Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘ABD’

HULA’NIN ÇOCUKLARI…

HULA’NIN ÇOCUKLARI…

Dün Kabil, Bağdat, Gazze

Bugün yürekte yangın adı çok uzak Hula

Ölen de öldüren de benzemiyor burada

Çıkan kurşun hesapsız saplanmış çocuklara

Ölen her çocuk için açılsın okyanuslar

Yeryüzü denen cehennemi kaplasın azgın sular

Hula’nın çocukları yetim, hepsi bin yıl anılsın

Kararmış vicdanlar yana yana kan kussun

Görmeyen gözlerden yaş hiç durmadan aksın

Belki o zaman anlarız silahları

Belki o an yakarız başıboş cellatları

El ele yok ederken son kalan insanlığı

Damla damla kan çeker Hula’nın toprakları

El insaf demez gider diktanın korkakları

Anlamazlar ölen kendi çocukları

Ana ayrı, baba ayrı, kader ayrı olsa da

Hepsi aynı sevdaya akan aşk sunakları

O sunaklar gün gelir, taşar sel olurlar

Hem de öyle bir sel ki, Şam’ı yakıp yıkarlar

Ama orası yetmez yıksınlar tüm dünyayı

Öyle bir yıksınlar ki dünya tatsın acıyı

Her gördüğüm çocukta yaşarım bu anları

Anne deyip ölürken Hula’nın çocukları

Dur, düşün bir an olsun bırak boş mavraları

Vicdanına kulak ver, aç göz kapaklarını

Duymasan da uzaktan o acı çığlıkları

Sen uyurken ölüyor Hula’nın çocukları…

Bilal ERTUĞRUL

2 Mayıs 2012

21:08

Read Full Post »

YAVAŞTAN ANLIYOR GİBİYİZ…

YAVAŞTAN ANLIYOR GİBİYİZ…

Bundan yaklaşık bir ay önce burada yeni anayasa konusuna değinmiş, yeni anayasanın yapılması konusunda umutsuz olduğumu dile getirmiştim. Yeni anayasayı yapmaya iktidarı, muhalefeti, tüm siyasi katmanlarıyla hazır olmadığımızı, dahası halkta da her türlü adaletsizliğe rağmen yeni anayasanın önemli bir konu olarak algılanmamasını bu umutsuzluğumu sebep olarak göstermiştim. Aynı yazımın devamında da ülke olarak anayasamızın temel bir ruhu olması gerektiğine, kimilerine göre İslam, kimilerine göre Türk milliyetçiliği ve kültürü, kimilerine göre batıcılık olan bu ruhu ifade edemememizin de anayasa yapımına başlayamamamızın sebebi olduğunu belirtmiştim. Yazıma son verirken de bana göre yeni anayasanın ruhunun ANADOLU olması gerektiğini, bu topraklarda yaşamış onlarca uygarlık, onlarca din ve dilin ortaklaştığı tek noktanın ANADOLU olduğunu dahası batıdan aldığımız mevcut yasal düzenlemelerimizin toplumla sürekli çakışmasının sebebinin de bu yerellikten evrenselliğe geçemeyişimiz olduğunu belirtmiştim.

Aradan geçen yaklaşık bir ayda yeni anayasayla ilgili haberler gelmeye devam etti. Hatta yazım çalışmalarının başladığı, benim de üniversitesinden mezun olduğum TOBB’un yaptığı Anayasa Buluşmalarından önemli sonuçlar alındığı gibi önemli haberler de aldık. Bunlara ilaveten iki hafta önce siyasi partilerin tutuklu vekillere yönelik bir anlaşma sağladığı haberleriyle gündem şekillendi. Ancak yine bir şey olmadı. Önce Başbakan’ın danışmanı benim de üniversiteden hocam Ak Parti Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan tutuklu vekillere yönelik halkta bir beklenti olmadığını ve partisinden bu yönde bir karar çıkmadığını belirtti. Sonra mecliste anayasa komisyonunun henüz temel maddeler üzerinde bile görüş alışverişi yapmadığı basına yansıdı ve umutlar yine rafa kalktı. Aslında hocamın söylediği çok doğru bir tespitti. Evet, halkta tutuklu vekillerin hapisten çıkması için yoğun bir baskı yok. Zaten bu ülke tarihinde son 40 yılda halkın kapsamlı bir tepki koyabildiği nadir tutuklamalar oldu. Örneğin Ahmet Şık ve Nedim Şener bu şanslı isimlerin başındaydı. Halk ucu kendisine değene kadar ne yazık ki özellikle yasal zeminde baskı oluşturmuyor ve bu belki de henüz tam demokratikleşememiş olmamızdan kaynaklanıyor. Ancak burada siyaset kurumuna yönelik bir görev tanımlaması problemi de kendiliğinden doğuyor: “Acaba siyaset özellikle de demokratik ortamdaki siyaset halkın beklentilerine ya da anlık tepkilerine göre mi davranmalı yoksa bazen geleceği düşünerek Halka Rağmen Halkçı Olabilir mi?”. Yine daha önce de belirttiğim üzere demokrasi halka rağmen halkçı olamayacağınız tek rejimdir ve ne yazık ki halkta her zaman halkçı olmaz.

Neyse olaylar 12 Haziran sonrası olduğu gibi aynı tas aynı hamam tasviri içerisinde geçerken bir anda yurt dışı seyahatinde olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 28 Şubat tutuklamalarının artık ülkeyi boğduğuna dair açıklama yaptığını öğrendim. Bu açıklama kanımca çok önemli bir açıklama ve bence ne basın ne de halk olarak bizler buna gereken önemi veremedik. Neden mi, şöyle açıklayayım. Undan bir ay önce yapılan ve benim de sonuçlarını sizlerle yorumladığım ankette halkın adalete olan inancı %25 gibi demokratik ve modern bir ülkeye hiç yakışmayacak boyutlarda çıkmıştı. Bu gerçeği uzun süredir dile getirenlerden olduğumdan ülkeyi yönetenlerin bu gerçek üzerine yoğunlaşmamaları tuhafıma gidiyordu. Bu açıklama bize göstermektedir ki artık Başbakan da bunun farkında ve bu sorunsal yargının tek çözümünün yeni anayasa olacağını da kısa zamanda dile getirecektir. İşte bu açıklama ortada tüm çıplaklığıyla duran bir sorunun yine aynı çıplaklıktaki çözümünün de yavaş yavaş anlaşılmaya başlandığını gösteriyor. Açıklamaya bir başka önem katan durum ise mevcut meclis aritmetiğinde Başbakan’ın iradesi tam oluşmadan yeni anayasa yapılmasının mümkün olmayışıdır. Peki, bir çiçekle bahar gelir mi? Gelir ama doğru yolda gidersek gelir. Peki, doğru yol nedir, onu da açıklayalım.

Öncelikle Ergenekon ve Balyoz davalarının halk nezdindeki desteği zaman içerisinde azalmış ve birde milyonları ilgilendiren futbolda şike davası büyük bir hüsrana yol açmışken bu ülkenin temel meselelerini bırakın ufak olaylarında bile hakim, savcı ve polise olan güven sıfırlanmıştır. Bu gerçeğin altında da mevcut yasal düzenlemeler ve bunlara dayanak oluşturan anayasanın yetersizliği yatmaktadır. Bu iki tespiti halk olarak yaptığımız zaman değişimi de yapabiliriz ve işte bu çiçek bu tespitin yapılması için önemlidir. Bundan sonra yapılması gereken hükümetin muhalefet ve sivil toplumun her kesiminin en azından fikrini alarak yeni anayasayı bir Ak Parti anayasası olarak değil de Türkiye Anayasası olarak tasarlamasıdır. Bunun olması da ancak %80 üstü bir onay almış anayasayla mümkündür. İşte hükümetin çok sesliliği duyması, sadece bir dönemi değil bir ülkenin gelecek birkaç kuşağını etkileyeceğini bilerek hareket etmesi bu sürecin en kritik noktasıdır. Bunun yanında toplumun her kesimi de yeni anayasa sürecinde doğrudan ya da dolaylı olarak katkısını sunmalı, eleştirisini yapmalı ve çözümün parçası olmalıdır. Eğer bunları yaparsak gelecek kuşaklara çok daha düzgün işleyen ve en önemlisi daha adil bir ülke bırakabiliriz. Yapmazsak daha çok yanarız.

Anayasa yapmak, bir ülkenin her damarına dokunmak demektir. Anayasa yapmak bir bütün olarak bir ülkenin katkı vermesiyle mümkündür. Anayasa yapmak herkesin herkes için yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğunu idrak etmesiyle başarılacak bir süreçtir. Bundan bir ay önce bu konuda çok umutsuzdum ama yavaştan da olsa ucu bize deyince anladığımızı ve yavaş yavaş çözüme yol aldığımız düşünüyorum. Umarım yanılmam ve daha güzel bir ülke hayaline yol almaktayken bir kez daha yolda kalmayız.

