Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Bu Aralar…

Yokluğun, yokluğun beni de yok ediyor bu aralar

Her anım senle dolu, her düşüncem sende kalmış

Yeniden başlayamıyorum hayata

Bıraktığın yerde nefes dahi almadan bekliyorum

Hiçbir şey ama hiçbir şey yapamıyorum

Ayağa kalkacak kudretim dahi yok

Bir çöküntüden daha beterim anlayacağın

Yine de yine de seni düşünmeden edemiyorum

Bir edebilsem, ah bir edebilsem

Sensiz de yaşanabileceğini söylüyorlar

İnanmıyorum

Belki de inanmak istemiyorum

Hiçbir şey bilmediğimin daha yeni farkına vardım

Sözde büyümüş adam olmuşum

Şakaklarım çökmüş bildiğin yaşlanıyorum

Ama ben halen çocuk olmak istiyorum

Tıpkı yanında olduğum gibi

Tıpkı sen yanı başımdayken olduğu gibi

Umudum yok aslında dönmene dair

Yine de ne bileyim işte

Umutsuzda olsa

Bekliyorum…

İstanbul

31 Mayıs 2015

Reklamlar

Özlemek Seni…

Özlemek seni

Bu kadar zor olmamalı diyorum

Üşütmemeli böyle

Korkutmamalı iliklerime kadar

Yokluğun, yokluğunda çaresizim diyorum

Açıkta kalmış gemiler gibiyim

Dört yanım dalgalarla dövülüyor

Bildiğim tek limanı da kaybetmiş gibiyim

Kayboluyorum yavaştan

Yokluğunda yok oluyorum

Özlemek seni diyorum

Böyle olmamalı diyorum

Bu kadar acımamalı canım

Gözyaşlarım saplanmamalı yüreğime

Sanırım ben özlemeyi bile sensiz başaramıyorum…

İstanbul

8 Mart 2015

Aşk nedir!!!

Aşk nedir biliyor musun küçük kız,

aşk gecenin bu saatinde uyuyamama neden olan

“Acaba o uyumuş  mudur, uyuyabilmiş midir” sorularıyla yaşadığım meraktır

aşk telefonumda kayıtlı olmayan herhangi bir numaranın aradığını gördüğümde

“Acaba o mu, bu sefer o mu” diyerek,

her defasında sen olmasan da bir sonrakinde ilk seferindeki kadar

hatta katlanarak artan heyecanımdır.

Aşk aynı gökyüzünü paylaştığımızı bile bile

her yeni doğan güneşin parlattığı günde

umutlanmak,

ve her gece çöktüğünde erişilmez yıldızlarda

her şeyi unutup sadece sana adanmaktır.

Aşk sana aşkın tarifini yaparken,

tüm hiddetinle dudaklarıma yapıştırdığın dudaklarından aldığım ateş kadar yakıcı ve hükümran,

gözlerinden akan her damla yaşın kalbime sapladığı acıdan saf acıdan yapılmış

okların uçları kadar keskin,

her güldüğünde gözlerine bakıp, hayatın tüm güzelliklerini bir kenara atıp,

o an ölüme koşacak kadar boş vermişliktir.

Aşk sende beni yok etmek, baside indirgersen bizi ben dahil bire indirgemektir

karmaşık haliyle tüm benliği yok etmektir.

Belki de aşk her gece seni düşünmeden uyuyamayan bir berduşun

sana dalıp bir daha hiç uyanmamasıdır;

ya da aşk sadece sana rağmen senle olmaktır her nefeste…

Bilal Ertuğrul

23.02.2015

00:06

Elimizde Kan Var…

Türkiye 2 gündür sokaklarda… İnsanlar bir şekilde seslerini duyurup, toplumun kanayan yaralarından birisine karşı duruşlarını gösteriyorlar. Tarsus’da hayatının baharında, önünde yaşayacağı onca yıl varken tecavüze uğrayıp hunharca yakılan Özgecan’ın yası bu ülkenin son dönemdeki en büyük yaslarından birisi olmaya doğru gidiyor. İnsanlığını öldürmemiş, bir şekilde kırıntılarını bir yerlerinde saklayabilmiş herkesin yüreğinin bir yerine düşen ateş olup çıkıverdi Özgecan. İnsanlar hem acısını paylaşıyor hem de suçlunun kim olduğunu, benzer cinayetlerin nasıl durdurulabileceğini tartışıyorlar. Peki, Özgecan kimdi, katili, o gencecik cana kıyanlar kimlerdi?

