Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Dünya’ Category

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 6…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 6…

Geçtiğimiz hafta içerisinde başladığım bölgedeki son gelişmeler hakkındaki fikirlerimi sizlerle paylaştığım bu yazı dizisinin son yazısına gelmiş bulunmaktayım. Bu yazımda son yazımda yaptığım bölgesel değerlendirmenin bir sonucu olarak geldiğim Suriye analizi noktasında Suriye’yle ilgili olası senaryoları ve bunların olabilirliklerini paylaşacağım.

Bu yazı Suriye ismin bugünkü ülke topraklarının tamamı için kullanacağım son yazılarımdan birisi olabilir. Beşar Esad her ne kadar uluslar arası arenada İran, Rusya ve Çin tarafından korunsa da her geçen gün artan muhalif baskı, adamlarında oluşan korku sebebiyle Suriye lideri olarak kalamaz ve kalmayacaktır. Ancak Esad ve adamları Suriye’nin bundan sonra tek bir lideri olmasına da izin vermeyeceklerdir. Bu bağlamda Esad’ı destekledikleri bilinen Alevi Araplar ve Hıristiyan Araplar Akdeniz sahilinde küçük bir devlet kuracak ve bu devlet Rus savunmasıyla korunacaktır.

Esad’ın akıllıca bir davranış olan bu küçülme ve kendi adamlarınla yaşama yerine Şam’ı elinde tutmayı denemesi halinde ise sonu Kaddafi’den farklı olmayacaktır ve kendisinin yaptığı gibi canice katledilecektir. Esad’ın kendi bölgesini kurması halinde Sünni Araplar Suriye’nin diğer kısımlarına egemen olacak ve kendi yönetimlerini kuracaklardır. Burada özellikle Kuzey’de yaşayan Kürtlerin sistemdeki temsil oranları önemli bir detay olacaktır. Eğer Özgür Suriye Ordusu ve Meclisi, Kürtleri sisteme dahil ederse Suriye iki parça halinde yani Esad bölgesi ve Sünni Arap – Kürt Bölgesi halinde yoluna devam edecektir. Aksi takdirde Kürt Bölgesi’nde yaşanacak ayrılık ya da Esad’la birleşme hareketleri bugünün Özgür Suriye Ordusu’nun Şii İran ve onun güdümündeki Irak, Esad – Kürt Ortak Bölgesi ve İsrail arasında kalması yüksek ihtimal taşımaktadır. Böyle bir gelişme muhalefetin Şam merkezli yalnız ve çaresiz bir bölgeyi yönetmesi sonucunu doğuracak ve bu bölge uzun ömürlü olmayacağından savaş çok kısa süre sonra yine bu topraklara gelecektir.

Bunun yanında tıpkı Mısır’da olduğu gibi muhalif kesimin aşırı İslamcı olarak tanımlanması, aralarında El Kaide dahil olmak üzere dünya tarafından terör örgütü olarak adlandırılmış grupların yer alması ve bu grubun olası bir grup liderliği yakalaması da mümkündür. Bu bugün bu gruplara sınırsız destek veren Türkiye ve Amerika’nın yarın hemen yanı başımızda yeni bir Afganistan ve Taliban yaratmaları olasılığı da doğurmaktadır ve bence şu anda her kesimde gözden kaçan, uzun vadede bize en çok zarar verebilecek olan ihtimal tam da budur. Bu düşünce ışığında Suriye olayında Esad’ın devrilmesi bir caninin sonu olacağı gibi dikkatsizlik durumunda o caniden çok daha tehlikeli bir canavarın doğması ihtimalini de taşımaktadır ve buna özellikle Türkiye kesinlikle izin vermemelidir.

Suriye konusuna değinmişken son dönemde Türkiye’nin en büyük korkularından olan olası bir Kürt Bölgesi ve bunun Kuzey Irak’la birleşme ihtimalini de değerlendirmek istiyorum. Her zaman ve her fırsatta söylediğimiz gibi Orta Doğu’da cetvelle çizilen sınırlar Kürtler kadar hiçbir milleti olumsuz etkilememiştir. Suriye, Irak, İran ve Türkiye arasında 4’e ayrılmış olan Kürtler bu duruma 1. Dünya Savaşı sonrası sınırların dini temeller alınarak çiziliyormuş gibi yapılmasıyla düşmüştür. Ancak dünyada özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılması sonucu oluşan her ulusun kendi devletine sahip olma fikri onları da etkilemiş ve bu durumu doğal kabul etmeyi bırakmışlardır. İşte bu anlayış değişimidir ki bugün bölgenin diğer ülkelerinde ciddi bir korku yaratmıştır.

Baştan belirtmek durumundayım ki 4 ülke arasında hiçbir Kürt azınlığı Irak’taki Kürtlerin sahip olduğu bölgesel ekonomik kaynaklara sahip değildir. Bu durum diğer ülkelerdeki Kürt oluşumların güçlenmesini engellediği gibi ciddi terörist akımların ve silahlı mücadelelerin oluşmasına yol açmıştır. İşte bu bağlamda düşünüldüğünde Suriyeli Kürtlerin bağımsız bir devlet kurması ekonomik ve bölgelerindeki nüfus dağılımı incelendiğinde mümkün değildir. O halde Suriye merkezli bir bağımsız Kürt devleti üzerinde tartışma geliştirmek abesle iştigaldir. Ancak ülkedeki Kürt azınlığın Esad ve Baas dönemindeki gibi yok sayılması ve yok edilmeye çalışılması da en az bir önceki anlayış kadar ulaşılmaz ve düşünülmezdir. Bu durum Suriyeli Kürtler için sadece ve sadece iki seçenek oluşmasına yol açmaktadır. Bunlardan ilki Esad’ın Şam’ı kaybetmesi sonrası oluşmasını beklediğim iki ayrı Suriye’den birinde yer almak diğeri de Kuzey Irak’taki Kürt bölgesiyle olası bir birleşme imkanı arayıp uzun vadede Kürt Devleti’nin bir parçası olmaktır. İlk seçenekte kendi içinde iki ayrı ihtimal doğurmaktadır. Bunlardan ilki ve bana göre en zoru Kürtlerin bir kez daha Esad’la işbirliği yapıp Kuzey ve Batı Suriye’de yeni bir devlet oluşturmalarıdır. Halep’in Esad tarafından kaybedilmesiyle coğrafi bağı bulunmayacak olan bu seçenek aynı zamanda Kürtler ve Esad arasında yaşanmış tarihsel gelişmeler incelendiğinde de imkansızdır. Ancak yine de Esad’ın zor durumda olması, değişmek zorunda kalması ve Kürtlerin Muhalif gruplarda adil bir şekilde temsil edilmediklerini düşünmesi bu seçeneğin hayata geçirilmesini imkan dahiline alacaktır.

Diğer seçenek olan Kürtlerin muhalif gruplarla beraber yeni Suriye’de çok daha önemli roller alarak birleşik bir Suriye’nin parçası olması şu anda en muhtemel seçenektir. Bu yönde son dönemde Muhalif Suriyelilerin başına bir Kürtün geçmesi, Kürt grupların daha fazla temsil alması olumlu adımlar olmuştur. Aynı zamanda Kürt bölgesinin bağımsızlık için yeterli ekonomik kaynağı olmaması, Muhaliflerin dört yanları karşıtlarıyla çevrilmişken en önemli destekçileri Türkiye’yle doğrudan temas halinde olmak için Kürt bölgesine ihtiyaç duyması bu işbirliğini iki taraf için de hayati boyuta ulaştırmıştır. Bana göre kısa vadede en muhtemel oluşum bu oluşum olacaktır.

Kürtlerin Suriye’nin bir parçası olmak dışındaki tek alternatifleri olan Kuzey Irak Kürtleriyle birleşip bağımsız Kürdistan kurması ise bana göre orta vadede düşünülecek bir gelişmedir. Kısa vadede Iraklı Kürtlerin henüz ayrılmaya hazır olmaması, bu ayrılığın Türkiye tarafından şu ya da bu şekilde kabul edilmeden hayata geçirilmeyecek olması bu düşüncemi destekleyen savlar olarak masada durmaktadır. Ancak orta vadede Suriye muhalefetinin kontrolden çıkıp aşırıya kaçarak bölge için sorun haline gelme olasılığı bağımsız bir tampon bölgenin Türkiye ve bölge çıkarlarına uyması bu seçeneği güçlendirebilecek gelişmelerdir. Ancak bahsettiğim olayların oluşması için Türkiye’nin iradesi olmazsa olmazdır ve Türkiye’nin kontrolü olmadan bölgede bir Kürt devleti olma ihtimali imkansızdır.

Bilal ERTUĞRUL

7 Ağustos 2012

01:01

Read Full Post »

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 5…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 5…

Bu yazı serisinde sizlerle her geçen gün ısınmakla beraber 18 aydır ülke gündemimizi meşgul eden, dahası gelecek yıllarda etkilerini çok daha fazla hissedeceğimiz Orta Doğu ve özelde Suriye’de yaşanan gelişmeler, bunların tarihi temelleri ve yarınlara dönelik olası sonuçları üzerinde fikirlerimi paylaşmak istedim. Bu yazı dizisinin son yazılarında kısa ve orta vadeli gelecek için yaptığım tahminleri bildireceğim. Kısa ve orta vadeli çünkü Orta Doğu’da uzun vade henüz hayal edebileceğimiz bir şey değil!