Bilal ERTUĞRUL

11 Mayıs 2012

20:53

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

TEK YOL BİRLİK…

Dünkü yazımda Türkiye’nin ve Orta Doğu’nun bugünkü resmini tamamlayıp, mevcut durumda ortada duran sorunları, bu sorunların olası sonuçlarını yazmıştım. Peki, bu sorunların üstesinden nasıl geliriz? İşte onun için de açık bir öneri. Öncelikle bölgede akan kardeş kanının 1350 yıllık geçmişi düşünüldüğünde birkaç yılda durmayacağını bilmeliyiz. Ama bu kanı durduracak tek ülkenin de Türkiye olduğu bilinciyle kendimize güvenmeliyiz. Bunun yanı sıra Suriye’de Beşar Esad olduğu müddetçe hiçbir konuda bölgede yükselemeyeceğimizi de kabul etmeliyiz. Bu durumda ilk yapılması gereken barış ya da savaş hangisini seçerse kendi yöntemiyle Esad’ın kaçınılmaz gidişini hızlandırmalıyız. Bu noktada gerekirse belli tavizler ya da söz hakkıyla dünyaya açılan tek kapısı Türkiye olan İran’ı mutlaka yanımıza almalıyız. Bunu başardıktan sonra dar anlamda Türkiye, İran, Irak ve yeni Suriye arasında bir üst düzey işbirliği örgütü kurmalıyız. Eğer mevcut sınırlar devam ettirilemiyor ve yeniden de çizilemiyorsa bunu çözmenin tek yolu yıllar önce Fransa – Almanya arasında yapıldığı gibi o sınırları kökten ortadan kaldırmaktır. Bu yolla en azından etnik sorunların çözümünü sağlayabiliriz. Aksi takdirde Irak’tan başlamak üzere kurulacak bağımsız Kürdistan üzerinden bölgede yeni bir savaş serisi doğması kaçınılmaz olacaktır. Her ne kadar kurulacak devlet Araplara nazaran Türkiye ve İsrail’e daha yakın olacak olsa ve İsrail’in uzun vadeli planlarında yer almasa da bu devletle beraber doğacak sorunlardan en çok etkilenecek olan ülkede Türkiye’dir. Dahası bahsettiği birliğin oluşumunda Türkiye’yle ilişkilerinde bir aşiret liderinden disiplinli ve pratik bir devlet başkanı kimliğine dönüşen Barzani’nin de hoşlanacağı son dönemdeki tavırları dikkate alındığında çok açıktır. Etnik sorunların çözümünden sonra liderliği güçlenen Türkiye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde Arap Dünyasında artan popülaritemiz ve muhafazakârlaşmayı da kullanarak yine hızla artan Arap Milliyetçiliği’ni de bu potaya katmalıyız. Burada en önemli sorun Arap Milliyetçiliğinin mutlaka muhafazakar kanadının kullanılıp daha ılımlı bir çizgiye çekilmesidir. Bu noktada uygulanacak muhafazakar tonajda da bölgeden çıkmış El Kaide benzeri yapılanmaların unutulmaması, her hangi bir şekilde şiddete kayacak aşırılıkların engellenmesi şarttır. Bunu başarabilirsek Orta Doğu tekrar barışa, huzura ve medeniyete kavuşur. Yok başaramazsak bu kan durmaz ve emin olun gün gelir bize de bulaşır. İşimiz zor, yükümüz ağır ama şunu bilmeliyiz ki;

“Orta Doğu’da akan kardeş kanı durmalı ve güneş bir zamanlar ayrılığına dayanamayıp göz yaşları döktüğü bu topraklara dönemli… Bunu da ya biz yaparız ya da biz yaparız…”

Bilal ERTUĞRUL

26 Nisan 2012

00:13

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 2…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 2…

SORUNLAR VE TESPİTLER…

Dün yazdığım dış politika analizimin ilk yazısında Türk Dış Politikasının tarihsel perspektifini 1923 sonrası dönemden itibaren ele almış, Ak Parti döneminde yaşanan gelişmeler ve bu bağlamda arabulucu ülke konumundan lider konumuna nasıl yükseldiğimizi açıklamaya çalışmıştım. Bugün bu statüyü biraz daha açacak yaptıklarımıza, yapacaklarımıza, karşılaşacağımız zorluklara ve bunlara olası cevaplarımıza değineceğim. Bu analizi yaparken de temel bazı kavramsal gerçeklikler üzerinden bölümlendirmelere gideceğim.

1 – Komşularla “0” Sorun Politikası Miladını Doldurmuştur

Kanımca Türk Dış Politikasının bugün ilk olarak kabul etmesi gereken husus Komşularla “0” Sorun politikasının süresini doldurduğudur. 2002 sonrası ilk döneminde Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun geliştirdiği konseptiyle bu politika Türk Dış Politikasının 60 yıllık TARAFSIZLIK ya da diğer adıyla ETKİNSİZLİK putundan sıyrılmasını sağlamıştır. İlk yıllarından İsrail ve Suriye üzerinden oldukça iyi yönetilen politika Ermenistan’la yapılan protokollerin iflasıyla ilk önemli başarısızlığını almıştır. Gerek Ermenistan ve Türkiye iç kamuoylarının bu adımlara hazır olmaması gerekse de Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Karabağ sorununun çözülmemiş olması bu protokollerin yürümemesinin asıl sebeplerini oluşturmuştur. Yüzyıllık Türk – Ermeni, en az 50 yıllık Kıbrıs sorunları masadayken bu politikanın kısa dönemde etkinlik sağlamak dışında başarısız olacağı herkesin kabulü olmalıdır. Bu politikanın geçerliliğini yitirmesi korkulduğu gibi ülke açısından olumsuz değildir. Aksine bu son bir sonraki maddede belirteceğim Bölgesel Liderlik konseptine de önemli bir katkıda bulunmuştur.

2 – Türkiye Artık Bölgesel Liderdir

Komşularla “0” sorun politikası süresince arabulucu rolüne soyunan Türkiye için bu politikanın sonlandırılmasının en önemli nedenlerinden bir diğeri de bölgesel liderliğin ülke istesin ya da istemesin artık kaçınılmaz olmasıdır. Geleneksel anlamda Kuzey Afrika’dan doğuda Afgan dağlarına batıda Viyana kapılarına kuzeyde Moskova steplerine kadar olan bölgenin en önemli aktörleri bugün Mısır, Suudi Arabistan, Sırbistan, Türkiye ve İran isimleri altında toplanmış olan devletlerdir. Sırbistan’ın Bosna ve Kosova savaşlarıyla kendi sonunu hazırlaması, Mısır’ın Mübarek yönetiminde iç meselelerde kaybolması, İran’ın devrim sonrası küresel dışlanmışlığı ve devrim ihracı korkusuyla bölgesel dışlanmışlığı, son olarak da Suudi Arabistan’ın bölgede artan demokratikleşme isteğinin önündeki en önemli engel olması zaten Türkiye’yi bu rol için tek ülke yapmaktaydı. Bunlara ek olarak Ak Parti döneminde yapılan başarılı kültürel yayılma, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’da vuku bulan yegane Bölgesel Lider imajı ve ekonomik güçlenmeyle bu rolün taşınabileceği de gösterildi. Artık en azından Başbakan sağ oldukça bu görevin ve gücün red edilemeyeceği bundan sonraki dış politikamızın temeli olmalı ve adımlar da buna göre atılmalıdır.

3 – Bölgesel Liderlikte En Büyük Zorluk: Mevcut Sınırların Korunması Politikası

Bölgesel liderlik güç verir ancak güç sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Bugün karşılaşılan bölgesel sorunların bizi bu derece ilgilendirmesi de bu sebeptendir. Bölgesel sorunlarda ülkeden ülkeye farklı politikalar uygulasak da temel önceliğimizin mevcut sınırların korunması olduğu çok açık bir şekilde ön plana çıkmaktadır. Ancak daha önceki yazılarımda da ele aldığım gibi 1920’lerde cetvelle her hangi bir etnik ya da kültürel ayrım fark edilmeden kardeşleri farklı ülkelerde bırakan sınırların korunması mümkün değildir. Şüphesiz mevcut sınırların değişmesi bizi de uzun dönemde zor durumda bırakacak ve bu açıdan bakıldığında politikamızın doğru olduğu düşünülebilir ama az sonra sıralayacağım iki farklılık bu politikanın sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Ve kanımca sınırların korunması bir yere kadar sürdürülüp daha sonra ya bölgesel bir birlikle ülke sınırları önemsizleştirilmeli ya da sınırlar yeniden bir şekilde (savaş ya da barış) yeniden belirlenmelidir.

