Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘ABD Siyasi Tarih’

BU DİYARDAN BİR AKINCI GEÇMİŞTİ…

Bundan tam bir yıl önce bir sosyal medya platformunda şunları yazmıştım: “Osmanlı tam da bu mevsimde soğuğunu hissederdi İstanbul’un… Belki de o yüzden hep bu mevsimde başlardı dörtnala doğru serüveni atların… Son seferine çıkan son Osmanlı, arkana bakmadan sür atını, unutma gideceğin yer peygamber kanatları… Şimdi sıra bizde açın kapıları…” İşte bu satırları yazdığım günün arifesinde Türkiye gözyaşlarıyla bir demokrasi savaşçısını, halkın içinden çıkmış ve ondan hiç kopmamış bir siyasetçiyi, bir lideri kaybetmişti. Türkiye Necmettin Erbakan’ını kaybetmişti.

Necmettin Erbakan kimdi, neydi en önemlisi benim için, ülkemiz için ne ifade etmekteydi? Bugün bunların üzerine değinmek ve onsuz geçen bir yıldan sonra onu anmaya ve anlamaya çalışma zamanıdır diye düşündüm ve bu yazıyı kaleme aldım.

29 Ekim 1926’da babasının görevi sebebiyle bulundukları Sinop’ta doğmuştu Necmettin Erbakan. Doğum tarihinde de ölüm tarihi olan 27 Şubat’ta da bir ironi saklamayı, kendine has nüktesini konuşturmayı başarmıştı anlayacağınız. Genç Cumhuriyet’in en zorlu yıllarında dünyaya gelmiş, çocukluğunu henüz tamamlamışken 2. Dünya Savaşı ve Faşizm’le darmadağın olan dünyadan o da nasibini almıştı. Sinop’ta başlayan çocukluğunu Kayseri ve Trabzon’da devam ettiren Necmettin Erbakan’ın nükteli siyasetine hiç kuşkusuz bu iki ilin kültüründen aldığı kurnazlık ve söze hakimiyet önemli derecede katkıda bulunmuştu. Savaş yıllarında yani ekmeğin bile karneyle verildiği yıllarda büyüyen bu çocuk zamanla ülkenin en parlak gençleri arasına giriyordu. Önce İstanbul Erkek Lisesi’nde sonra da İstanbul Teknik Üniversitesi’nde geçirdiği başarılı öğrencilik yılları genç cumhuriyetin altın nesli arasında onun da adını ön plana çıkarıyordu. Üniversite yıllarında aynı okulda yer aldığı Turgut Özal ve Süleyman Demirel’le de yolları belki ilk kez kesişiyordu ama bunun son olmayacağını her birinin farklı yolları ama ortak siyasi başarı emelleri olan bu 3 genç çok iyi biliyordu.

Üniversite sonrası yeniden yapılanmakta olan Almanya’da geçirdiği dönem onun hayatında bir kısmını hiç kimsenin anlayamadığı, anlamak da istemediği derin izler bırakıyordu. Her tarafı yerle bir olmuş, binalarında taş üstünde taş kalmamış dahası kimliği, değerleri ve maneviyatı her saniye ayaklar altına alınmış bir milletin şahlanışını görüyor o dönemde Adnan Menderes yönetiminde devrimin acılarını ve toplumla kavgalı yanlarını silme çabalarından içten içe bir umut besliyordu. Dahası müteşebbis gücünü, teknolojinin önemini ve değerlere sahip bir disiplinin başarı için kaçınılmaz olduğunu da yine bu sırada bizzat algılıyordu. Türkiye’ye döndüğünde akademik kariyerini sürdürmenin yanı sıra ilk yerli motoru üretmek amacıyla Gümüş Motor’u kuruyordu. Genç, atılgan dahası Anadolu’ya, onun insanına ve o insanların taşıdığı değerin modern dünyanın yapıtaşları olan teknoloji, disiplin ve müteşebbis ruhla birleşmesinin ortaya çıkaracağı sinerjinin mutlak başarısına yürekten inanıyordu. İşte bu amaçla Türkiye Odalar Borsalar Birliği’nde önce Genel Sekreter sonra da Başkan oluyordu. Dönemin İstanbul merkezli iş adamlarının anlamadığını düşündüğü Anadolu’nun müteşebbis ruhunu canlandırma amaçlı teşebbüsü ne yazık ki Üniversite arkadaşı Süleyman Demirel tarafından kesiliyordu.

