Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘AB’

ŞUBAT ORTASI KÜRESEL EKONOMİ ANALİZİ…

BÜYÜK BABALAR NE ALEMDE?

Bu serinin ilk iki yazısında genel olarak Ocak 2012 itibariyle dünyadaki ekonomik durum, IMF ve Dünya Bankası raporları, gelişmekte olan ülkelerin durumları ve neden benim için bu krizden çıkmanın tek yolu olduklarını aktardım. Bu yazımda ise spesifik olarak ülkelerin durumları ve kanımca yapmaları gerekenleri ele alacağım.

Öncelikle artık resmi olarak dünyanın en büyük 2. Ekonomisi olarak adlandırılabilecek Çin’e değineceğim. Çin’in önünde iki seçenek var: Ya Çin bu yıl bir geçiş döneminde olduğu bilinciyle gelişmekte olan ülke ekonomik anlayışından gelişmiş ülke olmaya doğru ilerleme sağlayacak, ithalat artacak, büyüme düşecek ama iç tüketim kontrol edilemezse içerdeki genişlemenin doğuracağı bir balon büyüme Çin’i uzun vadede zor durumda bırakabilir. Bu yıl Çin para birimi Yuan’ın da az da olsa değerlenmesine izin verip dış ticaret avantajını azaltacak. Ama Çin’in u geçiş dönemindeki en büyük sorunu iç tüketim planlaması olacak ve belki de bu planlamanın boyutu önümüzdeki 10 yılın dünyadaki ekonomik büyüme üzerinde en etkili değişken olacak. Çünkü ABD ve Avrupa krizden çıksalar dahi tüketimleri en azından krizin psikolojik travması geçene kadar düşük seyredecektir. Bu durumda dünya için yeni bir alıcı gerekmektedir ve bu da Çin’den başkası değildir. Yani bugüne kadar Çin’den tüketen batı, Çin’in tüketmesini isteyecek ve bu da ister istemez yaklaşık 30 yıldır belirlenmiş rollerin terse dönmesi olacak. Bakalım Çin bunu yapacak mı? İlk 6 hafta itibariyle Çin’in bildiği yolda devam edeceğine dair işaretler alsak da henüz yılın çok başındayız ve gelişmekte olan ülkelerde beklenen tüketim yavaşlamaları görülmedi. Umarım bunlar görülmeden daha yüksek refahlı bir dünya için Çin’in politikası bu yeni konumuna uygun hale getirilir.

2012 içerisinde Fransa, ABD, Rusya seçim yılında ve bu ülkelerde harcamalar artacaktır. Sadece Fransa’da seçim erken Nisan ayında yapılacak ve o zamana kadar Sarkozy’nin muslukları kapatmayacağına neredeyse eminim. Şu anda anketlerde önde görülen Sosyalist Aday Fransuva Holland’ın özellikle sosyal kesintilere yönelmeyeceğini belirtmesi de Fransa’nın en azından iç talebi canlı tutarak yılı geçirmeye çalışacağını gösteriyor. Burada asıl önemli olan Yunanistan’daki çabalar boşa gider ve borç krizi tekrar baş ağrıtırsa Fransa’nın bundan nasıl etkileneceğidir. Ve kanımca Avrupa Merkez Bankası tarafından Aralık ayında yapılan para enjeksiyonuyla yapıları güçlendirilen bankaların temelde yer aldığı Fransız Finans sistemi bir önceki yıla göre olası bir krize çok daha hazır.

Amerika Birleşik Devletleri’nde Merkez Bankası FED uzunca bir süredir düşük faiz politikasıyla istihdamı ve büyümeyi destekleyici politika izliyor. Bizdekinin aksine FED’in Genel Fiyat Seviyesi yani enflasyon dışında işsizlik ve istihdama yönelik görevlerinin olduğu ABD’de bu politikaya paralel gelen veriler özellikle dünya piyasalarının Ocak – Şubat başı performanslarındaki olumlu havayı açıklamaya yetiyor. ABD için asıl sorun seçim yılında artması muhtemel harcamalar, sosyal güvenlik reformuyla kamu bütçesine yüklenen yükün bu yıl ilk kez ciddi bir aktör olacak olması ve düşük faiz politikasının doğuracağı olası enflasyona karşı nasıl mücadele edileceğidir. FED son yaptığı açıklamalarla mevcut politikasını en azından 2014’e kadar sürdüreceğini belirtip enflasyonu bir risk olarak görmediğini teyit etti. Eğer dedikleri gibi olursa sorun olmaz ve ABD lokomotifli dünya ekonomisi ciddi sorunlarla uğraşmayı beklediği 2012’yi hayal dahi etmediği şekilde az da olsa büyümeyle kapatabilir. Ancak tersi olursa o zaman Obama’nın Kasım ayında seçilmesi de, FED Başkanı Bernanke’nin yeni seçilecek bir Cumhuriyetçi Başkan’ı ikna etmesi de çok zor olacaktır.

