Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Küreselleşme’ Category

Her insan hayatının bir anında yalnız kalmak tabiri caizse alıp başını gitmek ister. Aslında bugün kendinden kaçış olarak adlandırılan bu isyan toplumdan kaçıştır. Evet küçük yaşlardan itibaren onun bir parçası olmaya zorlandığımız, özgüvenimizi, özgürlüğümüzü kısıtlama pahasına kurallarına tabi olduğumuz toplumun. Peki nasıl olmuş da bu toplum bu kadar etkili bir konum almıştır. Ve hiç kimse mi bu baskıcı, özgürlük karşıtı yapıya isyan edememiştir. Aslında bunu anlamak için toplumun oluşma sürecinden bugüne dönüşümüne bakmak daha kolay bir anlatım yolu olacaktır.

İlk insan olarak kabul edilen Hz. Adem tek ve yalnız yaratılmıştı. Aslında onu yaratan da tek ve bir taneydi. Ancak insanın zayıf duygusal yapısı onun yalnız yaşamasını zorlaştıracaktı. Bunun üzerine hem onun yalnızlığını paylaşacak hem de neslinin sürmesini sağlayacak yegane eşi kadın yaratıldı. Ancak dedim ya insan doğası gereği duygusal zayıflıkların esiriydi. Bu duygusal zayıflığın temel ortaya çıkış formatı ise merak ve korkuydu. Aslında bilinmeyene karşı güdülen merak ve onla aynı anda hissedilen merak insanoğlunun serüveninin iki ucuydu ve bu uzun serüven ikisi arasındaki seçimler ve bu seçimlerin sonuçlarından oluşan bir süreçti. Merak insanın hep bir adım öne gitmesini sağlarken korku onu gerileten süreçti. İşte insanlar hayvansal aile güdülerinden pek de farklı olmayan içsel güdülerle yola çıktıkları yaşam yolculuklarına önce merakın yön vermesini sağladılar. Adem yasak meyveyi yediğinde onu buna sevk eden şey tamamen meraktı. Çünkü bir şeyleri öğrenebilme ve uygulayabilme yetisi hiç bir mahlukatta insandaki boyutunda yoktu. Tanrı kullarına bahşettiği bu yetenekle onlara evrende sadece kendisinde olan bir yeteneği bahşetmiş oluyordu. Ancak onun duygusal eksiksizliği yanında insandaki duygusal açlık insan ırkının sonunu getirecek adımların atılmasına yol açacaktı. Yani kısacası insan hem şanslı hem de şansızdı. Ancak dedik ya ilk insanlar merak üzerinden yönlendirdikleri yaşamlarında cennetten kovulmanın trajedisini dahi üzerlerinden atacak ve gayet başarılı olacaklardı. Fakat zaman içerisinde insanın gördükleri, bildikleri onda yaşama karşı bir korku oluşmasına neden oldu. Ve gün geldi bu korku o boyuta geldi ki insanlar ortak çıkarların paylaşımı ve korunumu amacıyla toplumlaştılar. Evet olmuştu. Uzun zaman alsa da olmuştu. Ataları merak ve öğrenme aşkını cesaretle yoğurarak cenneti dahi feda eden insanoğlu kendi korku alemine girmeye başlamış ilk mağlubiyetini almıştı. Toplumlaşma süreci aslında bir nevi Doğal Hal’in terkiydi. Nitekim Fransız devrimiyle özgürlük peşinde doğal hale en yakınlaşılan modern dönemi yaşatan Jan Jack Roussau kendi durumlarından yola çıkarak Toplum Sözleşmesi’ni kaleme alacaktı. Evet işte toplumlaşma sürecine geçiş asımı bu sözleşme olacaktı. Roussau doğal halin tüm vahşiliğini gördüğü devrim sonrası günlerinde o vahşetin sevk ettiği korkuyla imzalanan toplumsal sözleşmenin yok ettiği merak duygusunun aslında ömrü boyunca peşinde koştuğu şey olduğunu bilseydi kanımca Toplum Sözleşmesi’ni göklere çıkarmazdı. Her neyse insanların daha sonraları Leviathan olarak adlandıracakları bukorku devi her geçen gün büyüyecekti. Büyümesi yavaş ama edim adımlarla gerçekleşen toplum ütopyası gün gelecek vahşi olarak nitelendirilen doğal halden çok daha korkunç olacaktı. Ancak aradan geçen zamanda yok edilmiş merak onun geldiği boyutun fark edilmesini zorlaştıracaktı. Bunu fark edipte ona uyanlar dahi, uymayanlar deli damgası alacaklardı.