4- Bölgenin En Önemli Farklılıkları ve En Hassas Noktalar

Mevcut sınırların korunamayacağı düşüncesi bugün oluşmuş bir düşünce değildir. 1920’lerde bu sınırları çizenlerin çok iyi bildiği ama bilinçli bir şekilde bölgenin kucağına bıraktığı bir bombadır. Bölgede sınırlar belirlenirken dikkat edilmesi gereken önemli farklılıklar etnik ve dini farklılıklardır. Etnik anlamda bölgede Türkler ve Araplardan sonra en kalabalık grup olan Kürtlerin Türkiye, Suriye, Irak ve İran arasında 4 ayrı ülkeye dağılmış olma durumları en önemli sorundur. Irak’ta görüldüğü gibi Kürt gruplar ve olası Bağımsızlık istekleri bölgedeki ülkelerin dış müdahaleye en açık noktasıdır. Bu zayıflık dün Irak’ta başarılı olmuş, Türkiye ve İran’da ise devletlerin uzun süredir başını ağrıtan nokta olmuştur. Irak bölünsün ya da bölünmesin Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti’nin varlığı artık realitedir. Bu durumda daha önce sadece hayal olarak algılanan bir durumun realiteye dönüşmesi ülkelerdeki ayrılıkçı hareketler için önemli bir destek noktası olacaktır. Zaten Türkiye’nin Irak’ın resmi olarak bölünmüşlüğünün resmiyete dökülmesini istememe sebebi de budur. Ancak fiiliyat her zaman er ya da geç resmiyete dönüşür. Bu durumda bölgede uzun süreli bir çözüm olması için yukarda bahsettiğim Bölgesel Birlik zorunlu bir yöntem olarak ortaya çıkabilir. Tabi bunun için özellikle Suriye’de yönetimin değişmesi ve Irak’taki İran etkisinin kırılması gerekir.

İşte bu noktada da bölgenin ikinci önemli farklılığı ortaya çıkar. Her ne kadar ülkemizde Alevi vatandaşlarımızın devlete bağlılığıyla ayrımcılığa yönelmese de mezhepsel farklılık olarak adlandırılabilecek Sünni – Şii ayrımı bölgenin üzerinde oturduğu ikinci bombanın adıdır. Suriye’de Sünni çoğunluk Şii yönetim, Irak ve İran’da hem çoğunluk hem de yönetim olarak Şiilik mevcuttur. Ancak özellikle Suriye ve Irak’ta İran etkisinin açıkça hissedilmesiyle ciddi bir ayrım ortaya çıkmıştır. Yemen ve Bahreyn gibi ülkelerde ise Şii çoğunluğun Suudi Arabistan destekli Sünni yönetim karşıtlığı artık açıkça ortada durmaktadır. Kardeşin kardeşi katliyle Kerbela’dan bu yana durmayan bu kan bölgesel liderlikte en önemli sorunlardan birisi olacaktır. Özellikle İran’dan dolaylı ağızlardan, Irak’tan da İran yönlendirmesiyle açıkça yükselen Türkiye’nin Sünni bloğa yaklaştığı eleştirileri dikkatle incelenmelidir. Bu noktada nasıl bir denge oluşturacağımız Bölgesel Liderliğimizin en önemli noktası olacaktır. Eğer başarılı olursak Bölgesel Lider oluruz. Ama başarısız olursak Sünni blokta Arabistan güdümüne girmekle karşı karşıya kalırız.

Not: Yazı dizimin son yazısında mevcut sorunların bana göre tek çözüm yolunu yazacağım.

Bilal ERTUĞRUL

25 Nisan 2012

22:19

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 1…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 1…

Malumunuz son günlerde dış politikayla yatıp dış politikayla kalkmaya başladık. Arap Baharı’yla geçen 2011 yılından sonra Bahar’ın son ulaştığı yer olan Suriye’de hiç de beklemediği ölçüde sert bir karşılık bulması, dahası başta İran ve ondan dolaylı olarak Çin ve Rusya’nın Beşar Esad’a verdikleri desteği çekmemesiyle sınırlarımızda çiçeği burnunda bir sorun doğdu. Bunun yanında Irak’ta İran destekli Şii yönetimin artan baskısıyla kendilerini Türkiye’nin yanında gören Sünni ve Kürt yöneticilerin Türkiye’den yardım ve görüş almaları derken İran’la olası savaş ve Nükleer Müzakereler bile gündemde hızla gerilere kaydı. Ben de sizlere bugün bu dış politika denkleminde nerede olduğumuzu uzun vadede nereye gidebileceğimizi yazmak istedim.

Öncelikle Türk Dış Politikası’nın bugününü anlamak için devletin kuruluş dönemine gideceğim. Yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman yönetici kesimin pek çoğunda Osmanlı’nın temel yıkılma sebebi olarak Batı’da yaşanan gelişmeleri takip edememesi ya da doğulu köklerinden ayrılamaması inancı vardı. Bunun yanında çoğunluğu asker olan yeni yönetim Araplardan gerek 1. Dünya Savaşı’nda gerekse de sonrasında ciddi bir ihanet gördüğüne inanmakta, diplomasi bunu unutulmaması gereken bir gerçek olarak belleğine kazımaktaydı.

1923 – 1938 arası Atatürk dönemi dış politikasının bana göre en temel ilkesi; “Güçlü oluncaya kadar dayan ve güçlü olmak için Batı’ya yaslan” olarak ele alınabilir ki bu da dönemin koşulları düşünüldüğünde pek de yanlış bir politika olarak sayılmazdı. Bu bağlamda Milletler Cemiyeti üyeliği uğruna Sınırlarımızın, özellikle güney sınırlarımızın, her hangi bir kültürel unsur yani din, dil, mezhep unsurları göz önünde bulundurulmadan çizilmesine de Osmanlı’dan miras kalan topraklarda her hangi bir hak iddia etmeyi bırakın bu toprakların Türkiye için yasak bölgelere çevrilmesine de göz yumuldu. Bu sürecin sonunda batılılaşma da tam anlamıyla başarılamadan 2. Dünya Savaşı çıkageldi. 1938 – 1945 yılları arasında 50 yıllık müttefik Almanya ve yeni süper güç ABD – Sovyetler Birliği arasında seçim yapamayan Türk dış politikası için denge dönemi de başlıyordu. Denge en temel anlamıyla taraf olmamak ya da söz sahibi olamamak anlamına da geliyordu. 2. Dünya Savaşı sonrası Stalin’in erken davranıp Kars ve Ardahan illeriyle Boğazlar üzerinde söz hakkı istemesiyle Türk dış politikası seçeneksiz bir şekilde batılıların kucağına atılıyordu. Menderes döneminde ekonomik anlamda desteklenen batılılaşmanın özellikle evrensel liberal değerler olarak atfedilen insan hakları ve demokratikleşme alanında desteklenememesiyle dış politikada uzunca bir süre sürecek bocalama dönemi de başlıyordu.

Pek çok konuda kararsızlığın ve güdümlenmenin ötesine geçemeyen politik anlayış Kıbrıs Müdahalesi’yle kucağında uzun yıllar sürecek bir sorunu da buluyordu. Nihayet Özal döneminde kendisini kuşatan kalıplarını yıkmaya çalışan politika bu sefer de çağın konjonktürünü karşısında buluyordu. Özal liberalleşmeye paralel olarak özellikle bölgesel anlamda aktif bir dış politikaya yönelmek istiyor, bu yönde adımlar atıyordu. Ancak uzun süre halen eski kalıplarda düşünen askeri vesayetin altında olması, Sovyetler Birliği’nin varlığıyla özellikle Orta Doğu ve Kafkaslar da gerekli adımların atılamaması sonucu bu ilk “KABUK KIRMA” operasyonu başarısız oluyordu.

Benim kayıp yıllar olarak nitelendirdiğim 1993 – 2002 yılları arasında içerdeki sorunlardan dünyanın dönüşümüne ayak uyduramayan Türk Dış Politikası nihayet 2002 sonrası kendisine yeni bir yol çizmeye başlıyordu. Ahmet Davutoğlu yönetmenliğinde oluşturulan yeni dış politikanın temeli “KOMŞULARLA “0” SORUN” ilkesine dayanıyordu. Dahası ekonomik ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesiyle Türkiye’nin ekonomik ve askeri gücünün çok ötesinde bir konum kazanması amaçlanıyordu. Bu bağlamda tüm adımları mahvedecek 1Mart Tezkeresi’nin reddedilmesi ve Avrupa Birliği yolunda atılan demokratikleşme adımlarıyla ülke yavaş yavaş kabuğunu kırıyor, tekrar bir zamanlar tek merkezden yönettiği topraklarda adından söz edilir bir konuma yükseliyordu. Öncelikle “0” Sorun politikası kapsamında bölgenin tüm aktörleriyle iyi ilişkiler geliştirilmeye çalışılıyor, Türkiye herkesin güvendiği bir diplomasi ülkesi olmaya doğru yol alıyordu. Ancak bir anda gelişen bazı olaylarla ülke tamamen farklı bir yöne doğru yol aldı. Birkaç yıl önce tüm gücünü diplomasiden bulan dış politika bu sefer ekonomi, kültür gibi diğer güç parçalarını da arkasına alıyordu. Peki, bu dönüşüm nasıl yaşanıyordu. İsterseniz bu bağlamda bazı kritik dönüşümleri sizlerle paylaşayım.

