Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Ankara’

Ey Dost! Ben Senden Önce Ölmek İsterim…

İnsan sever, âşık olur, bazen adam bulur dost olur. Günün birinde toprak olma vakti gelir. Ben o ölüm vaktini düşünürekn hep sevgilimden sonra ölmek isterim. Ona son bir acı yaşatmaya kıyamam da ondan. Ya da ona, ardımdan ağlayacağına pek güvenmediğimden. Ama ey dost ben senden önce ölmek isterim. Bilmiyorum daha kaç yıl hüküm sürerim ama şuna eminim ki kaç yıl sürersem süreyim, kaç yaşına gelirsem geleyim sen ölünce ben de ölürüm, o yüzden iyisi mi ben senden önce öleyim.

Böyle diyeceğim dostlar aradım hayatımda ben. Onlardan önce ölmek isteyeceğim. Bazen yanlış anlaşılmalarla bazen yanlış aşamalarda kaybettim. Ama sonunda bu üçüncüsünü yazdığım yazılarımla veda ettiğim dostlarımı buldum. Utku ve Cem’e de birkaç kelam ettik. Ve bugün bir dostu belki de en vefalı dostu anlatma günü geldi. Bu yüzden dedim ki ben senin kadar vefalı olamayacağım için dedim ki; Ben Senden Önce Ölmek İsterim…

Bahsettiğim dostum, kara kuru görünüşü, uzaktan seyrelmemiş görülen saçları, mertliğinin yüzüne yansıttığı apaçık alnı olan Mustafa Karatokuş’tur. 4 yıllık dolu dolu dostluğumuzla bizlere ufukta oturacağımız güneş sofralarından gelmiş gibi duran Mustafa Karatokuş. Hani o kahve köşelerinde ne sigara, ne nargile içmemesine rağmen hatta dumandan alttan alta rahatsız olmasına rağmen dostluk uğruna, iki lafın belini kırmak uğruna, yıllar sonra bir araya geldiğimizde anlatacağı hikâyeleri yazan bir yazar olmak uğruna oturan Mustafa Karatokuş. Onu ilk yılımızda yani hazırlık sıralarında tanımıyordum. Ama arkadaşlarına bakınca bu adam az çok kafa dengi ama dümeni bozulmuş gemi gibi bu dostlardan ona liman olmaz diyordum. Sonra bölüm sıralarında başlayan dostluklarımızın ayrılmaz bir parçası haline geldi. Nasıl geldi, ne zaman geldi, niye geldi bunları kimse bilmeden geldi. Çünkü dostluk nedenle, nasılla, zamanla olmazdı bize bunu en iyi o öğretti de geldi.

Ondan çok şey öğrendik. Kimine güldük, kimine üzüldük, çoğuyla gerildik ama hep inandık. Yalan söylemezdi pek de bilmezdi. Hep doğruyu kendisine doğru bildiği doğruyu söylerdi. Kendisinden çok daha az şey bilen dalkavuk ağızlılar bir şey bilirmiş gibi konuşurken bile dinlerdi, sonra yalnız kaldık mı söylerdi, söylerdi de bazen de iş işten geçerdi. O da bunu severdi. Bir ara o kadar haber basmaya başlamıştı ki Basın lakabını sonuna kadar hak etmişti. Ha bu arada belki de bizim Cem’e çok yüklenmişti de ona kim yüklenmemişti ki. Ama iktidar gazeteciliği yapmayacağına emin olduğum bir neferdi, günün birinde biz iktidar olsak bizi bile överken yerebileceğini biliyorduk, işte onu en çok bu yüzden seviyorduk.

Arada bizim Şafakyan’dan satışlar da yemişti ama haksızlığa her uğrayışında dediği gibi Olsun!!! demişti. Hep olsun derdi ama onun olsunu ilerde görüşürüz olsunu değildi, onun olsunu bizden yana ne varsa helal olsun dendiğindeki olsundu. Belki de benim en ağır vurduğu yer de buydu. Kin gütmezdi, adam olmayanı adamdan ayırmayı hepimizden iyi bilmesine rağmen zamansız bileti kesmezdi. Saygı duymayı da kendisine saygı duydurmayı da iyi bilirdi ama yeri ve zamanı gelmeden hani o hep bir hinlikle beklediği an gelmeden bir şey de demezdi.