Özgecan, milyonlarcamız gibi benimde tanımadığım, daha önce görmediğim ama aslında hayatımın her anında bana pek çoklarından yakın olan birisiydi. Özgecan; çok sevdiğim bu ülkede bir türlü kıymetini anlayamadığımız fidanlarımızdan birsiydi. Belki tanışmamıştık ama onun gibi onlarcası geçmişti ömrümden ve geçecekti, kimisi kısmen kimisi derinden etkileyecekti. Bazılarını hiç unutamayacaktım, bazılarından kaçacaktım ama hepsi hayatıma o ya da bu şekilde anlam katacaktı. Özgecan, bu toplumun yarattığı kültürün masum kurbanlarından sadece birisi. Ondan önce de çok kurban verdik ve belki de ondan sonra da kurbanlarımız olacak. Her seferinde seslerimiz yükselecek, paylaşıp duracağız tepkilerimizi ama hiçbirisini geri getiremeyeceğiz. İşin kötü yanı bu masum fidanların katili olduğumuz gerçeğiyle yüzleşmekten sürekli kaçacağız. Evet, Özgecan’ın ve ondan önce katledilmiş onlarca canın katilini uzakta aramaya gerek yok. Hepimiz ellerimizi alıp bakınca kandan başka bir şey görmeyeceğiz. Bu gencecik masumların kanından başka bir kan değil ellerimizdeki ve ne gün o kanlı ellerin bize ait olduğu gerçeğiyle yüzleşirsek o gün Özgecanları kaybetmemeyi başaracağız.

Biliyorum bu satırları okurken bazılarınız zoruna gidecek, “ne yani 80 milyonu 3 insanlıktan çıkmış mahlukat yüzünden katil mi ilan ediyorsun” diyenler olacak, “ben her zaman bu cinayetlerin karşısında sesimi çıkardım, elimden geleni yaptım, nasıl katili ben olurum?” ama kusura bakmayın bu gaddarlığın aramızda filizlendiğini, o katillerin bizden birileri olduğunu görmezden geldiğimiz sürece, bu ölümlere ferman çıkardığımız sürece eli kanlı katillerden başka bir şey değiliz. Bugün Özgecan’ın önce tecavüz sonra yakılmasıyla yüreğimize düşen acı elimizdeki kanı temizlemeye yetmeyecek. Çünkü yıllardır uçkuruna hakim olamayan canilerin anlık tatminlerine kurban verdiğimiz onlarca cana rağmen değişmediysek, değiştiremediysek suçun en büyük ortakları da biziz demektir. Bugün Özgecan için göz yaşlarımızı akıtmak yerine birilerini suçlayıp kendimize hiç dönüp bakmadıysak, utanmadıysak hayatının baharında koparılan bu fidan için yaşattığımız bu kültürden, suçlu biziz demektir. Bundan önce öldürülen onlarca kadının hikayelerini üçünce sayfalardan okuyup geçen, en çok önemsediğimizi birkaç günde unutan da biz değil miyiz? Peki, o zaman nasıl bu katlin ortağı değiliz?