Bence Türkiye’yi bölgede aracı ülke konumundan lider ülke konumuna yükselten bu sebeplerin başında bölge ülkelerinde yaşanan iç politik gelişmelerin etkisi yadsınamayacak kadar büyüktür. Bu değişimlerden bazıları “0” sorun politikasının sürdürülemeyeceğini gösterdiği için Türkiye’yi bir politika değişimine sürükledi. İsrail’de aşırı sağın güçlenip iktidarı almasıyla bölgedeki zulmün ve anlaşmazlığa olan inancın artması sonucu hem İsrail’le mevcut yöneticilerle var olan Müttefik ve dostluk ilişkisinin sürdürülemeyeceği görülmüş hem de Arap dünyasında artan tepki bir seçim zorunluluğu getirmişti. Aynı zamanda Arap Dünyasında artan tepkinin lidersiz olduğu ve bunun da bir fırsat olduğu ortaya çıkmıştı. İşte bu lidersizlik Başbakan’ın “One Minute” çıkışıyla çözülüyor, Türkiye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan aranan lider olarak ortaya çıkıyordu. Yine Ermenistan’da Karabağ kökenli sağ yöneticilerin yönetime gelmesi ve olası çözüm hamlelerini boşa çıkartmalarının garantilenmesiyle “0” sorunun bir ayağının daha sürdürülemeyeceği anlaşılıyordu. Yine Suriye’de sertleşen yönetimle ilişkilerin sürmeyeceğinin ortaya çıkması da benzer değişimlere örnek olarak verilebilirdi.

Bu ülkelerin iç değişimleri dışında küresel konjonktürde meydana gelen bazı değişimlerde Türkiye’nin dış politikasında değişime destek oldu. ABD’de Orta Doğu’da aktör olma hevesiyle yanıp tutuşan Bush yönetimi yerine sorunlarda bölgesel destek arayan, sorunları bölgede çözmek isteyen Obama yönetiminin göreve gelmesi bence en önemli destek noktası oldu. Kanımca Bush yönetiminde Orta Doğu’da bu güçlü lider ülke profiline asla izin verilmezdi. Bundan sonra Avrupa Birliği’nde yaşanan ekonomik krizle beraber Türkiye’de birliğe yönelik yaklaşımın değişmesi ve dahası birliğin bu iç sorunlarına paralel olarak güçlenen Türkiye üzerinde uzun süredir sürdürdüğü güdümleme yetisini kaybetmesi de prangaların atılmasını kolaylaştırıyordu. Ve son olarak dünyada artan iletişimin bir sonucu olarak ortaya çıkan Arap Baharı’nda bir anda son 10 yılda sağladığı ekonomik başarı, 90 yılda eksikte olsa kısmi derecede başarılan demokratik ve modern ülke duruşuyla örnek ülke statüsü kazanması Türkiye’nin lider ülke olmaya doğru konumlanmasına önemli katkılarda bulundu.

Peki, şimdi nerdeyiz, ne yapıyoruz, ne yapmalıyız ve ne tür zorluklarla karşılaşacağız? Bu soruların cevabını da devam yazısında sizlerle paylaşacağım.

Bilal ERTUĞRUL

24 Nisan 2012

22:09

Read Full Post »

PANDORA’NIN KUTUSU ÇOKTAN AÇILDI – 2…

PANDORA’NIN KUTUSU ÇOKTAN AÇILDI – 2…

SURİYE’NİN KADERİ ONLARIN ELİNDE: TÜRKİYE VE İRAN…

Dün yazdığım Suriye analizimin ilk kısmında Suriye ve genel olarak Orta Doğu’da 1. Dünya Savaşı sonrası çizilen yapay sınırlar üzerinden dünyaya gelen ve kanımca bugünkü sorunların anlaşılmasında hayati önem arz eden Pandora’nın Kutusunu tanımlamış, konu hakkında başlıca sonuçları sizlerle paylaşmıştım. Bugünkü yazımda Suriye’deki olaylar, rejimin hayatta kalma çabaları ve bu çabalar karşısında bölgenin en önemli aktörleri Türkiye ve İran’ın attığı ve atacağı adımları, bu adımların sonuçlarını değerlendireceğim.

Bana göre Suriye’de dün olduğuyla, yarın ne olacağıyla da en çok ilgilenen ve bundan en çok etkilenecek olan ülkeler Türkiye ve İran’dır. Dünkü yazımda oluşturduğum Pandora’nın Kutusu konseptinden düşündüğümüzde Suriye’den sonra sıra bu iki ülkeye gelecektir ve bu ülkelere nasıl geleceğine de kanımca yine bu iki ülke karar verecektir. Peki, bu iki ülke ne yapabilir, yaptıklarının sonuçları neler olabilir? İsterseniz bu can alıcı kısma geçmeden her iki ülkenin süreç içerisindeki tavırlarını, süreci de analiz ederek açıklayalım.

Çok değil bundan 3-4 yıl önce Türkiye, İran ve Suriye arasında neredeyse tarihi seviyelerde bir iş birliği dönemi yaşanmış, her 3 ülkenin katılımıyla oluşacak Orta Doğu birlikleri bazı Avrupa Birliği karşıtları tarafından ülkemizde dahi seslendirilmeye başlamıştı. Ancak tarihi konjonktüre baktığımızda İran ve Suriye’de Batı’yla kavgalı rejimler varken, Türkiye’de her zaman meşruiyetini Batı’ya bağlamış bir elit yönetim anlayışı oluşmuşken bu pek de mümkün değildi. Ancak bu açılardan yaklaşılmadı ve 3 ülke arası ilişkiler geliştikçe gelişti, hatta Türkiye – Suriye ortak bakanlar kurulu toplantısı yapıldı. Halbuki çok değil bundan 15 yıl önce 3 ülke Kürt kozunu birbirine karşı oynamış, savaş borazanları uzun süre sınırlara yakın yerlerde seyretmişti. O zaman ilk tespitimiz bundan 3 yıl önce aşırı gelişmiş ilişkilerin geçmişte olanlara dikkat edilmeden, dahası bölgenin değişimi ve başta ABD olmak üzere batı etkisi göz ardı edilerek aşırı ve yapay bir seviyeye, ya da bu rejim yapılarıyla hiç ulaşmaması gereken bir seviyeye ulaştığıdır.

Tam da her şey yolunda giderken İran’la batı arasındaki ilişkilerin giderek gerginleşmesi, önce İran sonra Suriye’de patlak veren ve batı tarafından açıkça desteklenen yönetim karşıtı eylemlerle ilişkilerde ilk çatlaklar oluştu. Türkiye İran olaylarında sessiz kalsa da Suriye’deki olaylara karşı etkin olmak istedi. Burada kanımca Türkiye’nin tutum değişikliğinin 2 ana sebebi vardır. Bunlardan birincisi İran’daki olayların Tahran merkezli yani Türkiye’ye uzak meydana gelmesi ve bizi etkilememesine karşın Suriye’deki olayların hemen sınırımızda meydana gelmesi ve sınıra yığılan mültecilerle bir anda bizi de içine almasıdır. İkinci sebep se Orta Doğu’nun liderliğine soyunan Başbakan ve kurmaylarının Libya’da önce müdahaleye karşı çıkıp, sonra destek vermek zorunda kalmasıyla oluşan öncü rol oynama isteğidir. Her iki sebepte Türkiye’yi denklemin içine çekti ve Türkiye bir anda Suriye Muhalefetinin merkezi konumuna geldi. Bu arada İran ise eylemlere tamamen karşıt durdu, hatta Beşar Esad’a her türlü yardımı yapmaktan da sakınmadı.

