Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Küreselleşme’ Category

DEVLETLER TARİH YAZMAZ TARİHİ YAPARLAR; PEKİ ONLARIN YAPTIĞIYLA KİM YÜZLEŞECEK? – 2

Bu serinin ilk yazısında devletlerin tarih yapmaktan nasıl tarih yazmaya geçtiklerini belirttim. Bu merakın son oyununda da Türkiye ve Fransa başrollere soyundu. Fransa neredeyse 200 yıldır dünyada askeri ve ekonomik olarak ulaşamadığı dünya liderliğine ulaşmak için sosyal politikalar ve insan hakları gibi konuların doğal hakemi olarak ortaya çıkmayı yeğliyor. Henüz kendi tarihiyle yüzleşmemiş bir ülkenin, yine kendi geçmişlerinden utanan birkaç yöneticisinin gafletiyle bu politikadan medet umması acı vericidir. Ancak ne yazık ki dünyadaki diğer devletler ucu kendilerine dokunana kadar bu duruma müdahale etmedikçe bu süreç devam edecektir. Peki, bu sefer konu bize değdiği için bizler ne yapabiliriz? Ya da en doğrusu dünya bu konularla vakit kaybetmemek için nasıl bir yol izlemeli? Düşüncelerimi açıklayayım…

Öncelikle dünyadaki tüm ülkelerin yapması gereken ilk şey kendi geçmişleriyle yüzleşmektir. Türkiye ne yazık ki son döneme kadar bu konudaki en başarısız ülkelerden birisiydi. Ancak Dersim tartışmalarıyla başlanan süreç bizdeki gelişime pek çok ülkeden daha çok inanmamı sağlamaktadır. Paragraf başında ülkeler deyip milletler demememin asıl sebebi de tüm milletlerin masumiyetine olan inancımdır. Türk, Fransız, İsrailli, Alman ya da İsrailli tamamen masumdur. Sorumlu varsa Ulus Devlet süreciyle onları yönlendiren ve yöneten ülkeler yani devletlerdir. Bu yüzden önce devletler bu geçmişleriyle yüzleşmelidir. Kendi geçmişleriyle yüzleştikten sonra evrensel değerlerin yaygınlaşması ve diğer ülkelerin de kendi tarihleriyle yüzleşmesi için çalışmalıdır. Ama onlar yerine kendisini hakim tayin edip onlar adına karar vermemelidir. Ancak bu tarz bir aydınlanma bu süreçte başarıya giden yolun başlangıcı olabilir.

Devletler kendi tarihleriyle yüzleştikten sonra halklar da diğer milletleri ya da halkları kendilerinden altta ya da üstte görmekten vazgeçmeliler. Aynı zamanda halklar diğer halkları tamamen masum ya da suçlu görüp onları kutsayıp yok etme düşüncesine kapılmamalılar. Bunun son örneğini Fransa’daki tasarıda yaşadık. Tasarıdan sonra başlayan anti-Fransız dalgada en çok gündeme gelen konu Fransa’nın Cezayir’de yaptığı ve pek çok tarafsız otorite tarafından Soykırım olarak tanımlanan, Fransa’nın da belli kademelerde kabul ettiği katliam üzerine oldu. Başbakan, Muhalefet Liderleri ve kanaat önderleri dahil herkes bu olaya atıf yaparken, Cezayir soykırım anıtları gündeme geldi. Peki, bu doğru muydu? Tamamen yanlıştı. Çünkü ne bugünkü Fransızlar tamamen suçlu ne de Cezayirliler tamamen masumdu. Nitekim tasarı teklifini veren Valerie Boyer bizim burada derdine düştüğümüz Cezayir ve Tunus asıllıydı, adı dışında da Fransızlarla hiçbir ilgisi yoktu. Valerie Boyer Fransızlara Rağmen, Fransız Kalarak, Fransız Olmaya çalışırken biz burada onun köküyle olmak istediği ülkeler arasındaki bir sorunda hakim olmaya çalışıyoruz. İşte tamamen yanlış olan budur. Nitekim Sarkozy adı bile Fransız olmayan bir adamdır ve yasanın arkasında da o vardır. Bu da bize başkalarının davalarına karışmadan önce onların kendi davalarına sahip çıkmasının önemini göstermektedir. Meşhur Çin Atasözünün dediği gibi İnsanlara Balıkları Vermek Yerine, O Balığı Tutmalarını Öğretmeliyiz. Ancak bu yolla insanlara yardımcı olabiliriz ve gerçekten dünyaya katkıda bulunabiliriz.

Milletlerin üst ya da alt görülmesi konusunda da konu Fransa olduğu için belli bir hassasiyet gösteriyorum. Osmanlı’nın son döneminden itibaren bu ülkenin en elit kurumları, yöneticileri arasında ciddi bir Fransız hayranlığı mevcuttu. Bu hayranlık bazen o kadar artmıştı ki Fransızca bizde ve bazı doğulu toplumlarda üstünlük göstergesi olarak ele alınmaktaydı. Ama bu son olayda gösterdi ki hiçbir millet bir diğerinden üstün, alçak, demokratik ya da baskıcı değildir. Bu özellikler yöneticilerde yani insanlarda bulunur ve tamamen beşerdir. Bakın işte İnsan Hakları dersi hocası bu haktan hiç bir şey anlamıyor ve anlamadığı dersin bir de hakimi olarak ön plana çıkıyor. O zaman nasıl onların haklı oldukları konularda bile onlara inanacağız. Bu yüzden kendimizdeki sorunlara değinmek için başkalarını üste çıkarmaktan, ya da kendimizi övmek için başkalarına sallamaktan vazgeçmeliyiz. Ancak böyle düşünen milletler yarının barış ve kardeşlik dolu dünyasını getireceklerdir. Yoksa vahşet, adaletsizlik, insanlık dışı uygulamalar eksilmeyecek, her geçen gün artacaktır.

Tasarıdan sonra gündeme gelen Fransızlara ve mallarına boykot, Fransa ile ilişkilerin kesilmesinde ise dozaj en önemli kıstastır. Fransa ile ilişkileri kesme, onlara ve mallarına boykot sadece Fransızlarda hem de nötr ya da duyarlı Fransızlarda “Acaba Sarkozy ve Ermeniler Haklı mı?” düşüncesi uyandıracak ve onların ya da diğer benzer durumdaki milletlerin bizim soykırım yaptığımıza körü körüne inanmalarına neden olacaktır. Dahası artan Türk karşıtlığı başarı verir ve Sarkozy istediği sonucu alıp yeniden seçilirse bu metot diğer ülkeler tarafından uygulanır ve ne yazık ki dünyanın pek çok yerinde düşünmeden, tartışmadan Soykırım Yapan Millet ve Ülke olarak tanınırız. Bu bizi hızla küreselleşen dünyada yanlış tanınmayla yüz yüze bırakır ve emin olun uzun vadede hiç de faydamıza olmaz. O zaman yapılması gereken ilişkilerde seviyeli azalma ve Fransa’da ki iç kamuoyu üzerinden yani Sivil Toplum üzerinden önce haklılığımızı anlatmak sonra da Sarkozy gibi yöneticilerin gelmemesi için çalışmak olmalıdır. Bunlara rağmen sonuç alınamazsa her türlü boykot ve ilişki kesilmesine açık destek vermekteyim. Ta ki Fransızlar bu yanlışı anlayıp, bundan vazgeçene kadar. Bu süreç rahat yönetilebilecek bir süreç olmamakla beraber sonunda umut vadeden bir süreç olacaktır.

