Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Anayasa’

MOODY’S SADECE TEYİT ETTİ…

MOODY’S SADECE TEYİT ETTİ…

Sabah saatlerinde piyasalarda kısa süreli bir dalgalanma oldu. Bunun sebebi 3 büyük kredi derecelendirme kuruluşundan birisi olan Moody’s tarafından Avrupa’da yer alan 6 ülkenin notunun düşürülmesi, 3 ülkenin de görünümünün negatife çevrilmesiydi. Ancak piyasalar bu dalgalanmadan kısa sürede kurtuldu. Çünkü az bir dikkatli incelendiğinde Moody’s geçtiğimiz aylarda diğer iki büyük kredi derecelendirme kuruluşu Fitch ve Standard & Poors’un yaptığı not düzeltmelerinden başka bir şey yapmamıştı. Peki, bu ve bundan önceki not indirim açıklamaları da baz alındığında genel olarak Avrupa ekonomisi için durum ne? İsterseniz bu konuya yoğunlaşalım…

Öncelikle Moody’s tarafından yapılan açıklama ve not indirimlerine bakalım. Moody’s yaptığı açıklamayla İtalya’nın kredi notunu “A2″den “A3″e, İspanya’nın kredi notunu “A1″den “A3″e, Portekiz’in kredi notunu “Ba2″den “Ba3″e, Slovakya ve Slovenya’nın kredi notlarını “A1″den “A2″ye ve Malta’nın kredi notunu “A2″den “A3″e indirdi. İspanya’nın kredi notunu iki kademe, diğer 5 ülkenin kredi notlarını ise birer kademe düşüren kuruluş, bu ülkelerin kredi notlarının görünümünü ise “negatif” olarak belirledi. Fransa, İngiltere ve Avusturya’nın “Aaa ya da A1” olan kredi notunu koruyan kuruluş, bu üç ülkenin kredi notları görünümünü ise “durağan”dan “negatif”e çevirdi. Moody’s, Avro Bölgesi kurtarma fonu Avrupa Finansal İstikrar Fonu’nun (EFSF) “Aaa” olan kredi notunu korudu.

Evet, ilk bakışta bölgenin en önemli 5 ekonomisinden İspanya ve İtalya’nın notlarında düşüşler ve en güçlü 2. ve 3. ekonomiler olan İngiltere ve Fransa’nın görünümlerinin negatife çevrilmesi yani olası bir not indirimine hazır olun emri önemli derecede kötümserlik yaratıyor. Ancak bu not indirimlerinin daha önce diğer 2 derecelendirme kuruluşu tarafından yapılmış ve piyasalar tarafından fiyatlanmış olmasıyla bu olumsuz hava ortadan kalktı. Aslında İtalya ve İspanya’nın gün içindeki borçlanma ihalelerinde oluşan faizler dikkate alındığında Avrupa için iyi işaretler de gelmeye başladı.

Peki, gerçekten iyileşen bir Avrupa mı var yoksa bunlar sadece geçici bahar ayları mı? İsterseniz bir de bu açıdan konuya yaklaşalım. Geçtiğimiz hafta Yunanistan ise AB, IMF ve Dünya Bankası’ndan oluşan Troyka heyeti arasında Yunanistan’a yönelik 130 Milyar Avroluk ikinci kurtarma paketi üzerinde anlaşma sağlandı. Paket hafta sonu Yunan parlamentosundan da geçti. ABD ve Çin’den gelen büyüme, işsizlik verileri, Almanya’da artan güven ve gelişmekte olan ülkelerin en azından sene başı için beklenenden daha hızlı büyüme performansları ortaya koymasına eklenen bu gelişme piyasalarda son haftalardaki iyimserliği tavan yaptırdı. Ancak bence burada görmezden gelinen bazı noktalar var. Bunlara da değinelim.

Öncelikle Yunanistan’a verilen yardımlar ülkenin sadece borçlarını çevirmesine yetecek düzeyde gözüküyor. Almanya Başbakanı Merkel’in söylediği gibi eğer bu son paket olursa Yunanistan’ın büyümesi için daha uzun zaman gerekecek. Yunanistan bu paketle sadece acil borç ödemelerini yapar. Ancak büyüme olmadan iflas kaçınılmazdır ve kanımca AB buna yıl ortasından itibaren izin verecektir. Yani Yunanistan’da resim düzelmiş değildir. Üstelik bahar aylarında yapılması düşünülen seçimlerle gelen iktidarların bu paketin zorlu koşullarını yapacağı da kesin değildir. Yani Yunanistan’da sadece zaman öldürülmekte pansumanla kesilmesi gereken kol içerde tutulmaya çalışılmaktadır. Yunanistan er ya da geç en azından Avro Bölgesinden çıkartılmalıdır ve çıkarılacaktır.

Çin ihracat bazlı büyüme ve düşük kura geri döndü. Bu politika daha öncede belirttiğim gibi diğer dünya ülkeleri malları aldıkça iyi ama olur da bir kesinti olursa Çin için de artık gözden geçirilme ve değiştirilme zamanı gelecektir. ABD ve Rusya seçim yılındalar ve tüketimleri kısmayacakları aşikar. Ancak ABD’de 2014’e kadar sürdürüleceği açıklanan Düşük Faizin yol açması muhtemel bir enflasyon bu ülkedeki tüm iyimser havayı yok edecektir. Avrupa’ya gelince burada bakılacak nokta Almanya’dır. Çünkü Almanya iyiyse AB iyi o kötüyse AB ölüdür. Almanya’da son aylardaki olumlu göstergeler tıpkı Çin’de olduğu gibi diğer ülkelerde artan tüketim ve yapılan ihracatta gizlidir. Yani Almanya’da olası bir tüketim daralmasıyla ciddi sıkıntılar yaşayabilir.

Sonuç olarak piyasalarda bahar havası esse de ben halen karamsarım. Çünkü bizi bu zorlu sürece sokan Avrupa’nın tek bir mali sisteme entegre olmaması, ülkelerin 2008-2009 krizinden kalma yüksek borç oranları halen devam etmektedir. Ayrıca gelişmekte olan ülkelerde de yapısal dönüşümlerin hızı zayıflamış görünmektedir. Bu bağlamda krizi ve olumsuz tabloyu ortaya çıkaran sebepler halen ortadayken olumlu olmayı sadece Abesle İştigal olarak yorumluyor ve böyle devam edilmesi halinde ne yazık ki önümüzdeki birkaç yılı hiç de olumlu görmüyorum.

Bilal ERTUĞRUL

14 Şubat 2011

15:01

Reklamlar

Read Full Post »

HERKES İÇİN YENİ ANAYASA…

HERKES İÇİN YENİ ANAYASA…

2011’in son günlerini yaşıyoruz. Herkes geçtiğimiz yılın muhasebesini çıkartırken aynı zamanda yeni yıldan beklentilerinden bahsediyor. Benim yeni yıldan beklentim benim, senin, bizim hepimizin bir şekilde kendisinden bir parça bulacağı yeni bir anayasamızın olmasıdır. Yazımın başlığında herkes için yeni anayasa dememin sebebi istisnasız her kesimin buna ihtiyaç duyması ve bu yeni anayasanın Türkiye’nin önünü daha net görmesini sağlayacak olmasıdır. Nasıl mı? Açıklayalım…

Öncelikle iktidardan başlayalım. Benim iktidar tanımım her zaman sosyal ve siyasal iktidar olarak ikiye ayrılır. Siyasal iktidarda Ak Parti 10. Yılına giriyor, sosyal iktidarda ise her ne kadar son dönemde belli ayrışmalar gösterse de muhafazakârlar görülüyor.

