Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘2011 – 2012’

BİR KRALIN HİKAYESİ – 2…

KRAL TAHTINA KAVUŞTU…

Bu serinin ilk yazısında LeBron James’in Miami serüvenine kadar olan yolculuğunu anlatmış, bu serüvenin başlangıcında yapılan hatalar ve hali hazırda Amerikan kamuoyunda bulunan art niyetin birleşimiyle nasıl bir anda ulusal şeytan haline getirildiğini sizlerle paylaşmıştım. Evet, 3 arkadaşın başarı için maddi fedakarlıkta bulunup bir araya gelmesi onların da hatalarının etkisiyle bir anda Amerika’da aranan yeni düşmanı yaratmıştı. 2010 yazında takım kurulurken bu 3 isme ek olarak oynayacak pivot ve oyun kurucuların yetersizliği bu takımın hedefine ulaşması önünde en ciddi engeller olarak gözüküyordu ve NBA’de her takım o yıl için 67 Milyon Dolar olan ve aşıldığında cezalarla karşılaşılan Lüks Vergisine tabi olduğundan bu mevkiler basit oyunculara kalıyordu. Ve serüven bu şekilde binanın bazı ayakları olmadan yükselmesiyle başlıyordu.

2010 sezonuna çok kötü giren Miami ilk 17 maçının 9’unu kaybederken onların düşmesi için fırsat bekleyen kargalar hemen üşüşüyor, bu başarısızlığın onların aslında en iyilerden olmadıklarını gösteren ilk işaret olduğunu söylüyorlardı. Sezon ilerledikçe takım oturuyor ve Doğu Konferansını Chicago Bulls’un ardından ikinci sırada tamamlıyordu. Ancak bazı maçlarda ve belli rakiplere karşı alınan başarısızlıklarda hemen dalgalar başlıyor, takımın asla vaat ettikleri şampiyonluklara ulaşamayacağı üzerine sayfalarca yorum yapılıyordu. Dahası LeBron’ın Cleveland’dan ayrılmasına neden olarak görülen Boston’a karşı alınan mağlubiyetlerle herkes Play-off’larda da takımın doğu konferansından çıkamayacağını iddia ediyordu. Play-off’lar başlarken son iki yılın en değerli oyuncusu ödülünün sahibi LeBron NBA tarihinin en iyi istatistiksel sezonlarından birisini geçirmesine ve tarafsız kesimlerce gerçek MVP olduğu belirtilmesine rağmen MVP seçilmiyor, onun yerine ligin yeni starlarından, Miami’nin de en büyük rakiplerinden Chicago’nun guardı Derrick Rose MVP seçiliyordu. Yani tüm Amerika onun karşısında yer aldığını ayan beyan gösteriyordu. Ama bunlar o günkü LeBron için bir şey ifade etmiyordu.

Play-off’larda önce Philadelphia, sonra sene içerisinde 4 maç kaybettikleri Boston ve son olarak da doğu finalinde Chicago’yu eleyerek NBA finalinde Dallas Mawericks’in rakibi oluyorlardı. LeBron hem rakip takımları hücumda darmadağın ediyor hem de savunmada onların en iyi oyuncusunu tutuyordu ama kapanmış gözler bunları görmüyordu. Final serisinde Miami Dallas karşısında 2-1 öne geçince bir anda Amerikalılar kabus görmeye başlıyorlardı. Acaba Şeytan, Kötü Adam kazanıyor muydu, bu olamazdı, olmamalıydı. Tüm ülkenin beklediği fırsatı Kral kendi elleriyle veriyor, son 3 maçta ortalarda gözükmüyor ve takımı şampiyonluğu kaybediyordu. O andan sonra yeni yılın başında lig başlayana kadar Amerika da tek gündem maddesi Kral’ın başarısızlıkları, onun aslında lider ya da şampiyon olamayacağı, kişilik olarak adam olmadığı üzerine kuruluyor, Kral sessiz sedasız bunları dinliyor ve sadece susuyordu.

Miami 2011 yazında takımda çok fazla değişiklik yapmıyor ve Lokavt nedeniyle kısaltılmış sezona deplasmanda Final serisinde kendileriyle dalga geçen Dallas karşısında başlayacaktı. Dallas şampiyonluğunu simgeleyen yüzükleri ve tüm tebrikleri o gece maç başlamadan alıyor, bunlar üzerinden dalga geçilen Kral ise kenardan izliyordu. Bir ara hafif bir gülümseme beliriyordu yüzünde ve kimse buna anlam veremiyordu. Oysa o artık değişmişti. Artık insanların eleştirilerine kulaklarını tıkamış, sırtını takımına dayamış ve o kupayı almak için yaz boyunca hep fiziksel hem de mental olarak çok çalışmıştı. Şimdiye kadar en zayıf noktası olarak gösterilen duygusal yanı yüzünde hiç belirmiyordu. Bu değişimi dünyaya deklare etmek için de o geceden daha iyi bir zaman yoktu. Kral ve arkadaşları daha birkaç ay önce kendilerini dağıtan takımı hem de kendi evinde yok ediyor ve tüm dünyaya daha güçlü döndükleri mesajını veriyorlardı. Onlar daha güçlüydü çünkü artık daha çok birbirlerine inanıyor, çalışmadan hiçbir şey kazanmayacaklarını biliyor ve bir şey kazanmama durumunda yaşadıklarını hırs olarak geri döndürüyorlardı.

Sezonun ilk yarısına damga vuran Miami aslında destekçilerinin bu takım kurulduğunda istenilen oyunu oynuyordu. Tam saha defans, hızlı hücum, bol paslı set ve sonunda Kral’ın içerden oynadığı oyunlarla pota altının domine edilmesi olarak özetlenebilecek bu oyunla All Star arasına ligin en iyi takımı olarak giriyorlardı. Ama sezonun ikinci yarısında hızlarını kaybediyor, defanslarında zamanla açıklar veriyor ve ilk yarıdaki performanslarının bariz bir şekilde altında görülüyorlardı. Play-offlara girilirken Batıdan rüzgar gibi gelen San Antonio ve Oklahoma City, Doğuda normal sezonu üst üste ikinci kez lider bitiren Chicago Miami’ye oranla çok daha fazla şans verilen takımlar oluyordu. Ama destan yeni yazılmaya başlıyordu ve fırtına öncesi sessizlikte olduklarını kimse bilmiyordu.

Play-offların ilk turunda süper starlarla dolu ama tıpkı bir yıl önceki Miami gibi takım olmanın çok uzağındaki New York ile karşılaşıyorlar, kolay geçen seride rakiplerine almaları gereken yolu da oldukça net biçimde göstererek 4 – 1 ile adlarını Doğu Yarı Finaline yazdırıyorlardı. Yarı finalde karşılarına Doğu’nun en güçlü 3. Takımı olarak görülen, geniş rotasyonu ve etkili uzunlarıyla Miami’ye ters geleceği düşünülen İndiana Pacers geliyordu. İlk maçı kazanan Miami tüm uzun sıkıntısına ek olarak Süper 3’lüsünün tek uzunu Chris Bosh’u da sakatlığa kurban veriyor ve zor günler başlıyordu. İndiana sonraki 2 maçı alıp seride avantajı eline geçirirken Dwayne Wade’in koçuyla tartışması gibi olaylar basına Miami’nin çöküşü için gerekli malzemeyi veriyordu. O ana kadar Play-offlarda ortalama bir oyun (tabi onun ortalaması NBA’de sadece 3-4 oyuncunun ulaşabileceği bir seviye) ortaya koyan LeBron bu yılın neden farklı olduğunu 4. Maçtan itibaren gösteriyor ve Dwayne Wade’inde son iki maçta uyanmasıyla Miami’yi Doğu Finali’ne, Boston Celtics’in karşısına çıkarıyordu.