Sözün özü biz dahil hiçbir millet mükemmel değildir ve olmayacaktır. Tıpkı alçak olmadıkları gibi. İnsanları yönlendiren yöneticiler bazen gaflete düşerler ve bu size karşı olduğunda canınızı acıtır. Önemli olan canınız acıdığında öfkeyle hareket etmek yerine, önce iğneyi başkasına çuvaldızı kendinize batırabilmenizdir. Ancak bu yolla bu tarz komediler ve gündelik hesaplar dünyasından yarının mutlu dünyasına yol alabiliriz. Bunun için bizim için öncelikli konulardan birisi de acilen bu sözde Ermeni soykırımı üzerine Uluslar arası Tarafsız çevreleri, Ermenileri ve bizim tarihçilerimizi bir masaya oturtmak ve çıkan sonuçla yüzleşmektir. Ben bu süreç sonunda asla Soykırım çıkmayacağına ve en fazla karşılıklı kışkırtılan halklar arası bir felaket çıkacağına tüm benliğimle inanıyorum. Umarım bizi yönetenler de benim kadar inanır ve acilen bu komedi asıl yerine tarihteki yerine döner. Ancak bu şekilde artık iç politikada gündelik hesaplar peşinde koşan, geçmişlerinden ve kimliklerinden utanan, bu utancın yükünü başkalarına yüklenerek çıkarmaya çalışan yani Fransızlara Rağmen, Fransız Kalarak, Fransız Olmaya çalışan Sarkozy, Boyer gibi politikacılardan kurtuluruz ve daha güzel yarınlara yol alırız.

Bilal ERTUĞRUL

23 Aralık 2011

22:48

Read Full Post »

DEVLETLER TARİH YAZMAZ TARİHİ YAPARLAR; PEKİ ONLARIN YAPTIĞIYLA KİM YÜZLEŞECEK? – 1

İki gün önce yazdığım Fransa’da Sözde Ermeni Soykırımı İnkâr Ceza Yasası tasarısı yazımda tasarının kabul edileceğini belirtmiştim. Tasarının çok kısa bir özeti olarak da kanımca ilk kez benim tarafımdan kullanıldığını düşündüğüm Fransızlara Rağmen, Fransız Kalarak, Fransız Olmak deyimini kullanmıştım. Sarkozy üzerinden gittiğim yazımı daha açık hale getirmek ve genel olarak devletlerin son yıllarda artan tarih yazma merakı üzerine bugün değinmeyi uygun gördüm.

Ulus Devlet olgusu bundan yaklaşık 220 yıl önce Fransa’da ortaya çıktı. O güne kadar uluslar, ulus bilinci gelişmemiş ve her devletin temel referansı bizim ümmet olarak nitelendirdiğimiz dinsel tabanlı halk anlayışıyla dünya egemenliği ya da en azından sınırlı diktayla yönetim olmuştu. Fransız Devrimi ideologları bu anlayışın değişimine yöneldiler ve Ulus Devlet bu sürecin meyvesi oldu. Oradan çıkan milliyetçilik de dünyayı 200 yıl kan gölüne döndürmeye yetti. Ekonomik tabanını Merkantilizm sonrası gelişen sınırlar içinde refah anlayışıyla oluşturan Ulus Devlet’in aradığı sosyolojik tabanı ise Darwin veriyordu. Darwin canlıların gelişim ve dönüşümü olarak çıktığı Evrim Teorisi’ni insana getirip, sırf İngiliz İmparatorluğu’nun kendisini beslemesi için milletlerin de birbirinden üstünlüğüyle sonuçlandırınca Ulus Devlet vahşeti doğdu.

Darwin sonrası kendi uluslarının diğer uluslardan üstün olduğunu iddia eden devletlerin tek amacı diğerlerini köleleştirmek yani hak ettikleri yere döndürmek olacaktı. Sanayi Devrimi’yle hızla gelişen Almanya ve İtalya uzun yıllar başka milletlerden gelen yöneticilerle yönetilmişti. Bunun verdiği acı sonucu bu ülkelerde ciddi bir milliyetçilik artışı gözlendi. Bu artışın sonu 1. Dünya Savaşı ve milyonlarca insanın katli olarak tarih kitaplarına yazıldı. Ancak daha savaş başlamadan kan akan nehirler zaten mevcuttu.

Fransız Devrimi sonucu neredeyse her devlet diğer bir devletin içindeki azınlıkları kışkırtma ve onları isyanlara şevk etme politikası uyguladı. Kışkırtılan azınlıkların isyanları da bu isyanların bastırılışları da çok kanlı oldu. Ve ne yazık ki bu kan en çok Osmanlı’nın yüzyıllarca yatırım yaptığı, Anadolu’yu görmezden gelerek esas vatan olarak ele aldığı Balkanlar oldu. Çok uluslu Balkanlar da isyan eden azınlıklar devleti hedef almak dışında o devletin kurucu unsuru olarak görülen halkları da katlettiler. Örneğin Sırp, Yunan ve Bulgar isyanlarında Balkanlarda yer alan Türk ve Müslüman halk açık olarak hedef alındı ve katledildi. Devletin buna tepkisi de gücü boyutunda sert oldu. 1. Dünya Savaşı geldiğinde her devlet kendi içindeki azınlıklarla da uğraştı. Osmanlı’nın azınlık tanımı temelde din üzerine kurulmuştu ve o günkü azınlıklar arasında yerleşik tek gayrimüslim grup Ermenilerdi. Ermeniler başta Rusya olmak üzere Fransa ve İngiltere gibi Osmanlı’nın savaşta olduğu devletler tarafından kışkırtıldı. Azerbaycan topraklarında Rus desteğiyle Müslüman kıyımı yapan Ermeniler, Osmanlı askerlerini Ruslarla savaşırken arkadan vururken aynı zamanda bölge halkı olan Kürt halkını da katlettiler. Yüzyıllardır barış içinde yaşayan bu iki halkın tek farkı dinleriydi. Ama bu tek fark aynı zamanda Ermenilerin yaptığı katliam için de yeterliydi. Bu katliam da Doğu Cephesi’ndeki başarısızlıkla zor duruma düşen İttihat ve Terakki yöneticilerine Ermeni Teçhiri için gereken sebebi verecekti. Ermenilerin tehciri zorunlu bir göç olduğundan mutlaka direnmeler olmuştur. Ermeniler geçtikleri yerlerde mutlaka o bölgelerin halklarıyla çeşitli gerilimler yaşamış ve bunu sonucunda belki de binlerce ölüm olmuştur. Ancak bu ölümlere sebebiyet veren İttihat ve Terakki kararı, bu kararın sebepleri ya da ölümlerin planlı yapıldığına dair Ermeni tezlerini, Almanların yaptığı Yahudi Soykırımı ya da Fransızların yaptığı Kuzey Afrika katliamları kadar açıkça destekleyecek belge ve bilgiler mevcut değildir. Osmanlı arşivlerinin tam açılmış olmaması, gerek Türkiye gerekse de Ermenistan’daki resmi tarih anlayışı sebebiyle ne yazık ki bunlar üzerine yeterince araştırma da yapılmamıştır.

