örneğiydi. Ama ne Demokrat Parti, ne Adalet Partisi ne de Turgut Özal’ın Anavatan Partisi uzun süreler iktidarı ellerinde tutamadı. Onlardan sonra değer olarak benzer değerlere sahip ama yeni olarak ifade edilebilecek parti ve isimler iktidarı bir şekilde ele geçirdi.

Son dönemde Ak Parti’de illerde yapılan kongrelerle başlayan teşkilat yenileşme döneminde öne çıkan özellikle genç isimlere baktığımda Ak Parti’nin de öncüllerinden çok da farklı bir yönde gitmediğini görüyorum. Farklı sosyolojik çevrelerden, farklı ideolojik düşüncelerden gelen insanlar başarı garantili gördükleri parti çatısı altında kendilerine yer bulmak için yarışıyor. Tüm bunlar Ak Parti şu ana kadar seçimleri kazandığı için oluyor ama bence bunlar kuşakları kazanmaya yetmiyor.

Son örnek Anavatan Partisi’nde gördüğümüz üzere bu kadar geniş yelpazeden başarı odaklı ya da kaba tabiriyle çıkarcı bir kitlenin buluşması partiye güç katmıyor sadece Başbakan Recep Tayyip Erdoğan sonrası olası dağılma sürecinin hızını arttırıyor. Bu çok güçlü tespite sadece ülke siyaset tarihimize bakarak ulaşıyorum. Demokrat Parti de, Adalet Partisi de, Anavatan Partisi de benzer süreçlerden geçtiler ve dağıldılar. Evet, hiç birisi Ak Parti’nin ulaştığı güce ulaşmamıştı ama hiçbirisi de bu kadar çıkar amaçlı kişinin partiye uzun süre dolmasına dayanamamıştı. Tıpkı onlar gibi Ak Parti de liderinin kişiliğinde benlik bulan bir parti ve bu süreç bana ne zaman olacağını bilmesem de lider sonrası dağılma sürecinin de hepsinden daha acılı olacağını gösteriyor.

Peki, Ak Parti bu durumdan nasıl kurtulabilir ve nasıl seçim değil de kuşak kazanabilir? Bu bugün Ak Parti’nin bulunduğu konumda yanıtlanmasını bırakın sorulması bile ciddi bir cesaret isteyen sorudur. Çözüm için farklı yollar olmakla beraber uygulamada bence her hangi bir adım yoktur. Çözüm yollarından birisi parti içi kimlik geleneğini oluşturmak için soy vesayetine dayanan yöntemdir. Bu yolla partiye geçmişte parti hareketinde bulunmuş ailelerden gençler dahil edilir ve parti bu yolla ayakta tutulmaya çalışılır. Ancak Ak Parti’nin doğuşunun kendi kimliği olan Milli Görüş Gömleğini Çıkarmak üzerine kurulu olduğu, partinin tıpkı Özal’ın Dört Eğilimi buluşturması gibi farklı eğilimlerden oluşturulması bu yolu uygulanması en zor yöntem haline getiriyor. Bunun yanında özellikle Muhafazakar geleneğin muhaliflik ve mağdur kimliğini taşıdığı 80 yıl sonrası o zorlu yılları sadece lafızatta bilen, iktidarın mağrur kimliğine inancı muhalefetin devrimci, mücadeleci kimliğinden çok uzak olan kuşaklardan gelen parti vesayeti uzun süreli başarı için mantıklı bir çözüm değildir. Belli aşamalarda bu yöntemin uygulandığını görmekle beraber bu yöntemin kuşak kazanmada başarıdan çok başarısızlığı getireceğine inancım katidir.