Şimdiye kadar yaptıkları bir yana bu seri LeBron için belki de tüm kariyerini temsil ediyordu. O ana kadar Play – ofların en iyi oyuncusu olsa da daha önce Şampiyonluk yolunda kendisini en çok engelleyen takım olan Boston’un yenilenmiş ve enerjik gözüken yaşlı kurtlarına karşı alınacak bir yenilgi onun yine bir yıl öncesine dönmesine daha da kötüsü kariyeri boyunca bencil, korkak, lider olamayan birisi olarak anılmasına yol açacaktı. Bunları bilen ama eskiden olduğu gibi negatif etkilenmeyen Kral’ın önderliğinde seride ilk 4 maç 2-2 sonuçlanıyordu. 5. Maçı Miami’de etkili bir oyun ve farkla kazanan Boston kendi evine seriyi bitirmek ve LeBron’ı NBA tarihinin yetenekli ama karaktersiz yıldızları arasına göndermek için gidiyordu. Ama LeBron James önceki yıllardan çok farklıydı ve bunu kanıtlamak için aradığı fırsat eline geçmişti. Deplasmanda 45 Sayı, 15 Ribaund, 6 Asistlik tarihi performanslardan birisine imza atarken yıllarca boynu bükük ayrıldığı Boston’dan bu sefer kendi efsanesini yazmaya başlayan bir kahraman olarak ayrılıyordu. Son maçı kendi evlerinde kazandıktan sonra Final’e, bir yıl önce yarım bıraktıkları işi tamamlamak için Oklahoma’ya doğru yola çıkıyorlardı.

Oklahoma Batı Finali’nde sezonun son aylarının mükemmel basketbol oynayan takımı San Antonio’yu hem de 2-0 geriden gelip devirince oyuncularının enerjileri, daha genç olmaları ve form grafikleriyle bir anda seriye favori olarak başlıyordu. NBA’in yeni jenerasyonunun en etkin ismi, Amerikan Medyasının iyi çocuğu ve MVP oylamasında LeBron’ın takipçisi Durant’ın bu takımda olması da aslında NBA’in en iyi 2 oyuncusunun ilk kapışması olarak da bu seriye önem kazandırıyordu. Ama Kral artık tahtını istiyor, yüzüğüne olan hasreti bitirmeye and içmiş görülüyordu. Seriyi 4-1’le kazanan Miami şampiyon oluyor, Oklahoma bir yıl önce onların düştüğü çaresizliğe düşüyor, Kral artık Dünyanın En İyisi olduğunu seven, sevmeyen herkese kabul ettiriyordu.

LeBron James bundan 28 yıl önce dünyanın gelmiş geçmiş en yetenekli atletlerinden birisi olarak doğdu. Çok genç yaşta yaşıtlarından çok farklı bir yaşam sürdü. Hatalar yaptı ve bazı hatalarıyla bir ülkenin Şeytan’ı ilan edildi. Ama onun hikayesi inanmanın, takım olabilmenin neden bireysel yetenekten önemli olduğunu, insanların hem de en tepedeki insanların bile amaçlarına ulaşmak için değişmek zorunda kalabileceklerini gösteren uzun ve yorucu bir hikaye oldu. Ama seyretmesi çok zevkli oldu. Ve Kral sonunda tahtına kavuştu…

Bilal ERTUĞRUL

4 Temmuz 2012

19:01

Read Full Post »

BİR KRALIN HİKAYESİ – 1…

KRALIN DOĞUŞU…

Bundan tam 9 yıl önce bu günlerde Amerika Birleşik Devletleri’nde gündem 18 yaşında bir çocuğa kilitlenmiş durumdaydı. Ülkenin en çok takip edilen ikinci spor ligine söylentilere göre 100 yılda bir gelecek yetenekte bir oyuncu katılacaktı. Daha birkaç yıl öncesinde o çocuk henüz 15-16 yaşındayken ülkede söylentiler başlamıştı aslında. Ohio eyaletinin Akron kentinde bir çocuk Allah vergisi yetenekleri, yaşıtlarının çok önündeki atletizmi ve fiziksel özellikleriyle basketbol kortlarını coşturuyordu. Henüz lise 3’deyken lise takımının maçlarını binlerce kişi takip etmeye başlamıştı. Bir sonraki yıl yani onun lise son sınıfta oynayacağı tüm maçlar lise salonlarının yetersizliği sebebiyle üniversitelerin 20 bin kişi kapasiteli salonlarına alınıyordu. NBA’de yani dünyanın en iyi basketbol liginde 20 bin seyirci çeken takım sayısının bir elin parmaklarını geçmediği düşünüldüğünde bu sayının ona gösterilen dev ilgiyi açıklamasını bekliyorum. Son yılında Amerikan lise tarihine rekorlarla geçen bu çocuk için en büyük arenaya çıkma vakti gelmişti. NBA’de önceki yılın en kötü 14 takımının galibiyet sayılarına ters oranlı şansla girdikleri draft da oyuncular seçilir. İşte bu noktada şans buya macerası daha da büyüsün diye doğduğu şehrin takımı Cleveland Cavaliers 1 numaradan oyuncu seçme hakkını kazandı ve tüm dünyanın beklediği gibi kendisini o günlerde biraz da medyanın verdiği etkiyle KRAL ya da SEÇİLMİŞ olarak adlandıran LeBron James’i seçti. NBA ve dünya spor tarihinin en büyük hikayelerinden birisi de o gün başlamış oluyordu.

Bilmeyenler için açıklayayım NBA’de 30 takım yer alır. Amerika’nın diğer sporlarına paralel olarak bu ligde de oyunculara cazip gelen, parasal güçleri yüksek şehirlerin takımları tarihi anlamda çok başarılıdır. Örneğin ligin en büyük 3 takımı Los Angeles, Boston ve Chicago’dandır ve tesadüf olmasa gerek bu şehirler Amerika’nın 5-6 büyük ve zengin şehri listesinin değişmezleridir. Ancak LeBron’ın Cleveland’ı küçük, hiçbir branşta şampiyonluk yaşamayı bırakın Final dahi görmemiş bir şehirdi. Bu şehirde 18 yıl önce doğan, küçük yaşta babası terk edince annesi ve kardeşleriyle zor bir hayata adım atan, annesi çalıştığından gece yarıları eve gelebilen ve çoğu gün onu göremeden okula giden bir çocuğa koskoca bir şehrin kaderi hem de başarısızlıkla eşdeğer bilinen makus kaderi yüklenmişti. Ancak Amerika buydu, bu ülke bu hikayelerle kurulmuş, onlarla güçlenmiş ve pek çok şeyde zirveye yükselmişti. O yüzden bu çocuk bu görevi mutlaka başarmalıydı.

İlk sezonunda yani basketbol deyimiyle çaylak sezonunda NBA tarihinin en iyi çaylak performanslarından birisini ortaya koysa bile oyununda elli eksiklikler göze çarpıyordu. Evet, çok yetenekliydi, var olan yıldızların ayrı ayrı yapabildiği şeyleri tek başına yapabiliyordu ama oyuna kendini adamamış, zevk için oynayan Harlem çocuklarından farksızdı. İlk yılında takımı Play-off’a kalamıyordu ama yavaştan hem o hem de takımı gelişiyordu. 22 yaşında takımını NBA finallerine taşıdığında karşılarında San Antonio Spurs’ü buluyordu ve basketbol tabiriyle süpürülüp 4-o kaybedilen bir seriyle evine dönüyordu. Sonraki yıllarda sayı kralı, en değerli oyuncu oluyordu ama bir türlü takımıyla Finallere ulaşamıyordu. Nihayet 2010 yazında Boston’a elendikleri zaman sahada mücadele etmediği, bencil oynadığı, cesur olmadığı gibi kimisi kişiliğine varan eleştiriler alıyordu. Artık Cleveland ve başarısızlık sarmalında adı Loser’a çıkıyordu. Ama o yaz her şey hem de bir daha geri döndüremeyeceği şekilde değişecekti.

2010 yazında NBA’in en iyi 10 oyuncusundan 3’ü olarak gösterilen LeBron James, Dwayne Wade ve Chris Bosh serbest oyuncu oldular. Bu 3 isim de maaş baremleri içinde istedikleri takıma gidebilirlerdi ve neredeyse her takım onlarla görüşüp kadrosuna katmak istedi. Ancak aynı yıl lige gelen, arkadaştan öte dost olan bu oyuncuların farklı bir planı vardı. Onlar şampiyonluk için alabilecekleri maksimum maaştan vazgeçip bir araya gelmeye karar verdiler ve Miami Heat çatısı altında toplandılar. Aslında bu NBA’de normal bir şeydi ve daha önce de bazı oyuncular bir araya gelmişti ama LeBron James’in bu kararını bir saatlik bir televizyon şovuyla duyurması, sonrasında Miami’de yapılan sanki o günden şampiyon olmuşlar partisi gibi berbat halkla ilişkileri sonucunda bu takım Amerikanın şeytanı haline dönüştürüldü. Zayıfın güçlüyü yenmesi gibi Hollywood hikayelerine sapkın, düşman yaratmaya yatkın Amerikan medyasının da başarılı çalışmasıyla bir anda Amerika da en çok nefret edilen adam daha bir ay önce en beğenilen sporculardan olan LeBron oldu.