Öncelikle artık hepinizin malumu olduğu şekilde Orta Doğu bir daha asla eski Orta Doğu olmayacaktır. Arap Baharı bölgede yüzyıl önce yaşanan dönüşümü tamamlamamış aksine bambaşka bir yere taşımıştır. Etnik kökenlere bakıldığında 4-5 unsurdan oluşan, dini inançlara bakıldığında İslamiyet, Yahudilik ve az da olsa Hıristiyanlığın bulunduğu bölgede doğal sınırlarla bugünkü sınırlar arasında ciddi farklar mevcuttur. Doğal sınırlar oluşması durumunda 5-6 devletin varlığının yeterli olacağı bölgenin daha da parçalanmaya gitmesi, benzerliklerin değil de farklılıkların önem kazanması orta vadede barışın bölgeye gelmekte yine zorlanacağını gösteren işaretler olarak gözüme çarpıyor. Şimdi isterseniz önce genel bir bölgesel gelecek tahmininde bulunup, daha sonra özelde Suriye’yle ilgili olası senaryoları inceleyelim.

GENEL BÖLGESEL ANALİZ

Orta Doğu tarihi bir dönemden geçiyor ve hiçbir şey daha önce olduğu gibi olmayacak. Önce Irak’ta Saddam’ın koltuğunu kaybetmesiyle başlayan, Mısır, Libya ve Tunus’ta yaşanan Arap Baharı’yla yayılan bu dönüşüm süreci sonunda bizim sınırlarımıza kadar geldi. Sürece önce temkinli yaklaşan Türkiye Libya’da olaya geç dahil olmanın getirdiği eksiklik duygusuyla Suriye konusunda herkesten bir adım önde olma politikasını uyguladı. Önce Esad’a asla uymayacağını bildiği demokratik dönüşümü tavsiye eden Türkiye, daha sonra muhaliflerin sınırları içinde örgütlenmesine izin verip onlara en fazla destek çıkan ülke olarak ön plana çıktı. Türkiye’nin Ak Parti dönemi aktif dış politikası ve sınırlarında yaşanacak bir değişimden ayrı durma durumu olmadığı için hak verdiğim bu politikada bazı hesaplama hataları olduğunu düşünmekteyim ve bunları da sizlerle paylaşmak istiyorum. Öncelikle az önce de belirttiğim gibi kesinlikle ve kesinlikle bu sürece dahil olmamız hatta yapabildiğimiz kadar yönlendirmemiz gerekmekteydi ve bu konuda acele edildiği gibi eleştirilere tamamen karşı çıktığımı belirtmeliyim. Bence Türkiye şu ana kadar süreçte önemli rol oynadı ve bundan sonra da bu aktifliğini sürdürmeli. Ancak ve ancak muhalif grupların yapısı, Libya’da olduğu gibi bir zaman sonra kontrolden çıkıp kendi cinnet dönemlerini yaşatma ihtimalleri dikkatle takip edilmeliydi ve bence bu konuda geride kalındı. Örneğin muhalif bölgelerde Türkmenler ve Türk mallarına verilen zararlar, Hatay’da yaşanan sıkıntılar hep bu eksik tanımlamanın bir sonucuydu. Aynı zamanda Türkiye’nin de Sünni bir ülke olması sebebiyle Sünni de olsa muhalif gruplarda aşırıya kaçan ve İslam’ın ruhuna aykırı bulduğum yapılanmalarda engellenmeli ve bence u konuda da yeterince söz sahibi değiliz. Olası yeni Suriye’nin bu muhalif yapı ve kimlikle daha katı olacağı, aşırı İslamcı grupları barındırabileceği ve bunun da herkesten önce Türkiye’ye ciddi sorunlar yaratacağı dış basında her zaman değinilen bir konuyken Türk kamuoyunun bu durumdan habersizmiş gibi davranması da muhtemel sıkıntılara hazırlıksız yakalanma ihtimalimizi arttırmaktadır. Ancak hiçbir şey için geç kalınmadığını belirterek bu noktadan sonra bu detaylara dikkat etmenin bize uzun vadede huzurlu bir komşuluk ve barış yaşatacağını da belirteyim.

Suriye dışında Mısır ve Libya’da da benzer yapıda grupların bir şekilde iktidarı ele geçirmesi uzun vadede bölgede hem Şii – Sünni gerilimini hem de Arap – Yahudi gerilimini arttırabilecek gelişmelerdir. Nitekim her ne kadar bizim basınımızda yer almasa da Ramazan ayında İsrail’le Mısır arasında yaşanan ve şu ana kadar 50’ye yakın kişinin öldüğü çatışmaların zaman içerisinde yaygınlaşmasının beklenmesi bu yönde hiç de iyi olmayan ilk işaretler olarak kabul edilebilir. Bu tarz haberlere kulaklarımızı kapatmak yerine bunları dikkatle takip etmek, demokrasi ve barışçıl dış politika deneyimlerimizi bu yeni yönetimlerle paylaşmamız uzun vadede bölgesel barış açısından çok ama çok önemlidir. Dahası Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın bölgede sahip olduğu etki de tam da bu aşamada kullanılmalıdır. Aksi takdirde bugün Türkiye’de çok olumlu yaklaşılan Mısır’daki Müslüman Kardeşler ve Suriyeli muhaliflerin uzun vadede ülkemize ve bölgeye vereceği zarar tahminlerimizin çok daha ötesine geçme riski taşımaktadır.

Orta Doğu bir daha asla ve asla eskisi gibi olmayacaktır ve diktatörler devri kapanmıştır. Bu dalga her ne kadar sürecin başlatanı Amerika ve Türkiye’de istenmese de günü geldiğinde Körfez ülkeleri ve Arabistan’a da dayanacaktır. İşte o aşama Türkiye için bugün savunduğu değerlerin önemini ve gerçekten bu değerlere inanılıp inanılmadığını gösterecektir. Ancak ondan önce bölgede aşırı İslam’ın tırmanışta olduğu gerçeği kabullenilmelidir. Bu kabullenişle beraber bölgede atılacak adımlarda çok daha önemli olacaktır. Aynı zamanda Şii – Sünni gerilimi ve Arap – Yahudi geriliminin her geçen gün arttığı bu gerilim tırmanışının bizi çok da uzak olmayan bir gelecekte yeni bir savaşa sürükleyebileceği ve bu savaşların öncekilere benzemeyeceği de dış politika yapıcılarımızın unutmaması gereken bir gerçektir. Türkiye şu ya da bu şekilde bu süreçte bölgenin kendisine benzemesi istenilen ülkedir ama bölge ülkeleriyle arasındaki deneyim farkı, sürecin pek fazla bilinmeyen denklem içermesi bundan sonrası için riskleri ve ne yazık ki çoğu olumsuz olasılıkları arttırmaktadır. Orta Doğu’nun bundan sonra asla eskisi gibi olmayacağını bilip buna göre değerlendirmeli, bahsettiğim olasılıkları her zaman ihtimal dahilinde tutup bundan sonra bu yönde bize her açıdan bağlı bu eski topraklara bakmalıyız.

Bilal ERTUĞRUL

6 Ağustos 2012

21:43

Read Full Post »

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 4…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 4…

Şimdiye kadar sizlere genel olarak Arap Baharı ve Orta Doğu’da son yıllarda yaşanan gelişmeler, olası sonuçları ve özelde Suriye sorununun altında yatan sebepleri, çıkarları ve hesapları aktarmaya çalıştım. Şimdi olaylara yani realiteye bakıp sebeplerimizle onları birleştirelim.

ABD ve Batı’nın Büyük Orta Doğu Planı kapsamında Irak ve Afganistan’a yerleşmesi, İsrail Lübnan Savaşı derken bir süre sonra planın savaş yoluyla uygulanamayacağı anlaşıldı. Halk desteği ve bunun bizzat halklar tarafından yapıldığı gösterilmek zorundaydı. Ancak bu şartlar oluştuğunda plan tekrar uygulamaya sokulabilirdi. Birkaç yıllık aradan sonra da nitekim uygun ortam oluşacaktı. 2008 ekonomik krizinden sonra artan yoksulluğun sosyal patlamaya dönüşmesi sonucu Tunus’ta başlayan olaylar Mısır, Suriye ve Libya’ya taşındı. Burada tuhaf olan aynı dönemde çok daha sert ülke içi protestolarla karşılaşan İsrail ve bölgenin en sert, en dikta rejimi olan Suudi Arabistan’ın bir şekilde bu dalganın dışında kalmasıydı. İşte o andan itibaren Arap Baharı’yla Büyük Orta Doğu Projesi arasında ilişki olup olmadığı üzerine kafa yordum ama açıkçası son döneme kadar netleştiremedim. Şimdi bu netleşme sürecindeki olayları hatırlayalım.