Ama pes etmiyordu. Bu kez bu sinerjiyi yani modern Türkiye’nin Anadolu üzerinde yükselen güneşle parıl parıl parlaması için gerekli sinerjiyi siyasete taşımaya karar veriyordu. O dönemde Demokrat Parti’nin bıraktığı Anadolu temelli mirası yemekle meşgul olan Adalet Partisi’nden aday olarak başvuruyor ama bir kez daha karşısına dönemin Başbakan’ı ve Adalet Partisi Başkanı Süleyman Demirel çıkıp adaylığını veto ediyordu. Bunun üzerine Konya’dan bağımsız aday oluyor ve 1969’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne giriyordu. 17 arkadaşıyla kurduğu Milli Nizam Partisi 1971’de 12 Mart darbesinin kurbanı oluyor ve kapatılıyordu. 2 yıl yerleştiği İsviçre’den 1972’de gelip Milli Nizam Partisinden arkadaşlarıyla Milli Selamet Partisini kuruyor, 1973 Genel Seçimlerinde milletin meclisine bu kez iktidar ortağı olarak dönüyordu. Kıbrıs Harekatı’nda dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in sağ kolu olan Erbakan daha sonra hükümetten ayrılıyor, 1977’de yeniden bu sefer onu pek çok kez engellemiş olan Demirel’le iktidar ortağı olarak ülke meselelerinde, ülkenin ileri gitmesi söz konusu olduğunda kişisel hırs, nefret ya da intikam duygusunu bir kenara bırakma erdemini gösteriyordu. Ülkenin üzerine 12 Eylül 1980 sabahı çöken sis onun da üzerine çöküyor yine bir darbeyle partisi kapatılıyor ve bir kez daha siyasetten hem de 10 yıl süreyle men ediliyordu. 1987’de yasak referandumla kalkarken bu kez en büyük muhalefeti bir başka üniversite arkadaşı Turgut Özal yapıyordu.

Ancak ne darbeler ne de üniversite arkadaşlarının sürekli karşısına çıkıp haksız engeller dayatması onu geriletmiyor aksine davasına olan inancı her geçen gün daha da büyüyordu. 1991’de Meclise yeniden bu sefer Refah Partisi altında giriyor ama artık muhalefet ya da iktidarın küçük ortağı olmaktansa iktidarın kendisi olmayı hedefliyordu. İşte bu hedefle ev ev, mahalle mahalle örgütlenen, ona o savaş sonrası Almanya’nın dirilişini hatırlatan disiplinli, inançlı ve değerli kadrolarıyla 1995 yılında seçimlerden 1. Parti olarak çıkmayı başarıyordu. Aslında ülkenin gelecek on yıllarına damga vuracak kadroları yetiştiriyor ve onun hareketi artık sıranın kendisine geldiğine inanıyordu. Ama yine olmuyordu, karşısına bu sefer Cumhurbaşkanı olarak çıkan Süleyman Demirel’in çabalarıyla 2. ve 3. Partiler olan Doğru Yol ve Anap iktidar olurken Hoca yine muhalefet sıralarında kalıyordu ama bu sefer milletin ona armağanı olan 158 vekilleydi ve sıranın geleceğine yürekten inanıyordu. Bu azınlık hükümeti ülke tarihinin o güne kadar ki en büyük ekonomik krizine yol açıp, 90’lı yılların kara deliğiyle ülkeyi bırakırken ülke de artık Başbakanlık koltuğunda Necmettin Erbakan oturuyordu. O günlerde gün gelecek bu ülkede her iki kişiden biri Milli Görüşçü olacak derken aslında bugünleri çok önceden işaret ediyordu. 2 yılı bulmasına izin verilmeyen iktidarında ülke ekonomik anlamda canlanıyor Hoca’da uzun zamandır hayalini kurduğu İslam Birliği için çabalıyordu. Ancak ülkede ona karşı olanlar boş durmuyor, bazen partililerin yaptığı aşırılıklar da onların elinde en tehlikeli yılanlara dönüşüp 28 Şubat 1997’de Milli Güvenlik Kurulu toplantısında üstüne salınıyordu. Hoca bir kez daha pes etmiyordu. Medyada tüm kalemler ona yönelmiş, milletin oyuyla gelen seçilmiş diğer partiler demokrasiyi askerin süngüsünün emrine vermiş dahası demokrasinin çıktığı üniversitelerin önderliğinde sivil toplum hep bir ağızdan karşısında asker üniformasıyla yer tutmuştu. Önce dayandı ama bir süre sonra ülkenin böyle gidemeyeceğini darbenin geldiğini gördü ve 3 darbe görmüş bir lider olarak ana sütü kadar hak edilmiş alın teriyle kazanılmış koltuğunu bırakıyordu. Gidiyordu ama kendisi dönemese de 90’ların başında yetiştirdiği, kimilerine göre Milli Görüş’ün Altın Neslinin daha da güçlü döneceğini bilerek gidiyordu. Kaderin cilvesi ordu onun siyasi hayatına bir Şubat akşamı 28 Şubat akşamı kastetmişken, Azrail’den onun dünyadaki süresini tamamladığını bugünün bir gün öncesinde haber veriyordu. Dedim ya doğarken de, yaşarken de, ölürken de nükteleriyle dersler vermeye bayılıyordu. Refah Partisi kapatıldıktan sonra kısa dönemler haricinde siyasette tam anlamıyla bulunamadı. Önce Fazilet Partisi’ni kuran öğrencileri bu parti de kapatılınca ayrılık vaktinin geldiğini ilan ediyor, 2002’de Ak Parti ve Saadet Partisi olarak hareketi, gözü gibi büyüttüğü çocukları ayrı yollara yürüyen kardeşler olarak ortaya çıkıyorlardı. 27 Şubat 2011 günü vefat ettiğinde ülkede gerçekten her iki kişiden biri oyunu bu Milli Görüş doğumlu kardeşlere veriyor ve Hoca akranı olan hiçbir büyük siyasetçinin görmediği bir zaferle yolcu edilen bir Kumandan gibi son yolculuğuna ülkenin Başbakanı, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı’nın kolları üzerinde uğurlanıyordu.