Not: Kralın tahtına kavuşma hikayesi olan son iki yıllık süreci devam yazısında sizlerle paylaşacağım…

Bilal ERTUĞRUL

27 Haziran 2012

20:24

 

Read Full Post »

İNANMAK BAŞARMAKTIR…

BİR DESTAN BÖYLE YAZILDI…

Tarih büyük adamların büyük zaferlerinin not edildiği bir günlükten başka bir şey değildir. Ve yine kimlerin büyük adam olduğuna karar veren yegane yerdir. Asırlardır yazdığımız, yaptığımız onca işin öyküsüdür o. Ve bu öykü aslında sıradan insanlarla efsaneler arasındaki farkın öyküsüdür. Çocukluğumuzdan bu yana zorluklar karşısında yılmamamız gerektiği, onları yenebileceğimiz ve bunun için öncelikle inanmamız gerektiğini anlatıp duran büyüklerle karşılaştık. Önce anne, babamız, sonra hocalarımız sonra fikri bizim için değer ifade eden ya da kendisi öyle zanneden herkes aynı şeyi tekrarlayıp durdu:” İnanmak, Başarmanın Yarısıdır.” Ama pek çoğu kendisi de en kritik dönemeçlerinde inanmadıkları için bu öğütleri bizim için anlam ifade etmedi. Ta ki efsaneleşecek anlara şahit olana kadar. İşte böyle bir ana Pazar akşamı İstanbul’da şahit olduk. Yunanistan’ın Olympiakos takımı CSKA Moskova’yı 19 sayı geriye düştüğü maçta son saniyede devirip Avrupa’nın en büyüğü oldu. Ve tüm sezonki yolculuklarının özeti şuydu: “İnanmak, Başarmaktır…”

Arada sizlerle spor hakkında bazı yazılar paylaşmamdan da anlayacağınız gibi spor hayatımda önemli yer tutmaktadır. Türkiye bazında Futbol, basketbol, voleybol, güreş, halter vb olimpik branşları yakından takip ederim. Uluslar arası arenada ise NBA, Formula 1, Euroleague, Moto Gp, Olimpiyatlar, Diamond League Yarışları, Grand Slamler ve yine pek çok ülkenin yerel liglerini uzunca bir süredir, ki bu sürenin başlangıcı yaşım çift hanelere ulaşmadan önce, takip etmeye çalışırım. Pek çok efsaneye, unutulmaz ana, şampiyona tanık oldum. Ama bu hafta sonu İstanbul’da yaşanan sevinç kadar anlamlısına çok az şahitlik ettim. Bu yüzden de inancın zaferini ve öyküsünü sizlerle paylaşmak istedim.

Avrupa’da kulüpler düzeyinde kıtanın en büyüğünü belirleyen basketbol organizasyonunun tarihi 1958 yılına kadar uzanır. İlk yıllarında kuzey Avrupa takımlarının hegemonyasında olan şampiyona daha sonra Sovyet Basketbolunun beşiği CSKA Moskova ve Real Madrid hegemonyasına girer. 80’lerden itibaren Yugoslav ekolünün gelişmesiyle bu ülke takımlarının başarıları gelirken yavaş yavaş Amerikalı oyuncuların kıtaya gelmesiyle, en çok rağbet ettikleri İtalyan takımları yükselir. 90’lı yıllarda çeşitli karmaşalarla çalkalanan Avrupa Basketbolu Yunan takımlarının ilk kez sahneye çıkışına tanık olur ve 96’da Panathinaikos ve 97’de ezeli rakibi Olympiakos Avrupa’nın en büyüğü olurlar. 2000 yılında Avrupa’nın önde gelen kulüpleri bir araya gelip FİBA’nın dışında kendi liglerini kurmaya karar verirler ve 2000 sezonunda Avrupa’da biri Suproleague diğeri Euroleague olmak üzere iki şampiyona ve iki ayrı şampiyon çıkar. 2001 sezonunda FİBA kulüpler kavgasından kulüpler galip çıkar ve Euroleague kıtanın resmi turnuvası haline gelir. Son 10 yılda ikişer kez CSKA Moskova, Barselona ve Maccabi’nin şampiyonluğuyla sonuçlanan Euroleague’nin bu süreçteki en büyük hayal kırıklığı ise şüphesiz her yıl en güçlü takımı oluşturup sene sonunda evine eli boş dönen Olympiakos oluyordu.

Evet, bu yıla kadar Olympiakos Euroleague tarihinin en büyük hayal kırıklığının adı olarak anılıyordu. Çünkü Sovyetler ve Yugoslavya’nın dağılmasıyla ortaya yeni bir güç olarak çıkan Yunan ekolünün iki temsilcisinden birisi olan Olympiakos 15 yılda sadece 1 kez şampiyon olabiliyordu. Hâlbuki ekolün diğer takımı ve tüm kıtada en çok nefret ettikleri takım olan Panathinaikos son 16 yıla 6 şampiyonluk sığdırıp 2 seferden fazla şampiyon olan tek takım olarak rekorları paramparça ediyordu. Yine aynı süreçte ligde son 10 yıl aralıksız şampiyon olan ezeli rakiplerine finalde kaybetmek de her yıl Olympiakos taraftarlarını çileden çıkarıyordu. 2003 – 2005 arasında iyice bataklığa saplanan kulübün bu bataklıktan çıkıp çıkmayacağı merakla bekleniyordu. Kulübün sahipleri olan Angelopulos kardeşler de en az taraftar kadar sabırsızdı ve büyük transferlerle başarıyı yakalayacaklarına inanıyorlardı. Özellikle 2007 – 2011 arasında bu durumu tersine çevirmek için harekete geçen takımın sahipleri büyük isimleri kadrolarına katıyor, Avrupa’da görülmemiş miktarda ödemeler yaparak başarılı olmaya çalışıyor ama takım ne Euroleague ne de Yunan Liginde şampiyon olamıyordu. Bunun üzerine geçen yılın başında takımın başına 97 şampiyonluğunda da takımın başında olan Sırp milli takımının efsane koçu Duşan İvkoviç getiriliyordu. Geçtiğimiz yıl normal sezonda ligi kasıp kavuran takım Euroleague çeyrek finallerinde ilk maçta 89 – 41 ile yani tam 48 sayı farkla yendiği Montepaschi Siena’ya arka arkaya 3 maç kaybediyor ve senen sonunda ezeli rakibi Panathinaikos kupayı alırken evinden izlemekle yetiniyordu.

Bu yıl başlarken 2011 yılında tüm Yunanistan’ı kasıp kavuran ekonomik kriz ülkenin basketboldaki devleri Olympiakos ve Panathinaikos’u da vuruyor ve iki takım da küçülmeye gidiyordu. Ancak Olympiakos’un sahipleri krizden doğrudan etkilenince takım hem ezeli rakibinden hem de Euroleague’de bulunan diğer ekiplerden çok daha mütevazi bir bütçeyle kuruluyordu. Bu bütçe kıyaslamasını yapacak olursak Olympiakos ülkemizin temsilcileri olan Fenerbahçe Ülker ve Efes Pilsen’in yarısından daha az, ilk kez bu lige katılan Galatasaray ile ise eşit seviyede bütçeyle sezona başladı. Finalde karşılaştıkları bu yılın en büyük bütçesine sahip CSKA Moskova’nın ise beşte biri bir bütçeye sahip olduğu söyleniyordu.

Sene başında kaliteli yabancı oyuncusu olmamasıyla neredeyse tamamen Yunan oyunculara yüklenen takım hem ligde hem de Avrupa’da üst üste mağlubiyetler alıyor Euroleague’in en büyüklerinden olan takımın 24 takımdan 16’sının yükseleceği ikinci tura bile çıkması zor gözüküyordu. Fenerbahçe Ülker’in lider bitirdiği grupta kötü giden takım ancak deplasmanda Nancy’i mağlup edip gruptan çıkıyordu.