Beşar Esad’ın artan şiddet kullanımıyla uluslar arası arenada Çin ve Rusya’nın karşıt olmasına rağmen bir müdahale kaçınılmaz olunca BM Eski Genel Sekreteri Annan’ın hazırladığı ateşkes anlaşması geçen hafta onaylandı. Ancak kanımca bu anlaşma geçersiz olacak ve Suriye’de artan şiddet olayları bir uluslar arası müdahale zorunluluğu doğuracaktır. İşte bu noktada asıl kazan kaynayacaktır. Neden mi açıklayalım. ABD seçim sürecinde ve böyle bir yılda uluslar arası koalisyonun liderliğini yapmayacaktır. Bu durumda koalisyon meşruiyetini de sağlamlaştırma amacıyla Türkiye merkezli bir müdahale çerçevesinde oluşacaktır. İşte bu noktada önümüze bazı seçimler, bu seçimlerin ve bu sonuçları çıkmaktadır. Şimdi isterseniz bunları maddeleyelim.

  1. Esad’ın insanlık dışı şiddeti devam eder ve Türkiye merkezli, güney sınırlarımızdan bir müdahale yapılır. Türkiye hem sınır kullandırması hem de koalisyonun ve Suriye muhalefetinin merkezi olması sebebiyle lider ülke olur. Ancak bu durumda gerek sınırlarına sıçrayacak savaşla, gerekse de olası müdahale sonrası Suriye’nin kaderinde atacağı adımlarla büyük bir bedel öder. İran bu müdahaleye karşı durur. Türkiye’yle Suriye yüzünden savaşı göze almaz ama Türkiye İran, Çin, Rusya ve Bağlantısız ülkeler arası ilişkiler tamir edilemez seviyede bozulur.
  2. Suriye ve Beşar Esad yükümlülüklerini yerine getirmez, uluslar arası bir koalisyonun hava saldırısıyla beraber Türkiye’den gönderilecek muhalif gruplar tıpkı Libya’da olduğu gibi rejimi devirmeye çalışır. Ancak bu durumda da Beşar Esad son çırpınışlarında yine Türkiye’yi hedef alır, dahası olası başarısızlıkta Türkiye’nin kucağında ciddi bir mülteci sorunu kalır. İran’la iyi ilişkiler ve bölgesel liderlik yine hayal olur.
  3. Suriye gerekli adımları atar, Beşar Esad tekrar ülkede huzuru sağlar. Bana göre en düşük olan bu ihtimal gerçekleşirse Türkiye güney sınırlarının her zaman tehdide açık olduğunu düşündüğü 2000 öncesi baba Esad dönemine döner.
  4. İran Suriye’de Beşar Esad’ın artık devam edemeyeceğini anlar, desteğini çeker, desteksiz kalan Esad Rusya ve Çin’in de veto etmeyeceği bir kısa operasyonla lağvedilir ve Suriye’de yeni dönem başlar. Olası muhalefet yönetiminde artık Suriye Türkiye’ye göbekten bağlı bir ülke konumuna gelir.

Evet, bugünkü tabloya baktığımda gerçekleşebilecek durumlar bunlardır. Peki, bunlar dışında bir şey olabilir mi, olur emin olun o da bir insanlık dramı olur…

Not: Suriye analizimize gerçekleşecek olaylar üzerinden ileride devam edeceğiz.

Bilal ERTUĞRUL

15 Nisan 2012

20:58

Read Full Post »

PANDORA’NIN KUTUSU ÇOKTAN AÇILDI – 1…

PANDORA’NIN KUTUSU ÇOKTAN AÇILDI – 1…

SURİYE MESELESİNİN ARKA PLANI…

Son günlerde yoğun gündeme yönelik yazılarıma iki gün önce yazdığım 28 Şubat tutuklamaları ile başlamış ve Suriye ile devam edeceğimi yazmıştım. Bugün sizlerle konunun tarihi arka planına da değinerek bu konudaki görüşlerimi paylaşmak isteyeceğim.

Yazımın başlığını atarken Pandora’nın Kutusu ifadesini kullandım. Neden mi, açıklayayım. Pandora’nın Kutusu Yunan Mitolojisinde Hermes’in sahip olduğu dünyada olabilecek her türlü kötülüğün tanrılar tarafından içine hapsedildiği kutuyu anlatan bir mittir. Efsaneye göre bu kutuyu Hermes Pandora’nın evinde unutur, Pandora meraktan kutuyu açar ve tüm kötülükler dünyaya yayılır. İşte o günden bu güne bir dizi kötü olayın başlangıç halkaları hep Pandora’nın Kutusunun açılışı olarak adlandırılır.

İyi, güzelde bunun Suriye ile ne ilgisi var derseniz onu da şöyle açıklayayım. Bugün Orta Doğu olarak adlandırdığımız bölge İslamiyet’in ortaya çıkışından bu yana neredeyse hep aynı halkların oluşturduğu ama uzunca bir süre Türkler ve İranlılar tarafından yönetilmiş bir bölgeydi. İslamiyet çatısı altında Sünni, Şii, Alevi, Nusayri gibi grupların yanında Hıristiyan Arap olan Süryaniler ve Yahudilerle bölgenin inanç resmi oluşuyordu. Bölgenin etnik grupları ise Türkler, Farslar, Araplar ve Kürtlerden oluşmaktadır. Her etnik grup içerisinde yukarıda bahsi geçen İslami inanış şekillerinin, mezheplerin, bir alt grubu da mevcuttur. Dahası Kerbela’dan bu yana İslam dünyasında akan kardeş kanının durmayışıyla bu gruplar arasında her zaman ciddi bir mezhep çatışması da mevcuttur. İşte bu tablodan özellikle 1400 – 1900 yılları arası büyük kavgaların çıkmasını önleyen bölgedeki Türk ve İran hakimiyetiydi. Ancak 1. Dünya Savaşı sonunda bölgenin coğrafi sınırlarını kendi önceliklerine göre belirleyen İngiltere ve Fransa’nın yaptığı yapay devletler ve çizdiği yapay sınırlarla bölgenin ilerde yaşayacağı bölünme, savaş ve kıyımlarda Pandora’nın Kutusu’na hapsedildi. 1920’lerde bölgeye bakıldığında İran’da Şii, Türkiye ve Arap ülkelerinde ise Sünni yönetimler kurulmuş, ancak her ülkede önemli bir etnik ya da dini azınlık bırakılmıştı. İşte Pandora’nın Kutusu olarak adlandırdığım bu patlamaya hazır uyumsuzluğun o günlerde oluşturulmasıdır.1948’de İsrail’in kurulmasıyla kutuya bir de Yahudi – Filistin ya da Yahudi –Arap gerilimi de dahil edilmiş, kutu artık açılmak için gün saymaya başlamıştır. İlk açılmalar Arap – İsrail ve İran – Irak savaşlarıyla olsa da asıl büyük açılma için Pandora’nın ilk ülkelerinden birinde iç savaş çıkması gerekmiştir. Bu hamlede Saddam Hüseyin’den gelmiş ve onun Kuveyt’i işgaliyle Amerikan müdahalesi ve akabinde Saddam’ın Kürt bölgesine saldırılarıyla bu bölgenin fiili olarak ayrışması bölgedeki ayrışma sürecini başlatmıştır.

Ancak Pandora’nın Kutusu daha pek çok acı ve bölünme getirecektir ve bu başlangıç yeterli olmamıştır. Yetersiz başlangıcın devamı 11 Eylül sonrası Amerika’nın yine Irak’a müdahalesiyle gelmiş, Kürt ve Şii grupların desteğiyle Saddam rejimi yıkılmış, Irak nihayet 2011 yılı geldiğinde kâğıt üzerinde olmasa da fiiliyatta Kürt, Sünni ve Şii olmak üzere 3 parçaya ayrılmıştır. Pandora’nın ikinci parçasının Kürt, Azeri ve Farslardan oluşan ama mezhepsel anlamda tamamına yakınının Şii olduğu İran olacağı beklenmiştir. Ancak 2008 yılında yoğunlaşan dış destekli eylemlere rağmen güçlü merkezi otorite ve devlet geleneği ve özellikle nüfusta neredeyse Farslar kadar sayıları olan ancak siyasal hareketleri neredeyse hiç olmayan Azerilerin olası bölünme ve devrime destek vermemesi sebebiyle İran’daki bölünme zamana bırakılmıştır. İran bölünmesi olmayınca sıra kutunun son iki parçası olan Türkiye ve Suriye’ye gelmiştir. Türkiye’de Türk ve Kürtler arasında mezhepsel ayrımın derin olmaması, ülkenin Pandora’nın Kutusunun açıldığı dönemde tarihi bir istikrar dönemi yakalamasıyla geriye sadece Beşar Esad yönetimindeki Suriye kalmıştır. Kürt ve Arap olmak üzere iki ana etnisite, Şiiliğin veya Aleviliğin ayrı bir versiyonu olarak adlandırılabilecek Nusayri azınlığın uzunca bir süredir Sünni çoğunluk üzerinde yönetimde olması da bu ülkede yaşanacak ayrışmayı kolaylaştırmıştır.