Muhafazakâr kesim Osmanlı’nın son döneminden itibaren ciddi sıkıntılar çekmiştir. Yeni cumhuriyet kurulurken özellikle Fransa’dan ithal kıta laikliğiyle bir türlü uzlaşamamış ve uzunca bir süre kendi değerlerini koruma kaygısı duymuştur. Menderes ve Demirel dönemlerinde iktidarda yer alan grubun bir parçası olan muhafazakâr kesim, Anap ve Ak Parti döneminde ise iktidara doğrudan sahip olmuştur. Ak Parti döneminde kültürel, ekonomik bir genişlemeyle beraber muhafazakâr kesimde de belli sıkıntılar son dönemde baş göstermiştir. Öncelikle ele geçen gücün hazmı ve paylaşımı, temel değerlerin kuşaklar üzerinden aktarımı son dönemde bu kesimde hissedilen sıkıntılardandır. Özellikle içinde bulunduğum gençlik üzerine yaptığım analizde muhafazakâr gençlerin temel değerler üzerine yaklaşımlarında belli bir iktidar olmaktan doğan zafiyet görüyorum. Sırf bu sebepten bile Muhafazakârlar olası bir şekilde iktidar ellerinden gittiğinde karşılaşabilecekleri zorluklara karşı yeni bir anayasaya ihtiyaç duymaktadır. Türban, İmam-Hatip, Din ve Vicdan Özgürlüğü, Vakıf malları üzerinde son dönemde yapılan düzenlemeler gerek ana unsur olan Müslüman kesim, gerekse de azınlık cemaatlerinde yer alan muhafazakârlar açısından yeterli değildir. Bu kapsamlı değişimin anayasal boyuta taşınması ve muhafazakârların değerleri üzerinde gelecek kaygısı taşımaması için tek yol yeni anayasadır ve Muhafazakârlar buna kayıtsız destek vermelidir.

Siyasal iktidara gelindiğinde ise oy ve gelecek kaygısı yeni anayasayı zorunlu kılmaktadır. İktidarda olan Ak Parti 10 yıllık iktidarında yıpranmamış olarak görünse de yeni bir anayasa yapmaması onun gelecek iktidarını zora sokacaktır. Neden mi? Çünkü Türkiye nüfusunun önemli bir kesimi gençlerden oluşuyor ve bu gençler daha öncede belirttiğim gibi sembolizmin doruklarında yaşıyor. İçinde bulunduğum gençliğe baktığımda siyasi iktidarın popülerliliğini koruması ya da oy oranını arttırması için yeni anayasa temel ihtiyaç olarak görülüyor. İnsanlar pek çok ihtiyaçlarını yeni anayasa üzerinde sembolleştiriyor ve kanımca genelde sahip olduğu oy oranına bu genç grupta henüz sahip olmayan iktidar eğer yeni anayasayı yapmazsa Ak Parti yöneticilerinin Türkiye’nin 100. Yılında başta olma hayali gerçeğe dönüşmez. Ak Parti Başbakan sonrası ayakta kalmak ve Türkiye’yi ulaştırmak istediği hedeflere götürmek için gençlere ihtiyaç duymaktadır ve bu gençler yeni anayasa olmadan kazanılamayacaktır. Sırf bu bile iktidarın yeni anayasayı yapmasını ve bu anayasaya kayıtsız şartsız destek vermesini gerektirmektedir. Ayrıca Genel Başkan’ı yani Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere özellikle Milli Görüş’ten gelen yöneticileri ve tabanı düşünüldüğünde 12 Eylül Anayasasından en çok zarar gören kesimlerden olan Ak Parti için bu anayasayı kaldırıp yerine modern Türkiye’ye uygun anayasa yapmak özüne karşı bir sorumluluk ve ödevdir.

Sosyal ve siyasal muhalefet grupları açısından da yeni anayasa Türkiye için vazgeçilmez öncelik alanı olmalıdır. İsterseniz bu sefer siyasi muhalif kesimlerden başlayalım. Ana muhalefet CHP, yavru muhalefet olarak adlandırılan BDP ve MHP’nin her 3’nün de bugün seçilmiş vekilleri mevcut anayasa sebebiyle cezaevinde bulunmakta ve her 3 parti de her gün bundan yakınmaktadır. Ayrıca mevcut siyasi partiler yasası ve seçim kanunları 3 partinin de seçim bildirgesinde değiştirme sözü verdiği yasalardandır. Muhalefet partileri hem kendilerini ilgilendiren yukarıdaki sebepler hem de ülke içi siyasetin yapılma ortamının değişmesi, adalet ve güçler ayrılığı ilkelerinin yaygınlaşması sebebiyle yeni anayasaya muhtaçtırlar ve kayıtsız şartsız en azından anayasa yapma sürecine katılmalı ve katkı yapmalıdırlar.

Sosyal muhalefeti ise temelde liberaller ve Beyaz Türkler olarak da adlandırılan bana kalırsa Jön Türkler’in Osmanlı’da başlattığı değişimi tarihi süreç içerisinde sahiplenen, Cumhuriyet’e bağlılık ve onun değerlerini içselleştirme konusunda toplumun diğer kesimlerinin önünde yer alan gruptur. Beyaz Türkler ya da Jön Türkler olarak adlandırılacak sosyal gruplar ülkeyi 1849 – 2000 arasında belli kısa süreli aralıklar dışında kesintisiz yönetmiştir. Kendi yönetimleri zamanında zorlarına gitmeyen, muhalif gruplar üzerinde kullanmaktan çekinmedikleri baskıcı, adaletle uzaktan yakından ilgisi olmayan anti-demokratik yöntemler son 10 yıl içerisinde kendilerine karşı kullanıldığında adalet ve demokrasinin bir gün herkese lazım olacağı gerçeğiyle acı bir biçimde yüzleşmişlerdir. Şimdi yapılması gereken yarını ve bugünlerin öcünü almayı düşlemek olmamalıdır. Aksine bu kesim sivil anayasa sürecine geniş deneyimiyle katkıda bulunmaya çalışmalı, bir daha ne ezen ne de ezilen olmaması sadece adil düzen olması için anayasal süreci desteklemelidir.

Liberaller dünyanın hemen hemen her ülkesinde toplumsal ve siyasal iktidar değişim süreçlerinde muhafazakâr kesimlerle işbirliği yapar ve hemen hemen hepsinde daha sonra arkadan vurulmuş ya da kullanılmış hissine kapılırlar. Türkiye’de de 2006 yılına kadar iyi giden ilişkiler özellikle son dönemde gerilmiş ve muhafazakar kesime karşı en sert sözler liberallerden gelmeye başlamıştır. Sırf bu örnek bile liberallere daha geçiş dönemlerinde her iyi ve geçici işi desteklememeleri, temeli anayasal düzene oturtulmamış hak ve özgürlük açılımlarının asla kabul edilmemesi gerektiğini göstermiştir. Liberaller ancak anayasal güvencede hak ve özgürlüklerin olduğu bir ülke hayal edebilir ve bunun için de yeni anayasa şarttır.