Gruptan son maçta çıkan Olympiakos ikinci turda Türk takımları Efes ve Galatasaray ile birlikte sezonun açık ara en büyük favorisi CSKA Moskova ile aynı gruba düşüyordu. CSKA’nın 6’da 6 yapıp çıkması beklenen grupta ikincilik içinse Türk takımlarına Olympiakos’tan daha fazla şans veriliyordu. Nitekim ilk maçta sahasında CSKA’ya, ikinci maçta deplasmanda Galatasaray’a yenilen takımın gruptan çıkması artık mucizelere bağlı olacak deniyordu. 3. Hafta Galatasaray namağlup CSKA’yı yenince Anadolu Efes’in sahasında Olympiakos’u yenmesiyle evine dönecek Kırmızı beyazlılar önce deplasmanda geriden gelip kazanıyor sonra da Efes’i kendi sahasında yenerek bende varım diyordu. CSKA deplasmanında alınan 96 – 64’lük mağlubiyet takımın gruptan çıkma şansını son maçta Galatasaray’ı yenmesine bağlıyordu. Galatasaray’ın en etkili oyuncusu Jamon Gordon’un sakatlanması ve maç sonunda sarı kırmızılıların tecrübesizliklerinin bir sonucu olarak yaptığı basit hatalar Olympiakos’u kendilerinin dahi hayal etmediği 8’li finallere taşıyordu.

8’li finallerde rakip bir önceki yıl ilk maçta 48 sayı fark atıp sonra inanılmaz bir şekilde 3 maç kaybettikleri ve tarihlerinin en güçlü kadrosunun Final Four görmesini engelleyen İtalyan devi Montepaschi Siena oluyordu. Takımını koruyan Siena’ya karşı bir önceki takımının yarısını kaybetmiş Olympiakos’a kimse şans tanımıyor ve 3 maçta yenilip evlerine dönmeleri bekleniyordu. Ama bu sefer 3-1 kazanan onlar oluyordu, dahası kaybettikleri tek maçı da son top da kaybediyorlar ve biz ölmedik diyorlardı.

Tüm yaptıklarına rağmen bu peri masalının Final Four ve ligin en güçlü ikinci takımı olan Barcelona’ya kadar süreceği tahmin ediliyordu. Ligi savunma anlamında en az sayı yeme rekoruyla kapatan, ligin en iyi skorerine sahip Barcelona’nın yarı final maçını almasını bekleyenleri bir kez daha yanıltıyorlar ve İstanbul’daki Final’de ezeli rakipleri Panathinaikos’u eleyen CSKA’nın karşısına bu sezon üçüncü kez çıkıyorlardı. Tribünleri dolduran taraftarları dahi kimse onların CSKA gibi bir takımı yeneceğini düşünmüyor dahası herkes fark yemelerini bekliyordu. Nitekim koçları Duşan İvkoviç Final Four öncesi CSKA ile 100 kez karşılaşsak ancak bir kaçını kazanabiliriz ve bu birkaç taneden birisinin İstanbul’da olması için mücadele edeceğiz diyordu. Maç beklendiği gibi başlıyordu. CSKA her alanda oyunu domine ediyor, maçın ilk yarısında rakibine sadece ve sadece 20 sayı şansı tanıyıp farkı 14’e çıkarıyordu. 3. Periyodun sonuna doğru fark 19 sayıya çıkarken tarihi bir farkın geldiği düşünülüyordu ve Olympiakos skorboardda sadece 3 oyuncusunun sayı kaydettiğini görüyordu. Her anlamda Euroleague tarihinin en dengesiz Final maçının oynandığı, CSKA ile kupa arasında sadece geçecek sürenin kaldığı düşünülüyordu. Ama Olympiakos buraya kolay gelmemişti. Her düştüklerinde yerden daha güçlü kalkmış, herkes inancını kaybettiğinde onlar biraz daha fazla inanmış ve başarmışlardı. Bu inancı onlara aşılayan kurt hoca İvkoviç son çeyreğe başlarken tamamı Yunan ve 4’ü yedek olan bir beşle sahaya çıkmış ve bu beş 8-0’lık seriyle akıllara “ACABA” sorusunu sokmayı başarmıştı. Bundan sonra sahada inancın, hırsın, birbirine güvenmenin dahası takım olmanın ne demek olduğunu gösteren bir maç izledik. Rakip CSKA hem oyuncu kalitesi, hem aldıkları ücret hem de sene oyunca oynadıkları üstün oyunla herkesin favorisiydi ve ilk 30 dakikada bunu kanıtlamışlardı. Ama onlar da herkes gibi bir an gaflet uykusuna daldılar ve rakiplerinin nereden geldiğini unuttular. Bundan sonrası herkesin malumu. Olympiakos savaşa savaşa, oyunu son topa getirdi. Son top beklendiği gibi takımın tek kalburüstü oyuncusu ve buralara kadar gelmesinin en büyük sebebi oyun kurucu Spanoulis’in ellerindeydi. Lider topu aldı, 8 saniyelik süre işlemeye başladı yavaş yavaş ama ne yapacağını bilerek potaya doğru yöneldi, bunu bekleyen CSKA takımı bir bütün halinde üzerinde toplandı ve o basit düşünenler için bir liderden beklenmeyeni ama aslında liderliğin en önemli yanını ekibini işin içine katmayı ve onlara inanmayı gösterdi, topu boştaki arkadaşına verdi ve 0.7 saniye kala top CSKA potasından içeri doğru süzülürken İstanbul’da kazanan İNANÇ oldu. Sonrası zaten inanılmaz bir duygu seli ve akan gözyaşları, şaşırmış onlarca dünyalı ve bir avuç kahramanın her şeyin rasyonel olduğu, sayılarla ifade edildiği ya da ifade edilmeye çalışıldığı bir dünyada halen İnancın ne denli büyük bir güç olduğunu göstermesi oldu.

Evet, İstanbul Liverpool – Milan Şampiyonlar Ligi Finalinden sonra bir kez daha inanmanın, asla pes etmemenin, liderliğin ve takım olmanın nasıl bir şey olduğuna şahit oldu. Dahası dünya bir kez daha antikleştirdiği duyguların önünde Saygı duruşunda bulundu. Olympiakos herkese ama herkese açık seçik bir gerçeği ama unutulan bir gerçeği bir kez daha gösterdi…

İNANMAK BAŞARMAKTIR…

Bilal ERTUĞRUL

14 Mayıs 2012

21:32

Read Full Post »

YILIN EN İYİLERİ…

YILIN EN İYİLERİ…

Süper Final’in de tamamlanmasıyla Türkiye’de futbol koca bir yılı tamamlayıp yaz tatiline girmiş oldu. Ben de geçen yazımda ilk 4 takım için yaptığım değerlendirmeden sonra bugün de sizlerle bana göre sezonun en iyi 11’ini paylaşmak istedim. Baştan belirtmeliyim ki ligimizde pek çok takımın uygulamış olduğu 4-3-3 taktiğine göre yaptığım bu 11’de bazı oyuncular mevkilerinde kendilerinden daha iyileri olduğu için ilk 11’de yer alamadılar, ancak onlara da değindim. Mevkii ayrımına da dikkat ederek yapacağım bu 11’de ilgili mevkii de diğer göze çarpan performansları da sizlerle paylaşacağım.

Yılın En İyi Kalecisi: Fernando Muslera – Galatasaray

Mondragon sonrası bir türlü aradığı güvenli eldivenlere kavuşamayan Sarı Kırmızılılarda sene başında belki de Fatih Terim’in en çok istediği oyuncu olmuştu. Avrupa’da yıllardır Lazio gibi önemli bir takımın kalesini koruyan, Amerika kıtasının son şampiyonu Uruguay’ın kalecisi çok da yüksek olmayan bir maliyetle takıma kazandırıldı. Ligde cezalı olduğu bir maçın haricinde 39 maç kalesini koruyan ve bu maçlar sonunda açık ara ligin en az gol yiyen kalecisi olan 25 yaşındaki Muslera’yla beraber Galatasaray kalesi uzun süre güvende duruyor. Sene içerisinde bu mevkide iyi performans sergileyen diğer isimler Trabzonspor’dan Tolga, Fenerbahçe’den Volkan, Bursaspor’dan Carson ve Gaziantepspor’dan Karcemarskas oldu.