Özgecan’ın katili benim, sensin ve bizim gibi gözünün önünde koparılan onlarca fidana karşı dur diyemeyenlerden başkası değil. Peki, ne zaman bu kadar duyarsız olduk, sanırım işin orasını bu sefer anladım. Özgecan’dan önce kaybettiklerimizi anamız, bacımız ya da çok değil 2 gece önce yüreğimizi çıkarıp ellerine sunacak kadar sevdiğimiz yârimiz kadar önemsemedik. Onların da birilerinin anası, bacısı, yâri olduğunu, onlarla beraber solan hayatların da en az bizimkiler kadar kutsal olduğunu ve en temelde her şeyin üzerinde kadın, ana, bacı, yar olmadan “insan” olduklarını ve yaşama hakkının en az bizim kadar onların da hakkı olduğunu hatırlasaydık ya da hatırladıklarımız da unutmasaydık belki bugün Özgecan aramızdaydı. Çünkü ancak unutmasaydık, unutturmasaydık toplumun içinde yeşermiş bu caniliği engelleyebilirdik. Peki biz ne yaptık, hep canımız yandığında sesimizi çıkardık, ateş bizim ocağımıza düştüğünde yandık, canilerle her gün yüzleşmemize rağmen üç maymunu oynamaktan bıkmadık.

Bugün bu ateş tüm ülkeyi yakıyorsa utancımızın artık taşınmayacak hale geldiğini umut ediyorum. Artık içimizde yeşerttiğimiz bu kültürel uçkur sevdasının, hep ötekileştirerek baktığımı, ne sevincini ne acısını paylaşamadığımız insana değer vermemenin, bizden uzakta olan bize hiç uğramayacakmış gibi hayatlarımızı sürdürüp, olanları hep uzaktan izlemenin taşınmayacak boyutlara erişmiş olmasını, yüreğimize hançer gibi saplanan, oluk oluk dökmeye utandığımız göz yaşlarımızın akma zamanının geldiğini umut ediyorum. Ama dedim ya sadece umut ediyorum, şu anda ne halde miyim, ellerime bakıyorum kan görüyorum, evim, sokağım, şehrim, ülkem; dört bir yan eli kanlı katillerden ibaret ve bu kanın katlettiğim son fidanın kanı olmasını umuyorum. Göz yaşlarım, yüreğimin taşıyamayacağı boyuta gelen, adı her aklıma geldiğinde yanı başımdan koparıldığını düşündüğüm bu fidanın acısını unutmayacağım ve adını her andığımda bir kez daha katil olmamak için elimden gelen çabayı göstereceğim. Gelin siz de başkalarını suçlamaktan, birilerini karalarken kendinizi akladığınızı düşünmekten vazgeçin. Önce hep beraber katil olduğumuzu kabul edelim, edelim ki bir daha yüreklerimize hançer gibi batan bu acıları yaşamayalım. Kabul edelim ki bir fidanın daha koparıldığını görmeyelim. Yoksa, eğer öncekiler gibi yaparsak, birkaç gün sonra unutursak ve bir daha hatırlamazsak günü gelir bu acı sizin, benim, herhangi birimizin ocağına da düşer ve o gün katlettiğimiz onlarca fidanın yükü bizi ezer. Ve o gün ateşin sadece düştüğü yeri yakmaması gerektiğini, bu katil düşüncenin bize uğramaz olmadığını anlarız, ama ne giden fidanlarımızı geri getirebiliriz, ne de elimizdeki kanı temizleyebiliriz. O yüzden bu son olsun…

Gözlerin…

Gözlerin o gözlerin bakmasaydı hep bu kadar derinden,

ve taşımasaydı hüznün rengini bu kadar güzel

aşık olmazdım sana küçük kız…

sevmezdim seni emin ol, sevemezdim…

belki bakıp geçerdim diğerleri gibi

belki de birkaç gün aklıma gelirdin en fazla

ama, yapamadım

gözlerin bu kadar hasret doluyken bakıp geçemedim

neye, kimeydi hasretin bilmiyorum

bana değildi, ondan eminim…

ama her kimse onun kadar şanslı olmayı diledim

o yüzden tutuldu yüreğim

belki de kimse yoktur dedim kendime

belki de sadece oraya, bir yere bilemediğim bir yere gitmek istiyordur,

kıskançlık mıydı bu yoksa ilk olamama üzüntüsü mü

bunu da bilmiyorum

ama seviyorum işte….