Ülkemizde yaşanan belli insan hakları ihlalleri, kamuda görülen ve hayatın pek çok alanına damga vurmuş yolsuzluk ve yoksulluk çarkları, başta Kürt ve Alevi sorunları olmak üzere temeli hak ve özgürlük kısırlığında aranması gereken kitlesel sorunlar bizi yeni bir anayasa yapmaya mecbur bırakmaktadır. Artık 12 Eylül kafasıyla yapılmış dikta anayasaları iktidar – muhalefet hiç kimseye kazandırmayacak uzun vadede Türkiye’ye kaybettirecektir. Sırf bu yüzden o uzun vadenin bir parçası olarak 2012’den beklentim: Herkes için yeni bir anayasa…

Bilal ERTUĞRUL

29 Aralık 2011

17:38

Read Full Post »

AVRUPA BİRLEŞİK DEVLETLERİ…

AVRUPA BİRLEŞİK DEVLETLERİ

Avrupa Birliği kurulduğu dönemde basit bir kömür ve çelik topluluğu olarak kurulmuştu. Temel amacı Amerika ve küresel sermayenin Batı Avrupa’da yükselen Sovyet yanlılarını bastırma isteği ve 30 yılda 2 dünya savaşı ve milyonlarca ölüme sebep olan tarihi Germen – Frank gerilimini sona erdirmekti. Fransızların milliyetçi Cumhurbaşkanı De Gaulle’n vetosu ve İngilizlerin halen kendilerini Güneş Batmayan İmparatorluk olarak görmesi sebebiyle başlangıçta Fransa, Almanya, İtalya ve Benelüx ülkelerinden oluşan birlik zamanla önemli bir Pazar ekonomisine dönüşecekti. Bu pazardan pay almak isteyen İngiltere ABD’nin de desteğiyle birliğe dahil oluyor ama hiçbir zaman ne onlar birliği ne de birlik onları benimsemiyordu. Ama Avrupa için asıl kopuşu başlatan varlık sebebi olan Sovyetler Birliği’nin 90’ların başında sona ermesi oluyordu. Sınırsız Pazar ihtiyacındaki Küresel Sermaye hemen birliği yeni üyeleri alacak şekilde genişletiyor ve daralan Pazar Doğu Avrupa’ya yayılıyordu. 1992 Maastricht anlaşmasıyla Avrupa Birleşik Devletleri’nin temeli atılıyor ve ortak Merkez Bankası ve ortak para bu sürecin en önemli adımları olarak belirleniyordu. İngiltere yine gururlu tavrını sürdürüyor ve para birliğine dahil olmuyordu. 2000’li yılların başında kurulan ve hızla 17 ülkeye yayılan ve Euro Zone olarak adlandırılan parasal birlik aslında ortak mali politika olmadan yürütülemezdi ve bu 2008’de ABD üzerinden başlayan krizle kendisini gösteriyordu. Kriz 2010 yılında bitmesine rağmen Euro için altın çağ bitmişti ve yeni ya da son adımın atılması şart olmaya başlıyordu. 2010 yılında başta Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’de başlayan sıkıntılar olası İtalya, Fransa ve İspanya travmaları için de işaret kabul ediliyordu. 2011 yazı Yunanistan’ın fiili iflasıyla geçerken İtalya ve İspanya’da yönetimler krizle gidiyordu. Artık Avrupa için kesin ve kararlı adım kaçınılmaz görünüyordu ve bu adım için tüm dünya 8-9 Aralık 2011 zirvesine kilitlenmişti. Bu zirvede daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi ya kararlı adımlar atılacak ya da Avrupa Birliği devri ne yazık ki kapanacaktı.

Zirveye bu şartlar altında gidilirken Fransa ve Almanya’da yükselen tepkiler, gelecek seçimler ve piyasalarda bu ülkelerin faizlerindeki artış Merkel Sarkozy toplantısıyla sonuçlanıyordu. Zirve öncesi birkaç kez buluşan Merkozy kaçınılmaz sonu görüyor ama ortak pazarlarının ellerinden gitmesine izin vermiyordu. Zirveye gidilirken atılacak 2 adım vardı: Ya Yunanistan birlik dışı bırakılacak, kriterlere uymayan üyelere ağır yükler ve atılma sonu öngörülecek ya da birlik tek bir mali politikaya yönlendirilerek Avrupa Birleşik Devletleri yolu ardına kadar açılacaktı. Merkozy’nin gerek birinci seçenekteki zorlu sürece girmeme isteği gerekse de merkezini ve yönetimini alacakları bir kıta devleti hayali 2. Seçeneği seçmelerine yol açıyordu. Bu durum anlaşılınca İngiltere’de iktidardaki muhafazakâr parti çalkalanıyor ve Birlikten çıkış tartışılıyordu. Aslında İngiltere’de AB sürecini götüren hep İşçi Partisi iktidarları olmuştu ve muhafazakârlar bazen kibire varan eski imparatorluk hayalleriyle hep birliğe karşı olmuşlardı. Kraliçeyi kutsayan parti yine iç politikaya yoğunlaşıyor ve Başbakan Cameron zirvede birleşik devlet yolu açılırsa veto hakkını kullanacağını belirterek Brüksel’e gidiyordu. Aslında AB’nin yaşadığı zor günler düşünüldüğünde bu iç kamuoyunda anlatılabilecek bir adımdı ama Avrupa Birleşik Devletleri oluşumunda İngiltere’yi geri dönülmez bir çıkmaza sokuyordu.

Zirve bu şartlar altında başlıyordu. Önce İtalya’da gözyaşlarıyla alınan önlemler ve Yunanistan’ın kendi rızası olmadan yapılacak bir para birliğinden çıkışa asla yol vermeyeceği ortaya çıkıyor ve Avrupa Birleşik Devletleri tartışılmaya başlıyordu. İngiltere vetosuyla önce bazı Doğu Avrupa ülkelerinden destek buluyor ama Merkozy pes etmiyordu. İki gün süren görüşmelerde küçük ülkeler birazda yıllardır AB üzerinden geçinmenin etkisiyle tek tek inatlarından vazgeçiyor ve İngiltere yalnız kalıyordu. Zirve sonunda alınan kararlar direkt olarak Avrupa Birleşik Devletleri adında olmasa da daha bütünleşik mali politikalar bunu işaret ediyordu. Yani Avrupa İngilteresiz bir tek devlete doğru yol alıyordu.

İngiltere’nin vetosu tahmin edildiği gibi onları süreç dışı bıraktı ve bu ülke içindeki liberal kesimleri çok kızdırdı. Tüm Avrupa’da ise artık bir İngiliz karşıtlığı var ve bu da olası devletin hiçbir faydasının Manş Denizi’nin diğer tarafına ulaşmayacağını açıkça ortaya koyuyordu. Peki, şimdi ne olur ve Birlik nasıl Avrupa Birleşik Devletleri’ne yol alır.

