Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Anlama’

KADININ ADI VAR…

80’li yılların sonunda Türkiye’de en çok satılanlar listesinde uzunca bir süre yer almış, daha sonra defalarca sinemaya uyarlanmış, Duygu Asena’nın kaleminden çıkan ve kadının yaşam serüveni, arzuları, seçimleri ve bu seçimlerin sonuçları üzerine kurgulanmış kitabın adını pek çoğunuz hatırlayacaktır: Kadının Adı Yok… Yazar her kadının yaşadığı serüvenin üzerinde, ortak bir “Kadın” kimliği altında adsız kadınların hikayesini anlatmayı amaçlarcasına bu ismi vermişti kitabına. Aradan yıllar geçti, bilginin erişilmez denilene erişme gücü verdiği insanoğlu o kitabın yazılışından tam 25 yıl sonra dün bir günlüğüne de olsa kadınlarını anlamaya, onları onlarla ya da onlarsız tartışmaya çalıştı dünya. İşte bu tartışmalardan sonra ben de ilgimi çeken birkaç rapor üzerinden dünyada ve Türkiye’de Kadının Yeri’ne yönelik verileri paylaşmayı, bu konudaki düşüncelerimi sunmayı amaçladım…

Öncelikle neden 8 Mart tarihinin Dünya Kadınlar Günü olarak kutlandığına değinelim. 1910 yılında Uluslar arası Sosyalist Kadınlar Konferansında bir araya gelen dünyanın dört bir yanından çalışan kadın, Emekçi Kadınlara ait bir gün belirlenmesini ve bugün de yapılacak olan çalışmalarla emekçi kadınların yaşadığı zorlukların, toplumda kadınlara karşı cinsiyet ayrımcılığının karşısında durulmasını kararlaştırdılar. Ancak hangi günü belirleyeceklerine karar vermemişlerdi. Sonunda 8 Mart 1857 tarihinde New York’taki bir eylem sonucu, polisten kaçarken çıkan bir fabrika sonucu ölen 129 işçi (çoğunluğu kadın tekstil işçileriydi) anısına 8 Mart gününün Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak belirlenmesine karar verildi. 1977 yılında ise Birleşmiş Milletler bu günü Dünya Kadınlar Günü olarak resmen ilan etti. BM 1975 yılından itibaren Kadınlara, onlara karşı reva görülen ayrımcılığa daha fazla odaklanmaya başladı ve o yıldan itibaren her 5 yılda bir Dünya Kadınları Raporu’na ek olarak, her yıl da o yıl dünyada kadın haklarına yönelik gelişmeleri derlediği Dünya Kadınlarının Gelişimi Raporlarını yayımladı. Son Dünya Kadınları Raporu 2010 yılında, son gelişim raporu ise geçtiğimiz günlerde yayınlandı. İşte benim de temel alacağım istatistiki veriler bu raporlardan derlenmiş olacak. Peki bu veriler ne diyor, kadınlar ne durumda ve kadın haklarının, kadına karşı ayrımcılığın yok edilmesi çabalarının gelişimleri nasıl bir aşamada bulunuyor. Şimdi biraz bunlara değinelim.

Birleşmiş Milletler en temel kadın haklarına ulaşmak için ülke anayasalarında mutlaka olması gereken yasalara yoğunlaştığı son raporunda 3 yasa üzerinde duruyor. Bu kanunlar cinsel tacize karşı koruma kanunu, evlilik kurumunda şiddet ve gönülsüz birlikteliğe karşı koruma kanunu ve kadına karşı şiddete karşı koruma ve kollama kanunları olarak sıralanıyor. Cinsel tacize karşı kanun 194 ülkeden 116 tanesinde mevcut. Evlilik kurumunda şiddet ve gönülsüz birlikteliğe karşı koruma kanunları 194 ülkeden sadece 51 tanesinde mevcut. Özellikle evliliğin kutsal görüldüğü toplumlarda kadının, yani evliliğin yarısının haklarının korunmasına karşı kanun konulmaması bu kutsallığı sorgulatır ölçüde. Kadına karşı şiddete karşı koruma ve kollama kanunları ise 194 ülkeden 125 tanesinde mevcut. Birleşmiş Milletler raporuna göre 100 yıl önce neredeyse hiçbir ülkede olmayan çoğu ülkede son 30 yılda anayasaya giren bu kanunların tüm ülke anayasalarının ortak maddeleri arasına girmesi Milenyum Hedefleri arasında yer alıyor ve bu gerçekleşmediği sürece kadın haklarında kat edilecek mesafe olduğuna inanılıyor.

