Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Ali Utku Yanaroğlu’

BOZKIRDA GÜL GİBİ KAÇ TANE ÇİÇEK ÇIKTI Kİ BİZ KOKUSUNU ALMAYALIM BE HOCA!

Ben dostlarımı ne kalbimle severim ne de aklımla,

Olur ya Kalp durur, Akıl unutur…

Ben dostlarımı ruhumla severim,

Çünkü o ne durur ne de unutur…

Bozkır’a bozkırlığını, yalnızlığını unutturan yegâne çiçeğe, Mevlana’ya atfedilir bu dizeler. Evet, o öyle bir çiçektir ki bozkıra bozkırlığını unutturmuştur. O öyle bir çiçektir ki yegâne dosta ulaşmak için tüm dünyadan da dünyalıktan da vazgeçmiştir. O öyle bir çiçektir ki ben onda ışığı gördüm, o olmasa ne güneşi ne de onu yaradanı görürdüm, onu o göklerde tüm haşmetiyle bulunduranı tanıyamazdım dediği dostu Şems-i Tebrizi için döktüğü gözyaşlarıyla o susuz bozkırı suya doyurmuştur ki o çöl bugün halen senin gibi çiçekler çıkarabilmektedir. Evet, ben bu dünyadaki şanslı insanlardan birisiyim. O çiçeklerden birkaç tanesiyle tanışma arkadaş, dost olma şansım oldu. Utku Yanaroğlu unlardan birisiydi geçen yazılarımızda değindim. Birkaç tane daha var bir kısmına hiç değinemeyeceğim, bir kısmına belki sadece ölmeden önce görürsem söyleyebileceğim. Bir de naçizane benim verdiğim mahlasıyla Hoca var. Ramazan Çınar var. İşte bugün size bu çiçeğin kokusundan bahsetmeye çalışacağım. Ama bir yandan da şunu çok iyi bileceğim: O kokuyu almadan o çiçeği de asla anlayamazsınız. Bu yüzden ey bilenler fırsatınız varken o kokudan doya doya alınız. Günü geldiğinde çok ararsınız.

Ramazan Çınar’la tanışmama vesile Ali Utku Yanaroğlu olmuştu. Üniversite Hazırlık da 2. dönemin başındaydık. Ali Utku Yanaroğlu’nda bir dost bulduk. Ama onun bize başka bir dost daha getireceğini açıkçası o günlerde hiç ummazdık. Ama oldu. O ize öyle bir dost getirdi ki yeri geldi bize kardeşten de öte oldu. Zaten bu dostlar olmasa Başkent bize zor vatan olurdu.

Ramazan Çınar nam-ı diğer Hoca bize Mevlana’dan, Şems’ten dosttan en büyük dosta ulaşma yolundan bir armağandı. Zor günlerde yaşadık, zorunlu günlerde. Acıları bal eylemesini de bildik yeri geldi birbirimiz için bala zehir diyip dost için zehre de daldık. Boyumuzdan büyük hayallerimiz vardı. Olabildiğince onlar için çalıştık. Henüz binayı tamamlamadık ama en azından temeli çok sağlam attık.

Bize gelip onu kötüleyen, ona gidip bizi kötüleyen de az olmadı hani. Ama biz gülü sevmenin dikensiz olmayacağını da biliyorduk ve belki de onlar tıpkı diğer dostlarda olduğu gibi bizim bunu bu kadar küçük yaşlarda nasıl bildiğimiz anlamıyordu. Belki de sırf bu sebepten kınıyorlardı. Ama biz diken olmasa gülü sevemezdik. Çünkü o dikenler olmasa en güzel gül olan dostluğu, dostları asla bulamazdık. Yeri geldi birbirimizin kalbini de kırdık, yeri geldi bülbüllere kanıp gülistan da olduğumuzu da anlamadık. Ama o bülbüllere sevdalanmasaydık o güllerin kalplerini dostluk cilasıyla parlatmakta da ustalaşamazdık. Hem güllerin şahının, insanların var olma sebebinin asırlar sonra çıkan en güzel tohumlarından Mevlana ve Şems’de yaşamamış mıydı bu ayrılıkları? Şems’de gidip ardından gülistanı dağlamamış mıydı? Her gittiğinde yaktığı yüreğin farkında değil miydi? Ama o gitmeler anlayana asla gitme değildi. O gitmeler olmasa, o bülbüllere kanmalar, o yüreklerde yanan kandilleri tutuşturan közler olmasa o Allah aşıkları o kadar yükseğe çıkabilir miydi? İşte biz çıkılamayacağını bildiğimizden dikenleri de o çapkın bülbülleri de çok sevdik. Onlar olmasa birbirimizi bu kadar sevemezdik. Bugünden yarını bu kadar da aydınlık göremezdik. Kuraklıktan sonra gelecek yağmuru, kıtlıktan sonra gelecek bolluğu nasıl görürdük? Biz işte bu yüzden birbirimizi çok sevdik.