Savaş sonrası Avrupa’da artan gerilim, Almanların Yahudileri kendilerine ihanet eden millet olarak görmeleri ve yenilen ülkelere yüklenen katlanılmaz yükler 2. Dünya Savaşı yolunu açmıştır. 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan acı ve yok olmaya giden dünyanın anıları halen tazeliğini korumaktadır. Savaş sonrası artan iletişimle ezilen, hür olmayan milletlerde oluşan bağımsızlık isteği ve sömürge düzeninin sürdürülemez olduğunun görülmesi üzerine Avrupa’nın büyük devletleri ve Uzak Doğu Sömürge Kralı Japonya sömürgelerini teker teker terk etmiştir. İngilizler nispeten büyük ayrıcalıklar kazanarak sömürgelerini terk etmiş ve halen pek çoğundaki ekonomik ve sosyal ayrıcalıklarıyla büyük kazançlar elde etmeye devam etmektedirler. Sömürgeciliği çok daha planlı ve uzun vadeli yapan İngilizlerin bu başarısına karşın Fransa ve Japonya sömürgelerinden kolayca çıkmamış, Fransa’nın Kuzey Afrika’da başta Cezayir olmak üzere yaptığı Soykırımlar, Japonya’nın Kore ve Mançurya başta olmak üzere savaş sırası ve sonrasında Uzak Doğu’da yaptığı katliamlar bugün belgelenmiş ve tüm canlılıklarıyla gözler önündedir. Dahası yaşanan acılardan sonra bu bölgelere yıllardır gelmeyen huzurda da u ülkelerin kabahati büyüktür.

Sovyetler Birliği sonrası dünyanın kontrolü Küresel Sermayeye geçmiş ve Ulus Devletler güç kaybetmiştir. Bu güç kaybına rağmen varlıklarını sürdürmede kararlı olan Ulus Devletler ise diğer devletlerin tarihleri üzerinden birbirlerine yüklenmeye başlamış ve aranılan düşman ve gerilime ulaşmaya çalışmıştır. İşte devletler bu andan itibaren tarih yapamadıkları için tarihleri, kendi ya da başkalarının fark etmez, yazmaya başlamışlardır. Bugün yaşadığımız gerilimin de temel sebebi budur. Ve bu durumun düzelmesinin yolu Ulus Devletlerin artık yerini uluslar arası yapılara bırakarak tarihten çekilmesidir. Bu olmazsa ulus devletlerin yaptığı bu tarz çalışmalar milletler arası gerilimi arttıracak ve dünya ne yazık ki bu gerilimle yeni savaşlara yol alacaktır.

Not: Bu yazıda devletlerin tarih yapmaktan tarih yazmaya geçişlerine ve bunun Ulus Devletle ilişkisine azınlıklar, onlara karşı yapılan ya da onların yaptığı katliamlarla değindim. Devam yazısında özel olarak bizim yapmamız gerekenler ve bu durumdan çıkış üzerindeki fikirlerimi belirteceğim.

Bilal ERTUĞRUL

23 Aralık 2011

21:56

Read Full Post »

AVRUPA BİRLEŞİK DEVLETLERİ…

AVRUPA BİRLEŞİK DEVLETLERİ

Avrupa Birliği kurulduğu dönemde basit bir kömür ve çelik topluluğu olarak kurulmuştu. Temel amacı Amerika ve küresel sermayenin Batı Avrupa’da yükselen Sovyet yanlılarını bastırma isteği ve 30 yılda 2 dünya savaşı ve milyonlarca ölüme sebep olan tarihi Germen – Frank gerilimini sona erdirmekti. Fransızların milliyetçi Cumhurbaşkanı De Gaulle’n vetosu ve İngilizlerin halen kendilerini Güneş Batmayan İmparatorluk olarak görmesi sebebiyle başlangıçta Fransa, Almanya, İtalya ve Benelüx ülkelerinden oluşan birlik zamanla önemli bir Pazar ekonomisine dönüşecekti. Bu pazardan pay almak isteyen İngiltere ABD’nin de desteğiyle birliğe dahil oluyor ama hiçbir zaman ne onlar birliği ne de birlik onları benimsemiyordu. Ama Avrupa için asıl kopuşu başlatan varlık sebebi olan Sovyetler Birliği’nin 90’ların başında sona ermesi oluyordu. Sınırsız Pazar ihtiyacındaki Küresel Sermaye hemen birliği yeni üyeleri alacak şekilde genişletiyor ve daralan Pazar Doğu Avrupa’ya yayılıyordu. 1992 Maastricht anlaşmasıyla Avrupa Birleşik Devletleri’nin temeli atılıyor ve ortak Merkez Bankası ve ortak para bu sürecin en önemli adımları olarak belirleniyordu. İngiltere yine gururlu tavrını sürdürüyor ve para birliğine dahil olmuyordu. 2000’li yılların başında kurulan ve hızla 17 ülkeye yayılan ve Euro Zone olarak adlandırılan parasal birlik aslında ortak mali politika olmadan yürütülemezdi ve bu 2008’de ABD üzerinden başlayan krizle kendisini gösteriyordu. Kriz 2010 yılında bitmesine rağmen Euro için altın çağ bitmişti ve yeni ya da son adımın atılması şart olmaya başlıyordu. 2010 yılında başta Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’de başlayan sıkıntılar olası İtalya, Fransa ve İspanya travmaları için de işaret kabul ediliyordu. 2011 yazı Yunanistan’ın fiili iflasıyla geçerken İtalya ve İspanya’da yönetimler krizle gidiyordu. Artık Avrupa için kesin ve kararlı adım kaçınılmaz görünüyordu ve bu adım için tüm dünya 8-9 Aralık 2011 zirvesine kilitlenmişti. Bu zirvede daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi ya kararlı adımlar atılacak ya da Avrupa Birliği devri ne yazık ki kapanacaktı.

Zirveye bu şartlar altında gidilirken Fransa ve Almanya’da yükselen tepkiler, gelecek seçimler ve piyasalarda bu ülkelerin faizlerindeki artış Merkel Sarkozy toplantısıyla sonuçlanıyordu. Zirve öncesi birkaç kez buluşan Merkozy kaçınılmaz sonu görüyor ama ortak pazarlarının ellerinden gitmesine izin vermiyordu. Zirveye gidilirken atılacak 2 adım vardı: Ya Yunanistan birlik dışı bırakılacak, kriterlere uymayan üyelere ağır yükler ve atılma sonu öngörülecek ya da birlik tek bir mali politikaya yönlendirilerek Avrupa Birleşik Devletleri yolu ardına kadar açılacaktı. Merkozy’nin gerek birinci seçenekteki zorlu sürece girmeme isteği gerekse de merkezini ve yönetimini alacakları bir kıta devleti hayali 2. Seçeneği seçmelerine yol açıyordu. Bu durum anlaşılınca İngiltere’de iktidardaki muhafazakâr parti çalkalanıyor ve Birlikten çıkış tartışılıyordu. Aslında İngiltere’de AB sürecini götüren hep İşçi Partisi iktidarları olmuştu ve muhafazakârlar bazen kibire varan eski imparatorluk hayalleriyle hep birliğe karşı olmuşlardı. Kraliçeyi kutsayan parti yine iç politikaya yoğunlaşıyor ve Başbakan Cameron zirvede birleşik devlet yolu açılırsa veto hakkını kullanacağını belirterek Brüksel’e gidiyordu. Aslında AB’nin yaşadığı zor günler düşünüldüğünde bu iç kamuoyunda anlatılabilecek bir adımdı ama Avrupa Birleşik Devletleri oluşumunda İngiltere’yi geri dönülmez bir çıkmaza sokuyordu.