Evet, işte böyle bir yaşam öyküsüydü Hoca’nın öyküsü. Asla vazgeçmeyen, her engel konduğunda eskisinden de daha büyük olmayı başararak geri dönen bir liderin öyküsüydü onun öyküsü. Anadolu’ya onun değerlerine, onun insanının başarabileceklerine olan inancın öyküsüydü onun öyküsü. 2000’li yıllardan sonra onun 60’larda hayalini kurduğu ve TOBB çatısı altında yüceltmeye çalıştığı Anadolu’nun müteşebbis ruhunun başarısını da görerek gidiyordu. Daha tohumken bin bir zorlukla çöllerde su bulunarak yetiştirdiği hareketinin nasıl bir Vaha olduğunu görerek gidiyordu. Bu yüzden onun vefatından sonra onu Osmanlı’nın kuruluşunda dörtnala atlarını süren, kendilerini düşünmeyen ama kendilerinden sonra buralara Osmanlı sancağının çekileceğini bilen akıncılara benzettim. Ve inanıyorum ki o akıncı bugün çekilen bayrakların çok daha ötesini dahi hayal etmişti. İşte bu yüzden birkaç yıldır nispeten gerilediği düşünülen Türkiye’nin bugünkü akıncılarına Hoca’ya bakarak, ona layık olmak hesabıyla silkinme ve dörtnala doğru giden bu ülkenin, bu topraklardan çıkan değerlerin seferini yüceltmeye çağırıyorum. Bu yüzden onu bir kez daha anmaya ve anlamaya çağırıyorum. Bu yüzden onu şükranla ve özlemle anıyorum. Rahat uyu Hocam. Bu ülke sen gibi bu ülkenin sevgisiyle coşmuş, düşünceleriyle, hareketleriyle kimi zaman karşında kimi zaman yanında olmuş şanlı akıncılarını asla mahcup etmeyecek, bu sefer bitmeyecektir.

Bilal ERTUĞRUL

28 Şubat 2012

01:41

Read Full Post »

MALCOLM X: BİR DAVA ADAMINI ANARKEN – 2…

Yazımın ilk bölümünde Malcolm’un hayat hikayesini, gençlik ve hapishane yıllarını, İslam’la tanışmasını ve ölümünü ele aldım. Yazının ikinci kısmında ise onu anarken ondan bize kalan değerler üzerinde durmaya çalışacağım.