Biz tüm denemelerimize, ufaktan alınmalarımıza rağmen gidemedik, zaten bu dostluğa ermiş adamlar olarak gidemezdik. Ey Hoca, Bozkırın ortasında diken çıkmaya korkarken, yabani otlar yetişmeye utanırken, korkmadan, utanmadan çıkan ve yediverenler gibi şahlanan Hoca. Bugün yarının tohumu, yarın bugünün başlattığının sonu. Ama oraya o kadar iyi gidiyoruz ki bir kez daha boyumuzdan büyük işler yapacağımızı o kadar iyi biliyoruz ki. Geceden sonra gelecek güne, güneşe o kadar iyi hazırlandık ki korkmuyoruz. Yılmıyoruz, yolun dikenini sondaki gülü görüp başkasının gülü sevdiği gibi seviyoruz. Bugünlerde ayrılıyoruz. Ne kadar uzak kalırız, ya da uzakta kalabiliriz bilmiyoruz. Ama döneceğimiz güne orada bıraktığımız dostlara kavuşacağımızı çok iyi biliyoruz.

Bu ara sana benden fazla yükleniyorlar. Kısa süreli de olsa bizim gittiğimizi sanıyorlar. Yanılıyorlar bir kez daha ama bu sefer öncekilerden de daha fazla yanılıyorlar. Ben kendi adıma bir gün ruhumdaki, hani o seni, dostları sevmekte yalnız kalbimi de kibirli aklımı da ezen ruhumu, eksik parçasını tamamlamak üzere yola çıktığım ruhumu tamamladığımda döneceğim. Ve döndüğümde seni bulacağımı umacağım. Aslında sadece ummayacağım bu dostluğun kuvvetiyle adımdan da iyi bileceğim. Her dara düştüğümde hatırlayacağım. Dönmek için, sizi bir kez daha bulmak için ben hatalarımdan arınırken, bu ruhu tamamlarken, sizin tertemiz kalacağınızı benimkiyle kıyaslanmayacak hatalarınızı hani o ufak yabani otları, o bozkırdan size yapışıp gelen otları da temizleyip tertemiz bir gülistanda beni bekleyeceğiniz bilerek gidiyorum. Arada kaybettiklerimiz için şimdiden özür diliyorum ama o gülistanı daha da büyütmek, o gülistanla dünyaya yetecek bir kokuya sahip olmak için gidiyorum, bunu anlamanızı beklemiyorum ama anlayacağınızı elbet bir gün anlayacağınızı biliyorum. Bu gidiş Şems’in ilk gidişine benziyor ama ben ikincisini yapmamak için de size söz veriyorum. Hem her zaman ne diyoruz, ne için çalışıyoruz:

Yarın elbet bizim elbet bizimdir;

Gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir…

Doğmamış çocuklarımıza daha iyi bir dünya bırakmak için döneceğim güne kadar…

Hoşça kalın…

Bilal ERTUĞRUL

9 Aralık 2011

23:40

Read Full Post »

Bana Bir Şarkı Söyle…

Hayatım boyunca çok arkadaşım oldu. Kimileri dost oldu, kimileri yolda kaldı. Birilerini biz gömdük birileri bizi gömdü. Birilerini çok sevdik ama gururumuza yenildik ve nitekim birileri de bizi çok sevdi ama onlar da gururlarına yenildi. Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik, öyle bir güne geldik ki bir de baktık yolun sonunu gördük. Dün dedim ki bu yolun sonuna geldiğimiz anda kime veda etmek zor geliyorsa işte onlar 22 yılın armağanıdır diye. Onlar bu kıyının bize emanetleridir diye. Dün bir kardeşimize çok sevdiği bir şiirle seslendik bugün beraber şarkı söyleyelim dedik bir başka kardeşimizle. Yalnızlığımızın kapanmayacak limanlarında bir umut döner mi diye umut etmekten bıkmayacak gönüllere seslenmek istedik. Son bir kez uzaklardan sarılmak istedik. Bana bir şarkı söyle dedik ama Zülfü gibi bencil olmadık. Sen en iyisi mi; Bize Bir Şarkı Söyle…

Dün Ali UTKU Yanaroğlu’nu anlattık bugün oğluşu Cem Korkut’u anlatmaya çalışalım. Aslında anlatmaya çalışacağım demeliyim çünkü bu seride anlatacaklarımın hiç birisini tam olarak anlatacağımı düşünmüyorum. Çünkü hepsinden bir parça size anlatsam 2 parça yanımda götürüyorum. Uzaklaşmak zor oluyor demiştim ya dün; ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş yanında götürdüklerini taşımak zor oluyor aslında. Cem Korkut Malatya’dan, serdarlar diyarından gelirken hayatımıza böyle bir etki bırakacağını, gittiğimiz yere geleceğini nereden bilecektik ki? Ruhunda bir yanda devletteki görev yıllarından kalma ama her haliyle ondan olmadığını belli eden biraz yabancı biraz istisnai bir Devlet Faşizmi diğer yanda doğduğu toprakların, türkülerinin tertemiz kirlenmemiş, emekle yoğrulmuş insanlarını taşıyordun. Bazen uzaklardan gelmiş, bu çağlara ait olmayan bir saflık, temizlik barındırıyordun ama aslında o anlarda en çok sen kendi kafanı yaşıyordun. Uzaklaşmanın, kızmanın hele hele her hangi bir kötü düşüncenin yüzüne ya da arkasından söylenemeyeceği bir paklık barındırıyordun.