Zirve bu şartlar altında başlıyordu. Önce İtalya’da gözyaşlarıyla alınan önlemler ve Yunanistan’ın kendi rızası olmadan yapılacak bir para birliğinden çıkışa asla yol vermeyeceği ortaya çıkıyor ve Avrupa Birleşik Devletleri tartışılmaya başlıyordu. İngiltere vetosuyla önce bazı Doğu Avrupa ülkelerinden destek buluyor ama Merkozy pes etmiyordu. İki gün süren görüşmelerde küçük ülkeler birazda yıllardır AB üzerinden geçinmenin etkisiyle tek tek inatlarından vazgeçiyor ve İngiltere yalnız kalıyordu. Zirve sonunda alınan kararlar direkt olarak Avrupa Birleşik Devletleri adında olmasa da daha bütünleşik mali politikalar bunu işaret ediyordu. Yani Avrupa İngilteresiz bir tek devlete doğru yol alıyordu.

İngiltere’nin vetosu tahmin edildiği gibi onları süreç dışı bıraktı ve bu ülke içindeki liberal kesimleri çok kızdırdı. Tüm Avrupa’da ise artık bir İngiliz karşıtlığı var ve bu da olası devletin hiçbir faydasının Manş Denizi’nin diğer tarafına ulaşmayacağını açıkça ortaya koyuyordu. Peki, şimdi ne olur ve Birlik nasıl Avrupa Birleşik Devletleri’ne yol alır.

Öncelikle alınan kararlar uygulanırsa ki, uygulanmaktan başka çaresi yok, küçük ülkeler başlangıçta çok sıkıntı çekecek. Ancak uzun vadede yine çalışmadan yemeye devam edecekler. Devletleşme süreci özellikle Polonya gibi tam dolaşıma dâhil olmayan bazı ülkelere bu hakkı verecek ve Avrupa Birleşik Devleti bu ülkelerin faydasına olacak.  Ancak Birlik devletleşince artık Yunan adaları da, Alplerin güzel kayak alanları da yani Avrupa’nın tüm güzellikleri büyük üyelerin eline geçecek. Yani Almanya ve Fransa yüzyıllarca tek başına sahip olmak istedikleri Avrupa’ya birlikte sahip olacak. Bunun önündeki tek engel ise birkaç yıl sürmesi beklenen zorlu sürecin küçük üyelerde yaratacağı tahribat ve bu ülke halklarının birleşik devlet için ne kadar istekli olacakları. Eğer küçük ülkeler büyükler üzerinden geçinme isteklerine devam ederse ne bağımsızlıkları ne de değerleri kalacak. Avrupa bir Fransız Alman efendiliğine yönelecek. Kanımca bu sürecin önündeki en büyük engel kriz öncesi Avrupa genelinde yükselen milliyetçi dalgalar. Avrupa Krizi öncesi kıta genelinde neo nazi partiler hızla oylarını arttırmış ve özellikle gençler arasında çok popüler olmuştu. Bu partilerin yanında hızla güçlenen İslamofobi ve yabancı düşmanlığı da kıtanın genel değerleriyle çelişmesine rağmen engellenemiyordu. Kriz döneminde Avrupa’daki sağ iktidarlar devrilirken özellikle Fransa’da Sarkozy’nin sosyalist bir başkanla değişimi de gerçekleşirse bu dalgalar kısmen azalacaktır. Ama birlik bu krizi bahsettiğim konularda fırsata çevirmeli ve bu kıtadan bir daha Hitler çıkmasına izin vermemeli. İngiltere ise bir daha asla birliğin büyük abilerinden olmayacak. Ve belki de olası bir liberal ya da İşçi Partisi iktidarı bugün kaybedilen olası pazarı kazanmak için bu sefer çok daha fazlasını vermek zorunda kalacak.

Avrupa 8-9 Aralık zirvesinde atılan adımlarla her ne kadar piyasaları tatmin etmemiş olsa da yeni bir yola girdi. Aslında bu yol belki de Maastricht ile başlayan sürecin son adımı olarak da görülebilir. Şimdi Avrupa’nın yapması gereken ortak değerlerine sarılıp artan yabancı düşmanlığı ve Faşizan dalgaları durdurup eşitlik bazlı mutlu yarınlara ulaşmak olacaktır. Yoksa bu sürecin sonunda Fransa ve Almanya’nın ortak, diğerlerinin Pazar olduğu ve her liberalin hayali olan Birleşik Dünya Devleti süreci bu sefer onarılamaz bir konuma ulaşacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

15 Aralık 2011

22:17

Read Full Post »

MODERN TOPLUM PARADİGMASI

CEMAATLER NEDEN GEREKLİDİR?

Modern toplum paradigmasının bundan önceki bölümlerinde toplumun oluşumu, devlet – toplum ayrışımı ve modern toplum üzerinden kaybedilen insanın tabii haldeki temel özellikleri üzerinde durmuştum. İnsan özgürlük ve eşitlik temelli bir doğal hale sahipken ne yazık ki toplumun baskısıyla beraber bu özellikler sindirilmiştir. Kanımca toplumun aldıklarını geri getirecek düzenin toplumun yok olduğu ve ailenin öne çıktığı düzen olduğunu da belirtmişti. İşte bu toplum aile dönüşümünde en önemli görev cemaatlere düşmektedir. Türkiye’de de son 10 ılın en canlı tartışma konularının başında cemaat gelmektedir. Peki, neden bu kadar çok tartışılan cemaatler gereklidir diyorum ve nasıl cemaatler istiyorum. Bunu da açıklayayım.

Öncelikle tabii haldeki insanın eşitlik ve özgürlük üzerine kurulmuş yaşamını sürdürebildiği aile evrimleşerek önce klanları oluşturdu. Klanlar aslında hem üretim artışı hem de özgürlük ve eşitliğin güvenliği anlamında önemli bir adım olarak görüldüler. Ancak ne yazık ki daha çok güvenlik ve kazanç isteğiyle klanlardan topluma dönüşüm insanı bugünkü eşitlik ve özgürlükten uzak yapıya getirdi. Hâlbuki amaçlanan daha özgür, daha eşit bir yapıydı. Toplum ise kendi değerleri, baskı araçları, hapsedilmiş duyguların kolaylıkla çoğunluğu ele geçirme yetileri üzerinden tam bir özgürlük ve eşitlik düşmanı oluyordu. İşte oluşturulan bu ortamda aileye geçiş kolaylıkla sağlanamayacağından bir ara form oluşturulması gerekiyordu ve bu formun adı da Cemaat oluyordu.

Bilinen pek çok toplumda sivil toplum olarak adlandırılan örgütlenmeler olmakla beraber hem güçlü bir uhrevi temele sahiplik (ortak payda: din, dil, millet, şehir…) hem de başarılı ekonomik ve kültürel işbirliğine ilk örnek yaklaşık 2000 yıl önce yurtlarından sürülüp dünyanın dört bir yanına savrulmak zorunda kalan Yahudi Cemaati’dir. Yahudi Cemaati hem bulundukları toplumda toplumlar arası eşitsizliklerden dolayı bir eşitlik kaybı, hem de sürekli bir sürgün damgasıyla özgürlük yoksunluğu yaşamaktaydı. Yani doğal halden en uzakta kalmış topluluktu. Bu durumda bulundukları toplumda aile ve kimliklerini koruyacakları tek yapı güçlü bir Cemaat yapısı kurmak oluyordu. Her cemaatte olması gerektiği gibi bir idealleri vardı: Günün birinde kutsal topraklara dönmek… Ve yıllar sonra 2000’li yıllar geldiğinde en güçlü uluslardan birisi olmalarını halen ayrı ayrı yer ve zamanlarda güçlü bireyler ve cemaat paydasını taşımalarına borçludurlar.