Bunun dışında evrensel anlamda kullanılan yöntem genel ve lokal eğitimdir. İçsel eğitim olarak da adlandırılan eğitimde parti içi eğitim ve mücadeleyle gelinen noktanın değerinin bilinmesi ve geçmişin unutulmaması sağlanır. Bu yöntemde uygulanan bir araç da aynı amaçla yola çıkılan ama iktidar döneminde harekete mesafeli durup muhalefet direncini halen bünyesinde tutan kardeş hareketlerden faydalanmaktır. Bu bağlamda Saadet Partisi ve Has Parti kadrolarıyla siyasi arenanın dışında kalmayı yeğleyen muhafazakar gençlerin parti kadrolarında yer bulmasının teşvik edilmesi elzemdir. Genel eğitim ise partinin adı, teşkilatı, başkanı değişse de ideolojisinin iktidarda kalmasını sağlaması açısından önemlidir. Gelin görün ki bana göre Ak Parti döneminde toplumun en çok ilgilendiren alanlardaki politikalar arasında eğitim politikası açık ara en başarısız olan ya da toplumdan karşılık alamayan alandır. Dahası eğitimde ilk iki bakanın yaptığı karşılıklı yap bozlarla harcanan zaman bugün 15-25 yaş arasını oluşturan kuşağın kazanılmasını imkansız hale getirmiştir. Bundan sonra yapılması gereken daha tutarlı, halka ve en önemlisi onun denekleri olacak öğrencilere daha iyi anlatılmış ve benimsenmiş politikalarla yeni kuşakların kazanılması çalışmasıdır.

Yukarıda belirttiğim gibi eğer lokal ve genel eğitimde kuşak kazandıracak devrim gerçekleştirilir ve partinin atardamarı muhafazakar ideolojiden olup partide yer almayan hareketlerin muhalefet sinerjisi partiye dahil edilebilirse Ak Parti sadece Başkan’ı varken seçim kazanan, sonra da dağılan partiler listesinden kuşak kazanan ve uzun yıllar kendi ideolojisiyle ülkenin de kaderini değiştiren ülke tarihinin yegane partisi olur. Olmazsa ne mi olur 1950’den bu yana olduğu gibi yeni bir yüz, yeni bir yol ve yeni bir parti doğar ama ülke asla 1920’lerden bu yana Anadolu halkının yüreğinde yatan değerlerin birleşimindeki evrensel liderliğe ulaşamaz. Yani şarkı değişir, ezgi aynı kalır ama bu şarkı bir türlü tamamlanamaz.