Sürecin gelişimi aşamasında sırasıyla önce Tunus sonra Mısır son olarak da Libya liderleri görevlerinden ayrılmak zorunda kaldı. Bu ülkelerde temsili rejim değişiklikleri yaşandı. Bahreyn’de olaylar sert kullanılarak bir şekilde bastırıldı ama bir başka sert güç kullanan ülke de yanı başımızdaki Suriye’de olayların en kanlı hali yaşanmaya başladı. 2012 yılıyla beraber artan çatışmalar sonucu binlerce insan ülkelerinden, yerlerinden olurken çeşitli katliamlarda her ki tarafta binlerce kişinin canını aldı. Bugün artık Beşar Esad rejiminin son kale olarak düşündüğü Halep’te yaptığı savunmaya çevrilen gözler buradan gelecek bir mağlubiyet haberinin Beşar Esad için de “son” anlamına geleceğine inanıyorlar. Sıradan insanlar olarak bizler için Beşar Esad’ın gitmesi olayların bitmesi anlamına gelse de bana göre Suriye ve genel anlamda Orta Doğu’da taşların yerinden oynayacağı çok ama çok daha tehlikeli bir sürecin başlangıcı olacaktır. İsterseniz önce Beşar Esad’ın gitme ihtimalini bu ihtimalde Türkiye’nin oynadığı rolü inceleyip sonra olası gidiş senaryoları üzerinden genel resme bakan bir yazıyla serimizi sonlandıralım.

Beşar Esad 31 Temmuz tarihinde halkının karşısına yazılı bir açıklamayla çıktı ve Halep’te yaşanan çatışmalardan çıkacak sonucun ülkenin kaderini belirleyeceğini söyledi. Bu açıklama bir anlamda çaresizliğin de açıklamasıydı. Çünkü Beşar Esad da en az bizler kadar birkaç silahlı küçük gruptan ibaret başlayan bırakın Halep gibi ülkenin can damarı ikinci büyük şehrini alacak kadar büyük olmayı kasaba alacak kadar güçlü olmayan muhalefetin gün geçtikçe güçlenerek bu noktaya geldiğini ve daha da güçleneceğini ya da güçlendirileceğini biliyor. Bu bağlamda da Halep’te tüm gücüyle son savunmasını yapıyor. Peki nasıl oldu da bu muhalefet güçlendi diye sormuyor çünkü muhalefetin Türkiye aracılığıyla uluslar arası toplumdan aldığı maddi ve manevi desteği çok iyi biliyor. Evet, başta muhaliflerin eğitimi, silah sağlanması gibi pek çok konuda açık kart oynayan Türkiye’de bu oyunun sonunu merak ediyor.

Olayın sonunu kendi yaklaşımıma göre sizlere aktarayım. Bana göre Halep çatışmaları öyle birkaç gün değil belki haftalar belki de birkaç ay sürebilecek boyuttadır. En azından şehrin ve kuzey bölgesinin tam kontrol altına alınması için bu süre gereklidir. Bu aşamaları başarılı bir şekilde tamamlayacağını düşündüğüm muhalifler, Beşar Esad’ın olası katliamlarıyla beraber arkasındaki Rusya ve Çin desteğini en azından bütün Suriye’yi elinde tutma konusunda kaybettiği an Şam’a yürüyecek ve kanımca onlar gitmeden Esad Akdeniz sahilinde yeni oluşturduğu küçük Suriye’de olacaktır. Yani bu yıl bitmeden Suriye fiilen iki parçalı bir devlet olacaktır. Ancak arada akacak kanın miktarı, yok edilecek bir ülkenin yarınlarının boyutunu bugünden tahmin edilemez olarak belirtmem sanırım yeterli olacaktır. Ama Esad öyle ya da böyle şimdiden oluşturduğu Batı sahilindeki alevi Suriye’de varlığını sürdürecek en azından Rusya ve Çin arkasında olduğu sürece aktör olarak yer alacaktır. Peki, sonra ne olacaktır? Kim kazanacak, kim kaybedecektir? Orta Doğu’nun yeni haritası nasıl şekillenecektir. İsterseniz son yazımızda bu olasılıkları paylaşıp, uzun vadeli Orta Doğu’yu anlamaya çalışalım.

Bilal ERTUĞRUL

5 Ağustos 2012

17:10

Read Full Post »

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 3…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 3…

Bu yazı serimin ilk iki yazısında önce Orta Doğu ve Suriye özelinde genel durumun resmedilmesi daha sonra ise bölgedeki sorunların temellerinin olduğu etnik ve dini gerilimleri, var olan grupların özelliklerini sizlerle paylaştım. Şimdi bu sorunların tarihi seyri ve bugününü ilk iki yazının ışığında anlamaya çalışacağız.

Bugünün Orta Doğu’sunda yaşanan her hangi bir sorunu anlamak, ona dair bir fikir oluşturmak ya da edinmek istiyorsanız bakmanız gereken ilk metinler 1916 tarihli Sykes – Picot Anlaşması ve 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu’dur. Sykes – Picot Anlaşması ile Osmanlı’nın Orta Doğu’daki topraklarının nasıl paylaşılacağı tanımlanırken bu paylaşımın altında yatan uzun vadeli planı ise 1 yıl sonra ortaya konan Balfour Deklarasyonu’nda uzun vadede bir Yahudi Devleti kurulmasının ilan edilmesiyle ortaya çıkmıştır. İngiliz ve Fransızlar sömürgeciliğin yavaş yavaş zorlaştığı dünyada bu kadar değerli petrol yataklarına sahip bir bölgeyi uzun vadede kontrol etmek istemişlerdir ve bu bağlamda yapay sınırlar ve Arap – Yahudi geriliminin kendilerine bölgede her zaman söz sahibi olma hakkını tanıyacağını düşünmüşlerdir. Bu plan kapsamında savaş sonrası kendi hakimiyet bölgelerini oluşturan İngiliz ve Fransızlar Arap Milliyetçiliğinin bayraktarlığını yapan Mekke Emiri Şerif Hüseyin’e de sus payı olarak bugünkü Ürdün’ü vermiş onun yerine Arap Yarımadasına Vahabileri yetkili kılmışlardır. İkinci dünya savaşı sonrası artık bölgede kalma güçleri kalmayan iki ülke bölgede Suriye, İsrail, Mısır, Irak, Ürdün ve Körfez Ülkeleri’nin sınırlarını yapay bir şekilde belirleyip Arap – İsrail, Şii – Sünni çatışmalarının ortasına bıraktıkları bölgede uzun vadeli imtiyazlarını koruyarak ayrılmışlardır.

Ancak kısa süre sonra batılı devletlerin pek de hesap etmediği gelişmeler art arda ortaya çıkmaya başlamıştır. İsrail’in varlığıyla beraber özellikle askeri kesimlerde artan Arap Milliyetçiliği sonucu Suriye, Irak ve Mısır’da darbeler yapılmış, Birleşik Arap Halkları amacında sosyalist yanı ağır basan dikta BAAS rejimleri kurulmuştur. Ancak bu 3 ülkeden sadece Irak’ta ciddi petrol olması ve 1970’ler için Suudi Arabistan’la İran’ın halen kendi kontrollerinde olması sebebiyle batı bu ülkelere müdahale etmemiş dahası diktatörleri yanına çekmeye çalışmıştır. Ancak uzun vadede sadece kendi ülkelerindeki farklı gruplara değil tüm bölgeye zarar veren bu diktatörlerin ortadan kaldırılması gerekecekti ve bu kaçınılmaz son daha o zamanlarda dahi anlaşılmıştı. Ama bu ülkelerin Sovyetlere sırtlarını dayaması ve Batının da İran’la Suudi Arabistan yanındayken unlara ihtiyaç duymaması bu ülkelerdeki insanlık dışı yönetimlerin yaşamlarını sürdürmesine yol açtı. Ancak 1980’li yıllar farklı olacaktı.

Önce İran İslam Devrimi’yle beraber Batı’nın bölgedeki en eski kuklası İran’ı kaybetmesi, daha sonra bu kaybın acısını çıkarmak için İran’a saldırı yapmaya teşvik edilen Saddam’ın önce kendi ülkesindeki Kürtleri nükleer kullanarak öldürmesi sonra da Kuveyt’i işgal etmesi, aynı dönemde Suriye’de Esad ailesinin katliamları, Kaddafi’nin Libya sınırlarının dışına taşan Uluslar arası manyaklıkları derken Sovyetlerin de yıkılması, Arap ülkelerin İsrail’e 4 kez saldırması ve artan milliyetçi dalgaların İsrail için ciddi bir tehdit halini almasıyla batı bu ülkelerin yer aldığı Orta Doğu’da kökten bir dönüşüme geçilmesi gerektiğine karar kıldı. 2000’li yılların başında varılan bu kararın uygulanması için 11 Eylül’de ABD’de İkiz Kuleler ve Pentagon’a yapılan terörist saldırılar da tam aranılan bahane oldu. Bu saldırılardan sonra önce Afganistan sonra Irak’a saldıran ABD önderliğindeki Batı’nın açıkladığı bölgesel dönüşüm planının adı Büyük Orta Doğu Projesi idi.

Bugün Orta Doğu’da yaşanan gelişmeleri incelerken asla ve asla gözden kaçırılmaması gereken Büyük Orta Doğu Planı, uygulama aşamaları ve amaçları dikkatlice takip edilmelidir. Her ne kadar resmi politikada plan ortada gözükmese de uygulamada planın nasıl işlediğine dair birkaç ipucu mevcuttur ve bunları sizlerle paylaşmakta sorun görmüyorum.