Yılın En İyi Sağ Beki: Emanuel Eboue – Galatasaray

Aslında Eboue ve takipçileri Fenerbahçe’den Gökhan, Trabzonspor’dan Serkan ve Beşiktaş’tan Hilbert arasında çok da büyük performans farkı yoktu. Ancak gerek yokluğunda takımının yaşadığı sıkıntı gerekse de kritik derbi maçlarında hem savunmaya hem de hücuma verdiği katkıyla Eboue benim tercihim oldu. Ama herkesin listesinde değişime en açık ve çok bariz bir iyi performans konulmayan mevkiinin yani ligin en eksik mevkiinin de burası olduğunu belirtmeliyim.

Yılın En İyi Sol Beki: Hasan Ali Kaldırım – Kayserispor

Son iki yıldır ligin ilgi çeken genç yeteneklerinden olan Hasan Ali Kaldırım bu yılda performansıyla göz doldurdu. Özellikle defansif anlamda hızını kullanırken her geçen gün güçlenmesi, hücumda her zaman doğru işler yapmaya çalışması ve teknik kapasitesinin yüksekliğiyle bu mevkide sorun yaşayan büyüklerin bu yaz en büyük iç piyasa hedefi olacağını düşünüyorum. Bu mevkide büyüklerde oynayan oyuncuların hiç birisi sürekli ve akılda kalıcı performans ortaya koyamazken Hakan Balta’nın Fatih Hoca’yla beraber son iki yıla oranla nispeten kıpırdadığını belirtmek kanımca faydalı olacaktır.

Yılın En İyi Stoperleri: Semih Kaya – Galatasaray & Egemen Korkmaz – Beşiktaş

Seçim yapmanın bana göre en zor olduğu mevkii bu yıl için stoper mevkisi oldu. Beklerin aksadığı, orta sahada defansif oynayan oyuncuların verimlerinin düştüğü bir yılda ligimizin en kaliteli oyuncuları arasında pek çok stoper sayma fırsatımız oldu. Ben Galatasaray’ın şampiyonluğunda kritik önemde olduğu için Semih Kaya’yı yılın stoperi seçtim. Çünkü eğer Fatih Hoca onu keşfedemeseydi  Galatasaray bugünkü konumunda olmazdı. Egemen Korkmaz’da hem gittiği Trabzonspor’un yaşadığı zorluklar hem de Beşiktaş ve milli takımda yoğun maç trafiğinde gösterdiği performansla benim bu listemde kendisine yer buldu. Bu mevkii de sezonun genelinde iyi performans ortaya koyan diğer isimler Fenerbahçe’den Yobo, Galatasaray’dan Ujfalusi, Beşiktaş’tan Sivok, Kayserispor’dan Eren Güngör, Gaziantepspor’dan Danny ve Bursaspor’dan Serdar Aziz oldu. Ama genel anlamda dediğim gibi bu yıl stoperlerin yılı oldu.

Yılın En İyi Orta Saha Oyuncuları: Selçuk İnan – Galatasaray, Manuel Fernandes – Beşiktaş & Christian Baroni – Fenerbahçe

Yılın en iyi orta saha oyuncusu bence hiç tartışmasız Galatasaraylı Selçuk İnan oldu. Trabzonspor’dan bonservis bedelsiz ama ciddi bir maliyetle Fenerbahçe’den önce transfer edilen Selçuk İnan bence bu yıl Galatasaray’ın Şampiyonluğunda oyuncu bazında en önemli isim. Attığı goller, yaptığı asistler ve en önemlisi Melo’yla kurduğu uyumlu ikiliyle bir anda ülkenin en iyi orta sahasını oluşturdu. Seneye de hem milli takım hem de Galatasaray için en önemli isimlerden olacak ve birkaç yılda iki takımda kaptanlığa yükselecek diye düşünüyorum.

Selçuk’tan sonra performanslarıyla dikkat çeken isimler Fenerbahçe’den Christian Baroni ve Beşiktaş’tan Manuel Fernandes oldu. Son iki yıl takımının en çok eleştirilen ismi olan Baroni tamamı kritik dakika ve maçlarda gelen golleri, Emre ve Alex’in sakatlıklarla boğuşmasıyla tek başına doldurduğu orta saha ve takımın saha içi liderliğiyle bu yıl Fenerbahçe’nin başarısında en önemli isim oldu. Gelecek yıl yeni partneri ve daha düzenli takım yapısıyla yine iyi işler yapacağını ve taraftarın aklındaki soru işaretlerini sildiğini düşünüyorum. Beşiktaş’ın içine düştüğü karanlık dehlizde bir elmas gibi parlayan Manuel Fernandes gerek Avrupa’da gerekse de ligde uzun süre takımını tek başına sırtladı. Attığı milimlik paslar, yaptığı ortalarla ölümcül hale gelen duran toplar ve tek kelimeyle mükemmel teknik kapasitesiyle saha içerisinde bu yıl en çok zevk veren oyuncu oldu. Pek çok maçta gösterdi ki hem Beşiktaş’a hem de ligimize fazla gelen bir oyuncu. Sene sonunda çıkan alacak sıkıntısıyla kaybedilirse ikinci Ribery faciası olarak kayıtlara geçecek ve ne yazık ki kaybeden futbol zevkimiz yani bizler olacağız. Bu isimler dışında Galatasaray’dan Melo, Trabzonspor’dan Colman, Gençlerbirliği’nden Soner, Eskişehirspor’dan Alper ve sene sonuna doğru yükselen performansıyla seneye bu listeye gireceğini düşündüğüm Bursaspor’un genç Fransız oyuncusu N’diaye ve bir diğer Bursalı Batalla da burada anmamız ve tebrik etmemiz gereken diğer oyuncular olarak dikkat çektiler.

Yılın En İyi Orta Alan – Forvet Oyuncuları: Miroslav Stoch & Alex De Souza – Fenerbahçe

Bu mevkii asıl yeri orta saha olarak görülen ama 4-3-3 sisteminin kanatlar ya da forvet arkası mevkilerinde serbest oyuncular için oluşturduğum mevki ve bence bu yıl be mevkiyi en iyi dolduran oyuncular sarı lacivertli takımdan çıktı. Uzun bir süre Semih ve Bienvenu ikilisinin sahada var ya da yok olduklarının anlaşılamaması sebebiyle takımın neredeyse tüm skor yükünü çektiler. Dahası orta sahayla hücum arasında bağlantı kurdukları için her maç çok yıprandılar ama takımlarının ligi ikinci bitirmesini sağladılar. Miroslav Stoch kabus gibi geçen ilk yılın ardından neden Avrupa’nın en iyi genç oyuncularından birisi olarak gösterildiğini dosta düşmana gösterdi ve bence bu performansla Türkiye’de uzun süre kalmaz. Kaptan Alex ise gerek centilmenliği gerek saha içi ve dışı kişiliği gerekse de yaşlandıkça güzelleşen oyunuyla ben bir yıl daha bu ligde en üst düzeyde oynarım mesajını herkese verdi. Bu isimler dışında Galatasaray’da bazı maçlarda sıyrılan Emre, Kayserispor’dan Amrabat, Sivasspor’dan Grosicki, Eskişehirspor’dan Kamara ve İstanbul Büyükşehir Belediyespor’dan Doka bu mevkii de lig genelinde öne çıkan oyuncular oldular.

Yılın En İyi Forveti: Burak Yılmaz – Trabzonspor

Geçtiğimiz yıl attığı 19 golle ben olgunlaştım diyen Burak Yılmaz Hakan Şükür sonrası ligin gördüğü en iyi forvet performansıyla ligin bu yıl mevkisinde en iyi oyuncusu oldu. Trabzonspor’un hücumda neredeyse her şeyi olan Burak seneye iyi bir partnerle beraber çok daha fazla can yakabilir ve eldeki forvetlere bakıldığında milli takım için de değişmez oyuncu olacaktır. Ancak bazen kolay gelen sakatlıklar ve saha içi gerginlikler halen kaçınması gereken özellikleri olarak dikkat çekiyor. Ama her şeye rağmen Burak sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da yılın en iyileri arasına ismini yazdırmayı başardı.