Tarihte ilk klanlar yani günümüz manasıyla aşiretlerin ortaya çıkışında yine aile bağı temelli formülasyon rol alacaktı. İnsanlar aslında kendi benliklerine aykırı bir düzene geçtiklerini biliyor ama bunu kabulleniyorlardı. Bu kabulleniş yavaş yavaş toplumsal değer ve ahlak adı altında köleliği, kadınların insan yerine konmamasını, gücün kutsanışını ve düzen verilen kurban ritüelini sıradanlaştıracaktı. Halbuki başlangıçta insan doğası gereği olması gerektiği gibi kimse kimsenin kölesi değildi, kadınlar da en az erkekler kadar cesur ve onlarla eşitti, hatta kimi zaman onlardan daha da öne çıkıyordu, düzene ve düzenin oturması için korku mitiyle yaratılan çoklu tanrı sistemine kurban verilmiyordu. Toplumlaşma sonucunda bir nevi insan sınırsız dünyaya korku mitiyle sınırlar koymaya başlıyordu. Aradan geçen dönemde belki de bu toplumsal düzen adıyla yok edilen özgürlüklere en çok yaklaşıldığı dönem Antik Yunan oldu. Bu dönemde günümüz Yunanistan ve Anadolu topraklarında başta İyonya olmak üzere özgürlük deneyimleri yaşanıyordu. Aslında devrin koşullarında güçlü merkezi otoritenin hüküm sürdüğü Orta Doğu ve Asya imparatorlukları bu gelişimi algılayamasa da yüzyıllar sonra insanın düzene karşı başarıya en yaklaştığı dönem olan Fransız Devrimi’ne dahi bu özgürlük kıvılcımları temel olacaktı.

Ne yazık ki insan korku ve düzenden çıkmanın yok edici olduğuna inanmaya başladıktan sonra bir daha bu tecrübeleri tadamayacaktı. Ancak insan içindeki merakı da öldüremeyecekti ve bu merak aradan geçen zamanda farklı formatlara bürünecekti. Örneğin ilk çağın spor ve savaş oyunları hep yok edilemeyen merak güdüsünün etkisiyle hayata geçirildi. İnsanlar doğal hal altında hep hızlı, güçlü olmuşlardı. Ancak toplumda gelişen tabakalaşma ve iş paylaşımı zamanla insanın ne kadar hızlı ve güçlü olduğunu anlayamamasına yol açtı. İnsanlar kendi ulaşmak istedikleri noktaları sporcularda bulmaya başladılar. İşte antik olimpiyatlar belki de bu yüzden insanın doğal hale en yakın olduğu anlar olmaya başlamıştı. Her 4 yılda bir toprak ve güneş işbirliğinde terle süslenmiş ölümüne yarışlarda insanlar yep yeni kahramanlar tanıyor ve aslında düzenin onlardan çaldıklarını anlamaları gerekirken en içsel duygularıyla dahi düzene köle oluyorlardı.