Öncelikle alınan kararlar uygulanırsa ki, uygulanmaktan başka çaresi yok, küçük ülkeler başlangıçta çok sıkıntı çekecek. Ancak uzun vadede yine çalışmadan yemeye devam edecekler. Devletleşme süreci özellikle Polonya gibi tam dolaşıma dâhil olmayan bazı ülkelere bu hakkı verecek ve Avrupa Birleşik Devleti bu ülkelerin faydasına olacak.  Ancak Birlik devletleşince artık Yunan adaları da, Alplerin güzel kayak alanları da yani Avrupa’nın tüm güzellikleri büyük üyelerin eline geçecek. Yani Almanya ve Fransa yüzyıllarca tek başına sahip olmak istedikleri Avrupa’ya birlikte sahip olacak. Bunun önündeki tek engel ise birkaç yıl sürmesi beklenen zorlu sürecin küçük üyelerde yaratacağı tahribat ve bu ülke halklarının birleşik devlet için ne kadar istekli olacakları. Eğer küçük ülkeler büyükler üzerinden geçinme isteklerine devam ederse ne bağımsızlıkları ne de değerleri kalacak. Avrupa bir Fransız Alman efendiliğine yönelecek. Kanımca bu sürecin önündeki en büyük engel kriz öncesi Avrupa genelinde yükselen milliyetçi dalgalar. Avrupa Krizi öncesi kıta genelinde neo nazi partiler hızla oylarını arttırmış ve özellikle gençler arasında çok popüler olmuştu. Bu partilerin yanında hızla güçlenen İslamofobi ve yabancı düşmanlığı da kıtanın genel değerleriyle çelişmesine rağmen engellenemiyordu. Kriz döneminde Avrupa’daki sağ iktidarlar devrilirken özellikle Fransa’da Sarkozy’nin sosyalist bir başkanla değişimi de gerçekleşirse bu dalgalar kısmen azalacaktır. Ama birlik bu krizi bahsettiğim konularda fırsata çevirmeli ve bu kıtadan bir daha Hitler çıkmasına izin vermemeli. İngiltere ise bir daha asla birliğin büyük abilerinden olmayacak. Ve belki de olası bir liberal ya da İşçi Partisi iktidarı bugün kaybedilen olası pazarı kazanmak için bu sefer çok daha fazlasını vermek zorunda kalacak.

Avrupa 8-9 Aralık zirvesinde atılan adımlarla her ne kadar piyasaları tatmin etmemiş olsa da yeni bir yola girdi. Aslında bu yol belki de Maastricht ile başlayan sürecin son adımı olarak da görülebilir. Şimdi Avrupa’nın yapması gereken ortak değerlerine sarılıp artan yabancı düşmanlığı ve Faşizan dalgaları durdurup eşitlik bazlı mutlu yarınlara ulaşmak olacaktır. Yoksa bu sürecin sonunda Fransa ve Almanya’nın ortak, diğerlerinin Pazar olduğu ve her liberalin hayali olan Birleşik Dünya Devleti süreci bu sefer onarılamaz bir konuma ulaşacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

15 Aralık 2011

22:17

Read Full Post »

EURO BİRLİĞİ Mİ AVRUPA SERBEST TİCARET VE SEYAHAT BİRLİĞİ Mİ?

EURO BİRLİĞİ Mİ AVRUPA SERBEST TİCARET VE SEYAHAT BİRLİĞİ Mİ?

Avrupa Birliği bugün ve yarın yapacağı zirvede belki de birliğin gelecek 10 yılını şekillendirecek. Brüksel de birliğin merkezinde yapılacak olan toplantılarda Fransa ve Almanya’nın hazırladığı plan müzakere edilecek. Aslında bu toplantı bir bakıma geleceğin Avrupa Birliği’ni de şekillendirecek. Peki, neden bu zirve önemli ve başta piyasalar ve Avrupalılar olmak üzere dünya bu toplantıdan ne bekliyor? Açıklayalım…

Avrupa Birliği bugün 27 üye ülkesiyle dünyanın en büyük ekonomik birliği, aynı zamanda kuruluşunda sağladığı ticari entegrasyon ve 1992 Maastricht süreciyle gerçekleştirmeye çalıştığı ulus üstü entegrasyon çalışmaları da birliği uluslararası arenanın ve piyasaların en önemli aktörlerinden birisi yapıyor. Ancak Avrupa Birliği şu sıralar tarihinin en zor döneminden geçiyor. Bu krizin oluşum süreci, yapılan yanlışlar, alınabilecek olası önlemlere daha önce Avrupa Birliği başlığı altında değinmiştim. Bugün bunlara tekrar değinmek yerine yeni gelişmeleri aktaralım. Şu anda piyasalar tamamıyla 2 günlük zirveye odaklandı. Çünkü piyasalar AB’nin gerek kriz öncesi gerekse de kriz sonrası hareketlerinden, çözüm üretme fonksiyonları ve bunların işleyişinden memnun değil ve bunu da açıkça gösteriyor. Avrupa Birliği ülkeleri tarihlerinde hiç olmayan yüksek faizlerden borçlanıyor. Ekonomiler küçülüp, borçlar faizlerle artarken, işsizlik de ciddi sorun olarak ortaya çıkıyor. Ama tüm bunlardan çok bu sorunlara çözüm getirilemeyeceği fiyatlanıyor ve piyasalar adeta AB ile oyun oynuyor. Son olarak Fransız ve Alman tahvil faizlerindeki artış, derecelendirme kuruluşlarından gelen not tehditleri de bunu açıkça gösteriyor. İşte bunları bitirmek için Fransa ve Almanya’nın planı bu 2 günde tartışılacak ve karar alınmazsa AB belki de yok olacak. Peki, plan ne ve planın önünde nasıl engeller var?

8-9 Aralık 2012 Avrupa Birliği zirvesinde tartışılacak planın ana maddeleri şunlar: 1. Acilen Avrupa Finansal Kurtarma Fonu EFSF’nin kapsamı ve hareket alanı genişletilecek, sorunlu ülkelere yapılacak yardımlarla bu ülkeler kısa süreli sıkıntılarını aşacak. 2. Çin, Rusya, ABD, Brezilya, Hindistan olmak üzere gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin plana katılımı yani doğrudan borç ya da sermaye yatırımı yoluyla AB’yi bu krizden çıkarmaları sağlanacak. 3. Kısa vadeli önlemlerden sonra yapısal çalışmalara geçilecek ve birlik daha Euro merkezli olacak. 4. Euro ülkeleri kısa vadeli olarak 3’e ayrılacak, Euro’dan atma daha kolay hale getirilecek ve Euro sistemi içinde öz Euro, çevre Euro gruplarıyla farklı bölgeler oluşturulacak ama bunlar mali birlik sağlanana kadar sürecek. 5. Uzun vadeli amaç birliğin bugünkü anlaşması Lizbon yerine daha Euro tabanlı, mali birlik esaslı ve Fransa – Almanya denetimli bir anayasa yapılması olacak. Temelde alınacak önlemler ve yol haritası böyle gözükmekle beraber bu yol haritasının uygulanabilirliği ciddi soru işaretleri taşımaktadır. İsterseniz bir de bunlara değinelim.