Öncelikle Malcolm’un öyküsünün en önemli tarafı bıkmadan, usanmadan devam ettiği “Gerçeğe ve Doğruya Ulaşma Arayışı”dır. Malcolm çok küçük yaşlarda babasız kaldıktan sonra yok olup giden dönemin siyahi gençlerinden birisi olabilirdi. Nitekim bu grubun içerisinde hapishaneye kadar düştü. Ama o farklı bir şey aramak gerektiğine de yine bu düşüşte inandı. Önceleri Hıristiyanlık ve genel toplum yapısı üzerine çok okuyan Malcolm başlarda karşı çıkmasına rağmen kardeşinin getirdiği Elijah Muhammed kitaplarına da sırf bu arayış sebebiyle yöneldi. Elijah Muhammed’in yanında en önemli kurmay olduğunda da gördüğü yanlışlıklar, içini tatmin etmeyen duruma karşı inandığı dinin en doğru halini bulacağına inandığı Suudi Arabistan’a, Mekke’ye Hac’a gitti. İşte Malcolm’un hayat hikayesi arayışın kutsallığı ve mutlu sonu er ya da geç getireceğine dair önemli bir kıssadır. Bazen olduğumuz yerde, bulunduğumuz durumda, yaptıklarımızda yabancılaşırız, farklı bir şey olması gerektiğine inanırız ama elimizdekileri riske edemeyiz ya işte Malcolm her şeyini riske edenlerden birisi. Ve tarih onun gibi riske edip, hayatlarının gayesini bulanları sıradan milyonlar arasından çekip almakta o kadar başarılı ki. Evet, büyük insanlar kim olduklarını, amaçlarının ne olduğunu er ya da geç öğrenme aşkıyla yanıp tutuşan, bu yolda hiçbir dünyevi sahipliğe boyun eğmeyenlerdir ve şüphesiz Malcolm bunlardan birisidir.

Malcolm’un arayışını taçlandıran ve farklılaştıran ise bu arayış uğruna çekilen acılar ve bunlara katlanabilmedir. Evet, dedim ya insan aramaktan, gerçeğe ulaşmaktan korkar. Bu korkunun içten gelen kaybetme korkusu sebebi dışında bir de dışarıdan gelen zorlamalara, baskıya göğüs gerememe korkusu olduğunu hepimiz biliriz. Ancak inananlar için çekilen acı kutsaldır. Mekke’de Ashab’ın çektiği acılarla kıyaslanmasa da Malcolm da doğduğu günden ölümüne kadar çok acı çekmiş, toplumun kimilerine göre hep en alt katmanından olmuş, aşağılanmıştır. Ancak o bize her insanın eşit olduğunu, üstünlüğün ya da benim deyimimle ölümden yıllar sonra özlemle anılmanın yolunun ise sadece ve sadece inandıklarını başarma mücadelesinde olduğunu göstermiştir. Malcolm’un hapishanenin karanlık köşelerinden yöneldiği aydınlığında şüphesiz en ufak bir engelde Of çekmeye başlayan bizler için güzel bir örnek vardır. Acı çekmeden, mücadele etmeden başarıya, mutluluğa, iç huzura ulaşma amacındaki biz düşkünler için şüphesiz böyle bir hayattan alınacak en güzel ders acının nasıl bal eyleneceğidir.

Malcolm’un hikayesinde tüm İslam alemi için de çıkarılması gereken ama bir türlü çıkarılamayan dersler var. Bunların en önemlisi kanımca halen Müslüman’ın kuyusunu kazma işlemini bir başka Müslüman’ın yapmasıdır. İslam alemi Kerbela’dan bu yana ne yazık ki kardeş kavgasını engelleyemedi. Halen dünyanın pek çok yerinde Müslüman kardeşler arasındaki kavgalar gerek dinin en güzel şekilde yaşanmasını engellemesi gerekse de bu güzelliğe henüz ulaşmamış diğer dinlerden insanların bu güzel dine ulaşmasını engellemesi bakımından bugün de İslam’ın ne yazık ki kanayan yarasıdır. Bir Karıncanın canının hesabını soran, en ufak bir küfür de hak dileyen bir dinin inananları ne yazık ki uzunca bir süredir girdikleri bu kara delikten çıkamamakta ve bu çıkamayış, bir nevi dünyanın güneşsiz kalması gibi her geçen gün daha kötüye gidişin engellenemeyişine sebep olmaktadır. Kerbela’da, Malcolm’a sıkılan kurşunlarda yer alan kardeş elleri temizlenmeden dahası bu kavgaların sadece birilerinin kişisel çıkarlarına hizmet dışına taşmayacağı anlaşılmadan İslam alemi ne yazık ki bu dünyada huzuru bulmayacaktır.

Ve gelelim hayatın bize verdiği derslere. Malcolm’un 40 yıla sığdırdıklarını, serüvenini acılarını, arayışlarını, ölümle burun buruna gelişlerini ama yılmayışlarını, inandığımız değerleri ölüm pahasına sahiplenmemiz gerektiğini, çünkü bu dünyada iz bırakan adamların sadece ve sadece evrensel değerlere inanmakla kalmayıp, bu değerler için can verdiğini unutmadan daha güzel bir dünya için inanmalı, çalışmalı ve asla yılmamalıyız. Ancak bunu yaparsak Malcolm gibi bu evrensel değerler için canlarını verenler huzura erer ve dünya daha aydınlık bir yer olur.