Ama vahşetin, merakın, her şeyin zirvesine ulaşmanın tadıldığı dönem Antik Yunan dönemi olmayacaktı. İnsanlar bu zirveye Roma ve onun kanla sulanmış arenalarında ulaşacaklardı. Roma aslında merkezi otoritenin ve toplumsal düzenin beraberinde getirdiği alışkanlıkların zirve yaptığı dönemdi. Ancak düzenin bu kadar belirgin bir şekilde insanları köleleştirdiği dönem aslında insanlara özlerini en iyi gösteren dönem oluyordu. Arenalarda düzenin ayrılmaz parçası olan köleliğin baskı ve zorlamalar, dahası özgürlük vaadiyle kan, kum ve güneşle beraber insanı doğal haline en yakın konumuna taşıdığı Gladyatör Savaşları devrin vazgeçilmezi olacaklardı. Dahası yüzyıllar sonra insanlar arenalarda görmedikleri cinselliğinde eklendiği Spartacus serisini çılgınlar gibi izleyecek, düzenin onlara bir bahşi olarak algıladıkları diziyi izlerken o filmin kahramanı Spartacus ve arkadaşlarının mücadelesinden bir haber olduklarının farkında bile değillerdi. İşte izlediğinizde anlamadığınız bir diziyi niye izlediğiniz sorusunu kendinize sormama alışkanlığınızda arada geçen zamanda öğrendiğiniz kabulleniş ve sorgulamama kültürünün bir sonucuydu. Dahası sorgulayanlar Roma’da hayvan gibi muamele görürken bizim devrimizde hayvanlara dahi reva görülmeyen dışlamalara tabi tutulacaklardı. Ama bir kaç delinin çıktığı yolun sonunda bütün insanların onlara uyacağına o kadar eminim ki tek üzüldüğüm sonun başlangıcının ne zaman olduğunu bilememek olacak. Ama biliyorum ki insanlar bu gerçeği bilseler bu sefer mevcut düzenlerine sıkıca bağlanacak ve o kutsal gün hiç gelmeyecekti. O yüzden de bilmememiz en iyisi oluyordu.

Not: Bu yazı Toplumun bugün ulaştığı nokta ve yarınlarına yönelik beklentilerimi de kapsayacak Modern Toplum Paradigması çalışmamın Başlangıç bölümüdür, devamı gelecektir…

Read Full Post »

Asırlar önce Makedonya topraklarından dünyanın dört bir yanına açılan orduların tek bir hedefi olduğu söylenir: Tüm dünyayı efsanelere girmiş komutanları Büyük İskender’in komutası altında birleştirmek. O İskender ki Çin içlerine kadar ilerlemiş ve yaşlı kıtaların yaşam olduğu bilinen her yerini hâkimiyeti altına almıştı. İskender’in birleştirdiği bu topraklarda yaklaşık bir asır süren bir devir yaşanacaktı. Bu devre tarihçiler “HELENİZM” adını vereceklerdi. İşte dünyada ilk küreselleşme hareketi de o Helenizm olmuştur. Peki, Helenizm’in en önemli özellikleri nelerdi: ortak bir ekonomik yapı, birbirine benzemeye başlayan kültürel formlar, genelleştirilmeye çalışılan Helenik değerler. İskender’in rüyası çok kısa sürdü. Çünkü o dönemin koşullarında yavaş olan haberleşme yaratılmaya çalışılan formun olmazsa olmazıydı ve nitekim etkin haberleşme olmadan İskender’in rüyası “Helenizm” uzun süre var olamadı. İskender’den yüzyıllar sonra insanlar onun rüyasını gerçekleştirmeye – hem de hayal dahi edemeyeceği kadar büyük bir coğrafya ve kalabalık nüfus altında – hiç bu kadar yakın olmamışlardı. Bilgi toplumunun oluşumu ve teknolojinin inanılmaz gelişimi üzerine temelleri atılan 21. yüzyılın en önemli hedefi olan o rüya küreselleşmedir. O küreselleşme ki sınırları olmayan tek bir dünya hayalinin ve bütün büyük devletlerin bugüne kadar sahip olduğu o tek dünyayı yönetebilme hevesinin güncellenmiş ismidir. Şüphesiz tüm dünyayı tek bir çatı altında toplama fikrinin ekonomik, kültürel, sosyal ve daha birçok alanda etkisi olacaktır.