Yılın Teknik Direktörü: Fatih Terim – Galatasaray

İmparator kendisine yakışır bir geri dönüş gerçekleştirdi. 3 yıl aradan sonra kulüp çalıştırdı ve şampiyonluk sayısında lig tarihine geçti. Takımına verdiği ruh, her zaman oynatmaya çalıştığı hücum futbol anlayışı, yeniden gündeme soktuğu çift forvet ve futbolu güzelleştirmek adına aldığı risklerin sonucunda şampiyon olurken neden bu ülkenin en iyisi olduğunu da adeta herkese bir kez daha gösterdi. İmparator dışında Şenol Güneş, Aykut Kocaman ve ligin ikinci yarısında Karabük’te yakaladığı çıkışla Bülent Korkmaz bu yıl ligde ellerindeki imkanlarla iyi işler ortaya koyan isimler olarak ortaya çıktı.

Bu listede ismi geçen, geçmeyen ama ligimize değer katan, insanları bir gece dahi olsa yataklarına mutlu ve huzurlu gönderen tüm futbol ailesine teşekkürler. Seneye görüşmek üzere…

Bilal ERTUĞRUL

13 Mayıs 2012

15:58

Read Full Post »

SÜPER FİNAL’İN ARDINDAN…

SÜPER FİNAL’İN ARDINDAN…

Bu gece itibariyle Türkiye Spor Toto Süper Lig’in şampiyonu belli oldu. Lig tarihinin en uzun maratonu olarak kayda geçen 40 haftalık yorucu sürecin ardından bu akşam Kadıköy’de yapılan maçla beraber şampiyon olan Galatasaray’ı tebrik ederek genel analizime başlamak istiyorum. Evet, zor oldu en az şampiyon Galatasaray kadar tebrik edilmeyi hak eden Fenerbahçe de ikinci oldu.

Lig analizimi süper final öncesi sizlerle paylaşmıştım. Bu yazımda süper final, genel sezon değerlendirmesi ve gelecek yıla yönelik beklentilerimi paylaşacağım. Galatasaray zorlu geçen 3 yılın ardından yeni Başkan’ı Ünal Aysal, yeni stadı Türk Telekom Arena, yeni hocası Fatih Terim ve ilk 11’inin 7 yeni oyuncusuyla şampiyon oldu. Lig genelinde en çok gol atan, en az gol yiyen ve süper finale 9 puanlık farkla giren sarı kırmızılılar süper finalde taraftarlarının beklentilerini futbol anlamında karşılayamasa da sonuçta amacına ulaştı. Maçlar zorlaşıp takımlar aynı trafikte maç oynamaya başlayınca ligin açık ara en iyi takımı gözüken Galatasaray’ın zayıf yönleri de ortaya çıktı. Ancak bu yıl her anlamda sarı kırmızılılar için kazanç yılı oldu. Gelecek yıl planlaması yapılırken kale ve defansın aynı kalacağını düşünüyorum. Orta sahada tüm ligin bence en iyi oyuncusu olan Selçuk İnan takımın beyni olmaya devam edecek. Forvet hattında da Elmander ilk 11’deki yerini koruyacak diye düşünüyorum. Galatasaray için en önemli kararlardan birisi orta sahada Selçuk’un partneri olan Felipe Melo’nun bonservisinin alınıp alınmayacağı olacak. Melo’nun bonservisi alınırsa ilk 11’de 5 yabancı olacak ve geri kalan 3 mevki için tek yabancı hakkı olacak. Türk oyuncular incelendiğinde benim tahminim seneye ilk 11’e yönelik önemli bir yabancı forvet alınacağı yönünde. Bu durumda kanat oyuncuları Türk olacak. Eldeki oyunculara bakıldığında Aydın, Emre ve Yiğit bu mevkileri dolduracak kapasitede görünmediğinden kanatlara yönelik 1 ya da 2 yerli oyuncu alınacağını düşünüyorum. Bana göre ilk aday Real Madrid forması giyen Hamit Altıntop. Onun dışında alınacak oyuncular ise tamamen Fatih Terim’in inisiyatifinde olacak. Bunlara ek olarak gelecek yıl yeniden dönülecek şampiyonlar ligi ve şampiyonluk gelirleriyle sarı kırmızılıların maddi olarak Fenerbahçe ile aradaki farkı kapatacağını da düşünüyorum.

Ligi ikinci sırada bitiren Fenerbahçe ise belirsizliklerle dolu bir yılın ardından yine belirsizliklerle dolu bir yaz dönemine dalacak. Başkan Aziz Yıldırım’ın tutukluluk halinin ne zaman biteceği, sarı lacivertli yöneticilere ceza verilip kulübe ceza verilmemesi üzerine UEFA’nın vereceği karar ve bunlara göre yapılacak planlama kanımca önümüzdeki 1 ay içerisinde belli olur. Her şey yolunda gider ve sarı lacivertliler Şampiyonlar Ligi’ne ilerlerse kaleci Volkan, sağ bek Gökhan, stoper Yobo, orta saha da Alex ve Christian, forvet hattında Stoch ve Moussa Sow’un yerleri bana göre garanti gözüküyor. Bu 7 oyuncudan 5’inin yabancı olduğu dikkate alınırsa geriye kalan 4 mevkii için ya eldeki yerlilere dönülecek ya da piyasadaki diğer yerli oyuncular hedeflenecek.  Orta sahada yerli isimler arasında yine Hamit Altıntop ve devre arasında transferi gerçekleştirilemeyen Alper Potuk isimleri düşünülecektir. Savunmanın göbeği için Bursaspor’dan Serdar Aziz ve Kayserispor’dan Eren Güngör hedeflenecek onlar olmazsa Bekir ve Serdar’la yola devam edilecektir. Kanatlar için Dia’ya ek olarak bir Türk oyuncu hedeflenecektir. Sol bekte Ziegler’in bonservisinin alınmasını beklemediğim için Kayserispor’dan Hasan Ali Kaldırım’ı da olası transfer hedeflerinden birisi olarak görüyorum. Bu mevkilerden hangisine yerli transfer yapılamazsa o mevkiye de yabancı oyuncu alınacaktır. Aziz Yıldırım cezaevinden çıkar ve şike cezaları UEFA’dan dönmezse ben bu yaz büyük isimlerin transfer edileceğini düşünmekteyim. Ancak başta da belirttiğim gibi bu zorlu süreçte Fenerbahçe’nin aldığı sonuçlar başarılıdır ve taraftar da bu takımla gurur duymalıdır.

Ligi üçüncü sırada bitiren Trabzonspor seneye 4 maçlık seyircisiz oynama cezasıyla başlayacak. Bunun yanında savunmanın göbeğine bir yerli ya da yabancı oyuncu, orta sahaya Zokora ve Colman’ın yanına bir yerli oyuncu, Forvet hattına Burak’ın yanına mücadeleci ve son vuruşlarda eldekilerden daha becerikli bir oyuncunun transfer edilmesi şart olarak gözüküyor. Maddi zorluklar ve yedek kulübesinin güçlendirilmesi de bordo mavililerin önündeki diğer büyük engeller olarak görülüyor. Tüm bunlara rağmen eldeki kadroyla ligi üçüncü bitiren Şenol Güneş gelecek yılda bordo mavililerin en büyük güvencesi olacaktır.

Sezona büyük umutlarla başlayan Beşiktaş şike soruşturmasına biraz da ilgisiz bir şekilde dahil edilmesi, hoca değişikliği derken sezonu ancak dördüncü olarak tamamlayabildi. Sen sonunda şike soruşturmasından temizlenerek çıkılmasına rağmen maddi sorunlar tavan yapmış durumda. Demirören döneminde yapılan yanlış transfer ve hukuksuz işlemlerin yükü de artık kulübün başını ciddi olarak ağrıtıyor. Yaz döneminde büyük transferler yapmasını beklemediğim Beşiktaş’ta sağ bek, kale ve orta sahaya takviyeler şart olarak gözüküyor. Ancak bu transferler için nasıl kaynak yaratılacağı da büyük bir muamma. Bunun yanında Portekiz çetesiyle iki yılda gelmeyen başarı ve yerli oyuncu kalitesinin düşüklüğü siyah beyazlıların yaz döneminde üzerinde düşünmesi gereken konular olarak ortada duruyor. Sözün özü zor geçen bir yılın ardından yetersiz gördüğüm bir hoca ve takım yapısı, maddi zorluklar ve stadsız girilecek bir yılda Beşiktaş için yine tünelin ucunda pek ışık görülmediğini düşünüyorum. Sezonun oyuncu bazında en iyi ilk 11’ine yönelik yapacağım değerlendirmeyi gelecek yazımda sizlerle paylaşacağım.