Öncelikle bu planın ne olduğuna bakalım. Büyük Orta Doğu Planı adı altında yeniden şekillendirilmek istenen bölgede bu şekillendirmenin temel amacı artık kontrol dışına çıkan dikta yönetimlere son vermek, onların yerine ılımlı İslam anlayışında demokratik ülkeler inşa etmekti. Plan Orta Doğu’yu Türkiye, Suudi Arabistan ve İsrail egemenliğinde bırakacak ve ABD’nin her olayda karşısında bu bölgeyi bulmasını sağlayan terörizm, nükleer tehdit bu yolla bertaraf edilecekti. Türkiye’de Ak Parti döneminde başarısı tasdik edilen Ilımlı İslam ve Demokrasi deneyimi de ülkemizi bir anda planın en önemli savunucularından birisi yaptı. Ancak Orta Doğu’da demokrasi bilincinin eksikliği, ikinci yazıda belirttiğim tarihi sorunlar bu planın işlemesini engelledi ve plan bir süre sonra rafa kaldırıldı. Son olaylarda planın yaptığı etki ve olası sonuçları tekrar gündeme gelmekte ve bana göre uzun vadede bu plan çok daha fazla konuşulmakta olacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

3 Ağustos 2011

15:43

Read Full Post »

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 2…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 2…

İlkyazımda sizlere Suriye özelinde Orta Doğu’da son dönemde yaşanan gelişmelerin genel bir resmini vermiş detaylara bu yazımla beraber odaklanacağımızı söylemiştim. Ve bugün bu dosyayı detaylı bir şekilde incelemeye başlıyoruz.

Öncelikle konu Orta Doğu olduğunda öyle 5 – 10 yıl öncesinden ya da birkaç liderden bahsederek konuyu açıklığa kavuşturamazsınız. Konu Orta Doğu olduğunda Hz. İbrahim peygambere kadar gitmek ve olaylara oradan bugüne gelerek yaklaşmak zorundasınızdır. Kutsal Kitaplardan bildiğimiz kadarıyla İbrahim peygamberin bahsi çok geçen iki tane oğlu vardır. Bunlardan birisi İshak diğeri ise İsmail’dir. İshak bugünkü İsrail oğullarının, peygamberimizin soyunun dayandığı ve meşhur Kurban hadisesinde adı geçen İsmail ise Arapların ya da İsmail’i Arapları denen Mekke civarı Arapların atasıdır. İşte insanlık tarihi kadar eski tarihi olan Orta Doğu’da bugünü etkileyen ilk ayrışma bu iki kardeşin çocuklarının çoğalıp büyük milletler haline gelmesiyle ortaya çıkmıştır ve adı günümüzde Arap – İsrail Düşmanlığı’dır. Bu düşmanlığın potasında yer alan iki önemli hadise de bugünün Orta Doğu’sunda düşmanlığın sonlanmasının önünde engeldir.

Bunlardan birincisi İsrail oğullarının Mısır’dan çıktıktan sonra ulaşmak istedikleri ve Tanrı tarafından kendilerine bahşedildiğini düşündükleri Kutsal ya da Vaat Edilmiş Toprakları’dır. Bu anlayışın içerdiği bizim güney sınırlarımız dahil hiçbir toprak parçasında bugün huzur bulunmaması ve İsrail Devleti’nin halen resmi ideoloji olarak bu düşünceyi benimsemesi arasında bağ bulunması ise şaşırtıcı olmamalıdır.

Bunun yanında İsrail oğullarının lanetlenmesiyle ilgili İslam dünyasındaki yaygın görüşte Orta Doğu Barışı’nı engellemektedir. İslam dünyasının ılımlı kesimleri Yahudilerin önceki dönemlerde inkar ve isyan eden kuşaklarının lanetlendiğini belirtip konuyu bugünkülerin varlıklarının meşruiyetine getirmezken daha sert kutuplar tüm Yahudilerin lanetlendiğini ve açıktan yok edilmeleri gerektiğini benimser. İşte bu ikinci anlayışta tıpkı Yahudilerin “İnsanları Yok Et, Vaat Edilmiş Toprakları Al” anlayışı gibi barışın önünde ciddi bir engeldir. Bu iki unsur da karşılıklı kanla beslenmektedir ve Orta Doğu’da akan kan söz konusu olduğunda bu Arap – İsrail Düşmanlığı dikkatle anlamlandırılmalıdır.

Orta Doğu denklemine yoğunlaşırken bakılması gereken ikinci düşmanlık Arap – Fars düşmanlığıdır. Tarihin ilk çağlarından itibaren Araplar karşısında gerek medeniyet gerekse de bölgesel liderlik konusunda önde olan Farslılar bu önderliklerini peygamber efendimiz Hz. Muhammed (SAV) döneminde gelen eşitlik ve sadece ve sadece takvada üstünlük anlayışıyla kaybetmişlerdir. Ancak zamanla gelişen Şia’yı benimsemeleri ve özellikle Emeviler döneminde Sünni anlayışın bir nevi Arap Milliyetçiliği’ne yoğrulmasıyla Orta Doğu’da bugün dahi durmadan akan kanın en büyük sorumlusu Şii – Sünni kavgasında taraf olmuşlardır. Yüzeysel yaklaşıldığında bunun Kerbela’da başlayan bir Kardeş Kavgası olduğu düşünülebilirse de benim yaklaşımımda bu kadim zamanlardan gelen iki komşu milletin kavgalarının bir şekilde aynı din farklı mezhep çatısı altında sürmesidir. Sebebi ya da yaklaşımı ne olursa olsun bu Kardeş Kavgası bugünkü Orta Doğu’nun en büyük sorunudur ve çözülmeden Orta Doğu’da kanın durması çok zordur.

Bu iki ana kavga dışında günümüz Orta Doğu’sunu anlamak için bakmamız gereken diğer unsurlar ise Türkler, Kürtler ve çoğunluğu Hıristiyan Arap olan diğer farklı etnik ve dini gruplardır. Türkler bölgeyi yaklaşık 900 yıl aralıksız olarak yönetmiş olmaları sebebiyle bölgede liderlik ve söz sahibi olma konusunda çok önemli bir avantaja sahiptir. Ancak gerek Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Araplara vurulan Hain damgası gerekse de İran İslam Devrimi’nden sonra Molla ihraç korkusu nedeniyle Türkler bölgeyle ilişkilerini neredeyse 90 yıl hiç ilerletmemiş, tabiri caizse arka bahçelerinde olan gelişmeleri görmezden gelmiş, uluslar arası devler bölgede nifak tohumları ekip petrol biçerken bir kenardan izlemiştir. Bu durumun anlamsızlığı, buralarla ilgilenmesek dahi yaşanan sorunların bir şekilde bizi etkileyeceği ise ancak 90’lı yıllarda yaşanan savaşların sonucunda anlaşılmıştır. Bu bağlamda bugünün Orta Doğu’su incelenirken nasıl 900 yıllık Türk Yönetimini gözden kaçırmamalıysak aynı şekilde bizim buralarda yokmuşuz gibi davrandığımız 90 yılda yaşananları da başarılı bir şekilde analiz etmeliyiz. İşte Sayın Davutoğlu döneminde uzun bir süre sonra 900 yıllık geçmişimizin gücünü kullanmaya karar vermemiz ne kadar doğru olmuşsa 90 yıllık arayı gözden kaçırmamızda bugün yaşadığımız sıkıntılarda o derece etken olmuştur.Çünkü bizim uzakta kaldığımız bu 90 yılda batı ülkeler eliyle ve Vahabiler kanalıyla yerleştirilen Türk Düşmanlığı bölgede en azından yönetici kesimlerde çok önemli bir dirençle karşılaşmamıza sebep olmuştur. Her ne kadar Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kimliğinde 900 yıllık geçmişimiz tekrar bölge milletlerinin hafızalarında canlanmışsa da 90 yılda karşımıza konanlarda son dönemde yönetici elitlerde açıktan ortaya çıkmaktadır.

Bölge denklemini iyi anlamak için bakmamız gereken son gruplar Kürtler ve Hıristiyan Araplar’dır. Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar Kürtler de tıpkı Araplar gibi uzun bir süredir Osmanlı İmparatorluğu ya da İran’da egemenlik gösteren çoğunluğu Türk asıllı devletlerin çatısı altında yaşamışlardı. Savaş sonrası Araplar arasında artan milliyetçi dalganın benzerinin oluşmamış olması, yaşadıkları bölgenin İngiliz – Fransız çıkar bölgesinin tam ortasında olması gibi sebeplerle Kürtlerin bir devleti olmamıştır. Bugün pek çoklarının kullandığı yapay sınırlar, cetvelle çizilen sınırlar aslında temelde Kürt nüfusun yoğun yaşadığı bölgelerin Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında paylaştırılması sırasında ortaya çıkmıştır. Bu sınırların böyle devam etmeyeceği bir halkın yok kabul edilemeyeceği ilk olarak Irak’ta oluşan Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’yle görülmüş ve benzer durumun İran, Suriye ve Türkiye için de uzun vadede düşünüldüğü ya da düşünülebileceği, bu ülkelerin kendilerini buna hazırlaması gerektiği ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda artık Orta Doğu’da Türk, Arap, Fars ve Yahudi kimliklerinden sonra beşinci bir etnik kimlik olarak Kürt kimliği kabul edilmek, anlaşılmak ve her olayda hesaba katılmak zorundadır. Bunun yanında çoğu Avrupa’ya göçmüş Hıristiyan Arapların da özellikle toplumsal dengelerde oynadıkları rollerin anlaşılması başta Suriye olmak üzere diğer ülkelerde yapılmak istenen ve yapılanları anlamamızı kolaylaştıracak ve geleceğe yönelik daha doğru projeksiyonlar yapmamızı sağlayacaktır…

Bilal ERTUĞRUL

2 Ağustos 2012

01:11

Read Full Post »

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 1…

ORADAKİ BİZİM KÖYÜN HİKAYESİ – 1…

Çok meşhur bir şarkımız vardı eskiden bizim, benim yaşımdakiler henüz küçük bir çocukken hep beraber seslendirirdik; “Orada bir köy var uzakta, gitmesek de, görmesek de, o köy bizim köyümüzdür.” Sanki bu şarkıda hep bir şeylere bir yerlere eskiden bize ait olan, halen kalbimizin bir yerinde hissettiğimiz bir özlem dile getiriliyordu. Ben o şarkıyı söylerken aklıma o günler için uzaklarda kalan memleketim ve Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devrilirken kaybedilmiş toprakları hatırlardım. Bir yanım hüzün dolardı. Acaba şimdi nasıldır oralar, acaba onlar da bizi hissediyorlar mı diye düşünürdüm çocuk aklımla.