Küreselleşme ve onun getirdikleriyle ilgili bir kanaate ulaşabilmek için onun nasıl bir süreç geçirdiğini anlamak gerekir. Bugün küreselleşme denince yoğun olarak olumsuz düşüncelere sahip bir toplum olsak da onun başlangıcında ki payımız yadsınamayacak kadar büyüktür. Küreselleşmenin en önemli iki başlangıç noktası olan Haçlı Seferleri ve Coğrafi Keşiflerin sebebi Türklerin gerek kutsal mekânlara – Kudüs ve çevresi- gerekse de Akdeniz ve önemli ticaret yollarına- ipek ve baharat yolları- hâkim olmasıdır. Küreselleşme her iki alana da büyük önem atfeden Avrupalıların savaşla başarılı olamama sonucu çıktıkları serüvenin bir sonucudur. Bu serüvende Amerika keşfedilecek, Avrupa zenginleşecek, zengin Avrupa önce özgürleşecek ve bu özgürlükle bilim ve sanatta sınırları genişletecek, bilim teknolojiyi geri dönülemez bir noktaya getirecek, teknolojinin lokomotifliğini yaptığı ”Küreselleşme” bugün ki konumuna ulaşacaktı. Yani İskender’in savaşla kurduğu ve tek kişiye dayanan Helenizm’i daha farklı ve daha uzun bir sürecin ardından Küreselleşme olacaktır. Ancak tarihin tekerrürü olsa gerek bu seferki yolculukta da dünya savaşları ve özellikle onlardan sonra oluşan “Yeni Dünya Düzenleri” çok önemli bir görev üstlenecekti. Bugün ki noktaya gelinmesinde özellikle 20. yüzyılın 2. yarısında oluşturulan “Çift Kutuplu Sistem” etkili olacaktı. Devletlerin karşısında iki seçenek vardı ve “LİBERALİZM” seçeneği “SOSYALİZM” seçeneğine üstün gelip dünya 21. yüzyıla onun gösterdiği ilkeler kapsamında merhaba dedi.

Küreselleşme her ne kadar Liberalizm ışığında gerçekleşse de eğer sosyalizm galip gelse onun oluşturacağı sistemin de bu gerçekten arındırılmış olma fırsatı yoktu. Küreselleşme belki de bir özelliğinden dolayı ne kadar tartışılsa da her gün ilerliyor: “Karşı Konulamazlık”. Öyle olmasaydı kendisini sosyalist olarak tanıtan Çin küresel dünyanın en önemli araçlarından olan olimpiyatları düzenlemek için her yola başvurmaz, küreselleşmenin temel öğelerinden sınırsız ticaretin temsilcisi Dünya Ticaret Örgütü’ne girmezdi. Ya da küreselleşme karşıtı olduklarını iddia eden kuruluşlar yine küreselleşmenin en önemli simgelerinden Coca Cola’dan sponsorluk almak için saatlerce zaman harcamazlardı. Peki, bu kadar güçlü olan bir süreç madem durdurulamazsa neden bu kadar tartışılıyor? İşte bu noktada küreselleşmenin sosyal ve kültürel etkileri karşımıza çıkıyor. Ekonomik anlamda herkes küreselleşmeyi ve getirdiklerini şu ya da bu şekilde kabul etmiş ve kendisini açıkça ya da değişik yöntemlerle -Küba ve turizm örneği- bu sürecin içine çekmiş durumda bulunuyor. Ancak işin kültürel boyutunda ciddi sorunlar karşımıza çıkıyor. Aslında kültürel boyutta halledilemeyen sorunların başında ortak küresel kültürün oluşum süreci ve buna yapılacak katılımın boyutudur. Ne yazık ki pek çok ülkede küreselleşmeyle yapılacak kültür transferi yaklaşımının temeli Amerikan kültürünün bu ülkelerde ki kültürün yerini alacağı ve kendi kültürlerinin yok olacağı kanısıdır. Hâlbuki oluşan süreç ve görülen örnekler bunun böyle olmak zorunda olmadığının en bariz kanıtlarıdır. 20. yüzyılın başından bu yana Avrupa ve Amerika sanatında bariz bir Japon etkisi görülmektedir. Yine tamamen bir uzak doğu öğretisi olan Yoga’nın batıdaki yaygınlığı yadsınamayacak boyuttadır. Buna benzer pek çok örnek bulunabilir. Yani kültür alışverişi korkulduğu gibi tek taraflı değildir ve ortaya çıkması amaçlanan dünya kültürü formu da genel içinde özelin seçildiği küreselliğin içinde yerelin korunduğu ve belki de yaygınlaşıp tüm dünyanın hizmetine girdiği bir formdur. Burada yok olunacağı söylenen diller ve milliyetler de önemli bir meseledir. Evet, insanlık bu hızla birbirine yaklaştıkça ve sınırlar kalktıkça bazı diller de kültürel formların diğer elemanlarının da başına gelebileceği gibi kullanılmayacak ve etkinliklerini yitireceklerdir. Ancak yine küreselleşmenin temellerini atan bilim sayesinde en azından bu diller kayıt altında olacak ve varlıkları bulunacaktır. Yine bilimin araştırmaları milletlerin tarihleri konusunda daha detaylı bilgilere ulaşmalarını ve küreselleşirken yerel milli değerin de yücelmesini sağlayacaktır. Örneğin küresel bir dünyada olmasak ve her millet sadece kendi yağında kavrulsa Alman bir bilim adamının Orta Asya da bulduğu ve Türk tarihini sanılandan çok daha eskilere taşıyan tarihi kalıntılardan faydalanamazdık. Peki, şimdi yerel değerlerin yok edildiğine saptanıp kalan insanlar o eseri mi reddedecek yoksa bizim tarihimiz şu kadar zaman geriye gidiyor diye övünecek mi? Burada cevap çok açık ikinci seçenektir. Bu kadar basit bir örnekte gördüğümüz gibi milletlerin tek başlarına hareket etmeleri durumunda ulaşacakları bilgi seviyesi, refah seviyesi ve bunlara benzer tüm olumlu özelliklerin sınırları beraber hareket eden bir dünyanın ulaşacağından çok küçüktür. Kültürel ve sosyal anlamda küreselleşmenin getirdiklerini eleştirirken dikkat edilmesi gereken tarafsızlığın korunması ve geniş açıdan olaya yaklaşabilmektir.