Öncelikle yeni önlemlerin önündeki en büyük engel Lizbon Anlaşması ve Euro Bölgesiyle Avrupa Birliği’nin farklı olması olarak göze çarpıyor. Merkel ve Sarkozy’nin yaptığı plan Euro Zone Kurtarma Planı ancak bu planın tartışılacağı yer AB Zirvesi. Yani 17 ülkenin kaderini, yanlışlarını ve bu yanlışlardan kurtulma çabasını 27 ülke tartışacak, oylayacak, gerekirse referanduma götürecek ve en önemlisi uygulamaya çalışacak. İşte bu pek gerçekçi gelmiyor. Çünkü başta İngiltere olmak üzere AB üyesi olup EURO üyesi olmayan ülkeler daha bugünden önlemleri eleştirmeye, birliğin Euro üzerinden Fransa – Almanya Birliği’ne dönüşeceğini ve bu dönüşümün yükünün de kendilerine yıkılmaya çalışıldığını tartışmaya başladı. Bu benzer konumdaki her ülkede ciddi sıkıntı yaratacaktır. Dahası bu ülkeler olası referandumlarda planı kesinlikle ret edeceklerdir. AB ya kendi demokratik ilkelerinden vazgeçip halklara sormayacak ya da bu anlaşmadan umudu kesecektir. Dahası Euro üyesi ülkelerin özellikle İtalyan ve Yunan halklarının da olası anlaşma değişimlerine hayır diyeceği neredeyse garanti olarak görülmektedir.

Anlaşmanın önündeki bu büyük engelin dışındaki engel dışardan umut bağlanan Rusya, Çin gibi ülkeler ve bunların AB’ye yaklaşımlarıdır. Öncelikle iki ülke de yardımı ancak çıkarlarına uyarsa vereceklerdir ki bu en tabii haklarıdır. Ama onların çıkarlarının AB’nin evrensel ilke olarak gördüğü kurumsal değerlerine uygunsuzluğu su götürmez bir gerçektir. Dahası AB kendi içinde yıllardır bu değer propagandasıyla sindirdiği dinamiklerin bu güçlere verilen taviz sonrası hortlamasına nasıl engel olacaktır. Bu da ciddi bir yapısal engeldir. Entegrasyonun tamamlanması da bu sindirilmiş üçlerin açığa çıkmasıyla mümkün olmayacaktır.

Tüm söylediklerim dikkate alınırsa 17 üye için 27 üyeli birlik adım atmayacaktır. Dahası Euro kullanmayan ülkeler uzun vadede de buraya geçmeyi düşünmüyorsa tartışmalarda yer almaları bile anlamsızdır. Ama bu kriz bize bir yolu ardına kadar açmıştır. AB ya tam entegrasyonla bir ulus üstü devlet halini alacaktır, ya da sadece ticaret ve seyahat yani çıkar birliğine gerileyip Euro’da Fransız – Alman parası olarak kalacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

08 ARALIK 2011

11:35

Read Full Post »

TEKNOKRATLAR HÜKÜMETİ ÇARE OLACAK MI?

Avrupa Birliği tarihinin en büyük kriziyle karşı karşıya kaldı. Bir yanda Akdeniz ülkelerinin bozuk ekonomileri, yüksek borçları, diğer yanda küçük ülkelerin kendilerine devamlı kaynak olacakları birliğe kaybettikleri inançları duruyor. Ve Avrupa bu krizden çıkmak için en vazgeçilmez değeri olan demokrasiden vazgeçip teknokratlar hükümetlerine dönüyor. Avrupa bu krizden çıkmak için IMF’nin başta Türkiye olmak üzere pek çok ülkede denediği yöntemi deniyor bir başka deyişle. Peki; bu yöntem başarılı olacak mı? Avrupa birlik olarak tarihinin en büyük krizinden çıkabilecek mi? Bunu zaman gösterecek. Ancak benim kanaatim kuma gömülen aşın kumdan çıkarılmak zorunda kalınacağı ve Avrupa’nın gerçekleriyle yüzleşmeden bu krizden çıkamayacağıdır. Neden böyle düşündüğümü de açıklamaya çalışayım.

Öncelikle Avrupa Birliği’nin kuruluşuna gidelim. Avrupa Birliği 2. Dünya Savaşı sonrası yıkılan Avrupa’da bir daha Hitlervari Faşist akımlar güçlenmesin, Sovyetler kıtanın batısını da ele geçirip küresel kapitalist sistemi tehdit etmesin diye dönemin en önemli liberal projesi olarak ortaya çıktı. Düşünce basitti, insanları doyur, zenginleştir ne faşizan ne de sosyalist akımlara yönelmesinler. Ha bu arada da artık dünyanın bıktığı Alman – Fransız gerilimi yeni bir savaşa gitmesin. İşte bu amaçla kurulan AB sisteminde doğal olarak en çok zenginleştirilen ülkeler Almanya ve Fransa oluyordu. Onları da İtalya izliyordu. Ama AB zamanla daha da büyük bir proje halini alacak ve Maastricht ile 1992 yılında bir tek devlet olma sürecine girecekti. Bu amaçla Avrupa Merkez Bankası kurulacak ve Euro hayata geçirilecekti. Başta İngiltere olmak üzere bazı ülkeler bağımsızlıklarına aykırı buldukları bu para birimine geçmeyi red edeceklerdi. Ancak onları asıl kaygılandıran bunun da bir Alman-Fransız projesi olması ve birleşmemiş mali politikaların bağlandığı tek bir paranın er geç patlayacağıydı. 2009 Küresel Krizi ile AB’de işler bozulacak ama herkes bunu geçici ve ABD kaynaklı görüp önemsemeyecekti. 2000’li yıllarda artan şova yönelik politikalar ve yüksek borçlanma devam edecekti. Bunun sonucunda da bugünkü kriz çıkageldi.

Aslında krizdeki ülkelerin borç miktarlarına bakıldığında krizin AB kriterlerine uyulmamasından kaynaklandığı çok açıkça görülmemektedir. Maastricht kriterlerinde ülkenin borcunun milli gelire oranının %60 olması gerektiği açıkça belirtilirken Yunanistan, İrlanda, Portekiz, İspanya, İtalya açıkça bu oranın iki katını bulmuşlardır. E bu durumda o kriteri hazırlayan ekonomistlerin belirttiği gibi kriz kaçınılmaz olmuştur. Peki bu borç niye bu kadar önemli, şimdi de bunu açıklayayım.

Ülkeler bütçe planlamalarını yaparken sonsuz ömürlü oldukları üzerine planlama yaparlar. Bu durumda da gelecek yıllardaki gelirleri üzerinden bugünü finanse eder ve borçlanırlar. Ancak bu borcun birde faturası vardır ki bu da ilerleyen yıllarda ödenecek faizlerdir. İşte bu faiz oranının değeri de bu borcun döndürülüp döndürülemeyeceğini belirler. Yani piyasaların o ülkeye güveni belirlenir. Bu güven var olduğu sürece piyasalar o ülkeye borç verir ve o ülkede yoluna devam eder. Ancak olurda piyasalar güveni kaybederse o ülkenin borcunu döndürmesi her gün zorlaşır. Faiz oranları artar bir yerden sonra ülkenin iflasa gitmesi kaçınılmaz olur. U iflastan kaçmanın iki yolu vardır ya ciddi bir tasarruf paketi açıklayıp piyasalara tekrar güven verirler ya da paralarını devalüe eder, yani bir günde servetlerinin yarısını feda eder ve krizden çıkmak için ciddi ekonomik paketler açıklarlar. Ancak eğer paranız Euro ise bu devalüe kozu elinizden gider. İşte bu giden kozla piyasaların güven kazanabilmesi sadece o ülkelerin ciddi adımlar atmasına bağlanır. Bu durumda başta seçilmiş iktidar olmak üzere yönetim piyasalardan gelen teknokratlara bırakılır ve güvenin yeniden sağlanması beklenir. Ancak olurda piyasalar o güveni sağlayamazlarsa iflas kaçınılmaz olur ve ne yazık ki hikayenin AB içinde bundan sonraki kısmı henüz bilinmezler bölgesinde.