gözlerinden sebep seviyorum

hasretin, özleminden sebep belki de

bilmeden, bilmediklerimi o kadar da önemsemeden

sadece basitçe bir hasret şarkısına dalmak gibi seviyorum işte…

ve istiyorum delicesine

nereye gitmek istiyorsa o gözler; seni oraya götürmeyi…

belki sen de beni sevebilirsin diye…

Bilal Ertoğrul

12.01.2015

Keşke…

Her köşen cennet derlerdi ya pek de öyle değilmiş
Hani pınarların varmış çağlayan,
Heybetli dağların diyar-ı şahmeran
Uçsuz bucaksız ovaların,
Yamaçları dolduran kır çiçeklerin miski amber kokan
Adına destanlar yazdıran Koçyiğitlerin
Çok uzaklarda kalmış
Gezdim, gördüm, sularından kana kana içtim
Sonra durdum düşündüm
Harbiden öyle miydi
Harbiden sırf dağa, taşa mı koşardı sevdalıların
Oysa gördüklerim bunlar değildi
Bucak bucak, köy köy gezerken koynunda
Acılar gördüm dilsiz,
Silinmemiş göz yaşlarının suladığı topraklarında
Sevdalar gördüm yarım yamalak
Kavuşamamış aşıklar avunup duran koynunda
Analar gördüm yüreği sımsıcak
Evlatlarını dört bir yanına savurduğun analar
Kimsesiz mezarlar gördüm
Sessiz sedasız huzru sende bulan
Nice yangınlar geçirmiş, talan edilmiş ormanlar
Kurumuş sular, onlara hasretinden çatlamış topraklar
Dervişlere, yolculara rast geldim
Yolunu bulmak için önce onu kaybeden divane erenlere
Kara kuru çocuklara bir de
Açlığa şükreden, her şeyde hikmet bulan insanlarına
O kadar çoraklaşmış, o kadar yalnız kalmışsın ki
Oturup ağlayasım geldi
Belki gözyaşlarım kurumuş pınarlarını geri getirirdi
Yüreğim sızladı, kalakaldım olduğum yerde
Ve dedim ki kendime
Keşke…
Keşke dağının, taşının heybetini seveceğimize
Sırf yurt olduğun için sevseydik seni
Kucak açtığın, bunca öksüze
Bunca vatansıza yettiğin için sevebilseydik seni
Keşke paramparça olmuş yüreklerimize merhem olduğun
Her yeni doğan gününle,
İçimize saldığın umut için sevebilseydik seni
Keşke sırf sevilmeyi hak ettiğin için sevebilseydik seni
Keşke sadece sevebilseydik seni…

7 Aralık 2014
12:13

BAŞARMAK; DENEMEKTİR…

BAŞARMAK; DENEMEKTİR…

Öncelikle uzun bir zaman sonra tekrar yazılarımla sizlere kavuşmuş olmaktan büyük bir zevk aldığımı belirtmek istiyorum. Bloğumuzun uzun süreli takipçileri bilecektir yaklaşık 1 yıl aralıksız olarak spordan sanata, edebiyattan siyasete pek çok konuda düşüncelerimi sizlerle paylaşmak sizin görüşlerinizi almak için oluşturduğum bloğumdaki yazılarım son iki aydır gerek akademik gerekse de iş yaşantımdaki yoğunluktan dolayı oldukça seyrekleşti. Bu süreçte tamamlamaya çalıştığım ilk kitabıma ayırmam gereken zaman da bu ayrılığı depreştirdi. Bugün son dönemlerde sıklıkla karşılaştığım bir konudaki fikirlerimi sizlerle paylaşmak istedim. Şimdi özellikle gençler arasında hızla ve umutsuzca yayılan Deneyememe, Başlayamama ve Yarım Bırakma Hastalığı ve bu hastalığın tedavisi üzerine konuşalım.