Bilal ERTUĞRUL

27 Nisan 2012

22:22

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

TEK YOL BİRLİK…

Dünkü yazımda Türkiye’nin ve Orta Doğu’nun bugünkü resmini tamamlayıp, mevcut durumda ortada duran sorunları, bu sorunların olası sonuçlarını yazmıştım. Peki, bu sorunların üstesinden nasıl geliriz? İşte onun için de açık bir öneri. Öncelikle bölgede akan kardeş kanının 1350 yıllık geçmişi düşünüldüğünde birkaç yılda durmayacağını bilmeliyiz. Ama bu kanı durduracak tek ülkenin de Türkiye olduğu bilinciyle kendimize güvenmeliyiz. Bunun yanı sıra Suriye’de Beşar Esad olduğu müddetçe hiçbir konuda bölgede yükselemeyeceğimizi de kabul etmeliyiz. Bu durumda ilk yapılması gereken barış ya da savaş hangisini seçerse kendi yöntemiyle Esad’ın kaçınılmaz gidişini hızlandırmalıyız. Bu noktada gerekirse belli tavizler ya da söz hakkıyla dünyaya açılan tek kapısı Türkiye olan İran’ı mutlaka yanımıza almalıyız. Bunu başardıktan sonra dar anlamda Türkiye, İran, Irak ve yeni Suriye arasında bir üst düzey işbirliği örgütü kurmalıyız. Eğer mevcut sınırlar devam ettirilemiyor ve yeniden de çizilemiyorsa bunu çözmenin tek yolu yıllar önce Fransa – Almanya arasında yapıldığı gibi o sınırları kökten ortadan kaldırmaktır. Bu yolla en azından etnik sorunların çözümünü sağlayabiliriz. Aksi takdirde Irak’tan başlamak üzere kurulacak bağımsız Kürdistan üzerinden bölgede yeni bir savaş serisi doğması kaçınılmaz olacaktır. Her ne kadar kurulacak devlet Araplara nazaran Türkiye ve İsrail’e daha yakın olacak olsa ve İsrail’in uzun vadeli planlarında yer almasa da bu devletle beraber doğacak sorunlardan en çok etkilenecek olan ülkede Türkiye’dir. Dahası bahsettiği birliğin oluşumunda Türkiye’yle ilişkilerinde bir aşiret liderinden disiplinli ve pratik bir devlet başkanı kimliğine dönüşen Barzani’nin de hoşlanacağı son dönemdeki tavırları dikkate alındığında çok açıktır. Etnik sorunların çözümünden sonra liderliği güçlenen Türkiye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde Arap Dünyasında artan popülaritemiz ve muhafazakârlaşmayı da kullanarak yine hızla artan Arap Milliyetçiliği’ni de bu potaya katmalıyız. Burada en önemli sorun Arap Milliyetçiliğinin mutlaka muhafazakar kanadının kullanılıp daha ılımlı bir çizgiye çekilmesidir. Bu noktada uygulanacak muhafazakar tonajda da bölgeden çıkmış El Kaide benzeri yapılanmaların unutulmaması, her hangi bir şekilde şiddete kayacak aşırılıkların engellenmesi şarttır. Bunu başarabilirsek Orta Doğu tekrar barışa, huzura ve medeniyete kavuşur. Yok başaramazsak bu kan durmaz ve emin olun gün gelir bize de bulaşır. İşimiz zor, yükümüz ağır ama şunu bilmeliyiz ki;

“Orta Doğu’da akan kardeş kanı durmalı ve güneş bir zamanlar ayrılığına dayanamayıp göz yaşları döktüğü bu topraklara dönemli… Bunu da ya biz yaparız ya da biz yaparız…”

Bilal ERTUĞRUL

26 Nisan 2012

00:13

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 2…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 2…

SORUNLAR VE TESPİTLER…

Dün yazdığım dış politika analizimin ilk yazısında Türk Dış Politikasının tarihsel perspektifini 1923 sonrası dönemden itibaren ele almış, Ak Parti döneminde yaşanan gelişmeler ve bu bağlamda arabulucu ülke konumundan lider konumuna nasıl yükseldiğimizi açıklamaya çalışmıştım. Bugün bu statüyü biraz daha açacak yaptıklarımıza, yapacaklarımıza, karşılaşacağımız zorluklara ve bunlara olası cevaplarımıza değineceğim. Bu analizi yaparken de temel bazı kavramsal gerçeklikler üzerinden bölümlendirmelere gideceğim.

1 – Komşularla “0” Sorun Politikası Miladını Doldurmuştur

Kanımca Türk Dış Politikasının bugün ilk olarak kabul etmesi gereken husus Komşularla “0” Sorun politikasının süresini doldurduğudur. 2002 sonrası ilk döneminde Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun geliştirdiği konseptiyle bu politika Türk Dış Politikasının 60 yıllık TARAFSIZLIK ya da diğer adıyla ETKİNSİZLİK putundan sıyrılmasını sağlamıştır. İlk yıllarından İsrail ve Suriye üzerinden oldukça iyi yönetilen politika Ermenistan’la yapılan protokollerin iflasıyla ilk önemli başarısızlığını almıştır. Gerek Ermenistan ve Türkiye iç kamuoylarının bu adımlara hazır olmaması gerekse de Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Karabağ sorununun çözülmemiş olması bu protokollerin yürümemesinin asıl sebeplerini oluşturmuştur. Yüzyıllık Türk – Ermeni, en az 50 yıllık Kıbrıs sorunları masadayken bu politikanın kısa dönemde etkinlik sağlamak dışında başarısız olacağı herkesin kabulü olmalıdır. Bu politikanın geçerliliğini yitirmesi korkulduğu gibi ülke açısından olumsuz değildir. Aksine bu son bir sonraki maddede belirteceğim Bölgesel Liderlik konseptine de önemli bir katkıda bulunmuştur.