Detroit’li Kızıla Saygılarımla…

Bilal ERTUĞRUL

22 Şubat 2012

19:08

Read Full Post »

Asıl adı James Richard Perry olan ancak 2012 yılı içerisinde Rick Perry olarak sık sık duyacağınız, 3 dönemlik Teksas valisi 6 Kasım 2012 tarihinde yapılacak 57. ABD Başkanlık seçimlerinde mevcut başkan Barrack Obama’nın en büyük rakibi olarak ortaya çıkmış bulunuyor. 4 Mart 1950’de ABD’nin Teksas eyaletinde kırsal kesimde çiftçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açan Perry eğitim hayatının tamamını Teksas’da geçirdi. Tarım ve hayvancılık üzerine eğitim alan Perry üniversite sonrası Air Force çatısı altında pilotluk eğitimi aldı. ABD ordusu içinde pilot olarak görev alan Perry daha sonra babasının çiftlik işlerini sürdürmek amacıyla Teksas’da ki çiftliklerine döndü.
Siyasi kariyerine Demokrat Parti çatısı altında giren hatta 1988 yılında yapılan seçimlerde Demokrat Aday Al Gore’un kampanyasında Baba Bush’a karşı çalışan Perry o dönemde kendisini Teksas Demokrat’ı olarak tanımlıyordu. Perry bugün de bu geçmişini reddetmemekle birlikte Teksas Demokrat söylemini halen kullanmaktadır. Teksas Demokrat genelde liberal değerlere sahip demokrat parti içinde moral değerlerini de ön plana çıkartan kitleler tarafından kullanılan bir ünvandır. Peki nasıl oluyorda 20 yıl önce Demokrat Parti çatısı altında bulunan birisi bugün ezeli rakiplerinin en büyük başkan adayı olarak ön plana çıkmıştır. İşte bu dönüşüm 1989 yılında meydana geliyor ve Cumhuriyetçi Parti’den teklif alan Perry kendi değimiyle kendisini bulduğu partiye geçiyor. Perry Cumhuriyetçi Parti içinde tutturduğu sert söylem, karizmatik kişiliği ve partinin değerleriyle uyuşan kırsal değerleri yaşamına adapte etmesiyle bir anda öne çımıştır. Oğul Bush’un Teksas Valiliği dönemde hızla ilerleyen Perry 1998 yılında Bush’un da desteğiyle Vali yardımcılığına kadar yükselmiştir. Bilmeyenler için burada bir ek bilgi aktaralım; ABD’de vali bir eyaletin en üst düzey yetkilisidir ve bizdeki gibi atanarak değil seçilerek göreve gelir. Bu da valilerin de Demokrat ya da Cumhuriyetçi olmaları zorunluluğunu getirir. Valiler bulundukları eyaletin iç işlerinde merkezi hükümetin üzerinde yer alır ve bazen ellerindeki yetkiler tartışmaya açılır. 2000 yılında Bush’un ABD başkanı olmasıyla boşalan valilik koltuğuna oturan Rick Perry 2002, 2006 ve 2010 yıllarında yapılan seçimlerde yeniden seçilmiş ve Valilik görevini 11 yıldır sürdürmektedir.
Peki Perry’nin başkan adaylığında onu öne çıkaran faktörler ve başkanlık yarışında galip çıkması için olası stratejileri ne olabilir? Öncelikle Perry’nin öne çıkmasının temel sebebi konjonktür ve Obama imajına rakip yaratma isteği olarak görülmekte. Cumhuriyetçiler Bush’tan sonra uzunca bir süre daha zengin, kültürlü ve Teksas dışı adaylara yönelme eğilimindeydiler. Ancak Obama’nın bir rock yıldızı gibi popüler kültür figürü haline gelmesi onun karşısına çıkarılacak adayın daha lokal değerleri savunan dahası geçmişiyle de bunu teyit eden bir kişi olmasını gerektirdi. Örneğin Obama’ya 4 yıldır en ciddi muhalefeti yapan, ona karşı her türlü hareketi destekleyen emlak kralı Donald Trump’ın aday olma isteği sırf bu istek yüzünden Cumhuriyetçilerden destek almadı. Durumu çok net okuyan Trump seçimde Perry’i destekleme kararı aldı ve bu desteğin özellikle finansman kanalında Perry’i çok rahatlatacağı aşikar. Obama karşıtı adayda olması gereken sert söylemde Rick Perry’de fazlasıyla mevcut. Perry kampanyasını Obama ve zombilerini temizleyelim sloganı üzerine kurarken özellikle geleneksel cumhuriyetçi politika alanlarında geliştirdiği sert söylem bazen Bush’u bile aratacak düzeylere geliyor. Perry’nin Teksaslı olması da onu öne çıkaran bir neden. Bush sonrası dezavantaj gibi algılansa da 25 milyon nufusuyla ABD’nin en büyük 2. eyaleti olan Teksas Cumhuriyetçilerin ve Çay Partisinin geri dönülmesini istediği White Anglo-Saxon Protestant (WASP) kimliğinin ülkedeki en önemli simgelerinden birisi. Ayrıca ABD’nin en önemli ekonomik merkezlerinden olan Teksas’da yaptığı çalışmalar dünyanın ekonomik krize doğru sürüklendiği şu dönemde özellikle Obama’ya karşı Perry’nin elini güçlendirecektir. Bu bağlamda 4 yıl önce ciddi dezavantaj olan Teksas kimliği bugün Rick Perry için önemli bir destek noktası.