Türkiye’de ise modern cemaatler ancak 20. Yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmıştır. Osmanlı döneminde ortaya çıkan ve bir kesimin yanılgıyla cemaat yakıştırması yaptığı Tarikatlar din temelli, ahir zaman amaçlı yapılardır. Ortak amaçları hazırlık alanı olarak görülen dünyada ölümden sonrası için gerekli hazırlığı yaptırmaktır. Bu tarz oluşumlar cemaatlerin oluşmasının önünde ciddi engellerdir. Bu sebepten de Osmanlı’da ciddi bir Ahi örgütlenmesi, ki o da meslek sendikası olarak adlandırılsa daha doğrudur, dışında Cemaat yapısına ulaşılmamıştır. Azınlıklarda da devletin yaşamı boyunca din esaslı bir azınlık tanımlamasına girildiğinden 19. Yüzyılın ortalarına kadar Tarikat benzeri yapıların varlığından söz etmek daha doğrudur. Zaten Tarikat yapıları ulusal kiliselerin aktifleşmesiyle cemaat yapısına dönüşünce bu milletler bağımsızlıklarını kazanmıştır.

Cumhuriyet’in kuruluşuyla beraber Batılı bir toplum amacındaki Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları Tarikat yapılarını sonlandırmak için çalışmışlardır. Ancak bu tarikatlar da yaşanan saf ve temiz iman hayatının kaldırılması her ne kadar bu amaca uygun olsa da topluma da o dönem için baş etmesi mümkün olmayan bir zehir enjekte etmiştir. Çünkü uhreviyat ihtiyacında, Doğulu bir toplum olan dönemin Türk Toplumu bu uhreviyatın yasaklandığı inancıyla bilinçsizce belli gruplara kaymış nitekim Menemen’de Genç Asteğmen Kubilay’ın Şehit edilmesi gibi belli olaylar da bu yanlış ve abartılı kaymanın oluşturduğu küçük cemaatler tarafından yapılmıştır. Darbe dönemleri ve toplumsal planlamayla toplum üzerinde pek çok kesimin kendisini baskı altında hissetmesi, içselleştirilmemiş demokratik sistem ve hiçbir zaman adaletli olamamış adli sistemin ezilenlerinin ilk ciddi birleşimi de günümüzde Gülen Cemaati ya da Hizmet olarak adlandırılan ve temellerini Said-i Nursi ve ilk Nur Postacılarından alan cemaattir. Zaten Türkiye’de sadece Cemaat kelimesi bu grubu anlatmak için yeterli görülmektedir. Çok önemli haksızlıklara uğramış Anadolu topluluklarının genel toplumda kaybettikleri bir nevi aile değerlerine ulaşma, korumacı yöntemle bu değerleri koruma çabasıyla Cemaat 2000’li yılların başında toplumda çok önemli bir güce ulaşmıştır. Cemaatlerin tarikatlardan en önemli farkı olan hem bu dünya için hem de bu dünyadan sonrası için çalışma anlayışı Cemaatin geldiği noktanın yegâne sebebidir. Ancak tarikatlar sadece diğer taraf için çalıştıkça bu dünyada sistemde asla cemaatler kadar güçlü olmayacaktır.

Cemaatin Türkiye’de gelişimi böyle olmuştur ve bu Türkiye, tabii hali özleyen insan için oldukça olumlu bir gelişmedir. Ancak bugün için eksik olan toplumdaki diğer grupların bir türlü cemaatleşmemesidir. Dahası cemaatleşmeyi gericilik, bölücülük olarak görmeleridir. Hâlbuki Cemaat modern toplumun yok ettiği değerleri kazanabilmek, insanı özgürlük ve eşitlik üzerine yeniden yönlendirebilecek yegane yapıdır. Ayrıca toplumsal değer olarak ortaya konan ve kötü yanları devlete mal edilen baskı ve eşitsizliklerden de kurtulmak ancak cemaatleşmeyle olacaktır. Yani bugün ülkemizde kanımca cemaatin yok olması değil aksine yeni, alternatif ve farklı yeri gelirse tamamen zıt cemaat yapılarının oluşması önemlidir. Bu noktanın öze dönüş ve daha mutlu birey yaratmada göstereceği başarı kanımca kaçınılmazdır. Bu sebepten de cemaatler hele de bizim gibi Doğulu, bir bakıma hem özgürlük ve eşitliğe düşkün hem de toplumsal değer kanalıyla en baskıcı toplum hiyerarşileriyle eşitlik ve özgürlükten iyiden iyiye uzaklaşmış, toplumlarda olmazsa olmazlardır.

Bilal ERTUĞRUL

12 Aralık 2011

14:11

Read Full Post »

ONLARIN OYUNU BİZİM KUMARIMIZ: ULUSLARARASI KURULUŞLAR VE TÜRKİYE EKONOMİSİ – 2

Bu yazı serisinde ki ilk yazımda genel olarak uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları, not baremleri ve bize verdikleri nota gösterdikleri nedenleri belirttim. Yazımın bu kısmında ise Türkiye ekonomisinin temel zaafları, kuruluşlara karşı haklı ve haksız olduğumuz yerler ve alınabilecek önlemler, Hükümet, Halk ve Özel Kesim bazında yapılacakları aktaracağım…

Öncelikle bugün kredi derecelendirme kuruluşlarındaki notlarımız ve sıralamamızla başlayalım. Öncelikle son not değişimini yapan Fitch. Fitch not sistemi AAA, AA, A, BBB, BB, B, CCC, CC, C, D ve NR’den oluşur. NR açıklanmayan, D batık ülke ya da şirketi belirtirken BB’ye kadarki notlar yatırım yapılabilir, onun altı ise yatırım yapılamaz olarak görülür. Ayrıca NR ve D hariç tüm notların pozitif, durağan ve negatif olmak üzere 3 versiyonu vardır. Pozitif görünüm olası bir üst nota çıkış, negatif görünüm olası bir alt nota inişi belirtirken durağan ise stabil durumu ifade eder. Biz şuanda BB notundayız ve görünümümüz de dün itibariyle pozitiften durağana çevrildi. Ve bu çevirme belki biraz da fazla abartıldı. Çünkü aslında bir şey olmadı halen yatırım yapılamayacak listesindeyiz. Diğer kredi derecelendirme kuruluşlarına oranla daha samimi gelen ve olası not artışının beklendiği Fitch’in bu not indiriminin sebeplerini de şimdi açıklayacağım.