Osmanlı’dan ayrılma dönemlerinde gerek Balkanlar da gerekse de Orta Doğu’da sınırlar, devletler sadece ve sadece batılı emperyalist devletler ve o dönemin Çarlık Rusya’sının çıkarlarına göre şekillenmiş uzun vadede ortaya çıkacak sorunlar hiç düşünülmemişti. İşin özünde biz de Cumhuriyet’ten sonra kendi dertlerimize gömülmüş, bunu hiç düşünmemiştik. Ama zaman bu ya gün gelecek hem dünya yaptığı yanlışı anlayacak hem de biz oradaki köylerin henüz bizden o kadar da kopmadığının farkına varacaktık. Önce Balkanlar’dan Avrupa’nın orta yerinden duyduk feryadı. Eski Yugoslavya’nın sınırları içerisinde başlayan Müslüman Boşnak kıyımı adeta bizim oralarda bıraktığımız, uzunca bir süre şarkıları dışında hiç anmadığımız kardeşlerimizin farkına varmamızı sağlayan bir kıvılcım oldu. Aynı dönemde Bulgaristan, Yunanistan gibi ülkelerde yaşanan azınlık dramlarında da anladık ki bizim halen orada bir köyümüz vardı ve onlar bizden çok da uzakta değildi. Bu bölgelerdeki sorunlar kısmen çözüldü çözülmesine ama halen ne kadarımızın oradaki köyün farkında olduğunu tartışacak durumdayım.

2000’li yılların başında Ak Parti iktidara gelip Ahmet Davutoğlu’nun kimilerinin Yeni Osmanlıcılık diye adlandırdığı anlayışı dış politikaya hakim olunca bu sefer hemen sınırlarımızın yanı başında yer alan köylerimiz olduğunu anladık. Hem de bu köyler en azından bize gösterildiği kadarıyla henüz Balkanlardakiler gibi yanmamıştı ve kurtarılabilirdi. Bu sefer yangın başlamadan söndürülebilirdi. Sayın Bakan bu konuda yapıcı bir politika geliştirmiş, Komşularla Sıfır Sorun, Tam İş Birliği amacına yönelik olarak Başbakan ve Cumhurbaşkanı’ndan aldığı destekle yola koyulmuştu ki bölgenin kangren olmuş sorunları karşısına teker teker çıkmaya başladı. Önce Ermenistan’la yapılan protokoller gerek içerde gerekse de dışarıda tam anlaşılmadı ya da anlatılamadı ama daha da önemlisi Amerika ve Fransa merkezli Ermeni Lobisi hep yaptığını yapıp yola taş koydu. Sonra Kıbrıs üzerinde atılan adımlar önce Annan Planı’nın reddi, Kıbrıs Rum Kesimi’nin Avrupa Birliği’ne üye olması derken tam bir çıkmaza girdi. Olaylar böyle akıp giderken Bakanın politikaları en azından yeni Irak, İran, İsrail ve Suriye eksenli Orta Doğu’lu komşularımızda başarılı olmuş, Türkiye kronikleşmiş sorunlarda ara bulucu rolüne kadar soyunmuştu. Bu Çok değil daha birkaç yıl önce herkesten korkmak ya da onları sevmemek için bir bahane bulmaya soyunmuş Türk Hariciyesi için de çok önemli ve başarılı bir geçiş dönemi olmuştu.

Ancak ne yazık ki bu kısmi başarı da sürdürülebilir olmayacaktı. Önce İsrail’in Gazze saldırıları, Mavi Marmara gibi olaylardaki orantısız güç kullanımı, sonra İran üzerinde artan Nükleer baskı, Irak’ta bozulan mezhepler ve milletler arası denge derken elde neredeyse bir tek Suriye kalmıştı. Ama Suriye’yle ilişkiler ortak Bakanlar Kurulu toplayacak seviyeye kadar başarıyla çıkarılmış ve insanlar acaba diğerleriyle de bu derece iyi ilişkilere ulaşılıp, bölgesel lider Türkiye idealine ulaşabilir miyiz diye düşünmeye başlamışlardı. Ama ne yazık ki bu sadece düşünceden ibaret kalacaktı. Orta Doğu’da temeli ekonomik ve sosyal adaletsizliğin uzun süreli varlığının artık katlanılamaz boyuta ulaşması olan Arap Baharı sürecinin önce Tunus sonra Mısır ve Libya’da diktatörleri koltuklarından etmesiyle yayılması ateşin her ülkeye sıçrayacağını göstermişti. Ve ateş bize en yakın olana sıçradı. İşte bugün Suriye’yi yakıp kavuran ateş, o günlerden gelen ateş ve ben sizlere bu ateşin arkasında bilinmeyen ya da basit yaklaşımlarda göremediklerimizi, daha bir hafta önce bulunduğum bölgede Suriyeli mültecilerin yaklaşımlarını, Özgür Suriye Ordusu’nun yapısını ve yarının Suriye’siyle Orta Doğu’su üzerindeki fikirlerimi paylaşacağım bir yazı dizisi hazırlamak istedim. Ve bu yazının devam yazılarıyla beraber burada genel bir resmini vermeye çalıştığım son günlerde bizim için en önemli mesele olarak gördüğüm bu konuyu sizlerle detaylı bir şekilde paylaşacağım…

Bilal ERTUĞRUL

1 Ağustos 2012

17:24

Read Full Post »

The Ends Justify The Means…

Wikileaks and United States’ Foreign Policy…

When Cristof Colomb found a new continent at the end of his journey to find India, he didn’t actually know he had a found a missing continent that was totally unknown by old world. This accidentally foundation was unique accidental point in America’s new history. Before George Washington and his friends declared their Independence, this continent was already ruled different than Europe. After Independence, founders of United States decided to have just trade relations with other part of Europe. Their ancestors had come from Europe and they have already known old politics of Europe which concentrates on just war weren’t right politics and new state would go nowhere with them. In 1821, President Monroe declared his famous Doctrine in which he said that new country, United States, would have only trade relations with the world and wouldn’t interrupt world’s other issues. United States followed this doctrine until the end of Second World War. But at that point they faced with the truth. Following the emergence of socialist and anti-American Soviet union at the centre of old world, United States couldn’t go across Atlantic and watch the old world.

President Eisenhower who directed US forces against German armies in west Europe during Second World War declared his Doctrine in which he said that United States would never turn its back to old world and go in all areas just for old world’s new and peaceful future. This doctrine came with a policy which is called as Unconvential Welfare Policy. In sight of this policy United States made some interventions across the world such as Guatemala, Vietnam and Afghanistan. After Soviet Union’s collapse in 1991, most of Americans started to believe, United States could control all over the world and there won’t be any rebellion against this. Some called this as the end of history such as Francis Fukuyama.

This believe was very powerful across United States and because of that a lot of innocent people dead from Yugoslavia to Africa without any intervention. But all of that deaths weren’t enough to wake up America from its sleep. This lasted until 9/11 of 2001. At that day, Al-Qaeda, an international terrorist group which’s roots come from United States Afghanistan policy against Soviet Union, attacked to United States heart. They attacked to Pentagon and World Trade Center and killed lots of people with these attacks.

After that day world was never going to be same, so does United States. United States’ Republican President George W. Bush and his men decided to start a war against terrorism all over the world. This new age was different from all early ages. Because there was no Soviet Union in this age at United States felt it could do whatever it wants. At first they decided to attack Afghanistan which was centre of Al-Qaeda and its biggest supporter Taleban. World supported their decision. United States thought that support came because their power and matchless but it came because world found United States right and wounded.

However, after a short time United States decided to attack Iraq, too. This time they said to the world that Iraq was trying to have nuclear power and their dictator leader has to removed from its position. Additionally, one of the main aims was shown by United States for these wars were bringing democracy to these countries. In contrast world started to ask some questions about United States’ innocence and unconventional aims. As a result of these questions, United States never had a supporting cast as case of Afghanistan and also saw its image’s declining all over the world.

During George W. Bush’s term, United States also announced that there were axis of evil which contains Iran, Cuba, Syria, North Korea, Sudan and Libya. Plan was clear, United States would use its power over other countries and attack to these countries or change their leaders. But world was different after Iraq war. United States couldn’t find any tips about Iraq’s possible nuclear research because there were actually no nuclear research in Iraq. As a result of this and failure in bringing democracy to Iraq and Afghanistan, United States director Republican Party lost its power and lost in 2008 presidential elections.