Peki; AB’nin bu teknokratlar hükümeti adımları neden Yunanistan, İtalya ya da olası İspanya, Fransa’yı kurtarmaz. Çünkü bu ülkelerdeki sistem sorunları fazla, borç oranları artık döndürülemez boyutta, finansal denetim yetersiz, dahası halklar kolaylıkla tasarruf paketlerini hele de teknokratların getirdiği paketleri kabul etmez. Bunun sebebi de bu ülkelerdeki yerleşmiş demokratik anlayış. Bu ülkeler öyle ya da böyle yine siyasilere döner ve popülist politikalar yeniden başlar. Süreç tekrar başa döner.

O zaman AB nasıl halledecek bu sorunlarını? Aslında çözüm basit. Maastricht kriterlerine geri dönülecek. Bu kriterlere uymayanlara efendim siz Euro’dan çıkmak ister misiniz diye sorulmayacak. Denetim arttırılacak, ülkelerin Euro kriterlerine uyması için süre tanınacak ve tek bir mali politikaya giden yol açılacak. Aksi takdirde bu kriz AB’yi yok olmaya götürür ve 20. Yüzyılın en büyük projesi bir daha açılmamak üzere tarihe gömülür. Bu noktada da iş başta bu birliğin kaymağını yiyen Almanya ve Fransa’ya düşüyor. İlk onlar gerçekçi olacak, hep kazanmaktan vazgeçecekler. Sonra diğer ülke halkları bu birliğe ne kadar inandıklarını sorgulayacak. Eğer halklar bu birliğe sadece her zaman para gelecek kaynak gözüyle bakıyorsa gerekirse üyelikten çıkma ya da çıkarılma yolları dahi denenecek. AB’nin temellerinin ekonomik kalkınma olduğu gerçeği göz önünde bulundurulacak, siyasi gerekçelerle üye yapılan doğu Avrupalılar yerine genç, dinamik, büyümeye hazır Türkiye gibi ülkelerin hakkı siyasi sebeplerle kesilmeyecek. Ancak bu sayede Avrupa Birliği rüyası gerçeğe döner ve kim bilir günün birinde en büyük liberal hayal olan Dünya Köyü’nün, her şeyin serbestçe dolaştığı, özgür dünyanın temelleri atılır. Yoksa kapanan sınırlara, artan saldırgan siyasi eğilimlere ve yeni savaşlara yani 1920’lerin dünyasına hoş geldiniz.

Bilal ERTUĞRUL

13.11.2011

23:27

Read Full Post »

Hayırlı Olsun Yunanistan’ın da Artık Bir Kemal Derviş’i Var…

Yunanistan’ın 2000’li yılların başında yaptığı ekonomik üçkağıtların, düzenbazlıkların, çalışmadan harcamanın sonuçlarıyla saplandığı kriz, bu krizle Euro üzerinden önce Avrupa Birliği’ne sonra tüm dünyaya yaşattığı ve yaklaşık 1 yıldır süren komedyada bugün itibariyle yeni bir sahne açılıyor. Batı düşündü taşındı, sonunda Yunanistan’da ezeli düşman ebedi dostu Türkiye’nin krizden çıkış yolunu uygulamaya karar verdi. Ve öncelikle onlara da tıpkı bizde olduğu gibi uluslar arası kuruluşlardan bir üst düzey yetkili tayin etti: Karşımızda eski Avrupa Merkez Bankası Başkan Yardımcısı ve yeni Yunanistan Başbakanı Lucas Papademos. Daha doğru ya da batının umduğu deyimiyle Yunanistan’ın Kemal Derviş’i. Evet rahmetli Ecevit’i anlattığım yazımda da belirttiğim gibi sanki 10 yıl önce bizde yaşananların bir kopyası Yunanistan’da yaşanıyor ya da öyle olması umuluyor. Ecevit’in bitkin halini Papandreu’da, Kemal Derviş’i de Papademos’da görüyor gibi oluyorum. Ama arada bazı temel farklar var ve bence u farklar bu operasyonu Türkiye’dekinin aksine başarısız kılacak. Belki biraz karamsarım ama eminim tarih beni haklı çıkartacak. İsterseniz bu benzerlikler ve farklılıklarla bu tespitimi açıklamaya çalışayım.

Öncelikle benzerliklerden başlayalım. Yunanistan’da kriz uzun bir zamandır geliyorum diyordu, Türkiye’de de 90’lıyıllarda yaşanan öncü sarsıntılar tehlikeyi işaret etmiş ama her iki ülke de önlem almamıştı. Her iki ülkede de krize yol açan hükümetler ve krizin maliyetine katlanmak zorunda olan hükümetler farklıydı. Yunanistan’da Karamanlis’in Yeni Demokrasi Partisi iktidarı döneminde kriz derinleşirken, Papandreu krizi kucağında buluyordu. Türkiye’de de 90’lı yılların hükümetleri ki en önde giden parti Doğru Yol Partisi Demirel – Çiller politikalarıyken krize katlanan Ecevit Başbakanlığındaki hükümet oldu. Her iki ülkede de krizlerin önemli sebeplerinin başında yolsuzluk ve usulsüzlükler geliyordu. Türkiye’de bankaların içi, Yunanistan’da devletin içi boşaltılırken yolsuzluklar hep bir şekilde örtülüyordu. Türkiye’de krizin ülkedeki yetkililerle çözülemeyeceğini düşünen batı dünyası ki bugünkü adıyla Troyka, Dünya Bankası’ndan Kemal Derviş’i getirirken, Yunanistan’da Avrupa Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Papademos başa geçiyordu. Her iki yöneticide aslında işverenleri olan Troyka’nın yapılmasını istediklerini yapacak, halkın gözünde kahraman statüsüne ulaştırılacak, çok ciddi medya ve uluslar arası kamuoyu desteği alacak isimlerdi. Zamanı gelince ülkede kalıcı iktidara yürütülmek istendikleri de benim düşüncem. Türkiye’de Kemal Derviş hep o yabancının içerdeki kolu, bizden çıkan ama bize benzemeyen önyargısını kıramayınca bu yoldan çıkıp, tekrar uluslararası kuruluşlara döndü, bakalım Yunanistan’da ne olacak.