Geçtiğimiz hafta uzun süredir görüşemediğim 3 arkadaşımla görüşme, hasret giderme fırsatım oldu. Bir tanesi akademide diğer ikisi iş hayatında pek çoklarının hayal dahi edemeyeceği konumlarda olan bu arkadaşlarımın henüz birkaç ay (en fazla olan 6 ay) tecrübeyle yaşadıkları hayal kırıklıkları, sıkılganlık periyotları beni üzdü doğrusu. Ve bu üzüntümü sizlerle paylaşma kararı aldım. Aynı zamanda pek çok gencin kariyer basamaklarının henüz başında karşılaştığı bir sorun olduğunu düşündüğüm bu konudaki fikirlerinizi de yorum olarak bırakmanız beni mutlu edecektir.

Uzun yıllar insanlara başarılı işler ortaya çıkarmanın en önemli kısmının o iş sürecine başlamak olduğu gerisinin ise bir şekilde geleceği söylendi, durdu. Ancak modern yaşamın hızlanması ve insanın bir şeylere başlamasının kolaylaşmasıyla sanırım bu süreçte bazı değişimler oldu. Eskiden “Başlamak Bitirmenin Yarısıdır.” denirdi, artık “Denemek Sürdürmenin      Yarısıdır.” denmeli. Çünkü eskiden başlamak ve bitirmek önemliyken artık Sürdürmek en önemli öğe oldu. Şöyle bir etrafınıza bakın, ne kadar çok Sürdürme, Sürdürülebilir sıfatlı amaç göreceksiniz. Pek çok kesimden insanlar İş adamları, Siyasiler, Sanatçılar, Sporcular herkes ama herkes en önemlisinden en önemsizine yaptıkları her şey de sürdürülebilirlik çalışmaları yapmakta, bu ana amaç olarak ortaya çıkmaktadır. Peki, nasıl sürdürebilirsiniz; aslında çok basit sürekli deneyerek. Başlamak sadece bir denemedir ama sürdürmek için onun gibi onlarca yüzlerce deneme yapmak zorundasınız. Kendinizi yenilemek, yeni sorunlarla başa çıkabilmek en büyük özelliğiniz olmalı. Peki, bunu nasıl başarabilirsiniz, işte bence artık tartışılması gereken nokta budur. Sürdürmek zorundayım, onun için denemek zorundayım, peki ama neden? İşte artık en önemli soru bu… Şimdi bu soruyu cevaplandıralım.

Bana göre başarı modern zamanlarda sonuçları değişmese de süreci ve yöntemler değişen bir olgudur. En önemlisi artık sonsuz bir olgudur. Daha önceleri bitirme olgusunu arındıran bu nesne artık sürdürmeyi, bir nevi sonsuzluğu içermektedir. Peki, sonsuz başarı mümkün müdür ve nasıl mümkün kılınabilir? Burada sonsuzda olsa başlangıcı belli bir süreçten bahsettiğimiz için bence ilk olarak oraya bakmalıyız. Ne yapacaksak yapalım, bir yerde çalışmak, eğitim, spor fark etmez hep sevdiğimiz ya da sevme ihtimalimiz olan yerlerden başlayalım. Çünkü ancak seversek isteriz ve istersek başlarız. Bu bakımdan başlangıçta yapacağımız tercihin uzun vadeli sonuçlarını da ince eleyip sık dokuduktan sonra gerekirse ciddi sürelerde ara verip dinlenmeyi de göze alarak başlayacağımız noktayı bulmalıyız. Bu nokta doğru seçimse zaten bu seçimin motivasyonu bizi belli bir süre sürükleyecektir ama yanlış seçimse işte o zaman denemek zorlaşacaktır. Fiziksel olarak başlamış olmanız benim kast ettiğim anlamda ruhsal anlamda hazır olmadan gerçekleşirse başlamış sayılmazsınız. Karşınıza çıkan ilk engelde ben zaten buraya ait değilim der durursunuz. Hâlbuki bir durun, düşünün henüz denemediniz bile. Ne demiştik artık sizden istenen başarmanız değil sürdürmeniz ve bu ancak ve ancak deneyerek mümkün.

Bilal ERTUĞRUL

17 Aralık 2012

13:16