Bilal ERTUĞRUL

12 Mayıs 2012

22:59

Read Full Post »

GALATASARAY – İMPARATORUN DÖNÜŞÜ – 4…

SÜPER FİNAL’E DOĞRU – 13…

GALATASARAY – İMPARATORUN DÖNÜŞÜ – 4…

Analizimizin ilk kısımlarında önce genel bir değerlendirme yaptık, sonra da taraftar, yönetim ve teknik heyet analizlerimizle Galatasaray’ın 2011 – 2012 sezonundaki performansını değerlendirmeye çalıştık. Bu son yazıda oyuncuların bireysel performanslarını teker teker ele alıp, Galatasaray analizimizi noktalayacağız.

Evet, tıpkı diğer takımlarda olduğu gibi önce kalecilerden başlayarak mevkilerine göre tüm oyuncuların analizine başlayalım. Kalede şüphesiz ligin genelinde Sezonun En iyi kalecisi unvanını hak eden Fernando Muslera var. Sene başında transfer edilen Muslera kalesinde güven veren bir performans sergiledi. Ligin en az gol yiyen kalecisi olmanın yanı sıra Mondragon sonrası çözülemeyen bir problemin de kalıcı çözümü oldu. Henüz 25 yaşındaki Muslera olası bir satış durumu olmazsa en az 10 yıl için Galatasaray’ın kaleci problemi yaşamayacağını dosta düşmana gösterdi. Onun arkasında özellikle Ufuk forma giydiği maçlarda olası bir sakatlıkta kaleyi devralabileceğini gösterdi. 3. Kaleci konumunda da yıllardır takımda bulunan Aykut yer aldı. 3 kalecisiyle Galatasaray gelecek yıl da bu mevkide sorun yaşamayacaktır ve Muslera gitmezse uzun yıllar kale sorunu çözülmüştür.

Defansa geldiğimizde yine bir yeni transferle başlıyoruz analizimize. Tomas Ujfalusi Bülent Korkmaz’a benzeyen yürekli, topa sert ve güvenli oyun tarzıyla tam anlamıyla takımın bel kemiği konumuna yükseldi. Sakatlanmayan, oldukça az kart gören bu denli mücadeleci bir stoper uzun yıllardır Galatasaray’da yer almamıştı ve onun da en az 4-5 yıl daha takıma katkı vereceğini düşünüyorum. Onun partneri ise beklenmedik bir isim oldu: Semih Kaya. Aslında Genç Semih daha çok gençken bundan 4-5 yıl önce onu alt yaş kategorilerde izleyenler ondaki ışığı görmüşlerdi. Ancak başta en çok stoper sıkıntısı çekilen dönem olan Efsane Kaptan ve Stoper Bülent Korkmaz’ın dönemi olmak üzere gereken şansı bir türlü bulamamıştı. Yaşadığı sakatlıklar sonrası sene başında Galatasaray’dan ayrılması da gündeme gelmişti. Ama o yılmadı, çalıştı ve Fatih Terim’in gözüne girdi. Fatih Terim tarafından ilk Beşiktaş derbisinde görev verildiğinde sahada adeta şov yaptı ve bir daha da formayı kaptırmadı. Hamleleri yerinde, güvenli bir savunma anlayışı olan, zaman zaman hücuma destek veren ayağı düzgün, her şeyin üstüne Ujfalusi gibi bir ustanın yanında staj yapan bu sarı çocuk daha uzun yıllar hem Galatasaray’da hem de Milli Takım’da değişmez olacak ve Türk futbolunun en sıkıntılı mevkilerinden birinde tam bir ilaç olacaktır. Stoper mevkiinin diğer iki ismi Gökhan Zan ve Servet verilen şansları değerlendiremedi ve gözden düştüler. Kanımca seneye en azından birisi gönderilmeli yerlerine alt yapıdan ya da transferle genç bir stoper monte edilmelidir.

Kanat savunmasında sol bekte Hakan Balta yıldızlaştığı 2008 sonrası en iyi yılını geçiriyor. Uzun bir süredir ortalıkta görünmeyen bir oyuncunun tekrar Fatih Terim yönetiminde dirilmesi ise kesinlikle bir teknik adam başarısı. Onun yedeği ise büyük umutlarla alınan ama 3 yıldır katkı vermekten uzak Çağlar. Kanımca seneye bu mevkiye hücuma da katkı verecek bir bek transfer edilmeli ve Hakan Balta’yla beraber rotasyonu genişletmeli. Sağ bekte de Emanuel Eboue yine yerinde bir transfer olarak dikkat çekti. Ancak onun olmadığı dönemde yaşanan sıkıntılar dikkate alınarak bir alternatif bek transferi ve Sabri’nin de varlığıyla bu mevkii de garantiye alınmış olacak. Genç Serkan Kurtuluş’un ise oynayabileceği bir takıma kiralık gönderilmesi bana göre hem onun hem de gelecekte ondan umutlu Galatasaray’ın en iyi hamlesi olur. Yani sözün özü Galatasaray savunması şu anda şekillenmiş ve güven veren bir savunma. Seneye iki beke birer alternatif takviyesiyle de uzun yıllar başarılı olmaya aday bir kadro oluşturuldu.

Orta sahaya geldiğimizde sezonun belki de en iyi ikiliyle karşılaşıyoruz. Trabzonspor’dan transfer edilen Selçuk İnan’ın ve Juventus’ta rotasyonda kaybolunca kiralanan Melo’nun başarılı olabileceğini herkes biliyordu ama kimse bu denli başarılı olmalarını beklemiyordu. Toplam 19 gol ve bir o kadar da asiste imza atmalarının yanı sıra oyunun her iki yanını da oynayabilmeleri, saha içerisinde takımın defans ve hücum hatları arasındaki koordinasyonu sağlamaları gerçekten de bu sezon gelen başarının en önemli sebebi. Seneye de Melo’nun bonservisi alınabilirse uzun yıllar ligin en iyi orta alan ikilisi olmaya adaylar. Bu ikilinin yanı sıra sene başında Arda Turan’ın ayrılması, Culio’nun da kiralık gitmesiyle forma şansı bulan ve bu şansı iyi kullanan Emre Çolak’da sezonun dikkat çeken isimlerinden. Emre’nin fiziksel dezavantajı ve skora katkısının mücadelesine oranla düşük olması seneye onun önüne etkili bir kanat oyuncusu alınmasına neden olabilir ama bu sezon onun Galatasaray’ın geleceğinin önemli bir parçası olduğunu gösterdi ve her zaman takıma katkı verecek bir oyuncu. Orta sahada yeni transferlerden Engin Baytar’da takıma katkı veriyor ama bazen kontrol edemediği hırsıyla takımın da gerilimini yükseltip takıma zarar veriyor. Yine yeni bir transfer Riera ligin ikinci yarısında kıpırdasa da beklentilerin uzağında kaldı ve bence seneye takımdan ayrılması muhtemel isimlerden. Ayhan emeklilik öncesi son sezonunda her zaman hazır kıta olsa da göbekte forma şansı çok az buldu. Genç oyuncular Ceyhun, Yiğit Gökoğlan ve Aydın çok kısıtlı zamanlarda süre buldular. Ancak en çok şans bulan Aydın’ın bir türlü patlama yapamaması onun yavaş yavaş gelecek hesaplarından çıktığını gösteriyor. Ceyhun ve Yiğit ise bence seneye çok daha fazla katkı vereceklerdir. Yine sakatlığı sebebiyle sezonun çoğunu kaçıran Yekta’dan da seneye iyi bir performans bekleyenlerdenim.

Hücum hattına geldiğimizde karşımıza çıkan gerçeğin adı: Johan Elmander. Açıkçası sene başında ben dahil pek çok kişi onun bal yapmayan bir arı gibi ya da Mert Nobre gibi bir oyuncu olacağını düşünüyorduk. Ancak haftalar ilerledikçe özellikle çift forvette takıma inanılmaz katkı veren, mücadelesiyle Fatih Terim’in istediği gibi savunmayı hücumdan başlatan bir oyuncu olduğunu gösterdi ve yılın en iyi transferlerinden birisi olarak dikkat çekti. Sakatlıklardan muzdarip Baros bence bu yıl ömrünü tamamladı ve seneye bu takımda yer bulamaz. Aynı şekilde verilen şansları kullanamayan genç oyuncular Sercan ve Mehmet Batdal’ın da bir daha Fatih Terim’den bu şansları bulacaklarını düşünmüyorum. Onlar için en iyi seçenek ise kiralık olarak gönderilip bir yıl daha beklenmeleri olacak. Son olarak da takıma en son katılan isimden bahsederek analizimizi noktalayalım. 4 yıl önce hiç de hoş olmayan bir şekilde takımdan ayrılan Necati’nin dönüşü muhteşem oldu. Oynadığı hemen hemen her maçta katkı yaptı, dahası Elmander’in olmadığı maçlarda takımın ayakta kalmasını sağladı. Bu yıl gelecek olası bir şampiyonlukta çok emeği var ve şüphesiz ligin en iyi devre arası hamlesi oldu. Gelecek yıl da en azından rotasyonda güvenilir bir oyuncu olarak kendisine yer bulacaktır.