2 – Türkiye Artık Bölgesel Liderdir

Komşularla “0” sorun politikası süresince arabulucu rolüne soyunan Türkiye için bu politikanın sonlandırılmasının en önemli nedenlerinden bir diğeri de bölgesel liderliğin ülke istesin ya da istemesin artık kaçınılmaz olmasıdır. Geleneksel anlamda Kuzey Afrika’dan doğuda Afgan dağlarına batıda Viyana kapılarına kuzeyde Moskova steplerine kadar olan bölgenin en önemli aktörleri bugün Mısır, Suudi Arabistan, Sırbistan, Türkiye ve İran isimleri altında toplanmış olan devletlerdir. Sırbistan’ın Bosna ve Kosova savaşlarıyla kendi sonunu hazırlaması, Mısır’ın Mübarek yönetiminde iç meselelerde kaybolması, İran’ın devrim sonrası küresel dışlanmışlığı ve devrim ihracı korkusuyla bölgesel dışlanmışlığı, son olarak da Suudi Arabistan’ın bölgede artan demokratikleşme isteğinin önündeki en önemli engel olması zaten Türkiye’yi bu rol için tek ülke yapmaktaydı. Bunlara ek olarak Ak Parti döneminde yapılan başarılı kültürel yayılma, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’da vuku bulan yegane Bölgesel Lider imajı ve ekonomik güçlenmeyle bu rolün taşınabileceği de gösterildi. Artık en azından Başbakan sağ oldukça bu görevin ve gücün red edilemeyeceği bundan sonraki dış politikamızın temeli olmalı ve adımlar da buna göre atılmalıdır.

3 – Bölgesel Liderlikte En Büyük Zorluk: Mevcut Sınırların Korunması Politikası

Bölgesel liderlik güç verir ancak güç sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Bugün karşılaşılan bölgesel sorunların bizi bu derece ilgilendirmesi de bu sebeptendir. Bölgesel sorunlarda ülkeden ülkeye farklı politikalar uygulasak da temel önceliğimizin mevcut sınırların korunması olduğu çok açık bir şekilde ön plana çıkmaktadır. Ancak daha önceki yazılarımda da ele aldığım gibi 1920’lerde cetvelle her hangi bir etnik ya da kültürel ayrım fark edilmeden kardeşleri farklı ülkelerde bırakan sınırların korunması mümkün değildir. Şüphesiz mevcut sınırların değişmesi bizi de uzun dönemde zor durumda bırakacak ve bu açıdan bakıldığında politikamızın doğru olduğu düşünülebilir ama az sonra sıralayacağım iki farklılık bu politikanın sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Ve kanımca sınırların korunması bir yere kadar sürdürülüp daha sonra ya bölgesel bir birlikle ülke sınırları önemsizleştirilmeli ya da sınırlar yeniden bir şekilde (savaş ya da barış) yeniden belirlenmelidir.

