Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘10 Kasım’

Artık eskisi kadar kahraman çıkaramadığımız bir dünyadayız. Ya da o kahramanlar bir yerlerde doğru anın gelmesi için ekliyorlar. Hal böyle olunca bazen sırf bir kahramanda bulmak için kendimizi tarihin sayfalarına bırakıyoruz. Dünyadaki en şanslı milletlerden birisi olduğumuzu anlıyoruz bu anlarda. Tarihimiz hem bu milletin hem bu toprağın bağrından çıkmış yüzlerce kahraman armağan ediyor bizlere. Kimi milletler birilerini kahramanlaştırmaya çalışırken biz onları elimizi koyduğumuz gibi buluyoruz.

10 Kasım 1938 günü hepimize olduğu gibi bana da bu kahramanlardan birinin, belki de dünyanın son kahramanlarından birinin dünyaya vedasını anlatıyor. Mustafa Kemal Atatürk ya da nüfusa ilk düşüldüğü adıyla Ali Rıza oğlu Mustafa’nın hayata gözlerini yumduğu gündür 10 Kasım. Bugün herkes onla ilgili düşüncelerini, özlemlerini, onun üzerinden başkalarına kusmak istediği kinlerini toplamış sabah 9.05’ten itibaren bunları ortalığa saçıyor. Pek az kişi ise onu bugünden bakarak anlamaya, onun bizlerle ilgili hayallerini görmeye ve o hayallerin neresinde olduğumuzu sorgulamaya cesaret ediyor.

Mustafa, Selanik’de bir göçmen çocuğu hüviyetinde doğacaktı. Doğduğu topraklar doğduğu yıllarda her ne kadar cihan devleti Osmanlı İmparatorluğu’na aitmiş gibi görünse de çocukluğunun her aşamasında artık bu diyarların elden gitmekte olduğunu, bu diyarda; Manastır’da, Batı Trakya’da, Makedonya’da çocukluğunu geçirecek son kuşaktan olduğunu için için anlıyordu. Bu anlayış erken yaşta kaybettiği babasıyla paylaşılamayan ilk gençlik anılarında olduğu gibi hep ruhunun bir yerlerine saklanacak asla birileriyle paylaşılamayacaktı. Annesine de bu yüzden çok bağlanacaktı minik Mustafa. Gördüğü, bildiği, uğruna bir şeyler yapmak isteyebileceği tek varlığıydı. Ama Mustafa annesinden önce başka bir varlığa adamayı istiyordu hayatını. O göçmen çocukların gözlerinde gördüğü gözyaşlarını dindirmek, 600 yıllık batı seferinden, Avrupa’nın yarısını yurt edindikten sonra yurtsuz kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalan milletine bir vatan bulmaya, eldeki son vatanı, milletinin ilk göz ağrısı olan Anadolu’yu korumaya adamak istiyordu kendini. Annesi bunu anlayışla karşılayacak ve küçük Mustafa dünyanın sayılı savaş dehalarından birisine dönüşeceği askeri eğitimine başlayacaktı.

Askeri eğitimi süresince de yalnız ve kitaplarda yaşayan birisi olacaktı. Belki de yaşından büyük hayalleri vardı o yüzden susuyor, yalnız takılıyordu, ya da o vatan bildiği ama göçmenliği sonuna kadar yaşadığı topraklarda azınlık olmanın, babasız kalmanın bir sonucuydu bu yalnızlığı. Bu eğitim sırasında adına Kemal ekleniyordu.  Mustafa temizlenmiş, saf manasına gelirken, Kemal eksiksiz, olgunlaşmış, tamamlanmış anlamına geliyordu. Yani çocukluğundan getirdiği saflık, içinde sakladığı parçası, artık tamamlanmış bir duygu ve düşünce adamına dönüşüyordu. U sim tercihi bilinçli miydi yoksa hocası anlık mı düşünmüştü bilemem ama bildiğim onun hayatı boyunca taşıdığı kimliğin parçalarını iyi bir şekilde anlattığıydı.