Herkes vurabilir derdim beni herkes vurabilir bir kısmı kendisini zeki gördüğünden üstümüzden prim yapar giderdi, bir kısmı saflığından Roma’yı yakarken bizi de arada götürürdü. Ama Karatokuş bunların hiç birini yapmazdı. Yapmasını da satmasını da bilirdi ama yapmazdı. Çünkü bunu kimseye yapmak istemezdi. Kendisini zeki sananların da saflıktan yananların da o kadar farkındaydı ve ben daldığımda bana onları o kadar iyi hatırlatırdı ki belki de sırf bu yüzden en zor zamanlarımda hep yanı başımdaydı. Ona bu yüzden çok güvenirdim. Bu yüzden ölmezsem ben bu adam yüzünden ölmem derdim. O yüzden ben bazen kimseye söylemediklerimi bu adama söylerdim. Ben bu adamı bu yüzden kardeşten de öte gördüm. Onu bana 4 kelimeyle anlat deseler; dost derim, durur efendi derim, sonra Basın derim, hepsinden de önce adam derim…

Ankara’yı da onun o ilkeli adamlarını da ben bu adamda tanıdım. Bu adamda anladım Ankaralı olmanın ağırlığını. Bu adamda anladım neden bu şehirde hep susan, yeri geldiğinde konuşan ama işlerini bir şekilde yoluna sokan, yalnız görülen ama kalabalıklardan çıkmayan adamların olduğunu. Ve bu adamda sevdim böyle adamları. Onlarla dost olmanın ağırlığını ama aynı zamanda saygınlığını. Bu adamda anladım binada taş olmaktansa harç olmanın önemini. Bu adamda gördüm güneşin ne kadar uzakta olursa olsun ısıtacağını. Ve bu adamda anladım bu ülkeden, Ankara’dan, yalnızların şehrinde hep bir parçamın kalacağını.

İnsan sevdiğinden sonra ölmeli, onu gömmeli sonra sevdaya olan son borcunu ödemeli. Yani içi içini yemeli. Sıkıntıdan, dertten yalnızlıktan ölmeli. Yani hani o ilk aşk sözcüklerinin büyük sevinçlerin sözü; “Senin için Ölürüm” ucundan da olsa gerçekleştirilebilmeli. Ama dostlardan, gerçekten dost olanlardan önce ölmeli insan. Onların acısını görmemeli çünkü onlar kadar güzel bu acıyı yaşayamama ihtimaliyle yüzleşmeli. İşte bu yüzden ben senden önce ölmek isterim. Çünkü bilirim bu alanda bileğini bükemeyeceğini, senin acıda dahi bizi geçeceğini bilirim. Dedim ya işte anla be kardeşim; Ben Senden Önce Ölmek İsterim…

 

Bilal ERTUĞRUL

30 Kasım 2011

14:10

Reklamlar

Read Full Post »