Wikileaks which focuses over the documents which contain United States important servants’ and their brain teachers mails, talks and secret state correspondences started to share its knowledge about this interstate relations and affected world very much. World had already lost its believe in United States, international organizations and states. And Wikileaks showed the world their insight feelings about these unfaithful states were right. Wikileaks affected lots of countries; maybe it also has some effect in start of Arab Spring and some other movements, too. However its biggest effect came over United States, because no country had lied to world as United States. United States had lasted an end focused policy since Second World War. It had already lied people, both inside and outside, made lots of unconventional welfare involvements in lots of countries. But with Wikileaks, world showed United States, in this technology and social media age nothing would be like old times and world wouldn’t be more foolish after that.

Bilal ERTUĞRUL

July 5, 2012

01:20

Read Full Post »

İNANMAK BAŞARMAKTIR…

BİR DESTAN BÖYLE YAZILDI…

Tarih büyük adamların büyük zaferlerinin not edildiği bir günlükten başka bir şey değildir. Ve yine kimlerin büyük adam olduğuna karar veren yegane yerdir. Asırlardır yazdığımız, yaptığımız onca işin öyküsüdür o. Ve bu öykü aslında sıradan insanlarla efsaneler arasındaki farkın öyküsüdür. Çocukluğumuzdan bu yana zorluklar karşısında yılmamamız gerektiği, onları yenebileceğimiz ve bunun için öncelikle inanmamız gerektiğini anlatıp duran büyüklerle karşılaştık. Önce anne, babamız, sonra hocalarımız sonra fikri bizim için değer ifade eden ya da kendisi öyle zanneden herkes aynı şeyi tekrarlayıp durdu:” İnanmak, Başarmanın Yarısıdır.” Ama pek çoğu kendisi de en kritik dönemeçlerinde inanmadıkları için bu öğütleri bizim için anlam ifade etmedi. Ta ki efsaneleşecek anlara şahit olana kadar. İşte böyle bir ana Pazar akşamı İstanbul’da şahit olduk. Yunanistan’ın Olympiakos takımı CSKA Moskova’yı 19 sayı geriye düştüğü maçta son saniyede devirip Avrupa’nın en büyüğü oldu. Ve tüm sezonki yolculuklarının özeti şuydu: “İnanmak, Başarmaktır…”

Arada sizlerle spor hakkında bazı yazılar paylaşmamdan da anlayacağınız gibi spor hayatımda önemli yer tutmaktadır. Türkiye bazında Futbol, basketbol, voleybol, güreş, halter vb olimpik branşları yakından takip ederim. Uluslar arası arenada ise NBA, Formula 1, Euroleague, Moto Gp, Olimpiyatlar, Diamond League Yarışları, Grand Slamler ve yine pek çok ülkenin yerel liglerini uzunca bir süredir, ki bu sürenin başlangıcı yaşım çift hanelere ulaşmadan önce, takip etmeye çalışırım. Pek çok efsaneye, unutulmaz ana, şampiyona tanık oldum. Ama bu hafta sonu İstanbul’da yaşanan sevinç kadar anlamlısına çok az şahitlik ettim. Bu yüzden de inancın zaferini ve öyküsünü sizlerle paylaşmak istedim.

Avrupa’da kulüpler düzeyinde kıtanın en büyüğünü belirleyen basketbol organizasyonunun tarihi 1958 yılına kadar uzanır. İlk yıllarında kuzey Avrupa takımlarının hegemonyasında olan şampiyona daha sonra Sovyet Basketbolunun beşiği CSKA Moskova ve Real Madrid hegemonyasına girer. 80’lerden itibaren Yugoslav ekolünün gelişmesiyle bu ülke takımlarının başarıları gelirken yavaş yavaş Amerikalı oyuncuların kıtaya gelmesiyle, en çok rağbet ettikleri İtalyan takımları yükselir. 90’lı yıllarda çeşitli karmaşalarla çalkalanan Avrupa Basketbolu Yunan takımlarının ilk kez sahneye çıkışına tanık olur ve 96’da Panathinaikos ve 97’de ezeli rakibi Olympiakos Avrupa’nın en büyüğü olurlar. 2000 yılında Avrupa’nın önde gelen kulüpleri bir araya gelip FİBA’nın dışında kendi liglerini kurmaya karar verirler ve 2000 sezonunda Avrupa’da biri Suproleague diğeri Euroleague olmak üzere iki şampiyona ve iki ayrı şampiyon çıkar. 2001 sezonunda FİBA kulüpler kavgasından kulüpler galip çıkar ve Euroleague kıtanın resmi turnuvası haline gelir. Son 10 yılda ikişer kez CSKA Moskova, Barselona ve Maccabi’nin şampiyonluğuyla sonuçlanan Euroleague’nin bu süreçteki en büyük hayal kırıklığı ise şüphesiz her yıl en güçlü takımı oluşturup sene sonunda evine eli boş dönen Olympiakos oluyordu.

Evet, bu yıla kadar Olympiakos Euroleague tarihinin en büyük hayal kırıklığının adı olarak anılıyordu. Çünkü Sovyetler ve Yugoslavya’nın dağılmasıyla ortaya yeni bir güç olarak çıkan Yunan ekolünün iki temsilcisinden birisi olan Olympiakos 15 yılda sadece 1 kez şampiyon olabiliyordu. Hâlbuki ekolün diğer takımı ve tüm kıtada en çok nefret ettikleri takım olan Panathinaikos son 16 yıla 6 şampiyonluk sığdırıp 2 seferden fazla şampiyon olan tek takım olarak rekorları paramparça ediyordu. Yine aynı süreçte ligde son 10 yıl aralıksız şampiyon olan ezeli rakiplerine finalde kaybetmek de her yıl Olympiakos taraftarlarını çileden çıkarıyordu. 2003 – 2005 arasında iyice bataklığa saplanan kulübün bu bataklıktan çıkıp çıkmayacağı merakla bekleniyordu. Kulübün sahipleri olan Angelopulos kardeşler de en az taraftar kadar sabırsızdı ve büyük transferlerle başarıyı yakalayacaklarına inanıyorlardı. Özellikle 2007 – 2011 arasında bu durumu tersine çevirmek için harekete geçen takımın sahipleri büyük isimleri kadrolarına katıyor, Avrupa’da görülmemiş miktarda ödemeler yaparak başarılı olmaya çalışıyor ama takım ne Euroleague ne de Yunan Liginde şampiyon olamıyordu. Bunun üzerine geçen yılın başında takımın başına 97 şampiyonluğunda da takımın başında olan Sırp milli takımının efsane koçu Duşan İvkoviç getiriliyordu. Geçtiğimiz yıl normal sezonda ligi kasıp kavuran takım Euroleague çeyrek finallerinde ilk maçta 89 – 41 ile yani tam 48 sayı farkla yendiği Montepaschi Siena’ya arka arkaya 3 maç kaybediyor ve senen sonunda ezeli rakibi Panathinaikos kupayı alırken evinden izlemekle yetiniyordu.

Bu yıl başlarken 2011 yılında tüm Yunanistan’ı kasıp kavuran ekonomik kriz ülkenin basketboldaki devleri Olympiakos ve Panathinaikos’u da vuruyor ve iki takım da küçülmeye gidiyordu. Ancak Olympiakos’un sahipleri krizden doğrudan etkilenince takım hem ezeli rakibinden hem de Euroleague’de bulunan diğer ekiplerden çok daha mütevazi bir bütçeyle kuruluyordu. Bu bütçe kıyaslamasını yapacak olursak Olympiakos ülkemizin temsilcileri olan Fenerbahçe Ülker ve Efes Pilsen’in yarısından daha az, ilk kez bu lige katılan Galatasaray ile ise eşit seviyede bütçeyle sezona başladı. Finalde karşılaştıkları bu yılın en büyük bütçesine sahip CSKA Moskova’nın ise beşte biri bir bütçeye sahip olduğu söyleniyordu.

Sene başında kaliteli yabancı oyuncusu olmamasıyla neredeyse tamamen Yunan oyunculara yüklenen takım hem ligde hem de Avrupa’da üst üste mağlubiyetler alıyor Euroleague’in en büyüklerinden olan takımın 24 takımdan 16’sının yükseleceği ikinci tura bile çıkması zor gözüküyordu. Fenerbahçe Ülker’in lider bitirdiği grupta kötü giden takım ancak deplasmanda Nancy’i mağlup edip gruptan çıkıyordu.

Gruptan son maçta çıkan Olympiakos ikinci turda Türk takımları Efes ve Galatasaray ile birlikte sezonun açık ara en büyük favorisi CSKA Moskova ile aynı gruba düşüyordu. CSKA’nın 6’da 6 yapıp çıkması beklenen grupta ikincilik içinse Türk takımlarına Olympiakos’tan daha fazla şans veriliyordu. Nitekim ilk maçta sahasında CSKA’ya, ikinci maçta deplasmanda Galatasaray’a yenilen takımın gruptan çıkması artık mucizelere bağlı olacak deniyordu. 3. Hafta Galatasaray namağlup CSKA’yı yenince Anadolu Efes’in sahasında Olympiakos’u yenmesiyle evine dönecek Kırmızı beyazlılar önce deplasmanda geriden gelip kazanıyor sonra da Efes’i kendi sahasında yenerek bende varım diyordu. CSKA deplasmanında alınan 96 – 64’lük mağlubiyet takımın gruptan çıkma şansını son maçta Galatasaray’ı yenmesine bağlıyordu. Galatasaray’ın en etkili oyuncusu Jamon Gordon’un sakatlanması ve maç sonunda sarı kırmızılıların tecrübesizliklerinin bir sonucu olarak yaptığı basit hatalar Olympiakos’u kendilerinin dahi hayal etmediği 8’li finallere taşıyordu.