Siyasi haklara gelince durum orada henüz pek iç acıcı olmasa da yine son 20 yılda çok önemli gelişmeler yaşanmış durumda. Kadınlar bundan 100 yıl önce sadece 2 ülkede seçilme hakkına sahiptiler. Bugün dünya üzerindeki her demokrasi de kadınlara seçme hakkı tanınmış durumda. Hal böyle olunca artık kadınların siyasi yaşamdaki yerlerini belirleyen seçilme hakları ve parlamentolardaki oranları. Bugün 28 ülkede kadınların parlamentolarda temsil oranı kritik eşik olarak adlandırılan %30’u geçmiş durumda. Kritik eşik Birleşmiş Milletler Dünya Kadınları Örgütü tarafından %30 olarak belirlendi. Çünkü bu orana kadar kadınlar haklarını bir şekilde erkeklerden alıyor ve erkekler sistem üzerindeki kontrolleriyle geriye dönme isteğine sahip olursa süreç geriye gidiyor. Ancak bu oran aşıldığında artık kadınların temsil oranı ya artıyor ya da sabit kalıyor ve bu eşiğin altına inmediği için de kazanılmış haklar kaybedilmiyor. Bugün aynı zamanda 19 ülkede yürütme organının başında bir kadın Başbakan ya da Başkan olarak yer alıyor. Dünyada sadece Ruanda’da kadınlar meclisin çoğunluğunu o da %51 ile ellerinde tutuyor. Hâlbuki Çin ve Hindistan dışında neredeyse dünyanın her ülkesinde kadınlar nüfus dağılımında erkeklerden daha fazla yer tutuyor. Dünyada 60 ülkede kadınların parlamentoda temsil oranı %10 ve altında kalmış durumda. Türkiye’de son seçim öncesi %9 olan oran bu seçimde %14’e çıktı ama halen kat edilmesi gereken çok yol var.

Yine benzer raporlarda dünyada kadınlarda işgücüne katılım oranı %52 iken erkeklerde %77 olduğu, halen dünyanın pek çok yerinde küçük kızların doğumdan hemen sonra ya da çocukluk dönemlerinde öldürülmesi, sünnet ya da benzeri ilkel metotlarla yaşamaya mecbur kalmaları, 1 milyara yakın kadının halen okuma yazma bilmeden yaşamını sürdürmeye çalışması gibi acı gerçeklerde paylaşılıyor. Ancak tüm bu raporlarda ortaya çıkan somut gerçeklik şu: Kadınlar 100 yıla yakındır kendi hakları için savaş verdi. Bundan yıllar önce dünyada gerçekten de kadının adı yoktu. Ancak bu yolda özgürlüğünden, canından, malından olan erkek ve kadınların ortak çabalarıyla dünya bugün iki ayrı cinsiyetten meydana geldiğini biliyor. Bundan sonra yapılması gereken dünyanın dört bir yanında tam eşitliğin sağlanması, insan hakları ve kadın haklarıyla her kadının tanışması ve özellikle gençlerin bu konularda ellerinde hakları olanların bilhassa, sürekli çalışması gerekmektedir. Halen atılacak adımlar gidilecek yollar var. Ancak artık ne kadar silik gözükse de emin olun Kadının Adı Var…

Bana göre pek çok kişinin isimlendirdiği şekilde dün kutlanan gün Dünya Kadınlarının Günü değildi. Dün; kadınlar için, onların hakları için gelecek nesillerin daha iyi yaşaması için emek vermiş, mücadele etmiş kadınların günüydü. Eğer düşüncelerinizle, hareketlerinizle u yönde en ufak katkı vermiş olanlardansanız gününüz kutlu olsun…

Bilal ERTUĞRUL

9 Mart 2012

00:23

Reklamlar

Read Full Post »