Japonya 30 yılı aşkın ihracat temelli büyümeyle sürdürdüğü ekonomik performansını geçen yıl gelen dış ticaret açığıyla sonlandırdı. Çin’in yükselişinden önce dünyanın en önemli ikinci ekonomik gücü olan Japonya’nın geçen yılki düşüşünde Bahar başında gerçekleşen Tsunami ve Deprem felaketi, bu felaketin belli üretim bölgelerindeki üretimi önemli bir süre için imkansız hale getirmesi yattı. Ancak lüks tüketim ve katma değeri yüksek mal üretiminde halen dünyanın en iyisiler ve son yıllarda bu ürünlerin dünya üzerindeki tüketim artışı düşünüldüğünde bir – iki yıla tekrar eski rotaya döneceklerdir. Kim bilir belki Deprem felaketi 2000’li yılların başından beri üzerindeki ölü toprağını atamayan ve gelişmekte olan ülkelerle farkı kapanan Japonya için gerçekten krizden bir fırsat çıkarma şansı olabilir. Bunu bize zaman gösterecek ama o zamanın ne kadar süre içereceğine Sam Amca merkezli global ekonomideki trend karar verecek.

Rusya ekonomisi belki de dünyanın en dışa bağımlı ekonomisi olmayı bu yılda sürdürecek. Petrol ve doğalgaz zengini ülke dünya tahıl ticaretinin de önemli bir kısmına ev sahipliği yapıyor. Dünyada işler yolunda gidip, üretim artar ve enerji ihtiyacı yükselirse yükselen enerji fiyatlarıyla ekonomileri uçuyor ama aksi takdirde başkaları 1 etkilenirken onlar birkaç misli etkileniyor. Anlayacağınız son zamanlarda özellikle sosyal medya üzerinden örgütlenen ve her geçen gün güçlenen Genç Muhalif kanada ABD destekli maşa yakıştırması yapan Putin’in Sonbahardaki seçimlerde koltuğunu geri alması için ABD’de işlerin şu anki gibi yolunda gitmesine dua etmesinden bir çare yok. Aksi takdirde enerji fiyatları düşerse Rus stepleri, Arap çölünden sonra karışmaya en muhtemel alan olarak görülüyor. Yani ABD iyi gider, Obama kazanırsa hem Çin mevcut politikasını sürdürerek büyüyecek hem de Putin petrol ve doğalgazdan gelen milyar dolarların desteğiyle kazanacak. Yani 3 ülkenin kazanması da kaybetmesi de halen Sam Amca’ya bağlı.

Durumu hem Sam Amca’nın hegemonyasındaki dünya ekonomisi hem de Sarkozy’nin boynundaki Yunanistan’a bağlı olan ülkeler ise Almanya ve İngiltere olarak görülüyor. Her iki ülkenin de gerek finansal sistemi gerekse de ekonomik performansları normal şartlar altında iyi olarak bekleniyor. Ama olası Yunanistan endeksli Avrupa Borç Krizi hortlaması ya da ABD merkezli dünya ekonomisinde kötüleşme İhracatçı Almanya’yı da eski güneş batmayan imparatorluğu da kötü etkiler. Her iki ülkenin de finansal sistemleri 2008-2009 sürecine göre olası krizlere daha hazır olsa da gelen sel herkesi alıp götürürse onları kenarda bırakmaz.

Bunların dışında gelişmekte olan ülkeler arasında Çin’den sonra en önemli ekonomik aktör olan Hindistan’ın da durumu ilgi çekici. Çin’den sonra dünyanın en kalabalık ülkesi olması sebebiyle ciddi bir iç talebe sahip Hindistan henüz Çin’in vermesi gereken Gelişmekte olan ülkeden gelişmiş ülke olma kararı aşamasında değil ama onlar da özellikle katma değeri yüksek ürünlerin ve alternatif finans aktivitelerinin merkezi olarak o aşamaya yaklaşıyorlar. Hindistan Ocak ayında muazzam karşılıkları indirdi, parasının değerini düşük, tüketimi yüksek tutma sinyali verdi. Bu bağlamda onlarında ihracat ve dış satış odaklı olacakları yani dünya ekonomisinin iyi gitmesine bağlı oldukları görülüyor.