İnsan dünyada var olduğu günden bu yana hep bir yere ait olmak ister. Aslında insanın temel ihtiyaçlarında önce beslenme sonra barınma geldiğini düşünürsek bu pek de tuhaf olmaz. Ancak insanın bir yerde barınmasıyla bir yere, şehre adanması ayrı şeylerdir. İnsanın şehirlerle olan ilişkisi tarihin en güzel yazıtlarında, şairlerin şiirlerinde aşıkların aşklarının tam orta yerinde hep bir şekilde kendisini belli eder. Şehirler anlatılamayanı anlatan, insanın belki de kaçışını tamamladığı, bir suçlunun tüm suçunu itiraf etmesi gibi içindeki her şeyi kustuğu noktalardır.
Geçtiğimiz günlerde sosyal medya üzerinden bir İstanbul İzmir rekabeti yaşanmaktaydı. Ancak bence İstanbul ve İzmir rakip değil kardeş olacak şehirlerdir. Eğer bu ikisini illa ki bir şehirle kıyaslamak istiyorsanız o zaman karşınızda bütün heybetiyle Ankara’yı bulursunuz. Ankara yolu düşen hiç kimsenin İstanbul, İzmir gibi aşık olmadığı ama hep hayatının en uzun evliliğini sürdürdüğü şehirdi. Ancak bu evliliklerin tamamında diğer taraf ömrünün sonunu başka bir sevgiliyle geçirmeye and içmiş gibi Ankara’yı yüz üstü bırakıp giderdi. Ankara’da yaşadığım dönemde işte hep bu gelişi ve gidişi belirsiz yolcuların vatansızlığından dolayı Ankara’ya VATANSIZLARIN ŞEHRİ demişimdir. Bazı arkadaşlarımın ısrarlı soruları sonucunda da bunu şöyle açıklamışımdır. Ankara bu ülke kurulduğu dönemde bozkırın ortasında çıplak ayaklarının altında nasırları ayakkabı yerinde gören, yamasız elbisesi belki de hiç olmayan yokluğun, sefaletin ama o sefalet içinde dahi hep başı dik ve mağrur olmanın simgesi olduğundan belki de başkent olmuştu. Bozkırda tarihsiz, sahipsiz bir şehirdi. Çok geleni olmuştu ama hiç kalanı olmamıştı. Aslında hiç yalnız kalmamıştı ama çok terkedilmişti. Terk edilmeye o kadar alışmıştı ki en sevdiğinden ayrılsa bile gözünü kapamayacak kadar hislerini içine gömmüştü. Yani vatansızlar için hep bir durak olmuştu Ankara; ama hiç vatan olmamıştı onlara. Nereden bilecekti vatansızların vatanının yolunda olduğunu ve her gelen yolcunun yolunun sonunu gördüğünü.
İşte o yolcuların ulaştığı son hep İstanbul oldu. İstanbul yolun sonuna bütün haşmetiyle kurulmuş, çölde vaha bulmak kadar ona kavuşmak zor olmuştu. İstanbul nazlıydı, zordu onun kalbini çalmak. Gelen ister sefasını sürsün ister cefasını çeksin ayrılmazdı. İşte bu yüzden her gelen için artık VATANSIZLARIN VATANIYDI. İnsanlar bu şehre geldiklerinde geçmiş vatanlarını sadece oturdukları semtlerde mahalle adına çevirirler. Tıpkı ülkelerarasında göçenler gibi bu şehre gelenlerde dönmeyi değil burayı vatan yapmayı amaç edinir. Bu son aşkıdır o ömürlerin ve sonsuz olduğunu sadece İstanbul’un anlayacağı bir boyuttadır. Dedim ya İstanbul’u sevmek Ankara’ya ise alışmak daha kolaydır. Ve günü geldiğinde bunların arasında bir seçim yapmak zorundasınızdır. Konu İstanbul’sa genelde geriye dönemek pek mümkün olmaz. Şairler, yazarlar hep bu şehre aşık olmuş, ömürlerinin son demlerini onun koynunda geçirmiştir. Belki de sadece Türkiye’de değil tüm dünyada en kolay aşık olunabilecek şehirdir İstanbul. Onun sevgisi bazen o kadar yücelir ki etrafı surlarla çevrilir, onu almak için karadan gemiler yürütülür, surlarının dibinde yaşarken gidememişsem bari ölürken oradan ayrılmayalım isteğiyle erenler gömülür. Ankara ise onu en çok sevenler tarafından bile terk edilir. Bazen içerler onlara. Ne de olsa her şeyi vermiş, onları mutlu etmeye çalışmıştır ama kaderi hep aynı kalmıştır. Hiç kimse Ankaralı olamamıştır ama pek çok kişi hiç görmese bile İstanbullu olmak için can atmıştır.
İstanbul’da bulunduğum dönemde bu şehri sevmedim dersem yalan olur. Ama Ankara’da kurduğumuz dostlukları, orada düzensizlik olarak algılasakta yaşattığımız düzenin değerini de bir o kadar sevdiğimi anladım. Belki de insan lay lay lom günlerinin geçtiğini düşündüğünde biraz düzene de ihtiyaç duyuyor. Sonuç olarak şairlerin de dediği gibi İstanbul’u görmeden ölmemek gerekir, ancak İstanbul’da yaşamaya çalışırken de ölmemek pek çok kişiye nasip olmayan bir durum. Ama gün gelirde her iki şehirde yaşamam gerekir ve günleri bölmem istenirse hafta içleri Ankara’da hafta sonları ise İstanbul’da yaşarım.

Bilal ERTUĞRUL

27.09.2011

16:20

Read Full Post »