POZANTI “UTANÇ” EVİ…

Geçtiğimiz hafta Türkiye bir 28 Şubat festivali yaşadı. Demokrasi kahramanları nasıl karşı durduklarını, nasıl o zihniyeti yok ettiklerini yazdı. Halbuki bir önceki yazımda belirttiğim gibi olay olduğunda ülkede herkes 3 maymunu oynamıştı. Bu 3 Maymun oyunu 12 Eylül’le bir milletin damarlarına aşılanmış olan ne kadar insanlık dışı olay olursa olsun, insan hakları, demokrasi ne kadar ayaklar altına alınırsa alınsın “Duyma, Görme, Söyleme” oyunuydu. Ve bir paşa çıkıp bu daha 1000 yıl sürer demişti. Paşanın neyi kast ettiğini bilmem ama kastı bu ülkenin insanlarına, o insanlarında vicdanlarına en büyük utanç karşısında dahi 3 maymunu oynamayı öğretme zihniyetiyse ne yazık ki çok geçmeden tarih bize henüz o paşayı yalanlayamadığımızı, tam da onun dediği gibi devam ettiğimizi gösterdi. Nasıl mı açıklayayım…

Türkiye tarihinin pek çok döneminde insan hakları ihlalleriyle anılan ve ne yazık ki bundan kurtulmaya çalışmayan bir ülke olarak kayıtlara geçti. Gün geldi içerde, dışarıda bu sorunlara yönelik filmler yapıldı ve içerdekiler vatan haini, dışarıdakiler Türk düşmanı olarak tanımlanıp konular kapatıldı. Ama açıkça bir iç hesaplaşma, kendi kendimizle bir vicdan muhakemesi yapmadan kapatılan konuların yerini hep başka konular aldı. 12 Eylül sonrası işkence, gözaltındaki kayıplar ve ölümler, tecavüzler, karakol ve hapishanelerdeki kötü koşullar bir kuşağın yok olmasına neden oldu. Gün geldi, birileri “Anne Kafamda Bit Var…” dedi, birileri bugünlerle savaşmak için “Bir Dakika Karanlık” eylemleri yaptı, acılı anneler in adı yüreklerinde kanla, gözlerinde yaşla kaybolmuş çocuklarının en azından bir mezar taşı olması için “Cumartesi Anneleri” oldu, vekiller, bakanlar, Başbakan çıkıp özürler diledi, 12 Eylül mağdurları için gözyaşı döktü. Umut edilen artık bu olayların bu ülkede yaşanmayacağı beklentisiydi. Ama gelin görün ki hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Tüm bu demokratik söylem altında son günlerde eski alışkanlıkların halen sistem içinde yaşadığını gösteren bir utanç manzarası ortaya çıktı: Adana Pozantı M Tipi Kapalı Çocuk ve Genç Islahevi ya da hak ettiği adıyla; POZANTI “UTANÇ” EVİ…

Evet, Pozantı’da yaşanan rezalet geçtiğimiz hafta ülke gündemine bomba gibi düştü. Kamuoyunda “Taş Atan Çocuklar” olarak bilinen birkaç çocuğun şikayetleri üzerine başlayan soruşturmalar anlaşıldığı üzere bugüne kadar pek bir sonuç vermemiş. Bunun üzerine medyaya yansıyan olay kısa sürede herkesin dikkatini çekecek kadar gündeme geldi. İktidar Partisi olan Ak Parti’nin Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik kendi seçim bölgesi olan Adana’da meydana gelen olayın üzerinde en çok duran isim olarak dikkat çekerken, Adalet Bakanı’nın hafta bitmeden ilgili Utanç Evi’nin kapatılacağını ve çocukların Ankara’da Sincan Islah Evi’ne alınacakları açıklamasıyla hafta tamamlandı. Muhalefet partilerinden de daha önce de aynı Utanç Evi’ne yönelik şikayetler olduğu, ama bunların dikkate alınmadığı, dahası suçlanan eski yöneticilerin Ankara’ya atanarak bir nevi yükseldiklerine dair eleştiriler geldi. Yine hafta sonunda olaylarda adı geçen 4 yöneticinin soruşturma süreci sonuna kadar tedbirli olarak görev yeri değişikliğiyle denetime alındıkları açıklandı. Buraya kadar her şey medeni bir ülkede böyle iğrenç bir olayla karşılaşıldığında olacak olanlara benziyor. Ama bundan sonra vahim olan başlıyor.