Perry’nin kampanyasında öne çıkan noktalara değinecek olursak orada da bazı ilginç tespitlerde bulunuyoruz. Sürekli Obama’nın ABD’nin temel değerlerini yok ettiğini savunan Perry öncelikle bu değerleri geri getireceğini iddia ediyor. Bu bağlamda eşcinselliğin suç olarak tanımlanması, sosyal güvenlik ve sağlık reformuyla Obama’nın verdiği hakları geri almak, özellikle gençlerin ehlileştirilmesi ve Hıristiyanlığı iyi yaşaması için gerekirse zorunlu katılımlarının sağlanacağı merkezlerin kurulması önemli projelerinden. Obama’yı sosyalist olarak tanımlayan, kampanyası boyunca ABD Merkez Bankası ve başkanını bitirmekten bahseden Rick Perry’e özellikle ekonomi alanında bu rahatı veren ise valiliği döneminde Teksas eyaletinin gösterdiği başarılı ekonomik performans. 2008 krizi sonrası toparlanma döneminde en hızlı büyüyen eyalet ekonomisi olan Teksas’ın piyasalarda ki kötüleşmeyle baş edip edemeyeceği ise gelecek yılki seçimlerde Perry’nin şansını ciddi oranda arttırıp azaltabilecek değişkenlerden birisi. Aynı zamanda ekonomik bozulma durumunda Obama karşıtı bir demokrat adayın da demokratların içinden çıkması Perry’i Obama’yla başkanlık seçimine daha avantajlı sokabilir. Perry’nin Teksas’da ki sloganı düşük vergi, küçük devlet ve güçlü ekonomi olarak öne çıkıyor. Ancak Demokratlar Perry döneminde eyalet kamu borcunun ve harcamasının 2 katına çıkmasının Perry’nin söyledikleri ile yaptıklarının çeliştiğini ispat ettiğini belirtip ona buradan yükleniyorlar.Perry’nin en ağır eleştiri aldığı konulardan birisi de küresel ısınma. Küresel ısınmayı bilim adamlarının bir yalanı olarak eleştiren Perry’nin eyaletinin ABD’nin en fazla kirlilik üreten ama buna karşın en az önlem alan eyaleti olması özellikle çevre duyarlılığı gelişmiş bölgelerde Perry’nin açıklamakta zorlanacağı bir gerçek olarak ortada duruyor.
Perry kariyeri boyunca ABD’nin en şanslı siyasilerinden birisi olarak tanımlanmıştır. Aynı zamanda küçükken çiftliklerinde edindiği değer ve alışkanlıkların da modern yaşamda elini kolaylaştırdığı biliniyor. Teksas’da en uzun süre görev yapan vali olan Perry, kendisini koyu hıristiyan olarak tanımlıyor ve aile, komşuluk, çalışkanlıi kilise kelimelerini hayatının en değerli kelimeleri olarak sıralıyor. Demokrat kökenli bir aileden gelmesinin aile bağları ve geleneğe çok önem veren cumhuriyetçiler de kendisi için sıkıntı yaratabileceğini bilen Perry bazen sırf bu sebeple söylemini aşırı sertleştiriyor ve bu anlarda Bush’u hatırlatıyor. Kriz süresince Teksas’da tanrının ABD’yi kurtarması için rahip görevlendiren Perry, Obama’nın sosyal güvenlik reformu sonrası Teksas’ın tek başına bağımsızlığından bahsederek 150 yıl önceki iç savaş günlerini hatırlatacak kadar ileri gidebiliyor. Küresel politikalarda daha ssert bir tutum takınacağını söyleyen Perry’nin de bu alanda klasik Amerikan politikasını uygulayacağı tahmin ediliyor. Özellikle ABD’deki Yahudi lobisinin desteğini almak için son dönemde İsrail’e verdiği desteği arttıran Perry’nin bu kapsamda Arap dünyası ve Türkiye’yi hedef alan sözlerinde yükselecek ton olası başkanlık döneminde Türkiye – ABD ilişkilerinin gelişimi konusunda kaygı verici beklentiler oluşturmakta.
Sonuç olarak Teksas kırsalından çıkan çocuğun ne kadar özünü koruyacağı ne kadar danışman hamleleriyle şova yönelik sertliğe kaçacağı ve bunun halktan alacağı karşılık onun başkanlık şansını belirleyecektir. Ancak an itibariyle Obama’nın gerisinde olduğunu belirtmekte de fayda vardır.