Fitch notumuzu indirirken belli noktalara dikkat çekti. Öncelikle ilk tehdit cari açık olarak belirtilmiş. Daha öncede üzerinde yazdığım cari açık yapısal bir sorun. Ne yazık ki sadece devletin sorunu değil çünkü çoğunlukla halkın tercihleriyle oluşuyor. Cari dengenin en önemli kalemi dış ticaret dengesidir ki; dışarıdan ülkenize gelen mal için yani ithalat için verdiğiniz paranın; sattığınız mallar için aldığınız paradan yani ihracattan fazla olması durumunda verdiğiniz dış ticaret açığı olur. Bu açığın ve ülkeye giren-çıkan döviz farklarından sonra eğer ülkeye giren döviz fazlaysa cari fazla, azsa cari açık verirsiniz. Biz kronik olarak cari açık veren bir ülkeyiz. Bu da özellikle ürettiğimizden fazla tüketmemiz, doğal kaynak sahibi olmamamız ve ara mal ithalatımızdan kaynaklanmaktadır. Bu maddelerden doğal kaynak üreteceğimiz bir şey değil ama zamanında özellikle nükleer konusunda adım atılsaymış çözülebilirmiş. Diğer iki sebebin ortadan kalkması ise kitlesel bir planlamayla mümkündür. Nasıl mı? Türkiye 3G telefon pazarı genişlemesinde dünya lideri, otomobil satışı iki yıldır rekor kırıyor. Bunları kim alıyor, biz. Peki, kim üretiyor, başkaları. İşte üretmediğimiz mallara olan yoğun talebimiz bize cari açık verdiriyor. Ve bu açık ne yazık ki bizim için kronik hale geldi. Dünyada ABD’den sonra en çok açık veren ülkeyiz. ABD’nin parası olan Dolar ticaret parası oluğundan onun cari açığını dünya kapatmak zorunda, n azından dolar rezerv para olduğu sürece. Ama bizim gibi ülkelerin böyle bir şansı yok. Bu durumda her yıl cari açık veren bir ülke olarak ileriye dönük kaçınılmaz bir sarmala giriyoruz ve ne yazık ki böyle giderse bir gün bu açık finanse edilemez ve batarız. Yani kredi derecelendirme kuruluşları bu konuda haklılar.

Fitch’in değindiği diğer bir konu ekonominin fazla ısındığıdır. Fitch diyor ki bankalardan alınan kredi yıllık %36 arttı, bu krediyle yapılan tüketim çılgınlığınızla enflasyonu arttırdınız ve büyümenizi de çift haneye taşıdınız, aynı zamanda bu tüketim çılgınlığından dolayı ithalatı patlattınız ve cari açığı da rekora taşıdınız. İşte bu da ısınmadır. Isınırsanız krediler dönmediği an, enflasyonu da durduramazsanız bir anda finansal krize girer ve bunla baş edemezsiniz. Aslında yine doğru söylüyor çok harcıyoruz, ürettiğimizin çok üzerinde harcıyoruz ve bu harcamayla büyüyüp işsizliği azaltıyoruz. Ama ödeyemezsek işte o gün batarız. Nitekim Merkez Bankası bunu 6 ay önce fark etti ve durdurmaya çalıştı. Ancak ne yazık ki henüz yeterince bir yavaşlama yok. Bunun en önemli sebebi de yine aşırı tüketim sevdamız. Ancak bu noktada Merkez Bankası’nın iletişim politikalarında da zafiyet olduğu ortaya çıkmıştır. Bu ısınma bugün bitmezse yarın gelecek soğutmayla baş edemeyiz.

Son olarak ülke notları verilirken 100 birimlik bir ölçek takip edilir. Bu ölçeğin yarısı siyasi, yarısı ekonomik verilerden oluşur. Siyasi verilerde güçler ayrılığı, basın özgürlüğü, siyasi parti yasaları ve organizasyonları, özel sektör rekabeti, özelleşme koşulları, fikri – mülkiyet hakları gibi pek çok etken vardır. Örneğin bizim tam puan aldığımız siyasal istikrar %5-7 arasında etkilidir. Yani biz sadece büyüme, işsizlik gibi bizde iyi olan rakamları göz önünde tutup notları değerlendirmemeliyiz. Az önceki kriterleri baz alırsak henüz yeni anayasasını yapamamış, insan hakları ve basın özgürlüğünde gerilerde, kadın – erkek eşitliğinde ki şu andaki Hükümetin tüm çabalarına rağmen oldukça kötü durumda, askeri otorite – sivil irade dengesini yeni oturtmuş bir ülke olarak ve yukarıdaki ekonomik veriler göz önünde tutulunca notumuz doğru. Ancak Avrupa Birliği’nin varlığı tehlikeye düşmüşken Fransa dahil diğer tüm üye ülkelerin notları abartılı yüksektir. Bize düşen kendi notumuzun doğru olduğunu kabul edip kendi sorunlarımızı çözmek ve daha geniş katılımlı derecelendirme kuruluşları sürecine elimizden geldikçe katkıda bulunmaktır.

Sorunlarımıza çözüm önerileri olarak da sunacaklarım var. Öncelikle halk olarak yapmamız gerekenlerin başında tüketim çılgınlığını azaltmak, ithal ürün kullanımında dikkatli olmak, kredi denizlerinde dikkatli yüzmek geliyor. Yani ayağımızı yorganımıza göre uzatmalıyız. Özel sektörümüz büyümemizin motoru ve bundan kıvanç duyuyoruz. Ama onlarda özellikle dış borçlanmada yavaşlamalı, ara mal ithalini innovasyonla azaltmalı ve dış pazarlardan kalıcı ortakları yurt içine çekmeli. Bu noktada Doğuş Grubu’nun son dönem çalışmaları dikkatle izlenmeli ve örnek alınmalıdır. Sektörel rekabetler artmalı ve rekabetle daha iyiye yönelim sağlanmalıdır. Kobilerden holdinglere giden yol açılmalı, istihdam bu yol üzerinden arttırılmalıdır. Merkez Bankası iletişim politikasını acilen güncellemeli, piyasa oyunculuğundan regülatörlüğe dönmelidir. Bu dönüşe paralel olarak kur, faiz politikalarına dikkat etmekle beraber asıl görevi olan fiyat istikrarının özellikle olası bir küresel iyileşme döneminde korunmasını sağlayacak önlemleri bugünden almalı, aldığı önlemleri de en azından bu yıl yaptığından daha iyi anlatmalıdır. Ve son olarak siyasi iradenin yapması gerekenler. Hükümetiyle muhalefetiyle acil anayasa hazırlanmalı, finans piyasaları regülasyonu, Merkez Bankası bağımsızlığı dokunulmazlar olarak belirlenmeli, rekabeti arttırıcı, ara mal ithalini engelleyici teşvik programlarıyla ihracatı destekleyici politikalar benimsenmelidir. İhracatın artması ya da ithalatın azalması için kurla oynanmamalı, bu Merkez Bankası’ndan talep edilmemelidir.