Öncelikle vahim olan, ülkeyle ilgili kaygıya sürükleyen şey basın, siyaset ve sivil toplum kuruluşlarının hassas bir biçimde değindiği bu önemli konuda halkın sessizliği. Evet, bir ülkenin gelecek kuşakları olarak görülen gençler Islah evi altında tecavüze, işkenceye, hakarete uğruyor ama halk en azından bence sessiz kalıyor. Kusura bakmayın ama 12 Eylül’den bahsedildiğinde aslan kesilen sol, sağ, merkez grupların acılarını paylaşan ya da bu acılar üzerinden propaganda yapan ama bu olayda kılını kıpırdatmayanlardansanız kusura bakmayın andıklarınızın adlarını da kirletmekten başka bir şey yapmamışsınızdır. Burada tecavüze uğrayan sizin çocuklarınız, kardeşleriniz, arkadaşlarınız da olabilirdi. Yani sistem yanlışsa bu yanlış da zarar gören olma ihtimali herkes için vardı. Ama gelgelelim depremde bile kararan vicdanların, yeni doğmuş çocukların ölümüne “OH” çekenlerin olduğu bir ülkede, henüz aklı ermeyen, reşit sayılmayan, yolda para bulsa devleti tarafından harcama ehliyetine bile erişmemiş kabul edilen bu çocuklar polis arabalarına taş attıkları için, birileri tarafından kullanıldıkları için her türlü muameleyi hak ediyorlar algısı yaratılması da çok zor değil.

Evet, gerçekle yüzleşelim. Tıpkı deprem Van’da olduğu için acımayan yürekler, konuşmayan diller, bu olayda da öne çıkan çocuklar hani o “Taş Atan Çocuklar” olduklarından yine acımıyor belki içten içe yine “”Oh Olsun” diyor. Bunu demiyorsanız bile bu tarz utanç dolu, yüz kızartıcı olaylarda susmak suçu onaylamaktan başka bir şey değildir. Daha birkaç gün önce herkes bu ülkede 28 Şubat’tan bahsedip kahramanlıklar anlatıyordu ya, o gün yazıp bugün bu çocuklar için yazmayan da, o gün konuşup bugün bu çocuklar için konuşmayan da 28 Şubat zihniyetinin yegane türevleri olmaktan öteye gidemez. Pek çok olayda olanın aksine bu sefer sağır, kör, dilsiz olan toplum, konuşanlar, görenler, acı duyanlar ise siyasetçiler. Bu bile bu olayda duyulan utanç da sorun yaşandığını açıkça göstermektedir.

Ha bir de bu olayda sorumlu olan, sorumlu olmayıp da ses çıkarmayanlar yarın bir gün Türkiye’de cezaevlerinde işkence var, tecavüz var, ölüm var diye rapor veren Avrupa Birliği’ne, filmler çeken yönetmenlere, kitap yazan yazarlara kaymaya sıra gelince ilk sıraya geçeceklerle aynı kişilerdir. Çünkü vicdan körelince başkasının vicdanının acı gerçeğiyle yüzleşemezler. Çünkü herkesin kendileri gibi kör, sağır ve dilsiz olmasını isterler. İşte bu olayda görüldüğü gibi birilerinin iddia ettiği gibi bu ülkenin cezaevlerinde de, karakollarında da halen bazı utançlar var. Ve bu ülkede her ne kadar halkın büyük bir kesimi kulaklarını tıkamış, gözlerini kapamış da olsa ne yazık ki halen utanılacak şeyleri yazacak olanlar, onlardan utanacak olanlar var. Bu bağlamda da kendilerini takdir ediyorum.