Arap Baharı’yla Kuzey Afrika ülkelerindeki değişimden etkilenen Suriyeli muhaliflerin başta Türkiye olmak üzere batı dünyasından destek bulmasıyla başlayan eylemlere Beşar Esad’ın verdiği insanlık dışı sert tepkinin üzerine yeni bölünme sahasının Suriye olacağı resmen belgelenmiştir. İşte bu kutunun Irak’tan sonraki ikinci parçası olan Suriye’deki olaylara verdiğim bu tarihi arka plandan yaklaşmak hem olayların kaçınılmazlığını hem de Türkiye’nin atacağı adımlar ve sonuçlarından nasıl etkileneceğini kestirmekte kanımca hayati önemdedir. Bu sebepten analizime bu tarihi arka planı vererek başladım. Şimdi, Türkiye üzerinden Suriye’deki olayların sonuçları ve bize etkisini belirtmeden önce bu tarihi arka plandan çıkan sonuçları belirtmek istiyorum.

  1. Suriye’deki olaylar, rejimin yıkılması hatta bu sürecin sonunda yaşanacak Irak benzeri bölünme ne Arap Baharı’nın ne de başka bir olayın doğrudan sonucudur, bu 1920’lerde yapılmış yanlış sınırların bugün artık taşıyamadığı Pandora’nın Kutusunun kaçınılmaz sonudur.
  2. Suriye de bölünme ya da ayrışma olması durumunda Türkiye ve İran kutunun son parçaları olarak kalacak ve bu ülkelerde de yakın zaman kolay geçmeyecek bir süre olacaktır.
  3. Beşar Esad’ın arkasında oluşan Çin ve Rusya desteği tamamen İran merkezli ve İran sebebiyle verilen bir destektir. Suriye’den sonra sıranın kendisine geleceğini bilen İran bu yüzden Esad’ı vazgeçilmez olarak görmektedir.
  4. Türkiye henüz bu sürecin sonunda yaşayacağı zorlukların analizini tam olarak yapmamıştır. Arap Baharı, Başbakan’ın Orta Doğu’da yükseldiği bölgesel liderlik pozisyonu en önemlisi insani anlamda Suriye politikası şu ana kadar doğrudur ancak tüm bunlar uzun vadede oluşabilecek kar ve zarar analizinin yapılmadığını, duygusal adımların atıldığı tezini çürütmez.
  5. Suriye’de Beşar Esad ve rejimi öyle ya da böyle, bugün ya da yarın gidecektir ama Esad sonrası ne İran – Türkiye ilişkileri bir daha eskisi gibi olacaktır ne de Orta Doğu’da yeni bölünmelerin yolu kapanacaktır.
  6. Mezhep merkezli yaklaşımın artmasıyla İran’ın Bahreyn’de Türkiye’nin Suriye’de, insani anlamda doğru hamleleri ve muhalefete verdikleri destekler bölgede mezhepsel ayrışmayı azaltmayacak, aksine arttıracaktır.

Not: Suriye’ye olası müdahaleler, rejimin hayatta kalma çabası, bu süreçte en önemli bölgesel aktörler İran ve Türkiye’nin attığı ve atacağı adımlarla bu adımların olası sonuçlarını devam yazısında paylaşacağım.

Bilal ERTUĞRUL

14 Nisan 2012

22:58

Read Full Post »

BENİM ANAYASAMIN RUHU…

BENİM ANAYASAMIN RUHU…

Dün “Yeni Anayasa Çıkmazı” başlığıyla yayınladığım ilkyazımda 12 Eylül Anayasasının aslında öyle herkesin söylediği gibi baskıyla gelmediğini dahası bugün bu anayasanın değişeceğine dair inancım olmadığını belirtmiştim. İnancımın sebeplerinden birisini sizlerle paylaşmak için Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Kanunu üzerine yıllardır yapılmamış değişiklerin sebeplerini, yine bu yasaların değiştiril(e)meyeceğini de belirtmiştim.

Tek bir alan üzerinden verdiğim bir örnekle bile ne kadar zor kalıplar ve olumsuz geleneklerle engellendiğini düşündüğüm Sivil Anayasa sürecinde beni umutsuzluğa götüren en önemli tespitte ne yazık ki halk olarak bizi geride tutan bu anayasaya karşı olmamamız. Herkes mevcut statükoyu bir şekilde savunuyor ve Sivil Anayasa bu ülkede gerçek bir “DEVRİM” olacağından kusura bakmayın ben etrafımda öyle bir devrimci halk göremiyorum. Canımız yanana kadar hiçbir şeyden şikayet etmiyoruz. Ekonomik olarak uçarken ayağımıza takılmış bu prangadan kurtulmayı düşünmüyoruz. Ve emin olun ilerde çok canımızı yakacak büyük bir hata yapıyoruz. Benim Türkiye hayalim bu anayasayla gerçekleşmeyecek, özgür, bağımsız, dünyaya örnek Türkiye’m ne yazık ki bugün bu cesaretten yoksun. Umarım uzun vadede olur ama size tavsiyem bu ülke statüko çıkmazından çıkmadan, yani biz gençler büyükleri zorlamadan, kendimiz için çocuklarımız için daha güzel bir ülke hayali kurmadan, o hayalin sadece ekonomik başarıyla gelmeyeceğini, özgürlük, eşitlik ve adaletsiz sadece para basan değersiz bir makineden farksız olacağını anlamadan siz de bu hayali rafa kaldırın. Yoksa bu sefer de “KARAVANA” demekten benim gibi sıkılırsınız.

Yeni Anayasa konusunda yazmaya başladığımda aklıma ilk gelen eser Montesquieu’nin kaleme aldığı Kanunların Ruhu isimli eseri olmuştu. Üniversiteye başladıktan sonra aldığım Siyasi Düşünceler Tarihi isimli derste tanıştığım bu kitap dünya görüşümü en çok etkileyen kitaplardandır. Bu kitaba neden şimdi değindiğimi sorarsanız ki sorarsınız bu kitabın yasa koyuculara temel öğüdünden yola çıkarak Yeni ve Sivil Anayasa’yı neden uzunca bir süredir yapamadığımızı ve yapmamız için gerekli olan temel değişimi açıklama isteğimi size sebep olarak gösteririm. Montesquieu bu eserinde Coğrafi Şartların, tarihin, dinin, dilin ve bunların bir bileşimi olarak gördüğü Kültürün etkisiyle her toplumun kendisine has bir dokusu olduğunu, bu dokunun da o toplumun Kanunlarının ana maddesi, ruhu olduğunu belirtir. Ona göre bu ruhun dışında yapılacak kanunlar geçerliliğini uzun bir süre koruyamaz ve tabii kanunlar zamanla onun yerini alır. Bu önermeden yaptığım çıkarımla kanunların anası olan Anayasa’nın da her ülkeye özgü olması gerektiği ve her ülkenin bu öze uygun bir Anayasaya sahip olması gerektiğini düşünürüm.

Peki, öyleyse sorayım sizlere; şu bizim Sivil Anayasa’nın Ruhu ne olacak? Türklük, Osmanlılık, İslamiyet ya da daha doğru ifadesiyle İslam Hukuku Şeriat, ya da Batılı ülkelerin yasalarının kopyalanmasıyla ulaşılacak bir Batılılık, evet sizce hangisi bizim anayasamızın ruhu olacak? Siz zorlamadan cevap vereyim: HİÇBİRİSİ… Evet, bence hiçbirisi olamaz. Bu kanıya nerden mi varıyorum, onu da açıklayayım. Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımın tavsiyesiyle Fuat Keyman’ın Tuba Kancı’yla beraber yazdığı bir makalesini okudum. Türkiye’de vatandaşlık rejimi ve milliyetçilik üzerine yazılan bu makalede yazarlar Türkiye’de bu kavramları oluşturan temel argümanları 1923’ten günümüze Modernleşme, 1945’ten günümüze Demokratikleşme, 1980’den günümüze Küreselleşme ve 1999’dan günümüze de Avrupalılaşma olarak belirlemişler. Bu kavramları ilk gördüğüm an Türkiye’nin yolculuğunun da bir özetiyle yüzleştim sanki. Evet, 1923’te tüm geçmişi bir kenara koyup yeni bir devlet ve toplum yaratmak üzere yola çıktığımızdan bu yana bu kavramlarla yolculuğumuzu açıklayabiliriz. Aslında bunlardan sadece birisini tam olarak başarsak belki de yeni bir toplum amacına ulaşılmış da olurdu. Ama olmadı. Bu kavramlar belirtilen süreçlerden itibaren iç içe geçerek geldi. Dahası ABD’nin Yeşil Kuşak politikasının etkisiyle1960’lardan itibaren Muhafazakarlaşma da bu kavramlara eklendi.