Evet, Galatasaray analizimizi de tamamlamış olduk. Lider 33 haftada 9 puan fark yakaladı. Bu yeni kurulmuş, hocası, başkanı, ilk 11’nin her maç en az 6-7 oyuncusu yeni olan bir takım için mükemmel bir sezon demek. E hal böyle olunca mimarlar Fatih Terim ve Ünal Aysal’ı da tebrik etmek demek. Seneye de kanatlara ve forvete direkt oynayacak bir oyuncu, beklere de bir iki alternatif transferiyle Avrupa’da da çok iş yapar bu takım. Benden söylemesi…

Bilal ERTUĞRUL

7 Nisan 2012

07:19

Read Full Post »

GALATASARAY – İMPARATORUN DÖNÜŞÜ – 3…

SÜPER FİNAL’E DOĞRU – 12…

GALATASARAY – İMPARATORUN DÖNÜŞÜ – 3…

Analizimizin ilk 2 yazısında bir sezon değerlendirmesi ve taraftar analizi yaptık. Şimdi bu yazıda sıra geldi yönetim ve teknik ekip analizine. Önce izin verirseniz teknik heyeti bu göreve getiren, onlara her türlü desteği veren yönetimden başlayıp, sonra da teknik heyetle analizin bu kısmını tamamlayalım.

Galatasaray’ın son 2 yılda yaşadığı zorlu süreçler, Adnan Polat döneminde özellikle 2011’in ilk 4 ayında yaşanan olayların gerek camiaya gerekse de taraftarlara verdiği umutsuzluk, tüm bunların üzerine yaşanan onca üzücü olayı analizimin ilk kısmında sizlerle paylaştım. Tüm bu analizlerden sonra Ünal Aysal’ın neden bu görevi kabul ettiğini, neden takımın artık daha geriye gitmesine izin vermeyeceğine de orada değinmiştim. İşte bu başlangıç anlayışıyla Ünal Aysal ve ekibi profesyonel bir kulüp yönetimine gittiler. Bu profesyonelleşmedir ki bugün Galatasaray’da ki başarı ve sükuneti sağlamıştır. Peki bu noktaya nasıl gelindi. İsterseniz biraz da bunların üzerinde duralım.

Ünal Aysal ilk seçildiğinde farkını ortaya koydu. Ben futboldan anlamam, ha iyi bir seyirciyim, iyi bir Galatasaraylıyım, oynadım da ama profesyonel olarak ondan anlamam diyerek her şeyden az çok anlayan ama en çok futboldan anlayan ve ona karışan Başkanlardan olmayacağını gösteriyordu. Bu kapsamda futbol yönetimine iyi bir teknik adam gerekiyordu. Bunun için adayları değerlendirdi ve Fatih Terim’le en iyi seçimi yaptı. Ancak Fatih Hoca’nın son 2 yılda defalarca teklif edilen ve reddettiği bu görevi kabul etmesi de Başkan’a olan inancı ve kulübün doğru yolda olduğunun göstergesiydi.

Bundan sonra Hoca’nın Florya’yı yönetmesine, onun isteklerini de yönetimde futbol takımıyla yatıp kalkan Abdürrahim Albayrak ve Ali Dürüst vasıtasıyla yerine getirmeye çalışan Galatasaray Yönetimi’nde taşların yerine oturduğu, her şeyin belli olduğu dikkat çekiyordu. Başkanın bu görevlendirmenin dışında Voleybol, Basketbol gibi diğer branşlarda da sponsorluklarla güçlü takımlar kurup, taraftarın bu sporlara ilgisinin artması da önemli bir adımdı. Çünkü son yıllarda bu alanlarda hakimiyet kuran Fenerbahçe’nin kurmaya çalıştığı Tek Büyük hegemonyası da böylece aynı politikayla lağv ediliyor, 2000 ruhu olarak adlandırılan kulübün birlik, bütünlük içinde başarıya giden yoldaki ruhu da zaten böyle adımları zorunlu kılıyor. Başkan’ın yaptığı transferler, mali konulara gösterdiği önem ve tesisleşmeye verdiği dikkat onun yönetiminde Galatasaray’ın profesyonelleşme ve kurumlaşma konularında çok büyük farklılıklar yaratacağını daha bu ilk yılından gösterdi ve açıkçası rakiplerine de korku saldı. Ayrıca şike soruşturması konusunda ilk günden bu yana tavrını net olarak ortaya koyan, Avrupa’sız Türkiye’nin içerdiği tehlikeleri kamuoyuyla paylaşan yönetim bu konularda da gerek taraftarından gerekse de tarafsız kamuoyundan büyük bir övgü alıyor ve bunlar da hanesine artı noktalar olarak ekleniyor.

Teknik ekibe geldiğimizde karşımıza İmparator çıkıyor. Evet bu yıl tam anlamıyla İmparatorun Dönüş yılı oldu. 4 yıl üst üste şampiyon yaptığı, UEFA Kupası kazandığı takımda İtalya’ya giden, orada da başarılı olan ama yönetim ve takımlarındaki oyuncuların o günlerde moda olan kumpaslarına dayanamayıp geri dönen İmparator’un ikinci seferi hiç de parlak geçmemişti. Dahası yapılan yanlış transferler de uzun süre gündemi meşgul etmişti. Ancak o günden bu yana Galatasaray ne zaman zor duruma düşse onun adı hep akla gelen ilk isim oluyordu. Galatasaray taraftarı 2000 ruhunu onsuz düşünemiyordu. 2008 yılında Avrupa üçüncüsü yaptığı Milli Takım’da dönüşümü tamamlayamaması, özellikle Oğuz Çetin’in kadro seçimleri dahil pek çok konuda onu etkilediğine dair çıkan haberler ve gelen başarısızlık sonucu görevi bıraktığından bu yana yani 2 yıl takım çalıştırmamış olan İmparator geçen yıl Rijkaard sonrası yapılan daveti de reddetmiş ve sene sonunda daha iyi planlamaya gidebileceği bir takımda görev yapmak istediğini belirtmişti. İşte Ünal Aysal’ın ona bu şansı vermesiyle sene başında Galatasaray’a döndü ve takımı onun döndüğünü adeta dosta düşmana belli etti.

Galatasaray’ın sene başında yaptığı transferlerin neredeyse tamamı bugün harika olarak adlandırılıyorsa bunda bu oyuncuları sisteme monte etmeyi başaran, dahası sistemine göre oyuncu alıp yıldız peşinde zaman harcamayan Fatih Terim’in payı büyüktür. Dahası Fatih Hoca’nın uzun zamandır ligde unutulan Çift Forvet, Ön Liberosuz Orta Saha kurgulu takımları pozitif futbolun tekrar ligimize dönemsi için de hayati önemdedir. Ne yazık ki Daum ve Lucescu’dan ligimize kalan yegane şey bu tek forvetli, sadece skora o da çoğu zaman 1-0 olmak üzere, dayalı modern futboldan uzak sistemlerdi. Fatih Hoca bunun değişimini sağlarsa ilerleyen yıllarda Türk futboluna da büyük katkı sağlamış olacaktır. İçerde dışarıda kazanan, hücum oynayan, puan kaybettiği maçlarda son dakikaya kadar skoru kovalayan, ligin en az gol yiyen ve en çok gol atan takımını oluşturan Fatih Hoca bu sezona damgasını vurdu ve bence tüm sezonun özeti: İmparatorun Dönüşü…

Not: Galatasaray analizimi son yazım olacak olan gelecek yazıda futbolcuların bireysel performans analizleriyle tamamlayacağım.

Bilal ERTUĞRUL

7 Nisan 2012

01:33

Read Full Post »

Older Posts »