İki yazımda değindiğim noktalara dikkat edildiğinde Türkiye’nin bugünkü notlarının yanlış olduğunu düşünmüyorum. Bazı ufak adımlarla daha iyi yerlere çıkarız. Örneğin yeni anayasa, yeni siyasi parti yasası, daha kısa tutukluluk süreleri gibi maddelerle çıkarsa bir anda A sınıfında olan bir nota kavuşabiliriz. Ama bugün oturup Avrupalılar bizden kötü hakkımız yiyorlar dersek ileriye gidemeyiz. Zamanında AB sürecinde yaptığımız gibi bizim için doğru olanları yapacağız, onlar yanlışlarında ısrar ederse bugün AB’nin geldiği nokta şüphesiz onlar için de kaçınılmaz son olacaktır. Evet; bir oyun var ve arada bizimle de oynamaya çalışıyorlar ama eğer biz kumar oynamayı bırakıp dikkatli olursak oyunda oyuncuda değişir. Bunun için ilk olarak kendimizden başlayalım ve ilkokuldan gelen iki düşünceyi esas alalım: Ayağımızı yorganımıza göre uzatalım ve Yerli malı kullanalım…

Bilal ERTUĞRUL

24 Kasım 2011

15:14

Read Full Post »

Kurama diğer önemli bir katkı J. Schumpeter’e aittir. Yazarın analizi, yatırımların (Keynes gibi bir ayağı tasarrufların üzerindedir) ve buluşlardan kesin olarak ayırdığı “yenilik” sürecinin üzerinde yoğunlaşmıştır: Yenilik, buluşun sanayide uygulanabilir hale gelmesidir ve bu, buluştan uzun bir süre sonra da gerçekleşebilir. Schumpeter’e göre, girişimcilerin ve yatırımların yardımı ile ekonomiyi iki dönem arasında gidip gelen bir devre olmaktan çıkarıp iktisadi evrim’in sürecine sokan şey yeniliktir. Yenilikler, yığınlar halinde ortaya çıkarlar ve devreyi kredilerin yardımı ile kırıp dışarı çıkmayı başaran ve anahtar rol oynayan girişimcilerden başlayarak yayılırlar. Kâr yaratan yeniliklerin uygulanması ve yayılması, genişleme dönemine tekabül eder. Ama yeniliğin yenilik olmaktan çıkıp genelleşmesi ile beraber kâr ufukları yok olur. Kriz ve daha sonra da bunalım ortaya çıkar.

Schmpeter’in konjonktür dalgaları modelinde, iktisadi istikrarsızlık para-kredi düzeninin işleyişine bağlansa da, sistemin ayırıcı niteliği olan girişimci sınıf ön plana çıkar. Bu sınıfın, Marx’ı hatırlatan biçimde, teknik yenilikleri uygulayarak ekonominin gelişmesini sağladığı süreçte, istikrarsızlık da doğar. Ne var ki, Marx, kapitalizmin istikrarsızlığının, sonunda çöküşünü hazırlayacağına inandığı halde, Schmpeter’de, depresyon dönemi, sistemin sağlığı için gerekli tasfiyenin olduğu dönemdir.

Schumpeter’in temel ilgi alanı kapitalist endüstriyel toplumun gelişme sorunudur. Schumpeter, bu gelişme sorununu ele alırken, kendi kendini yenileyen statik bir akım tablosu yerine dinamik bir gelişme modeline yoğunlaşmıştır. Gelişmeyi denge çizgisinin aşılması ve yeni bir denge çizgisine yönelmek olarak tanımlayan Schumpeter’ göre, bunu başarabilecek olan tek faktör vardır ki o da girişimcidir. Schumpeter’in yaklaşımları ile ayrı bir önem kazanan girişimci, üretim faktörlerinin içeriğinde yenilik (inovasyon) yaparak (statik ve atıl) girişimcileri de harekete geçirmektedir. Diğer bir ifadeyle, yeniliklere öncülük edenler dinamik girişimcilerdir. Üretim tekniğine ve içeriğine hemen uygulanabilecek olan yenilikler, üretim faktörlerinin bileşimine değişiklik getiren ve bu sayede girişimci kârını arttıran faaliyetler olarak tamamlanmaktadır. Schumpeter ünlü eseri Business Cylcles’da yeniliği özetle, üretim fonksiyonunda değişiklik olarak tanımlamaktadır. Yenilik konusundaki düşüncelerini, 1942 yılında kaleme aldığı Capitalism, Socialism and Democracy adlı eserinde yaratıcı yıkım yaklaşımı çerçevesinde ele alan Schumpeter’in yaratıcı yıkım tezine Marx’ın artı değer kuramı kaynaklık etmiştir. Schumpeter’e göre,

“…kapitalist mekanizmayı çalıştıran ve çalışmasını devam ettiren; yeni tüketim maddeleri, yeni üretim metotları, yeni ulaşım metotları, yeni pazarlar, yeni endüstriyel örgütlenme tipleri, çeşitleridir ve bütün bunlar kapitalist teşebbüs tarafından yaratılmışlardır…. Yeni milli pazarların veya dış piyasaların açılması; el sanatları atölyelerinden, yoğun ve büyük işletmelere geçiş, kapitalist sistemi durmadan, yorulmadan içinden bir ihtilal, yenilenme havasında tutmakta; bütün bu elemanlar gene devamlı olarak eski faktörleri yok etmekte, yenilerini yaratmaktadır. Bu ‘Yaratıcı Yıkım Gelişimi’ kapitalizmin esas temeldir; ister istemez her kapitalist teşebbüs er geç bu gelişime ayak uydurmak zorundadır…”

Yaratıcı Yıkım yaklaşımına göre, yenilik yapmayan, yenilikçi ol(a)mayan girişimci özelinde firmaların ve ekonomilerin rekabetçi gücü azalmaktadır. Schumpeter’e göre yenilikler (1) tüketicinin tanımadığı yeni bir malın veya kalitenin üretimi, (2) yeni bir üretim metodunun uygulanması, (3) yeni bir piyasanın açılması, (4) yeni hammadde ve yarı mamul kaynaklarının elde edilmesi ve (5) yeni bir organizasyonun gerçekleştirilmesi olmak üzere beş noktada ortaya çıkmaktadır.

Schumpeter ve Hayek’in temel iktisadi kriz yaklaşımlarını böyle inceledikten sonra son krizleri hangisinin modelinin daha iyi açıkladığına dair fikrimi de belirtmek isterim. Kanımca 2009 Amerika krizinde Hayek haklıydı. ABD’de gelişen finansal piyasalar ve dünyada yaratılan karşılıksız para miktarının yani balonun önemli bir bölümünün bu ülkede olmasının kriz üzerindeki etkisi açıktır. Yani Hayek’in dediği gibi karşılıksız mal olarak para artmış ve arz – talep dengesi yani iktisadın en eski yasalarından Walras Kanunu ihlal edildiği an piyasa tekrar kendisini dengeye getirir. Bunun adına biz kriz deriz o depresyon der. Ama açıkça kapitalist düzen için bunun bir yok oluş dönemi olmayacağını belirtir.

Schumpeter ise yeniliğin, girişimciliğin durmasıyla piyasaların kriz üzerinden kapitalizmi yeniden güçlendirdiğini iddia eder. Ben bunu doğumda kendisi ölürken çocuğunu doğurmayı başaran anneye benzetirim. Anne acı çeker, bu krizdir yani ölümle sonuçlanan yıkım; ama yeni doğan çocuk yaratıcı bir yıkımı müjdeler. O tekrar kapitalizme büyüme, hatta eskisinden daha öne geçme şansını verir. Marx annenin ölümüyle kapitalizmin öleceğini sanırken, Schumpeter hem de dünyanın gördüğü ilk global krizden sonra dahi bu krizlerin yaratıcılık eksikliğinden kaynaklanışını; kapitalist düşünceyi bir nevi evrim yoluyla yenileyeceğini ve daha güçlü döndüreceğini bilmiştir. Her ne kadar Avrupa krizi yoğun borç dikkate alınırsa Hayek Kriz modeline benzese de Avrupa’nın son 30 yıldır marka çıkaramadığını, girişimciliğin bitmek üzere olduğu dikkate alındığında asıl sebebin bu yenileyememe olduğu görülmektedir. Bu bakımdan da bence Avrupa Krizi Schumpeter’in modeliyle daha iyi açıklanabilir.