8’li finallerde rakip bir önceki yıl ilk maçta 48 sayı fark atıp sonra inanılmaz bir şekilde 3 maç kaybettikleri ve tarihlerinin en güçlü kadrosunun Final Four görmesini engelleyen İtalyan devi Montepaschi Siena oluyordu. Takımını koruyan Siena’ya karşı bir önceki takımının yarısını kaybetmiş Olympiakos’a kimse şans tanımıyor ve 3 maçta yenilip evlerine dönmeleri bekleniyordu. Ama bu sefer 3-1 kazanan onlar oluyordu, dahası kaybettikleri tek maçı da son top da kaybediyorlar ve biz ölmedik diyorlardı.

Tüm yaptıklarına rağmen bu peri masalının Final Four ve ligin en güçlü ikinci takımı olan Barcelona’ya kadar süreceği tahmin ediliyordu. Ligi savunma anlamında en az sayı yeme rekoruyla kapatan, ligin en iyi skorerine sahip Barcelona’nın yarı final maçını almasını bekleyenleri bir kez daha yanıltıyorlar ve İstanbul’daki Final’de ezeli rakipleri Panathinaikos’u eleyen CSKA’nın karşısına bu sezon üçüncü kez çıkıyorlardı. Tribünleri dolduran taraftarları dahi kimse onların CSKA gibi bir takımı yeneceğini düşünmüyor dahası herkes fark yemelerini bekliyordu. Nitekim koçları Duşan İvkoviç Final Four öncesi CSKA ile 100 kez karşılaşsak ancak bir kaçını kazanabiliriz ve bu birkaç taneden birisinin İstanbul’da olması için mücadele edeceğiz diyordu. Maç beklendiği gibi başlıyordu. CSKA her alanda oyunu domine ediyor, maçın ilk yarısında rakibine sadece ve sadece 20 sayı şansı tanıyıp farkı 14’e çıkarıyordu. 3. Periyodun sonuna doğru fark 19 sayıya çıkarken tarihi bir farkın geldiği düşünülüyordu ve Olympiakos skorboardda sadece 3 oyuncusunun sayı kaydettiğini görüyordu. Her anlamda Euroleague tarihinin en dengesiz Final maçının oynandığı, CSKA ile kupa arasında sadece geçecek sürenin kaldığı düşünülüyordu. Ama Olympiakos buraya kolay gelmemişti. Her düştüklerinde yerden daha güçlü kalkmış, herkes inancını kaybettiğinde onlar biraz daha fazla inanmış ve başarmışlardı. Bu inancı onlara aşılayan kurt hoca İvkoviç son çeyreğe başlarken tamamı Yunan ve 4’ü yedek olan bir beşle sahaya çıkmış ve bu beş 8-0’lık seriyle akıllara “ACABA” sorusunu sokmayı başarmıştı. Bundan sonra sahada inancın, hırsın, birbirine güvenmenin dahası takım olmanın ne demek olduğunu gösteren bir maç izledik. Rakip CSKA hem oyuncu kalitesi, hem aldıkları ücret hem de sene oyunca oynadıkları üstün oyunla herkesin favorisiydi ve ilk 30 dakikada bunu kanıtlamışlardı. Ama onlar da herkes gibi bir an gaflet uykusuna daldılar ve rakiplerinin nereden geldiğini unuttular. Bundan sonrası herkesin malumu. Olympiakos savaşa savaşa, oyunu son topa getirdi. Son top beklendiği gibi takımın tek kalburüstü oyuncusu ve buralara kadar gelmesinin en büyük sebebi oyun kurucu Spanoulis’in ellerindeydi. Lider topu aldı, 8 saniyelik süre işlemeye başladı yavaş yavaş ama ne yapacağını bilerek potaya doğru yöneldi, bunu bekleyen CSKA takımı bir bütün halinde üzerinde toplandı ve o basit düşünenler için bir liderden beklenmeyeni ama aslında liderliğin en önemli yanını ekibini işin içine katmayı ve onlara inanmayı gösterdi, topu boştaki arkadaşına verdi ve 0.7 saniye kala top CSKA potasından içeri doğru süzülürken İstanbul’da kazanan İNANÇ oldu. Sonrası zaten inanılmaz bir duygu seli ve akan gözyaşları, şaşırmış onlarca dünyalı ve bir avuç kahramanın her şeyin rasyonel olduğu, sayılarla ifade edildiği ya da ifade edilmeye çalışıldığı bir dünyada halen İnancın ne denli büyük bir güç olduğunu göstermesi oldu.

Evet, İstanbul Liverpool – Milan Şampiyonlar Ligi Finalinden sonra bir kez daha inanmanın, asla pes etmemenin, liderliğin ve takım olmanın nasıl bir şey olduğuna şahit oldu. Dahası dünya bir kez daha antikleştirdiği duyguların önünde Saygı duruşunda bulundu. Olympiakos herkese ama herkese açık seçik bir gerçeği ama unutulan bir gerçeği bir kez daha gösterdi…

İNANMAK BAŞARMAKTIR…

Bilal ERTUĞRUL

14 Mayıs 2012

21:32

Read Full Post »

YENİ BİR AVRUPA…

YENİ BİR AVRUPA…

Dün yani 6 Mayıs 2012 Pazar günü bana göre 21. Yüzyıl Avrupa’sının şekillendiği günlerden birisi olarak tarihteki yerini aldı. 6 ülkede yapılan seçimlerde Avrupa’nın 2. Dünya Savaşı sonrası yaşadığı en büyük krizin, ekonomik krizin, siyasi yelpaze üzerindeki etkileri artık kesinleşmiş oldu. Kesinleşmiş oldu diyorum çünkü krizin Avrupa siyasi yelpazesinde yaptığı değişimi zaten hali hazırda 10 ülkenin liderlerinin değişmesiyle görmüştük. Ancak dün birliğin ve kıtanın en etkili iki liderinden birisi olan Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin de koltuğunu kaybetmesiyle Yeni Bir Avrupa ile karşılaşacağımız çok açık bir şekilde ortaya çıktı. Peki, bu yeni Avrupa’nın temel özellikleri, sorunları neler ve bunlar önümüzdeki dönemi nasıl etkiler? Bugün bunlara değineceğim.

2007 yılında ABD’de ilk belirtileri görülen 2008 ve 2009’da küresel boyuta taşınan ekonomik kriz 2010 yılında artık aşılmış görülüyordu. Ancak Avrupa Birliği’nin özellikle Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerinin zayıf ekonomik yapıları ortaya çıkınca Avrupa yeni bir krizle boğuşmak zorunda kaldı. Bu krizden önce kıta siyasetine bakıldığında İngiltere ve İspanya’da sol, Almanya, Fransa ve İtalya’da ise sağ partiler iktidardaydı. Dahası uzun yıllardır pek çok ülkede iki güçlü parti kök salmış iktidar tek parti iktidarı olarak aralarında dolaşmıştı. Aşırı milliyetçi, komünist ya da aşırı sol partiler meclislere girmekte zorlanıyor, Yeşiller Hareketi artan Çevre duyarlılığıyla beraber her biri tarihi ideolojileri temsil eden bu partilerin önünde yer alıyordu. Yani Avrupa tahmin edilebilir, ideolojik hareketlerin ölüm aşamasına geldiği bir siyasi tablo mevcuttu. Ancak kriz sonrası hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı ve nitekim olmadı.

Genelde dünyanın neresinde olursa olsun bir ekonomik krizden sonra dış kaynaklardan borçlanma ihtiyacı doğar ve bu ihtiyaç temelde IMF tarafından karşılanır. Ancak IMF bu paraları babasının hayrına değil de ilk yıllarında çok can yakıcı olan, işsizlik ya da büyüme kaygısı taşımayan, ancak o ülkede bir daha kriz çıkmasını engelleyeceğini düşündüğü önlemlerin alınması karşılığında verir. Tabii büyüme durup, işsizlik artınca bu anlaşmalar sorgulanır ve halkta ciddi bir muhalefet oluşur. Bu muhalefetin ilk göstergesi iktidarda olan parti ya da partilerin ilk seçimde iktidarı kaybetmesidir. Bunun nerdeyse hiç istisnası yoktur. O partiler liderde değiştirse tüm teşkilatlarını da değiştirse kriz çıkartan ve o krizin ilk anlaşmalarını yapan parti olarak affedilmezler. Örneğin Türkiye’de 2001 krizinden sonra mecliste grubu bulunan 5 partinin tamamı baraj altında kalmış, iktidar 9 aydır kurulmuş olan Ak Parti’ye, muhalefette bir önceki seçimde tarihinde ilk kez baraj altı kalmış olan Cumhuriyet Halk Partisi’ne verilmiştir. Yani halk değişim isteğini sandıkta göstermiş ve kendisine göre suçluları cezalandırmıştır.