Bilal ERTUĞRUL

26.09.2011

12:59

Read Full Post »

Amerika Birleşik Devletleri 57. Başkanlık Seçimleri 6 Kasım 2012 tarihinde düzenlenecek. Kesinleşmiş Başkan ve Başkan Yardımcısı atamalarının 17 Kasım 2012’de yapılacağı seçimler öncesi ABD’de seçim kampanyaları hız kazanmaya başladı. Bilmeyenler için belirtmek isterim ABD’de seçim kampanyaları başka hiç bir ülkeye benzemez. Doğrudan seçimin olmadığı ülkede vatandaşlar kendileri adına oy kullanacak delegeleri belirler ve delegeler de başkanı belirler.Bu açıdan seçim kampanyalarında birebir başkan adayları arası rekabetin zirve yaptığı ülke olarak ele alınır. Ancak seçim sürecinden önce genel ABD siyasi haritasına bir bakalım isterseniz.

ABD’de siyasi partiler denince akla genelde sadece Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti gelmesine karşın ABD siyasi perspektifi oldukça geniştir. Partiler temelde ulusal, bölgesel ve eyalet içi partiler olmak üzere 3 ana formdadır. Kongre ve senato seçimlerinde zaman zaman ufak partiler ufak tefek sürprizler yapsa da ülkenin en önemli güçleri yukarıda belirttiğimiz 2 ana akımdır. Ulusal çaptaki 50 siyasi parti arasında bu iki parti Kongre’nin tamamını, Senato’da ise 1 vekil hariç bütün temsilcileri barındırırlar. Hal böyle olunca seçimde en önemli adaylar bu iki parti çatısı altından çıkan adaylar olmuşlardır. ABD’nin temel 2 siyasi hareketinde genellikle mevcut başkan ilk dönemindeyse ön seçim heyecanı muhalefetteki partide yaşanır. Bu yıl da gelenek bozulmadı ve Obama’nın temsil ettiği Demokratlardan aylar önce Cumhuriyetçilerde seçim heyecanı başladı. Şimdi isterseniz bu seçim heyecanının sebepleri ve detaylarını, öne çıkan adayı da analiz ederek aktaralım.

Cumhuriyetçi Parti ABD’nin en eski partisi olan Demokrat Parti’ye karşı dönemin köle ve kölelerin dolaşımı yasalarında ortaya çıkan anlaşmazlıklardan sonra çoğunlukla köleliğin serbest bırakılmasını isteyen Kuzeyliler tarafından 1854 yılında kuruldu. Güneyde pamuk tarlalarında çok düşük fiyatla çalıştırılan kölelerden faydalanmak isteyen kuzeylilerin ısrarı sonucu başını Texas ve diğer güneyli eyaletlerin çektiği bir grup eyaletin ABD’den ayrılmak istemesiyle ortaya çıkan iç savaşı bitiren ve ABD’nin 2. kurucusu olarak anılan Abraham Lincoln Cumhuriyetçilerin ilk başkanıdır. 1960 yılında seçilen Lincoln’ün başarısıyla uzun süre iç politikayı ellerinde tutan cumhuriyetçiler bu dönemde partinin savunduğu temel değerleri de oluşturmuşlardır. ABD merkez sağında yer alan partinin temel politikası “free labor, free land, free man” (Özgür işgücü, özgür toprak, özgür insan) şeklinde ifade edilmiştir. Cumhuriyetçiler zamanla kapitalizmin şiddetli savunucusu ve moral değerlere olan bağlılıklarıyla ABD muhafazakar partisi olmuşlardır. Bu partinin karşısında ise merkez solda tanımlanan ve daha ehlileştirilmiş bir kapitalizm, sosyal devlet gibi değerleri taşıyan ABD’nin en eski partisi olan Demokrat Parti yer alır. Cumhuriyetçi Parti 1980-2008 arası sadece Clinton döneminde muhalefette kaldıktan sonra özellikle 2. Bush döneminde kaybedilen popülarite ve 2007 ekonomik krizi sonrası 2008 seçimlerinde Obama’ya karşı %54’e karşı %46 oy oranıyla mağlup olmuşlardır. Ancak 2010 ve 2011’de yeniden bozulan bütçe, sosyal güvenlik düzenlemesine verilen tepkilerle Obama ve Demokrat Parti’ye karşı yeniden güçlenen Cumhuriyetçiler hali hazırda Senato’da 100 koltuktan 47’sini, Kongre’de 435 koltuktan 240’ını, 50 eyalet valiliğinden 29’unu elinde bulundurmaktadır. Yani Senato hariç tüm alanlarda rakibinin önündedir.