Buraya kadar benzerliklerden bahsettik. Şimdi de farklılıklara bakalım. Öncelikle iki ülkenin temel farklılığı Para Politikalarında ki farklılıklardır. Türkiye Cumhuriyeti para birimi Türk Lirası olup sadece Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kontrolündeydi. Halbuki Yunanistan Euro Bölgesi’nde ve para politikasına 17 ülke beraber karar veriyor. Bu durumda Türkiye’de iki kez yapılan ve ertesi gün cebimizdeki paranın yarısının artık çöpe gittiğini anladığımız devalüasyonlar Yunanistan’da yapılamaz. Bu devalüasyonların krizden çıkışta çok önemli bir etken olduğunu da belirtmeliyim. Bir başka önemli fark da yurt dışından getirilen yöneticilerin aldıkları pozisyonlar. Türkiye’de Kemal Derviş süper yetkilerle Ekonomi Bakanlığı’na getirildi. Arkasında çok geniş bir siyasi yelpazeden 3 parti ve 45 yıllık Karaoğlan vardı. Hal böyle olunca o yapılmasını istediklerini belirtti faturayı Karaoğlan, Bahçeli ve Yılmaz ödedi. Ama halkın bunlara karşı isyan veya benzeri bir harekete girişmemesini bu 3’lü iktidar engelledi. Yoksa halk başka yerden transfer bir mucize yöneticiye bir yere kadar sabrederdi. Yunanistan’da ise Papandreu kendisine oranla çok daha yaşlı ve yıpranmış Ecevit’in metanetini gösteremedi. Siyasi riskleri 1 yıldır zaten doğru düzgün taşıyamıyordu ve milletine en ağır yaptırımları getirecek son paketi uygulamaya yeltenemedi. Bu durumda Papademos bir Milli Birlik Hükümeti için seçildi. Ama u hükümet 3 aylık olacak ve dahası bu 3 ayda onu hep yabancı görecek Papandreu ve Yeni Demokrasi Partisi lideri Samaras’ın onu nereye kadar destekleyecekleri de büyük bir muamma. Bu farklılıklara ek olarak Yunanistan’da Türkiye’ye oranla ekonomideki devlet büyüklüğü oranının daha yüksek olması, halkın uzun süredir çalışmadan ya da çalıştığından fazlasını tüketerek yaşamış olması ve sosyal patlama riskinin daha fazla olması da Yunanistan’da işi zorlaştıran farklılıklar olarak göze çarpıyor.

Peki bu Papademos kim ve neden Troyka tarafından başa geçirildi. Yazının girişinde de belirttiğim gibi Papademos 2002 – 2010 yılları arasında yaptığı Avrupa Merkez Bankası eski Başkan Yardımcısı kimliğiyle tanınıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse etkili bir unvan. Yunanistan’da ise Merkez Bankası’nın 1994-2002 arası yıllardaki Başkanı kimliğiyle öne çıkıyor. Ayrıca 2000’li yıllarda Yunanistan’ın Euro’ya alınması ve bugün bu krizin tüm dünyayı etkilemesinin de asıl sebebi olarak görülüyor. Zaten Papademos son 2 yıldır Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu’nun baş ekonomik danışmanıydı ve yapılanların danışıldığı adamdı. Yani yaptıkları yapacaklarını gösterirse Yunanistan için durum vahim. Ancak bu durumun sebebi de tek kendisi değil Yunan halkının da halen kendileri değil de başka bir ülke krizdeymiş ve bu sıkıntılara yol açması karşısında kim gelse işi zor olacaktı. Uzunca bir süre eğitimini aldığı ABD’deki Columbia Üniversitesi’nde kalan Papademos daha sonra Atina Üniversitesi ve misafir hoca olarak da Harvard’da sağlam bir kariyere sahip. MIT’de önce Fizik Lisansı, ardından Elektrik Elektronik Master’ı ve son olarak İktisat Doktora’sıyla sağlam bir öğrencilik hayatı da özgeçmişinde bulunabileceklerden. Papademos’u tanıyanlar sayıların diline inanan, rasyonel bir adam olarak tanımlıyorlar. Tıpkı Kemal Derviş gibi… Ama Yunanlılarına sırlardır sürdürdükleri Komedi, Trajedi ağırlıklı tiyatral yeteneklerinin bu sayısal dehanın karşısında diz çökmesi oldukça garip bir deneyim olacak.

Sonuç olarak Papademos ve Derviş, Türkiye ve Yunanistan arasındaki benzerlikler Yunanlıları ve Avrupalıları Yunanistan’ın da 10 yıl sonra bugünkü Türkiye olabileceği konusunda umuda sürüklüyordur. Ancak ben gerek Yunanistan’ın Euro bölgesinde olması, gerek Papademos’un görev süresinin kısalığı ve Yunanistan’da yaşanan sosyal patlama karşısında duracak siyasi destekten yoksunluğu sebebiyle bu sefer başarısız olacaklarını düşünüyorum. Papademos en fazla 3 ay Troyka ve piyasaların istediğini yapar. Sonra belki de AB’nin yapması gereken ama bir türlü yapamadığı delikanlılığı yapacak, Yunanistan’ı önce Euro’dan çıkartıp Drahmi’ye döndürecek sonra da komşusu Türkiye örneğini izleyerek mutlu yarınlara götürecek güçlü bir lider çıkagelir. Böyle olmazsa biz bu Yunan tiyatrosunu da, AB’nin sonunu da ve en kötüsü günün birinde bu şov ve cesaretsizliklerin bizi de yaktığını görürüz. Umarım en yanılırım ve Papademos Derviş gibi işini yapıp gider ve ilerde güzel hatırlanır. Ama şimdilik sadece umuyorum. Bakalım zaman her şeyi gösterecek.

Bilal ERTUĞRUL

09.11.2011

03:48

Read Full Post »

YUNANİSTAN NE İSTİYOR?

Malumunuz Avrupa Birliği 2008 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayan Mortgage Krizi’nden başlayan ciddi bir sınavdan geçiyor. Ekonomik bir proje olan Avrupa Birliği zamanla kültürel, siyasal misyonlar almış; bu gelişimi ve doğrularıyla, yanlışlarıyla daha önceki yazılarımda aktarmıştım. Ancak Avrupa Birliği son 6 aydır bu krizin en büyük travmasını belki de dağılma kabuslarını görüyor. Ve aynada bunun sorumlusu olarak komşumuz Yunanistan görülüyor. 2 Hafta önce Avrupa ülkelerinin tek bir çözüm önermeden dahası birbirlerini eleştirmeyi bırakıp, durumun vehametini kavramadan devam etmeleri halinde birliğin kaçınılmaz sona gideceğini belirtmiştim. Ancak başta bu projenin kurucuları ve bugüne kadar projeden en büyük pastayı kapan Almanya ve Fransa gibi ülkelerin liderleri Merkel ve Sarkozy olmak üzere AB liderleri her türlü kavgaya rağmen birleştiler ve geçen Çarşamba günü Avrupa Kurtarma Fonu’na yönelik ortaya koydukları çözümle Yunanistan ve genel ekonomi için tünelin sonunda ışığı yaktılar. Ancak Yunanistan şımarık çocuk olmayı sürdürmekte epey kararlı olduğunu bugün bir kez daha gösterdi ve ülke bu anlaşmayı referanduma götürme kararı aldı. Piyasalarda havalar aniden karardı ve bir kez daha bir pire yorganı yakma girişiminin sonucunu beklemeye başladı. Peki nedir bu Yunanistan’ın derdi ve nereye kadar sürecek bu umarsızlık. Öncelikle planın Yunanistan ve diğer ülkeler için neden önemli olduğunu ve referandum kararının neden ciddi bir hata olduğunu açıklayalım. Daha sonra da olası çözüm yollarına bakalım.