Bugünkü Türkiye’nin resmini çizmek istesek bu 5 kavramın tonlarından oluşan bir karmaşık resimle karşı karşıya kalırız. Peki, o zaman yeni Anayasamızın ruhu bunlardan hangisi olacak? Cevap veriyorum; “HİÇBİRİSİ”… Neden mi; çünkü halen bu karmaşık resmin aslında bizim ruhumuz olduğunu, bu ülkenin bu resim gibi karmaşık ama karmaşayla dengede durduğunu, uçsa da koşsa da düşse de hep bu tonlarla açıklanacağını unutuyoruz. Dahası bu tonlardan birisinin biraz yoğunlaşmasıyla sırıtan bir ülke haline geldiğimizi göremiyoruz. Evet, bizim kanunlarımızın ruhu ya da kanunların anası Anayasa’mızın Ruhu ancak ve ancak bu 5 özelliğimizin birleşmesiyle elde edilecek, bize has, bize ait ve sadece bizim bahçemizde yetişmiş bir gül kadar nadide bu karışım olacaktı. Şimdi soruyorum siz bu karışımla Anayasa yapmaya hazır mısınız, ya da bu karışımı benim gibi algılıyor musunuz? Hepimiz hazır olana kadar Sivil Anayasa bana göre hayalden öteye geçmeyecektir. Yapılsa bile bu renklerin hepsini tam olarak içermeden hallaç pamuğuna dönüp değersizleşmekten öteye gidemeyecektir.

O zaman bize düşen bu karışımın doğurduğu zenginliğimizi, bize en çok uyanı bastırmadan bize en az uyanın da en az bizimki kadar bu ülkede var olduğunu kabul ederek bundan zevk almak ve bu ülkenin rotasını buna göre çizmektir. Aksi takdirde bu ülke hep bir ayağı çukurda olacaktır ve bu sadece ve sadece bizim suçumuz olacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

11 Nisan 2012

01:50

Read Full Post »

HALKA RAĞMEN HALKÇI OLABİLİR MİSİN?…

Çocukken okullarda öğretilen bazı şeyler tartışmasız gerçekler olarak kazınır insan beynine. Her insan doğayı sever, insan iyidir, en iyi yönetim şekli demokrasidir gibi. Ancak zamanla insan büyür, olgunlaşır dahası bazen haddini bilmez alimleşir, aydınlaşır. Sonra düşünmeye başlar tartışmasız doğrular üzerine. Aklına hep aynı soru gelir gerçekten doğru muydu yoksa öyle kabul edilmesi mi istenmişti. İşte bu zihinsel gerilimlerin tavan noktalarından birisi de demokrasi ve ona olan inanç olur. Acaba demokrasi gerçekten en doğru yönetim şekli midir? Acaba insanlar gerçekten kendi kendilerini mi yönetir? Ve son olarak acaba insanlar kendileri için en iyi olanı mı tercih eder?

Bu sorular üniversite sıralarına geldiğinizde daha çok yer almaya başlar zihninizde. Hele benim gibi ekonomi okuyup bir de karşınıza Rasyonel İnsan kavramı çıkarsa iyice şaşırırsınız. Bu kuram ekonomide Davranışsal İktisat gelişene kadar her şeyin temeli olarak kabul edilirdi. İktisatçılar ölçemedikleri ama ölçülebileceğine inandıkları faydanın yanına her insanın istisnasız kendisi için en doğruyu seçeceğine yönelik rasyonellik kuramını yerleştirmişlerdi. Bizden de buna inanmamız en azından inanmasak da sorgulamamamız istenirdi. Ancak gerçek hayata dönünce karşımıza rasyonelliğin sadece bir ütopya olduğu gerçeği tüm acımasızlığıyla çıkıyordu.

İşte ben de bu rasyonellik kuramının siyasi arenadaki en önemli alanlarından demokrasiye yoğunlaşmak istedim. Demokrasi, insanların kendi kendilerini doğrudan ya da dolaylı yönetmesi ya da en kısası çoğunluğun sesi demekti. Peki, insanlar bu sistemde acaba gerçekten en doğruya ulaşmışlar mıydı? Ya da gerçekten onlar için en doğru yönetim biçimi bu muydu? Yani halk için en halkçı olan sistem demokrasi miydi? Uygulamaya bakıp Hitler’in bile bu sistemin bir meyvesi olduğunu düşündüğünüzde kendi iç sorgulamanız rahatsız edici bir boyuta gelir. Halk neden kendisi için en iyiyi seçmez. Neden onun için daha iyi sonuçları olanı açıkça elinin tersiyle iter. İşte bu demokrasinin en büyük ikilemini doğurur. Ve hiç şüphesiz bu ikilemin temeli insanın rasyonel olmayışıdır. Demokrasi dışında her sistemde halka rağmen halkçı olabilirsiniz. Çünkü iyi ya da doğruya karar veren siz olacaksınız. Ama demokrasi de halka rağmen hiçbir şey olamazsınız hele halkçı hiç olamazsınız. İşte demokrasinin en büyük ikilemi de budur. Sadece halk kendisi için halkçı olabilir aksi takdirde gelecek kuşakların acıları kaçınılmazdır. İşte ben de bu yazıda biraz bu durumu kurcalamak istedim. Hani bazen birileri çıkıp efendim halk geri zekalı, aptal diyerek değil de sistemi özünden sorgulayarak bir cevaba ulaşmaya çalıştım.

Bundan yaklaşık 5 yıl önce Türkiye zorlu bir dönemden geçmişti. Cumhuriyet mitingleri, 27 Nisan E-Muhtırası derken ülke çok zorlu koşullar altında sandığa gitmişti. 22 Temmuz 2007 tarihinde neredeyse halkın yarısına yakınının teveccühünü kazanan Ak Parti iktidara gelmişti. Seçimin ertesi günü üniversitemde oturmuş bir grup arkadaşla sohbet ediyorduk. O arada bir arkadaş; “bu milletin yarısı geri zekalı” dedi. Oyunu ana muhalefet partisine verdiğini ve insanların nasıl bu kadar kör olduğunu, nasıl Ak Parti’nin Türkiye’ye verdiği ve vereceği zararları görmediklerinin aptallıktan başka izahı olmadığını söylemişti. O seçim oy kullanma yetimin olduğu ilk seçimdi, oyum Osmaniye’de çıkmış ben Ankara’da olduğumdan ve yoğunluğum sebebiyle oy kullanamamıştım. Ancak 2002 – 2007 arası icraatlarına baktığımda kullansam Ak Parti’ye verecektim. Oy kullanmamış olmama rağmen karşımda durup laiklik, özgürlük, eşitlik gibi kavramlar üzerinden demokrasi mavraları yapan arkadaşa pek de hoş olmayan bir üslupla aslında kendisinin hiç anlamadığı bir konuda, hiç bilmediğim kavramlar üzerinden konuşarak cahiliyetin nirvanasına ulaştığını, çünkü aptal ya da geri zekalı dediklerinin en azından haklarını kullanma bilincinde olduklarını kendisinin ise cehaleti erdem sandığını söylemiştim. Biraz parlamıştım ama dayanamamıştım. Çünkü halkımı sadece kendilerine verilen bir hakkı kullandıkları için aşağılayan birisinin o hakkı anlama yetisinden yoksunluğunu, hele de üniversite sıralarında kendisini üstün gördüğü halde böyle düşünmesini kendime yedirememiştim.

Ancak sonradan düşündüğümde demokrasinin algılanış biçiminin onu böyle düşünmeye sevk ettiğini anladım. Evet, neydi demokrasi ya da ne zannediliyordu? Neden anlaşılamıyor ya da anlaşılmak istenmiyordu? Demokrasinin özü kabul edilir ya da edilmez çoğunluk diktatörlüğüdür. Hele antik formu yani doğrudan demokrasi tamamıyla çoğunluk diktasıdır. Ancak zamanla kitleler çoğalıp, özgürlük, eşitlik, devlet yetki alanının sınırlandırılması gibi kavramlarla dolaylı demokrasiye geçişti belli değişiklikler yapılması gerekmiştir. Yeni demokrasi doğrudan olmayınca onun denetlenmesi sorunu ortaya çıkmıştır. Denetimin özü belli aralıklarla yapılan seçimlerdir. Ancak zamanla seçimler arası dönemin bir ülkenin kaderi üzerinde oynayacağı rol önem kazanınca Kuvvetler Ayrılığı ortaya çıkmıştır. Daha önce gerek batıda gerekse Çin ve İslam Medeniyeti gibi doğu medeniyetlerinde bu konuda fikirler ortaya atılsa da Kuvvetler Ayrılığı ilkesinin esas hatlarıyla ortaya konuşu Montesquieu ve onun Kanunların Ruhu eseriyle olmuştur. Yasama, yürütme ve yargı altında 3 ana kuvvetin ayrı erklerde oluşması ve birbirleriyle geçişken denetim oluşturmaları üzerine kurulan sistem Amerika Birleşik Devletleri dışında neredeyse hiçbir ülkede en doğru haliyle uygulamamıştır. İlk anayasasında sisteme atıfta dahi bulunan ABD dışı ülkeler işte bu yüzden demokrasinin en büyük ikilemini sürekli yaşarlar. Kimilerinde halkın zekası aşağılanır, kimilerinde seçilenler o kadar iyi yönetirler ki demokrasi kutsanır. Ama bu tartışma hiç bitmez. Peki, o zaman ne yapıp nasıl yapalım da bu tartışmayı bitirelim. Onun üzerine de birkaç sözüm olacak.