İnsanlara öyle bir ayna veriyordun ki insanlar o aynada o evlerinin önünde top koştura ağladığında bir köşeye sıkışıp kalan çocuktan üniversite talebesi oldukları güne kadar kaybettikleri tüm Adamlığı bir Çocukta buluyorlardı. Utandırıyordun onları, anlıyorlardı seni ama anladıkça utanıyorlardı belki de bu yüzden bir kısmı seni sevmiyordu. Seni sevmeyenleri sevmeyecek kadar dahi küçülmüyordun. Yine asil kalıyordun. Onların yapma saraylarında hiç ait olmayacakları bir dünyada kendilerinden olmayan her şeye diz çöktükleri bir alemde kendin olmakla onlara en büyük darbeyi vuruyordun. Aslında sen onlar gibi oyun oynamadığın için hep kazanıyordun. Tertemiz ruhunla bu kavgaları anlamadığından kazandığını da çoğu zaman ben söylüyordum. Çünkü her zaman işin bir yerinde meşaleyi bir şekilde elime veriyordun. Savaşı öyle bir yerde bana veriyordun ki senin için kazanıyorduk. Bizim için kazanıyorduk. Kirlenmemiş kirletilmemiş hep bir yerlerde saklamak istediğim ve ne yazık ki çok uzaklarda bir yerlerde bıraktığım çocukluğum için kazanıyorduk. Bir daha savaşmamaya ant içiyorduk ama yine o çocuğun oyunlarıyla bir yerlerde birilerinin kavgalarını üstleniyorduk. Belki biz de o günlerde onun kafasını yaşamayı seviyorduk.

Hep uzaklardan seviyordun ama oturduğun koltuğu değiştirmeyecek kadar uzaklaşmaktan korkuyordun. Belki sevdiklerinde sen de bir şeyler buluyordun, o çocuğun öldüremediği uzaklara yolculuklarını o aşklarda yaşıyordun. Hatırlar mısın diye başladığın cümlelerin sonunu nasıl getirdiğin pek anlaşılmıyordu çünkü genelde oraya gelene kadar bahsettiğin senenin hesaplamalarıyla kafamızı en edepli tabiriyle halletmeyi başarıyordun. Bir de aynı Ali Utku Yanaroğlu gibi Google’ı dünyanın en önemli şirketi sanıyordun. Hele YouTube’u aldıktan sonra ikinize kattıklarını düşündüğümde ben de size içten içe hak veriyordum. Ama özellikle 1980 sonrası Mersin temalı sohbetlerinizde yanınızda olmayacağım için de açıkça söyleyeyim kendimi çok şanslı hissediyorum.

Hem Zülfü Livaneli gibi bir sosyalisti, hem Özal gibi bir liberali aynı anda hem de aynı konuda sevmeyi başarıyor haritada yön olmaktansa pusula olmayı tercih ediyordun. Bu anlarda da küçükken hem doktor hem mühendis hem de avukat olmayı başarmış bana yine çocukluğumu hatırlatıyordun. Ama sen bizden farklıydın. Sen o çocuğu öldürmeden, devir ne olursa olsun, insanlar ne kadar kirlenirse kirlensin, ne kadar üçkağıtçı olurlarsa olsunlar o çocuğa sahip çıkarak yaşamanın ve hep çocuk kalarak aslında Adam olunduğunun en iyi bize de tüm insanlığa da kanıtlıyordun. Günün birinde seni de bana sorarlarsa bana 4 kelimeyle Çocuk, Adam, Türkü, bir de Ab-ı Hayat derim. İlk üçünü az çok anlattım. Ab-ı Hayat’ı da bırak seni tanıyanlar anlasın. Bırak onu da senin kafanı yaşayanlar anlasın bir kez olsun seni tanımanın da ne kadar büyük bir şeref olduğu tanıyan tanımayan herkesin kalbine sokulsun. Sen bize bir şarkı söylüyordun ve içine hüzünlerin olmadığı mutlulukları, büyüklerin olmadığı çocukları yaşatıyordun. Sen o şarkıyı söylemeye devam et, hiç kimse dinlemese de uzaklarda çok uzaklarda benim dinlediğimi unutma. Ve o çocuğu da benim için yaşat benim yaşatamadığımı anlat bana. Bir daha hiç duymayacak olsam da; Bana Bir Şarkı Söyle, İçinde Dostlar Olsun…

Bilal ERTUĞRUL

28 Kasım 2011

17:28

Read Full Post »