Avrupa Kurtarma Fonu; Avrupa’da derinleşen krizi gören liderlerin krizle topyekün savaş kapsamında en etkili silahları olarak öne çıkmıştı. Yunanistan için önce 2 yardım paketi hazırlayan birlik her iki yardımda da Yunanistan üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmese de kredileri verdi. Ancak Yunanistan bunlarla çözülecek gibi değildi. Çünkü ülke hiç tahmin edilmeyen boyutlarda ekonomik rakamlarla oynamış, üretmeden tüketmek öyle bir noktaya gelmişti ki kriz sebebiyle yapılan kesintiler Atina’yı savaş meydanına dönüştürmeye yetmişti. Bu koşullar altında son çare olarak Avrupa Kurtarma Fonu’nun büyüklüğü arttırldı ve kaldıraçlarla desteklenerek bu fon vasıtasıyla Yunanistan’ın borcunun yarısının silinmesini sağlayacak bir paket geçen hafta Çarşamba günü açıklandı. Herkes rahatlamış piyasalar babanın oğluna yapmayacağı bu iyiliği Yunanistan’a yapan başta Merkel olmak üzere AB liderleri alkışlanmıştı. Tabii herkes özellikle Fransız bankalarında tutulan Yunanistan tahvillerinin bu bankalar üzerinde yarattığı baskının Sarkozy’nin çabalarının altında yattığını ve Merkel’in de Birleşik Avrupa’nın kurtarıcısı olmak için gerekirse Almanya’da ki iktidarını feda edeceğini de biliyordu. Tam her şey iyiye giderken Salı sabahı Yunanistan yeni bir bomba bırakıyordu piyasaların ortasına. Papandreu önce yapılan paketi referanduma götüreceğini açıklıyor sonra da hükümeti için güvenoyuna gidiyordu. Bunlara tepkili 2 vekil istifa edince meclisteki üstünlüğü 152 – 148 ‘e gerileyen Papandreu; 6 vekilinden gelen istifa çağrısıyla piyasaları iyiden iyiye karıştırıyordu.

Peki piyasalar niye bu kadar olumsuz yaklaşmıştı bu haberlere. Çünkü Yunanistan’da yapılan tüm kamuoyu yoklamaları referandumda HAYIR çıkacağını gösteriyor. Ocak ayı başına kadar durum değişmezse, HAYIR çıkınca Yunanistan kontrolsüzce batar. Bu sadece Avrupa’da değil Dünya’da da yeni bir  krizin kapısını sonuna kadar açacaktı. Bu durumda tüm ülkeler risk altına girecek ve bunun bedelini değil Yunanistan hiç kimse ödeyemez.

Piyasaların tepkisinin altında yatan bir diğer sebep ise sürmesi kesinleşen belirsizlik durumu oldu. Piyasalar belirsizlikle ölüp, istikrarla dirilen yapılardır ve belirsizilik onların en son görmek istedikleridir. Halbuki Yunanistan’da en erken Ocak başında yapılacak referanduma kadar belirsizlik sürecek ve hiç kimse dünyanın 6-7 aydır sürdürdüğü bu olumsuz havayı daha kaç gün sürdüreceğini tahmin edemiyor.O güne kadar yapılacak güvenoylamasında Papandreu için çıkacak karar da bu belirsizliği çok daha büyük bir boyuta getirebilir. Kendisinden önceki Karamanlis’in üç kağıtları ve Yunan halkının har vurup harman savurmasıyla yarattığı tahribatın vebalini bugüne kadar tek başına taşıyan Papandreu’nun artık dayanamayacak duruma geldiğini gösteren son kararları ciddi bir belirsizlik ortamı doğurdu.

Peki Yunanistan’da bu kararlar neden alındı? Bu sorulara cevap vermek için 2002’de Türkiye’de koalisyon ortaklarının erken seçime gitme kararlarına bakmakta fayda olacaktır. IMF programıyla ülkeyi tarihinin en zorlu günlerinden çıkaran iktidar ilk 2 yıl çok eleştirilmiş, Başbakan sağlığını kaybetmiş ve yaptıkları her şeyden dahası yıllardır yapılmış tüm yanlışlardan sorumlu tutulmakdan bıkıp erken seçime gitmişler ve hepsi baraj altında kalmıştı. Çünkü kimse onlar aslında uzun yılların bedelini ödediğini ve yapmak zorunda oldukları kesintileri yaptıklarını düşünmemişti. İşte Yunanistan’da da durum bu. Karamanlis döneminde yapılan aşırı harcama, düşük tasarruf ve kaçınılmaz son; kriz… Papandreu bu süreçten sonra krizin tam ortasında geldi. Elinden geldiğince IMF, AB, Dünya Bankası’ndan oluşan Troyka’nın ekonomik krizle ilgili yapılması gerektiğini belirttiklerini yaptı. Ama yetmiyordu. Çünkü halkı bolluğa, yüksek maaşlara, düşük emeğe alışmıştı. Sokaklarda yapılan eylemler, grevler kendi partisinde artan muhalefet dayanılmaz boyuta gelmişti belki de. Ayrıca son paketten sonra bugüne kadar alınan önlemlerden daha da sertleri alınacağı için belki de bunları uygulayacak gücünü kaybetmişti. İşte Papandreu bu şartlar altında dünkü kararları aldı. Dünya, Avrupa bu kararı eleştirecek ve haklı; ama Papandreu da en azından hak verilmese bile anlaşılabilir.

Burada sorun tüketim çılgınlığı içine girmiş Yunan halkında ve ne yazık ki bu problem tüm Akdeniz ülkelerinde var. Nasıl mı bu kadar emin konuşuyorum. Değineyim. İtalya ve İspanya Yunanistan kadar kötü olmasa da sıradaki ülkeler ve onlar özellikle İtalyadünyanın kaldırabileceği bir yük değil. Portekiz 1 yıldır kemer sıkıyor ve belki de en ciddi önlemleri alarak Yunanlaşmaktan kurtuldular ama olası Yunanistan krizi onların da çabalarını böler. Ne yazık ki Avrupa’nın güneyi kuzeyinin yarısı kadar çalışıp, ondan daha fazla harcamanın bedelini ödeyecek ve bunu tüm dünyaya da sıçratacak. Bundan kurtulmanın tek yolu artık Avurpa’nın kanayan kolu kesmesidir. Yani Yunanistan Euro’dan çıkartılıp diğer sorunlu ülkelere de hazırlanma süresi verilmelidir. Bu yöntem Yunanistan için de Drahmi’ye geçip kontrollü temmettüyle Türkiye – 2001 örneğinden yola çıkarak en doğru krizden çıkış yöntemidir. Yani artık bu haliyle Yunanistan – AB ilişkisi en azından parasal birlikte sürdürülemeyecek boyuta gelmiştir. Bu gerçek görülmeli ve buna göre gerekenler ivedilikle yapılmalıdır. Yoksa ne Çin, ne Türkiye, ne Rusya ne de başka gelişmekte olan ülkeler dahi ekonomik büyümeleriyle dünyayı kurtaramaz. İşin özü Yunan tarafı artık gerçeği bir yerden görüyor ve bu ekonomik disiplinsizlikle AB ve dünyayı da batıracağından Euro’dan çıkmayı diliyor. AB’de artık son gelişmelerden sonra Yunanlılara istediğini vermeli ve bir bakıma onları azad etmeli. Bakalım neler olacağını hep beraber göreceğiz…

Bilal ERTUĞRUL

02.11.2011

11:39

Read Full Post »

« Newer Posts - Older Posts »