Bilal ERTUĞRUL

21.11.2011

13:47

Read Full Post »

2009 Amerika ve 2011 Avrupa Merkezli global krizlerde pek çok şey tartışıldı. Sonunda iktisatçılar bizatihi ülkelerin başına getirildi. Ama belki de bu süreçte en acı olan iktisatın literatürü iyi incelenmedi. Çünkü iyi incelense herkesin karşısına Schumpeter ve Hayek çıkacaktı. Evet Keynes iktisatın krallığına yükselirken, 1929 Buhranını çağlarında anlaşılamayacak boyutta açıklayan bu iki adamı bilmeden iktisatta kriz anlaşılamaz. Şimdi isterseniz bu adamlar ne demişler bir bakalım…

Kriz kuramları ile ilgili çalışmaların kökeni her ne kadar 1800’lü yıllara dayansa da o dönem için, bugün bildiğimiz anlamda finansal krizlerden söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, başlangıçta kriz kuramları çoğunlukla reel iktisadi krizleri açıklamaya dönük olarak geliştirilmiştir. Diğer taraftan, 1940’ların başından itibaren büyük ölçüde II. Dünya Savaşı hazırlıklarına bağlı olarak savaş sanayii öncülüğünde ve ABD merkezli yaşanan iktisadi canlanma, 1947-48’lerden itibaren birçok OECD ülkesini de içine alacak şekilde genişlemiş ve bu büyüme konjonktürü 1970’lerin başına kadar nerede ise kesintisiz devam etmiştir. Bu büyüme konjonktürüne mukabil, kriz kuramları tartışmalarında doğal olarak bir duraklama dönemi yaşanmıştır. Ancak 1970’lerin başında Bretton Woods (BW) sisteminin yıkılması ve yaşanan petrol şoklarının da etkisiyle konjonktür tekrar yön değiştirmiş ve buna paralel olarak kriz kuramları tartışmaları yeniden alevlenmiştir. Şu farkla ki, 1970’lerde uluslararası finansal küreselleşme faaliyetlerinin yoğunluk kazanmasıyla birlikte birçok gelişmekte olan ve gelişmiş ülkede finansal krizler yaşanmaya başlamıştır. 1980 ve sonrası dönemde yaşanan krizler, az veya çok farklılıklar gösterseler de ana karakteristiklerini para krizleri oluşturmuştur. 1929 krizinden sonra ortaya çıkan en önemli 3 kriz ekonomisti Hayek, Keynes ve Schumpeter’dir.

Hayek’ e göre krizlerin asıl nedeni, ekonominin sanayi yapısının toplumun tasarruf planları ile uyuşmamasından doğar. Hayek’in analizi, kendi içinde istikrarlı bir piyasa ekonomisini ifade eder. Piyasanın işleyişi sistematik bir şekilde bozulmadığı takdirde, fiyatlar bilgi iletme fonksiyonları ile tüketim yapısını sanayi yapısına uydurmayı garanti eder. Ekonominin dengesini bozucu etkiler, bankacılık sektöründe yaratılan kredi artışları, Keynesyen iktisat politikalarıgibi piyasanın işleyişini bozan, daha açıkçası, fiyatların yanlışbilgiler iletmelerine yol açan, piyasaya dışsal olan etkilerdir. Bireylerin gönüllü tasarruflarının ötesinde bankacılık sektöründe yaratılan krediler aracılığıyla girişilen büyüme süreci, ancak kredilerin artmasıdevam ettiği sürece sürebilir. Bu bir enflasyonist büyüme sürecidir. Cebri tasarrufla girişilen bu yatırım süreci, gerçek tasarrufların üzerinde bir sermaye birikimine yol açar: Sermayenin yanlış yönlendirilmesi. Ancak bir süre sonra ya bankacılık kesiminde faizlerin yükselmesi ya da faktör fiyatlarının yükselmesi sonucu kârsız bir sermaye yapısı ortaya çıkacak ve hem sermaye değersizleşmesi hem de büyük bir gayri iradi işsizlik doğacaktır. Keynes’in tezi ise kapitalist piyasa sisteminin kendi haline bırakıldığında sık sık büyük miktarlarda işsizlik şeklinde krizlerin doğacağını ileri sürer, yani kriz kapitalist piyasa sisteminde içseldir.

Hayek’e göre konjonktür dalgalarının ortaya çıkması için gerekli ve yeterli şart, para hacminin elastik olmasıdır. Böylece iktisadi dalgalanmaların çıkış nedenini, bankacılık ve kredi sistemine bağlamıştır. Kısaca para miktarındaki değişmeler, nispi fiyatların ve üretim yapısındaki değişmelerin temel sorumlusudur. Bu bağlamda, Hayek 1920-30’larda karşılaştıkları kriz olgusunu şöyle açıklamaktadır: Tipik olarak bankaların kredi hacminde artış şeklinde görülen para arzındaki genişleme, parasal faiz haddini denge seviyesinin altına düşürür. Yatırımlar canlanır. Üretim kaynakları tüketim malları kesiminden sermaye malları üreten kesimlere kayar; sermaye malları üretimi artar. Sermaye mallarına yapılan harcamaların artması nedeniyle bir süre sonra faktör gelirleri artarak tüketim mallarının taleplerini ve dolayısıyla fiyatlarını artırır. Söz konusu bu fiyat artışları kaynak dağılımı sürecini tekrar tersine çevirerek krize yol açar; kullanılmayan üretilmiş sermaye malları fazlalığı ortaya çıkar. Hayek’e göre işsizliği azaltmak için para arzı artışı ile talep yaratılması, her şeyi daha kötü yapar: Para arzı artışıyla bir yandan enflasyon körüklenirken, diğer yandan sözünü ettiğimiz kendiliğinden tersine dönen süreç hızlandırılır ve işsizlik daha da artar. 1970’lerde stagflasyon olarak adlandırılan işsizlik içinde enflasyon olgusu ortaya çıkar.

Hayek’in yukarıdaki tezi tam istihdam gibi dönemin gerçeğine uymayan ve 1930’lardaki krize pek de cevap veremeyen bir yapı sergilemektedir. Bunun üzerine Hayek, “Ricardo Etkisi” kavramı ile de anılan yeni bir tez sunmuştur. Hayek iki model arasındaki farklılık konusunda görüşünü “aynı eğilimlerin farklı ve daha gerçekçi varsayımlarla gösterilmesi” şeklinde ifade etmektedir. Hayek’e göre bir denge durumundan başlamak ve bundan hareketle konjonktür dalgalarının nasıl yaratılabileceğini göstermek önemli ve doğru bir yaklaşımdır. Fakat bu analize, bir kere böyle bir konjonktürel dalgalanma başladığında, iktisadi sistem dengeye varmaksızın bu dalgalanmaların nasıl olup da kendi kendini ürettiğinin açıklanmasının da eklenmesi gerekir. Bu nedenle Hayek, ikinci modelindeki analizine emek ve hammadde gibi üretim faktörlerinin önemli ölçüde işsizlik içinde bulunduğu depresyon dönemi ile başlar. Hayek bu modelde konjonktürel düşüşün ve krizin parasal değişmeler gerekmeksizin yalnızca reel faktörlerce yaratılabileceğini göstermek istemiştir.

Not: Yazının devamında Schumpeter, Kriz Yaklaşımı ve Son Krizleri Açıklamada Hayek önerisiyle kıyaslaması yapılacaktır…

Bilal ERTUĞRUL

21.11.2011

13:27

Read Full Post »

« Newer Posts - Older Posts »