 Halihazırda oluşmuş muhalefet biraz da öfkeye dönüşünce yine ilk seçimlerde bu öfkeye hitap edebilen milliyetçi ve aşırı sol partiler ciddi sıçramalar yaparlar. Bu sıçramaların da etkisiyle meclislere daha çok parti girer, koalisyon hükümetleri oluşur, meclisteki büyük partiler ciddi oy kaybına uğrar. Bunun belki de yegane istisnası Türkiye’de olmuştur. Kriz sonrası muhafazakar demokrat olarak kendisini tanımlayan Ak Parti iktidarı hem de tek başına ele geçirmiştir. Ancak Türkiye’de Milliyetçi Hareket Partisi bir önceki dönemde iktidardadır ve aşırı sol için bir yaşam alanı mevcut değildir. Dahası bahsettiğim ülkelerde genelde tek başına iktidar gelenekleri varken biz de 89 sonrası koalisyon geleneği oluşmuştur ve darbe ardılı dönemler hariç Menderes sonrası ilk tek başına iktidar Ak Parti olmuştur. Neyse konuyu dağıtmadan krizler sonrasında ölmüş denilen ideolojik partiler güçlenir ve meclislerde temsil edilmeye başlarlar. Avrupa’da da olan budur ve bu tablodan Yeni Bir Avrupa çıkmıştır.

Yeni Avrupa’nın temel özelliklerini de ortaya koymak kanımca mümkündür. 90’lı yıllardan sonra Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle beraber Doğu Avrupa’da kalan kardeşlerin birliğe dahil edilmesiyle yaşanan genişleme sürecinde 2004 yılında yapılan 10 ülkeli en ciddi aşamadan sonra belli eleştiriler dile getirilmeye başlanmıştı. Kriz öncesi başlayan tartışmalar krizle beraber güçlendi ve kanımca Avrupa Birliği belli bir süre genişlemeye ara vermek zorunda kalacak. Genişlemenin yanında bütünleşmede anayasal görev görecek Lizbon Anlaşması’nın bazı ülkelerde red edilmesiyle zaten ciddi bir darbe almıştı, kriz sürecinde özellikle Almanya ve Fransa’dan çıkan programlara diğer üyelerde artan tepki bütünleşmenin de bir süre için ciddi sorunlar yaşadığını ve unutulması gerektiğini gösteriyor. Bunların yanında Euro üyesi ülkelerin krizden ciddi derecede pay almasıyla Euro’nun popülaritesi iyiden iyiye azaldı. Daha bundan birkaç yıl önce gelecekte dünyanın yegane para birimi olması beklenen Euro’nun etkinliği kanımca ona karşı olan milliyetçi partilerin meclislerde yer almasıyla azalacak ve kim bilir belki Avrupa Ekonomik Krizi uzarsa hayatta kalma gerekliliği bile günü gelince tartışmaya açılacak. Sol partilerin meclislerde yer bulmasıyla artık Avrupa Merkez Bankası fonlamalı, Almanya merkezli kemer sıkma, devletleri küçültme politikalarının meclislerden o kadar da kolay çıkmayacak olması da bana göre yeni Avrupa’nın özellikleri arasında yer almaktadır. Bunun yanında 2000 sonrası artan İslamofobi ve yabancı düşmanlığına ciddi derecede vurgu yapan Avrupalı milliyetçilerin meclislerde yer alması bu tehlikeli akımların destek bulmasını sağlayabilir. Meclislerde büyük partiler güç kaybedip, irili ufaklı pek çok partinin gücünü arttırması karar alma süreçlerini yavaşlatacaktır. Her hangi bir kanunda dahi üye ülkelerden tamamının onayına ihtiyaç duyan Avrupa Birliği karar mekanizmasının da bu yavaşlamanın bir sonucu olarak hantallaşacağını ve belirsizleşeceğini düşünmekteyim. Bu belirsizlik ise krizde piyasalarla satranç oynayan her hamlesinde bir sonraki hamlesine de konsantre olması gereken Avrupa’nın krizden çıkış ya da olası bir yeni dalgaya karşı koyuş direncini zayıflatacaktır. Ekonominin önem kazanmasıyla beraber çevreci sorunlara yoğunlaşmış Yeşiller Hareketi kıta genelinde güç kaybedecektir. Yeşiller’in güçlenen ideolojik hareketler karşısında ne tür politikalar izleyeceği Avrupa’da ki her sorunda aklı selime uygun davranan, sakin kalan ve orta yola ulaşılmasında sayısal öneminden çok daha fazla önem teşkil eden bu hareketin geleceğini belirleyecektir. Tüm bunların yanında devletlerin ekonomik krizlerde büyüme kanallarını açmasına sonuna kadar destek veren sol gruplarla piyasaların kendi içinde dengeye geleceğini düşünen sağcıların neredeyse her mecliste dengeli bir şekilde dağılması 20. Yüzyılın en büyük liberal projesi olarak adlandırdığım Avrupa Birliği için ciddi bir kimlik sorunu yaratmaya elverişli bir ortam ortaya çıkarmıştır.

Evet, Avrupa değişiyor ve Yeni Bir Avrupa doğuyor. 60 yıllık refah döneminden sonra gelen ekonomik krizle tüm bu 60 yılda kazanılan değerler ya da ilkelerden vazgeçilip 2. Dünya Savaşı öncesine mi dönülecek yoksa bu kısa bunalım döneminden birlik daha eleştirel, daha detaylı hareket eden ana amacına yani liberal tek bir Avrupa Devleti olmaya doğru güçlenen bir halde mi çıkacak bilmiyoruz. Ama dünkü seçimlerden sonra şunu biliyoruz ki Avrupa’da 2. Dünya Savaşı’nda kan ve gözyaşının yegane sorumlusu ideolojik uçlar güçleniyor ve kriz lider devirmeye doymuyor…

Bilal ERTUĞRUL

7 Mayıs 2012

15:23

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

TEK YOL BİRLİK…

Dünkü yazımda Türkiye’nin ve Orta Doğu’nun bugünkü resmini tamamlayıp, mevcut durumda ortada duran sorunları, bu sorunların olası sonuçlarını yazmıştım. Peki, bu sorunların üstesinden nasıl geliriz? İşte onun için de açık bir öneri. Öncelikle bölgede akan kardeş kanının 1350 yıllık geçmişi düşünüldüğünde birkaç yılda durmayacağını bilmeliyiz. Ama bu kanı durduracak tek ülkenin de Türkiye olduğu bilinciyle kendimize güvenmeliyiz. Bunun yanı sıra Suriye’de Beşar Esad olduğu müddetçe hiçbir konuda bölgede yükselemeyeceğimizi de kabul etmeliyiz. Bu durumda ilk yapılması gereken barış ya da savaş hangisini seçerse kendi yöntemiyle Esad’ın kaçınılmaz gidişini hızlandırmalıyız. Bu noktada gerekirse belli tavizler ya da söz hakkıyla dünyaya açılan tek kapısı Türkiye olan İran’ı mutlaka yanımıza almalıyız. Bunu başardıktan sonra dar anlamda Türkiye, İran, Irak ve yeni Suriye arasında bir üst düzey işbirliği örgütü kurmalıyız. Eğer mevcut sınırlar devam ettirilemiyor ve yeniden de çizilemiyorsa bunu çözmenin tek yolu yıllar önce Fransa – Almanya arasında yapıldığı gibi o sınırları kökten ortadan kaldırmaktır. Bu yolla en azından etnik sorunların çözümünü sağlayabiliriz. Aksi takdirde Irak’tan başlamak üzere kurulacak bağımsız Kürdistan üzerinden bölgede yeni bir savaş serisi doğması kaçınılmaz olacaktır. Her ne kadar kurulacak devlet Araplara nazaran Türkiye ve İsrail’e daha yakın olacak olsa ve İsrail’in uzun vadeli planlarında yer almasa da bu devletle beraber doğacak sorunlardan en çok etkilenecek olan ülkede Türkiye’dir. Dahası bahsettiği birliğin oluşumunda Türkiye’yle ilişkilerinde bir aşiret liderinden disiplinli ve pratik bir devlet başkanı kimliğine dönüşen Barzani’nin de hoşlanacağı son dönemdeki tavırları dikkate alındığında çok açıktır. Etnik sorunların çözümünden sonra liderliği güçlenen Türkiye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde Arap Dünyasında artan popülaritemiz ve muhafazakârlaşmayı da kullanarak yine hızla artan Arap Milliyetçiliği’ni de bu potaya katmalıyız. Burada en önemli sorun Arap Milliyetçiliğinin mutlaka muhafazakar kanadının kullanılıp daha ılımlı bir çizgiye çekilmesidir. Bu noktada uygulanacak muhafazakar tonajda da bölgeden çıkmış El Kaide benzeri yapılanmaların unutulmaması, her hangi bir şekilde şiddete kayacak aşırılıkların engellenmesi şarttır. Bunu başarabilirsek Orta Doğu tekrar barışa, huzura ve medeniyete kavuşur. Yok başaramazsak bu kan durmaz ve emin olun gün gelir bize de bulaşır. İşimiz zor, yükümüz ağır ama şunu bilmeliyiz ki;

“Orta Doğu’da akan kardeş kanı durmalı ve güneş bir zamanlar ayrılığına dayanamayıp göz yaşları döktüğü bu topraklara dönemli… Bunu da ya biz yaparız ya da biz yaparız…”

Bilal ERTUĞRUL

26 Nisan 2012

00:13

Read Full Post »

Older Posts »