Türkiye isteyen görsün, isteyen görmezlikten gelsin modern çağa, temelde insanlığa yakışmayan bir muamelenin, bizzat devlet kontrolündeki bir alanda körpecik çocuklara yapıldığıyla yüzleşti. Bundan ders alırsa, denetimler, insan haklarına yönelik cezaların ağırlaştırılması (bugüne kadar benzer şeyler yapan yöneticilerin en fazla 2 yıl hapsi istenmiş), gerektiği gibi yapılırsa gerçekten ta 12 Eylül’den kalan, 28 Şubat’ta çağlayan düşünce ve duyu rahatsızlığından kurtulur. Aksi takdirde açıkça belirtelim, çocukların karakollarda dayak yediği, hapislerde tecavüze uğradığı bir ülkede ne insan haklarından, ne vicdandan, ne de insanlıktan söz edilebilir. Paşanın hani o 28 Şubat’ta “Bin yıl sürecek” dediği eğer böyle bir zihniyetse, evet halen sürüyor ve korkarım belirttiklerimi yapmazsak bu ülkede gerçekten de 1000 yıl sürecek bir Utanç asrı yaşanabilir.

Bilal ERTUĞRUL

05 Mart 2012

00:35

Read Full Post »

MALCOLM X: BİR DAVA ADAMINI ANARKEN – 2…

Yazımın ilk bölümünde Malcolm’un hayat hikayesini, gençlik ve hapishane yıllarını, İslam’la tanışmasını ve ölümünü ele aldım. Yazının ikinci kısmında ise onu anarken ondan bize kalan değerler üzerinde durmaya çalışacağım.

Öncelikle Malcolm’un öyküsünün en önemli tarafı bıkmadan, usanmadan devam ettiği “Gerçeğe ve Doğruya Ulaşma Arayışı”dır. Malcolm çok küçük yaşlarda babasız kaldıktan sonra yok olup giden dönemin siyahi gençlerinden birisi olabilirdi. Nitekim bu grubun içerisinde hapishaneye kadar düştü. Ama o farklı bir şey aramak gerektiğine de yine bu düşüşte inandı. Önceleri Hıristiyanlık ve genel toplum yapısı üzerine çok okuyan Malcolm başlarda karşı çıkmasına rağmen kardeşinin getirdiği Elijah Muhammed kitaplarına da sırf bu arayış sebebiyle yöneldi. Elijah Muhammed’in yanında en önemli kurmay olduğunda da gördüğü yanlışlıklar, içini tatmin etmeyen duruma karşı inandığı dinin en doğru halini bulacağına inandığı Suudi Arabistan’a, Mekke’ye Hac’a gitti. İşte Malcolm’un hayat hikayesi arayışın kutsallığı ve mutlu sonu er ya da geç getireceğine dair önemli bir kıssadır. Bazen olduğumuz yerde, bulunduğumuz durumda, yaptıklarımızda yabancılaşırız, farklı bir şey olması gerektiğine inanırız ama elimizdekileri riske edemeyiz ya işte Malcolm her şeyini riske edenlerden birisi. Ve tarih onun gibi riske edip, hayatlarının gayesini bulanları sıradan milyonlar arasından çekip almakta o kadar başarılı ki. Evet, büyük insanlar kim olduklarını, amaçlarının ne olduğunu er ya da geç öğrenme aşkıyla yanıp tutuşan, bu yolda hiçbir dünyevi sahipliğe boyun eğmeyenlerdir ve şüphesiz Malcolm bunlardan birisidir.

Malcolm’un arayışını taçlandıran ve farklılaştıran ise bu arayış uğruna çekilen acılar ve bunlara katlanabilmedir. Evet, dedim ya insan aramaktan, gerçeğe ulaşmaktan korkar. Bu korkunun içten gelen kaybetme korkusu sebebi dışında bir de dışarıdan gelen zorlamalara, baskıya göğüs gerememe korkusu olduğunu hepimiz biliriz. Ancak inananlar için çekilen acı kutsaldır. Mekke’de Ashab’ın çektiği acılarla kıyaslanmasa da Malcolm da doğduğu günden ölümüne kadar çok acı çekmiş, toplumun kimilerine göre hep en alt katmanından olmuş, aşağılanmıştır. Ancak o bize her insanın eşit olduğunu, üstünlüğün ya da benim deyimimle ölümden yıllar sonra özlemle anılmanın yolunun ise sadece ve sadece inandıklarını başarma mücadelesinde olduğunu göstermiştir. Malcolm’un hapishanenin karanlık köşelerinden yöneldiği aydınlığında şüphesiz en ufak bir engelde Of çekmeye başlayan bizler için güzel bir örnek vardır. Acı çekmeden, mücadele etmeden başarıya, mutluluğa, iç huzura ulaşma amacındaki biz düşkünler için şüphesiz böyle bir hayattan alınacak en güzel ders acının nasıl bal eyleneceğidir.