4- Bölgenin En Önemli Farklılıkları ve En Hassas Noktalar

Mevcut sınırların korunamayacağı düşüncesi bugün oluşmuş bir düşünce değildir. 1920’lerde bu sınırları çizenlerin çok iyi bildiği ama bilinçli bir şekilde bölgenin kucağına bıraktığı bir bombadır. Bölgede sınırlar belirlenirken dikkat edilmesi gereken önemli farklılıklar etnik ve dini farklılıklardır. Etnik anlamda bölgede Türkler ve Araplardan sonra en kalabalık grup olan Kürtlerin Türkiye, Suriye, Irak ve İran arasında 4 ayrı ülkeye dağılmış olma durumları en önemli sorundur. Irak’ta görüldüğü gibi Kürt gruplar ve olası Bağımsızlık istekleri bölgedeki ülkelerin dış müdahaleye en açık noktasıdır. Bu zayıflık dün Irak’ta başarılı olmuş, Türkiye ve İran’da ise devletlerin uzun süredir başını ağrıtan nokta olmuştur. Irak bölünsün ya da bölünmesin Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti’nin varlığı artık realitedir. Bu durumda daha önce sadece hayal olarak algılanan bir durumun realiteye dönüşmesi ülkelerdeki ayrılıkçı hareketler için önemli bir destek noktası olacaktır. Zaten Türkiye’nin Irak’ın resmi olarak bölünmüşlüğünün resmiyete dökülmesini istememe sebebi de budur. Ancak fiiliyat her zaman er ya da geç resmiyete dönüşür. Bu durumda bölgede uzun süreli bir çözüm olması için yukarda bahsettiğim Bölgesel Birlik zorunlu bir yöntem olarak ortaya çıkabilir. Tabi bunun için özellikle Suriye’de yönetimin değişmesi ve Irak’taki İran etkisinin kırılması gerekir.

İşte bu noktada da bölgenin ikinci önemli farklılığı ortaya çıkar. Her ne kadar ülkemizde Alevi vatandaşlarımızın devlete bağlılığıyla ayrımcılığa yönelmese de mezhepsel farklılık olarak adlandırılabilecek Sünni – Şii ayrımı bölgenin üzerinde oturduğu ikinci bombanın adıdır. Suriye’de Sünni çoğunluk Şii yönetim, Irak ve İran’da hem çoğunluk hem de yönetim olarak Şiilik mevcuttur. Ancak özellikle Suriye ve Irak’ta İran etkisinin açıkça hissedilmesiyle ciddi bir ayrım ortaya çıkmıştır. Yemen ve Bahreyn gibi ülkelerde ise Şii çoğunluğun Suudi Arabistan destekli Sünni yönetim karşıtlığı artık açıkça ortada durmaktadır. Kardeşin kardeşi katliyle Kerbela’dan bu yana durmayan bu kan bölgesel liderlikte en önemli sorunlardan birisi olacaktır. Özellikle İran’dan dolaylı ağızlardan, Irak’tan da İran yönlendirmesiyle açıkça yükselen Türkiye’nin Sünni bloğa yaklaştığı eleştirileri dikkatle incelenmelidir. Bu noktada nasıl bir denge oluşturacağımız Bölgesel Liderliğimizin en önemli noktası olacaktır. Eğer başarılı olursak Bölgesel Lider oluruz. Ama başarısız olursak Sünni blokta Arabistan güdümüne girmekle karşı karşıya kalırız.

Not: Yazı dizimin son yazısında mevcut sorunların bana göre tek çözüm yolunu yazacağım.

Bilal ERTUĞRUL

25 Nisan 2012

22:19

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 1…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 1…

Malumunuz son günlerde dış politikayla yatıp dış politikayla kalkmaya başladık. Arap Baharı’yla geçen 2011 yılından sonra Bahar’ın son ulaştığı yer olan Suriye’de hiç de beklemediği ölçüde sert bir karşılık bulması, dahası başta İran ve ondan dolaylı olarak Çin ve Rusya’nın Beşar Esad’a verdikleri desteği çekmemesiyle sınırlarımızda çiçeği burnunda bir sorun doğdu. Bunun yanında Irak’ta İran destekli Şii yönetimin artan baskısıyla kendilerini Türkiye’nin yanında gören Sünni ve Kürt yöneticilerin Türkiye’den yardım ve görüş almaları derken İran’la olası savaş ve Nükleer Müzakereler bile gündemde hızla gerilere kaydı. Ben de sizlere bugün bu dış politika denkleminde nerede olduğumuzu uzun vadede nereye gidebileceğimizi yazmak istedim.