Evet, Şubat ortası itibariyle dünyanın en önemli ekonomik aktörlerinin durumu bundan ibaret olarak görülüyor. Görüldüğü gibi dünya 90’lardan sonra girdiği küreselleşme süreciyle artık en azından ekonomik aktivite ve bağımlılık olarak bir köye dönmüş durumda. Ve bu köyde halen ipler köyün şefi Sam Amca’nın elinde. Eğer ondaki düzelme ve iyi gidiş devam ederse en azından ilk iki çeyrekte sorun gözükmüyor ama olurda o motoru bozarsa o zaman vay bu köyün haline…

Bilal ERTUĞRUL

16 Şubat 2012

00:15

Reklamlar

Read Full Post »

BİR HAYALİN SONU MU?

20. yüzyılın ikinci yarısının en önemli projesi olarak ortaya çıkan, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’ndan Avrupa Birliği’ne uzanan süreç özellikle 11 Eylül sonrası Abd’nin Bush’la döneminde dünyada kaybettiği popülariteyle beraber bir anda dünyada yeni düzene ilham verecek merkez olarak algılanmıştı. Son olarak 2007 yılında Romanya ve Bulgaristan’ın üye olduğu dönemde Avrupa’da birliğin 1990 sonrası aldığı 15 yeni üyeyi hazmetmesi için genişlemenin durması gerektiğine değinenler çok değil bir kaç yıl sonra birliğin o günkü çekiciliğini kaybedeceğini hiç mi hiç tahmin edememişlerdi.

Peki ne olmuştu da modern zamanların en kapsamlı projesi bu duruma gelmişti. Aslında birliğin bugünlere gelmesinde kendi hataları kadar uluslararası konjonktürde etkili oldu. Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri desteğiyle kurulduğu 1950 sonrası dönemde temel olarak Sovyetler Birliği’nin Batı Avrupa’ya yayılmasının engellenmesi ve yüzyıllardır savaşan Alman – Fransız geriliminin doğuracağı bir savaşı daha ne kıtanın ne de dünyanın kaldıramayacağı endişesi üzerine inşa edilmişti. Aslında 90’lı yıllara kadar gösterilen performans bu düşünceden doğan birlik için çok da iyiydi. Birlik 6 ülkeyle kurulmuş ve daha sonra 3 genişlemeyle 12 ülkeye ulaşmıştı. Temelde serbest dolaşım ve ortak pazar üzerine oluşturulan sistem iyi işliyordu. Ancak 90’ların başında Sovyetlerin yıkılması birliği yepyeni bir sürece sokacaktı. Aslında bu rota değişiklinin bir kaç öne çıkan sebebi vardı. O dönemde Sovyet popülaritesinin dip yaptığı zaman aralığında zengin kaynaklara ve iyi eğitilmiş insani sermayeye sahip olan Rusya’nın çok geçmeden yeniden toparlanacağını düşünen ABD, Sovyetlerden kopan ülkelerin bir an önce batı sistemine entegre edilmesini istiyordu. Bu bağlamda özellikle 1960 – 1990 döneminde batı ve doğu Avrupa arasında oluşan gelir ve refah farkı dikkate alındığında doğu Avrupalılar için Batı Avrupa ve onun simgesi Avrupa Birliği en ilgi çekici hedefti. ABD bu durumu kullanarak Avrupa Birliği üzerinden bu ülkeleri sisteme çekerken sürecin sonunu pek de düşünmemişti. Avrupa Birliği’nin rota değişikliğinin en önemli sebeplerinden birisi de birliğin en güçlü ülkesi Almanya’nın özellikle Doğu Almanya ve Germen toplumlar dolayısıyla birliğin doğu Avrupa’ya yönelimine verdiği destekti. Almanların desteklediği bu genişlemenin sonuçlarından bugün duydukları rahatsızlık ise sürecin ne kadar plansız işletildiğinin kanıtlarındandır.