Bana göre bugün demokrasi ikileminin 3 alternatifli çözümü var. Birinci çözüm tıpkı ABD’de olduğu gibi Yasama, Yürütme ve Yargı erklerinin ayrılığının sadece kanun maddesi olmaktan çıkıp gerçekten uygulanmasıdır. Ancak kanımca bir devletin kuruluşunda bu değerler yerleşmemişse bunu yapmak bir süre sonra abesle iştigal olacaktır. İkinci çözüm mevcut eksikliğin yani Kuvvetler Ayrılığı ve eksik kurumsal yapının farkında olan, buna göre seçimlerini yapan daha rasyonel bireyler yetiştirmektir. Bunun için slogan hazır; Eğitim Şart… Eğer iyi bir eğitim ve uygulayıcıların öncelikle inandığı değerler yerleşirse eksik kurumsal yapı zamanla kendiliğinden ortadan kalkacak ve halk kendisi için en doğrusunu seçecektir. Son alternatif ise demokrasiden vazgeçmektir. Reel de düşünülmeyecek olsa da kanımca uygulamada en çok olan da ne yazık ki budur. O halde halka rağmen halkçı olanlar, halkın düşüncelerini eleştiren, saygısızlığa bulanık da olsa beğenmeyenler için tek seçenek daha rasyonel bireyler yetişmesine tüm varlıklarıyla katkıda bulunmaktır. Tabii kendilerine göre doğru ya da akıllı insan yetiştirmekten bahsetmiyorum, insanlık değerleri ve gelecek kuşaklara olan borcun en iyi şekilde ödenmesi için gerekli bir eğitimden bahsediyorum.

Sonuç olarak demokrasi dikensiz gül bahçesi değildir. Ancak doğru budanırsa, tohum iyi sulanır, güneş her gün alınırsa da yeryüzünün en güzel çiçeğidir. Ben kişisel tercihimde hiçbir zaman demokrasiden vazgeçmeyenlerdenim. Ve günü geldiğinde en güzel çiçeğin ortaya çıkması, için yazmaya, paylaşmaya ve elimi taşın altına koymaya devam edeceğim.

Bilal ERTUĞRUL

24 Mart 2012

21:54

Read Full Post »

MALCOLM X: BİR DAVA ADAMINI ANARKEN – 2…

Yazımın ilk bölümünde Malcolm’un hayat hikayesini, gençlik ve hapishane yıllarını, İslam’la tanışmasını ve ölümünü ele aldım. Yazının ikinci kısmında ise onu anarken ondan bize kalan değerler üzerinde durmaya çalışacağım.

Öncelikle Malcolm’un öyküsünün en önemli tarafı bıkmadan, usanmadan devam ettiği “Gerçeğe ve Doğruya Ulaşma Arayışı”dır. Malcolm çok küçük yaşlarda babasız kaldıktan sonra yok olup giden dönemin siyahi gençlerinden birisi olabilirdi. Nitekim bu grubun içerisinde hapishaneye kadar düştü. Ama o farklı bir şey aramak gerektiğine de yine bu düşüşte inandı. Önceleri Hıristiyanlık ve genel toplum yapısı üzerine çok okuyan Malcolm başlarda karşı çıkmasına rağmen kardeşinin getirdiği Elijah Muhammed kitaplarına da sırf bu arayış sebebiyle yöneldi. Elijah Muhammed’in yanında en önemli kurmay olduğunda da gördüğü yanlışlıklar, içini tatmin etmeyen duruma karşı inandığı dinin en doğru halini bulacağına inandığı Suudi Arabistan’a, Mekke’ye Hac’a gitti. İşte Malcolm’un hayat hikayesi arayışın kutsallığı ve mutlu sonu er ya da geç getireceğine dair önemli bir kıssadır. Bazen olduğumuz yerde, bulunduğumuz durumda, yaptıklarımızda yabancılaşırız, farklı bir şey olması gerektiğine inanırız ama elimizdekileri riske edemeyiz ya işte Malcolm her şeyini riske edenlerden birisi. Ve tarih onun gibi riske edip, hayatlarının gayesini bulanları sıradan milyonlar arasından çekip almakta o kadar başarılı ki. Evet, büyük insanlar kim olduklarını, amaçlarının ne olduğunu er ya da geç öğrenme aşkıyla yanıp tutuşan, bu yolda hiçbir dünyevi sahipliğe boyun eğmeyenlerdir ve şüphesiz Malcolm bunlardan birisidir.

Malcolm’un arayışını taçlandıran ve farklılaştıran ise bu arayış uğruna çekilen acılar ve bunlara katlanabilmedir. Evet, dedim ya insan aramaktan, gerçeğe ulaşmaktan korkar. Bu korkunun içten gelen kaybetme korkusu sebebi dışında bir de dışarıdan gelen zorlamalara, baskıya göğüs gerememe korkusu olduğunu hepimiz biliriz. Ancak inananlar için çekilen acı kutsaldır. Mekke’de Ashab’ın çektiği acılarla kıyaslanmasa da Malcolm da doğduğu günden ölümüne kadar çok acı çekmiş, toplumun kimilerine göre hep en alt katmanından olmuş, aşağılanmıştır. Ancak o bize her insanın eşit olduğunu, üstünlüğün ya da benim deyimimle ölümden yıllar sonra özlemle anılmanın yolunun ise sadece ve sadece inandıklarını başarma mücadelesinde olduğunu göstermiştir. Malcolm’un hapishanenin karanlık köşelerinden yöneldiği aydınlığında şüphesiz en ufak bir engelde Of çekmeye başlayan bizler için güzel bir örnek vardır. Acı çekmeden, mücadele etmeden başarıya, mutluluğa, iç huzura ulaşma amacındaki biz düşkünler için şüphesiz böyle bir hayattan alınacak en güzel ders acının nasıl bal eyleneceğidir.

Malcolm’un hikayesinde tüm İslam alemi için de çıkarılması gereken ama bir türlü çıkarılamayan dersler var. Bunların en önemlisi kanımca halen Müslüman’ın kuyusunu kazma işlemini bir başka Müslüman’ın yapmasıdır. İslam alemi Kerbela’dan bu yana ne yazık ki kardeş kavgasını engelleyemedi. Halen dünyanın pek çok yerinde Müslüman kardeşler arasındaki kavgalar gerek dinin en güzel şekilde yaşanmasını engellemesi gerekse de bu güzelliğe henüz ulaşmamış diğer dinlerden insanların bu güzel dine ulaşmasını engellemesi bakımından bugün de İslam’ın ne yazık ki kanayan yarasıdır. Bir Karıncanın canının hesabını soran, en ufak bir küfür de hak dileyen bir dinin inananları ne yazık ki uzunca bir süredir girdikleri bu kara delikten çıkamamakta ve bu çıkamayış, bir nevi dünyanın güneşsiz kalması gibi her geçen gün daha kötüye gidişin engellenemeyişine sebep olmaktadır. Kerbela’da, Malcolm’a sıkılan kurşunlarda yer alan kardeş elleri temizlenmeden dahası bu kavgaların sadece birilerinin kişisel çıkarlarına hizmet dışına taşmayacağı anlaşılmadan İslam alemi ne yazık ki bu dünyada huzuru bulmayacaktır.

Ve gelelim hayatın bize verdiği derslere. Malcolm’un 40 yıla sığdırdıklarını, serüvenini acılarını, arayışlarını, ölümle burun buruna gelişlerini ama yılmayışlarını, inandığımız değerleri ölüm pahasına sahiplenmemiz gerektiğini, çünkü bu dünyada iz bırakan adamların sadece ve sadece evrensel değerlere inanmakla kalmayıp, bu değerler için can verdiğini unutmadan daha güzel bir dünya için inanmalı, çalışmalı ve asla yılmamalıyız. Ancak bunu yaparsak Malcolm gibi bu evrensel değerler için canlarını verenler huzura erer ve dünya daha aydınlık bir yer olur.

Detroit’li Kızıla Saygılarımla…

Bilal ERTUĞRUL

22 Şubat 2012

19:08

Read Full Post »

Older Posts »