Öncelikle Türk Dış Politikası’nın bugününü anlamak için devletin kuruluş dönemine gideceğim. Yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman yönetici kesimin pek çoğunda Osmanlı’nın temel yıkılma sebebi olarak Batı’da yaşanan gelişmeleri takip edememesi ya da doğulu köklerinden ayrılamaması inancı vardı. Bunun yanında çoğunluğu asker olan yeni yönetim Araplardan gerek 1. Dünya Savaşı’nda gerekse de sonrasında ciddi bir ihanet gördüğüne inanmakta, diplomasi bunu unutulmaması gereken bir gerçek olarak belleğine kazımaktaydı.

1923 – 1938 arası Atatürk dönemi dış politikasının bana göre en temel ilkesi; “Güçlü oluncaya kadar dayan ve güçlü olmak için Batı’ya yaslan” olarak ele alınabilir ki bu da dönemin koşulları düşünüldüğünde pek de yanlış bir politika olarak sayılmazdı. Bu bağlamda Milletler Cemiyeti üyeliği uğruna Sınırlarımızın, özellikle güney sınırlarımızın, her hangi bir kültürel unsur yani din, dil, mezhep unsurları göz önünde bulundurulmadan çizilmesine de Osmanlı’dan miras kalan topraklarda her hangi bir hak iddia etmeyi bırakın bu toprakların Türkiye için yasak bölgelere çevrilmesine de göz yumuldu. Bu sürecin sonunda batılılaşma da tam anlamıyla başarılamadan 2. Dünya Savaşı çıkageldi. 1938 – 1945 yılları arasında 50 yıllık müttefik Almanya ve yeni süper güç ABD – Sovyetler Birliği arasında seçim yapamayan Türk dış politikası için denge dönemi de başlıyordu. Denge en temel anlamıyla taraf olmamak ya da söz sahibi olamamak anlamına da geliyordu. 2. Dünya Savaşı sonrası Stalin’in erken davranıp Kars ve Ardahan illeriyle Boğazlar üzerinde söz hakkı istemesiyle Türk dış politikası seçeneksiz bir şekilde batılıların kucağına atılıyordu. Menderes döneminde ekonomik anlamda desteklenen batılılaşmanın özellikle evrensel liberal değerler olarak atfedilen insan hakları ve demokratikleşme alanında desteklenememesiyle dış politikada uzunca bir süre sürecek bocalama dönemi de başlıyordu.

Pek çok konuda kararsızlığın ve güdümlenmenin ötesine geçemeyen politik anlayış Kıbrıs Müdahalesi’yle kucağında uzun yıllar sürecek bir sorunu da buluyordu. Nihayet Özal döneminde kendisini kuşatan kalıplarını yıkmaya çalışan politika bu sefer de çağın konjonktürünü karşısında buluyordu. Özal liberalleşmeye paralel olarak özellikle bölgesel anlamda aktif bir dış politikaya yönelmek istiyor, bu yönde adımlar atıyordu. Ancak uzun süre halen eski kalıplarda düşünen askeri vesayetin altında olması, Sovyetler Birliği’nin varlığıyla özellikle Orta Doğu ve Kafkaslar da gerekli adımların atılamaması sonucu bu ilk “KABUK KIRMA” operasyonu başarısız oluyordu.

Benim kayıp yıllar olarak nitelendirdiğim 1993 – 2002 yılları arasında içerdeki sorunlardan dünyanın dönüşümüne ayak uyduramayan Türk Dış Politikası nihayet 2002 sonrası kendisine yeni bir yol çizmeye başlıyordu. Ahmet Davutoğlu yönetmenliğinde oluşturulan yeni dış politikanın temeli “KOMŞULARLA “0” SORUN” ilkesine dayanıyordu. Dahası ekonomik ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesiyle Türkiye’nin ekonomik ve askeri gücünün çok ötesinde bir konum kazanması amaçlanıyordu. Bu bağlamda tüm adımları mahvedecek 1Mart Tezkeresi’nin reddedilmesi ve Avrupa Birliği yolunda atılan demokratikleşme adımlarıyla ülke yavaş yavaş kabuğunu kırıyor, tekrar bir zamanlar tek merkezden yönettiği topraklarda adından söz edilir bir konuma yükseliyordu. Öncelikle “0” Sorun politikası kapsamında bölgenin tüm aktörleriyle iyi ilişkiler geliştirilmeye çalışılıyor, Türkiye herkesin güvendiği bir diplomasi ülkesi olmaya doğru yol alıyordu. Ancak bir anda gelişen bazı olaylarla ülke tamamen farklı bir yöne doğru yol aldı. Birkaç yıl önce tüm gücünü diplomasiden bulan dış politika bu sefer ekonomi, kültür gibi diğer güç parçalarını da arkasına alıyordu. Peki, bu dönüşüm nasıl yaşanıyordu. İsterseniz bu bağlamda bazı kritik dönüşümleri sizlerle paylaşayım.