Küreselleşmenin ekonomik anlamda etkinliği insanoğlu ticaret yaptığından bu yana süregelmiştir. Yani ekonomik entegrasyon temelde ticaret üzerine dayanmaktadır. Peki, ticaret yapmak zorunluluğu nereden gelir sorusuyla karşılaştırdığımız da bundan iki asır önce ünlü iktisatçı Ricardo’nun karşılaştırmalı üstünlükler teorisi halini alan düşünceleri bile yeterli olmaktadır. Kıt kaynak, sınırsız ihtiyaç üzerine kurulmuş insanın ekonomik dünyası kaynakların paylaşımı ve rollerin belirginleşmesini zorunlu kılar. İnsanlar tüketimden vazgeçmeyeceklerine göre ticaretin zorunluluğu ve etkileri de kaçınılmaz olacaktır. Eğer ülkeler arasında ticaret varsa bu kültürel ve sosyal etkileşimi de kaçınılmaz kılar. Örneğin Anadolu’ya yazının Asur ticaret kolonileri yoluyla geldiğini düşünürsek milletleri var eden ve onun sürekliliğini sağlayan dillerin korunum yolunun bile ticaretten geçtiğini görürüz. Ticaret bugün temelde Dünya Ticaret Örgütü, IMF ve Dünya Bankası gibi uluslar arası kuruluşların da yardımıyla inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Bu süreçte her ne kadar zararla çıkan insanlar olsa da genel faydanın maksimize edilmesi ticari sınırların yok olmasına sebep olmuştur. Artık ticaretin sınırları tartışma konusu olamaz. Böyle konularda sıkışan devletler küresel sistemde sıkıntı yaşar.

İnsanoğluyla beraber var olan bir olgunun yaşama bu denli aktif katılığı bu yüzyılda olgunun kendisine yönelik tartışmalar değersizleşmiştir ve zaman kaybından başka bir şey değildir. Artık üzerinde düşünülmesi gereken sürece yapılacak katkının nasıl maksimize edileceği olmalıdır. Küreselleşen dünya da özellikle bu sürecin doğurduğu artığın paylaşımı konusu temel odak noktası olmalıdır. İskender’den asırlar sonra insanlar onun rüyasını gerçeğe dönüştürüyor. Belki dünya bir insanın olmuyor ama insanlar artık tamamen dünyanın oluyor.

Read Full Post »

« Newer Posts