Avrupa Birliği genişlemeyle meşgul ettiği gündemine özellikle Maastricht süreciyle tam bütünleşmeyi de taşımış ve Avrupa Ordusu, Avrupa Parası daha da ötesi belki de tüm ülkelerden oluşan tek bir Avrupa ülkesi artık yüksek sesle dillendirilir olmuştu. Hatta dönem içinde Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine en büyük engel, bu tek Avrupa’nın değerlerini taşımadığı (din, kültür farklılıkları) olmuştu. Ancak işte Avrupa’nın belki de en büyük hatası bu noktada ortaya çıkıyordu. Pek çoklarına göre liberal düşüncenin en önemli ütopyası olan bu birlik aslında o güne kadar gayet realist bir süreç yaşamıştı. Savaş sonrası zayıflamış ve savaşmaktan çok iş birliğine ihtiyaç duyan ülkeler gayet rasyonel olarak bir ekonomik birliğe yönelmişti.Ancak 90 sonrası tek devlet hayali ve sadece batılı ülkelerin üstüne yük olacak, her hangi bir üretim kapasiteleri olmayan, dahası insani sermayede de mevcut Avrupa Birliği’nin çok gerisinde olan Doğu Avrupa genişlemesi belki de birliğin realizmden liberalizme gerçek geçiş dönemiydi. Bu dönemin devamında 1999’da yürürlüğe giren Euro, 2002 yılında birliğin o zamanki 15 üyesinin 11’inin eski para birimlerini yürürlükten kaldırmasıyla bu ülkelerin tek para birimi olmuştu. Ancak Avrupa Merkez Bankası var olmasına rağmen ortak mali politikalara sahip olmayan bu ülkelerin farklı mali politikalarının günü geldiğinde bu ortak para birimini nasıl etkileyeceği ne yazık ki göz ardı edilmişti.

2011 yılının Mayıs ayından itibaren başta Yunanistan, İspanya, İrlanda ve İtalya olmak üzere çeşitli Avrupa Birliği ülkelerinde yaşanan krizler birliğin geleceğiyle ilgili çeşitli soru işaretlerinin yeniden seslendirilmesine yol açtı. Aslında krizin sadece tek bir ülkeyle bağlı kalmayacak olması Avrupa da bu korkunun temel sebebi. Örneğin 2001 Türkiye krizini düşünelim. Ülkemiz ya iç borç olarak yerel bankalardan borçlanmıştı ya da dış borç olarak IMF, Dünya Bankası gibi kurumlardan borç almıştı. Halbuki bugün karşılaştığımız durum tamamen farklı. Nasıl mı? Düşünelim bakalım. Avrupa Birliği Yunanistan’ın batmasına izin versin. Yunanistan borçlarını ödemeyeceğini ve temerrüde düşeceğini ilan etsin. Bu durumda Yunanistan’a borç vermiş kurumlar, bankalar ülkeyle borcun yeniden yapılandırılmasını konuşurlar ve bu ülkeden alacakları temmerrüde düşmüş kabul edilir. Yani en basit muhasebe işleminde bile bu varlıklar varlık olarak kabul edilmez. Bu durumda ne mi olur? Başta Fransız bankaları olmak üzere, İngiliz, Alman, Belçika ve İsviçre bankaları arka arkaya varlıklarından önemli bir kısmını kaybederler. Bu kaybedilen varlıklar bir anda spekülasyonla beraber bankaların içinin boşalmasına yol açar. Bankalar ellerindeki mevduatlarla çoğu uzun vadeli çeşitli yatırımlar yaparlar. Bu vadeli işlemleri bölecekleri için olası gelirleri bir anda azalır. Yani en basiti şöyle düşünün. Bir havuzu besleyen ve ondan beslenen bir sistem var. Bir anda bu sistem yok oluyor. Buna ne denir. Batış… İşte Avrupa Birliği bugün bu ayrım noktasına gelmiştir. Ancak acı olan halen geçici çözümlere yönelme isteğidir. Bugün Almanya’nın verdiği destekle yasalaşan Mali İstikrar Fonu’nun 2 Trilyon Euro’ya genişletilmesi tamamen süreci uzatacak ama yaraya merhem olmayacak bir adımdır. Avrupa’da sorun yapısaldır ve tek bir mali politika olmadan tek para birimi hiç bir şey ifade etmeyecektir. Avrupa daha önce de sıklıkla belirttiğim gibi ya bu deveyi güdecek ya da bu diyardan gidecektir. Şu anda deveyi gütme yolllarını geçici çözümlerde görüyorlar ancak günü geldiğinde yavrulardan bir ya da bir kaçını kesmek zorunda kalacaklar. İşte o nokta Avrupa Birliği için ya bütünleşme ya da ayrışma noktası olacaktır. Kanaatim bu rüyanın kıymetini anlayan başta bu işin ekmeğini en çok yiyen Fransa ve Almanya olmak üzere güçlü ülkelerin günü geldiğinde kalıcı çözümler için gerekli sertliği gösterecekleri ve bu şarkının burada bitmesine izin vermeyecekleridir. Umarım günü geldiğinde bizim de parçası olduğumuz güzel bir rüyanın beraberce gerçekleştirildiğini görürüz.

Bilal ERTUĞRUL

30.09.2011

12:56

Read Full Post »