Bence Türkiye’yi bölgede aracı ülke konumundan lider ülke konumuna yükselten bu sebeplerin başında bölge ülkelerinde yaşanan iç politik gelişmelerin etkisi yadsınamayacak kadar büyüktür. Bu değişimlerden bazıları “0” sorun politikasının sürdürülemeyeceğini gösterdiği için Türkiye’yi bir politika değişimine sürükledi. İsrail’de aşırı sağın güçlenip iktidarı almasıyla bölgedeki zulmün ve anlaşmazlığa olan inancın artması sonucu hem İsrail’le mevcut yöneticilerle var olan Müttefik ve dostluk ilişkisinin sürdürülemeyeceği görülmüş hem de Arap dünyasında artan tepki bir seçim zorunluluğu getirmişti. Aynı zamanda Arap Dünyasında artan tepkinin lidersiz olduğu ve bunun da bir fırsat olduğu ortaya çıkmıştı. İşte bu lidersizlik Başbakan’ın “One Minute” çıkışıyla çözülüyor, Türkiye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan aranan lider olarak ortaya çıkıyordu. Yine Ermenistan’da Karabağ kökenli sağ yöneticilerin yönetime gelmesi ve olası çözüm hamlelerini boşa çıkartmalarının garantilenmesiyle “0” sorunun bir ayağının daha sürdürülemeyeceği anlaşılıyordu. Yine Suriye’de sertleşen yönetimle ilişkilerin sürmeyeceğinin ortaya çıkması da benzer değişimlere örnek olarak verilebilirdi.

Bu ülkelerin iç değişimleri dışında küresel konjonktürde meydana gelen bazı değişimlerde Türkiye’nin dış politikasında değişime destek oldu. ABD’de Orta Doğu’da aktör olma hevesiyle yanıp tutuşan Bush yönetimi yerine sorunlarda bölgesel destek arayan, sorunları bölgede çözmek isteyen Obama yönetiminin göreve gelmesi bence en önemli destek noktası oldu. Kanımca Bush yönetiminde Orta Doğu’da bu güçlü lider ülke profiline asla izin verilmezdi. Bundan sonra Avrupa Birliği’nde yaşanan ekonomik krizle beraber Türkiye’de birliğe yönelik yaklaşımın değişmesi ve dahası birliğin bu iç sorunlarına paralel olarak güçlenen Türkiye üzerinde uzun süredir sürdürdüğü güdümleme yetisini kaybetmesi de prangaların atılmasını kolaylaştırıyordu. Ve son olarak dünyada artan iletişimin bir sonucu olarak ortaya çıkan Arap Baharı’nda bir anda son 10 yılda sağladığı ekonomik başarı, 90 yılda eksikte olsa kısmi derecede başarılan demokratik ve modern ülke duruşuyla örnek ülke statüsü kazanması Türkiye’nin lider ülke olmaya doğru konumlanmasına önemli katkılarda bulundu.

Peki, şimdi nerdeyiz, ne yapıyoruz, ne yapmalıyız ve ne tür zorluklarla karşılaşacağız? Bu soruların cevabını da devam yazısında sizlerle paylaşacağım.

Bilal ERTUĞRUL

24 Nisan 2012

22:09

Read Full Post »

Older Posts »