Trablusgarp’da, Çanakkale’de, Suriye’de yaptıkları onu dünya harp tarihine yazmıştır ve herkes artık ezbere bildiğinden burada değinmeye gerek yoktur. Zaten onu Atatürk yapan bu kazanılan ya da kaybedilen harpler olmayacaktı. 1919’da başlatılan Kurtuluş Savaşı’nda hem devrin şartları hem de eldeki imkanları iyi kullanmış, dahası son vatan Anadolu’yu bölmeden bir arada tutabilmişti. Öyle bir vatan sevgisiydi ki bu; devrin Yunan ve Türk orduları düşünüldüğünde rahatlıkla fethedilecek olan doğum yeri Selanik’i, çocukluk, gençlik anılarını sınırların ardında bırakmayı dahi sırf bu topraklar bir daha savaş görmesin diye bırakabiliyordu. Bu millet yurt da sulh, cihanda sulh anlayışıyla yaşasın diye gözünü kırpmadan ama içinde fırtınalar koparken kendi memleketini bırakmak bu bile onun önce neyi sevdiğini, kim için yaşadığını gösteriyordu. Zaten zamanında Zübeyde Hanım için biricik varlığı için de vatanını seçmemiş miydi? Mustafa sessiz kalıyor, Kemal karar veriyordu ama Mustafa bir köşede yine yalnız ve üzgün duruyordu. Hiç ayrılmayacaktı zaten o köşesinden. Ama Kemal görevini devretmeye hazırlanıyordu, çünkü Atatürk geliyordu.

Savaşlarda gösterdiği liderlikten sonra o küçüklüğünden itibaren okuduğu kitapların yönlendirdiği kısma geçmişti hayatında Mustafa Kemal. Yeni bir millet yeni bir vatan eski unutulmadan, yaşanan acılara, onlar hep bir yerden kendilerini izliyormuşçasına dikkat edilerek kurulacaktı. Burada Atatürk geliyordu adının sonuna. Bu onun son dönemiydi. Mustafa’da yaşanmayan çocukluk, Kemal’de bir milletin acılarını sırtına alarak ulaşılan zaferler ama eksik kalan gençlikten sonra, Atatürk ömür el verdiğince o milleti yarınlara hazırlama vazifesiyle ortaya çıkıyordu. Geçmişi yad edecek, yaşayamadığı çocukluk ve gençlik günleri için hayıflanacak vakit yoktu. Cephelerde, zor şartlarda fiziksel açıdan yıpranan beden, içerde küçük Mustafa’da hayat bulan yalnızlıkla beraber ona çok da uzun yaşamayacağının sinyallerini veriyordu ne de olsa. İşte bu gerçeği bilerek, bu ülkeyi muasır medeniyetler seviyesine çıkarmak için çalışacaktı. Gecesini gündüzüne katacaktı. Hata da yapacaktı. Hem cephede hem de masa başında ama asla hatalarından kaçarak yaşamayacaktı. Sonuçta amacını net koymuştu. Devrinin koşulları, Anadolu’da gerek fiziki gerekse beşeri sermayedeki yokluk düşünülmeden bugün kendisine yöneltilen eleştiriler bu gerçekler göz önünde bulundurulsa belki de hiç olmayacaktı. O devirde de eleştirilecek, hem içerde hem dışarıda oyunlar oynanacaktı. Ama o bunlarla da bir yere kadar savaşmayı başaracaktı. Belki o günlerde yanında birileri olsa daha kolay çıkacaktı bu savaşlardan. Ama Mustafa buna izin vermemişti. Hep yalnızdı, vatanın çocuklarını çocukları olarak görmüş onlar da babalığı tatmıştı. Birilerine eş olmayıysa belki hiç düşünmemişti. Denemişti, topluma bu anlamda da örnek olmak için denemişti ama olmamıştı. İçinde fırtınalar koparan Mustafa’yı da, yaşadıklarından, okuduklarından oluşturduğu bilgi deryasını da anlayacak birini bulamamıştı.

Ömrünün çoğunu yalnız geçiren, bu yalnızlığı bizlere bir ülke veren altın kuşağın başında, bu günleri hazırlayarak geçiren bu kahraman 10 Kasım 1938’de ölmüştü. Aslında ölüm onun için bir nevi rahata ermekti. Nihayet küçük Mustafa rahat duracağı, gözyaşlarını görmeyeceği bir yere dönmüştü. Bugün onu anmakta iyi bir seviyedeyiz ama kanımca anlamakta çok gerilerdeyiz. Küçük Mustafa’yı da, ülkeye adanmış bir yaşamı da anlamakta zorlanıyoruz. Dahası bu zorluğu 73 yıldır yaşıyoruz. Ama bence onu anlamaya da yavaş yavaş çalışıyoruz. Bu çalışmamızın sonunda onu anlarsak şüphesiz o muasır medeniyet seviyesine çıkacağız. Ve kim bilir küçük Mustafa gibi gurbet ellerinde gözyaşı döken dünya üzerindeki milyonlarca çocuğun gözyaşlarını görmemelerini sağladığımızda ona da asıl armağanımızı vereceğiz. Belki de o gün bize bir yerlerden bakmaktan vazgeçip ömründe ilk ve son kez rahat bir uykuya dalabilecek. Umarım bunu başarırız ve onun rahat uyumasını sağlarız.

Bilal ERTUĞRUL

10.11.2011

15:33

Reklamlar

Read Full Post »