Ancak başkanlık seçimi farklıdır. Başkanlık seçiminde özellikle genelde toplumda % 25’i buldukları düşünülen kararsız ve bağımsızların oyları Cumhuriyetçilerin mi Demokratların mı kazanacağını belirler. 4 yıl önceki popülaritesi olmasa da Barrack Obama halen toplumda çok güçlü. Demokratların %84’ünün desteğini alan Obama çok büyük aksilik olmazsa parti içi seçim sürecinde fazla enerji harcamayacak ve 4 yıllık başkanlık döneminin muhasebesini genelde rakibi olacak Cumhuriyetçi adaya karşı verecek. İki adayın 4 kez canlı yayında karşı karşıya gelecek olması Obama’nın avantajına görünüyor. Ayrıca Obama olası parti içi seçimde minimum 8 canlı yayına katılacak rakibinin Cumhuriyetçi rakiplerinden aldığı eleştirileri de Cumhuriyetçilerin kendi kalelerine golleri olarak aktif olarak kullanacaktır. 4 yıllık yıpranma dönemi dezavantajlarına olan başkanların 2. dönem seçimleri öncesi en büyük avantajları genelde budur. Ve baba Bush hariç son 4 başkanın maksimum sınır olan 2 dönem üst üste başkanlık yapmış olmaları mevcut başkanların bu avantajlarını iyi kullandıklarını göstermektedir. Obama’nın azalan popülaritesi ise özellikle ekonomik krizden en çok etkilenen Latinler ve İsrail’le ilişkilerden memnun olmayan geleneksel demokrat partili Yahudi azınlıklarda görülmekte. Latinlerden 2008’de %67 oy alan Obama’nın desteği bugün %53 seviyesindedir. Yahudilerde %78 olan destek %60’a inmişken, o seçimde % 55 Cumhuriyetçi, % 45 Obama oyu kullanan beyazlardaki dağılım muhtemelen seçimin galibini belirleyecektir. İşte Cumhuriyetçilerin yeni başkan adayı kim olursa olsun bu dataya uygun bir aday belirlenecektir. Bu durumda Latin ve Yahudilerde oy kaybına uğrayan Obama’nın karşısına 2008 adayı McCain’e oranla daha sert, daha muhafazakar ve beyazların oylarından daha fazla alamasa bile mevcut oyu korumayı başaracak bir adayın çıkması sürpriz olmayacaktır. Yani yeri geldiğinde şiddete sadece sözlerinde değil davranışlarında da yer verecek, piyasalara devlet müdahalesini sınırlandıracak, belki dünyada küresel ilişkileri gerebilecek yeni bir Neocon aday garanti gibi duruyor.

Cumhuriyetçi Parti’nin mevcut adaylarını incelediğimde göze batan, yukarıda belirttiğim özelliklere uyan ve dahası kamuoyu yoklamalarında rakiplerinin önünde gözüken Teksas Valisi Rick Perry bana göre şu anda Obama’nın en büyük rakibidir. Peki bu Türkiye’de ismini bile çok az kişinin duyduğu, Google’a ismini yazdığınızda Ağustos tarihli bir videosu ve adaylık ilanı dışında hakkında Türkçe bilgi bulamayacağınız Rick Perry kim mi; onu da bir sonraki yazımda göreceksiniz…

Bilal ERTUĞRUL

23 Eylül 2011

13:45

Read Full Post »