Malcolm’un hikayesinde tüm İslam alemi için de çıkarılması gereken ama bir türlü çıkarılamayan dersler var. Bunların en önemlisi kanımca halen Müslüman’ın kuyusunu kazma işlemini bir başka Müslüman’ın yapmasıdır. İslam alemi Kerbela’dan bu yana ne yazık ki kardeş kavgasını engelleyemedi. Halen dünyanın pek çok yerinde Müslüman kardeşler arasındaki kavgalar gerek dinin en güzel şekilde yaşanmasını engellemesi gerekse de bu güzelliğe henüz ulaşmamış diğer dinlerden insanların bu güzel dine ulaşmasını engellemesi bakımından bugün de İslam’ın ne yazık ki kanayan yarasıdır. Bir Karıncanın canının hesabını soran, en ufak bir küfür de hak dileyen bir dinin inananları ne yazık ki uzunca bir süredir girdikleri bu kara delikten çıkamamakta ve bu çıkamayış, bir nevi dünyanın güneşsiz kalması gibi her geçen gün daha kötüye gidişin engellenemeyişine sebep olmaktadır. Kerbela’da, Malcolm’a sıkılan kurşunlarda yer alan kardeş elleri temizlenmeden dahası bu kavgaların sadece birilerinin kişisel çıkarlarına hizmet dışına taşmayacağı anlaşılmadan İslam alemi ne yazık ki bu dünyada huzuru bulmayacaktır.

Ve gelelim hayatın bize verdiği derslere. Malcolm’un 40 yıla sığdırdıklarını, serüvenini acılarını, arayışlarını, ölümle burun buruna gelişlerini ama yılmayışlarını, inandığımız değerleri ölüm pahasına sahiplenmemiz gerektiğini, çünkü bu dünyada iz bırakan adamların sadece ve sadece evrensel değerlere inanmakla kalmayıp, bu değerler için can verdiğini unutmadan daha güzel bir dünya için inanmalı, çalışmalı ve asla yılmamalıyız. Ancak bunu yaparsak Malcolm gibi bu evrensel değerler için canlarını verenler huzura erer ve dünya daha aydınlık bir yer olur.

Detroit’li Kızıla Saygılarımla…

Bilal ERTUĞRUL

22 Şubat 2012

19:08

Read Full Post »

Artık eskisi kadar kahraman çıkaramadığımız bir dünyadayız. Ya da o kahramanlar bir yerlerde doğru anın gelmesi için ekliyorlar. Hal böyle olunca bazen sırf bir kahramanda bulmak için kendimizi tarihin sayfalarına bırakıyoruz. Dünyadaki en şanslı milletlerden birisi olduğumuzu anlıyoruz bu anlarda. Tarihimiz hem bu milletin hem bu toprağın bağrından çıkmış yüzlerce kahraman armağan ediyor bizlere. Kimi milletler birilerini kahramanlaştırmaya çalışırken biz onları elimizi koyduğumuz gibi buluyoruz.

10 Kasım 1938 günü hepimize olduğu gibi bana da bu kahramanlardan birinin, belki de dünyanın son kahramanlarından birinin dünyaya vedasını anlatıyor. Mustafa Kemal Atatürk ya da nüfusa ilk düşüldüğü adıyla Ali Rıza oğlu Mustafa’nın hayata gözlerini yumduğu gündür 10 Kasım. Bugün herkes onla ilgili düşüncelerini, özlemlerini, onun üzerinden başkalarına kusmak istediği kinlerini toplamış sabah 9.05’ten itibaren bunları ortalığa saçıyor. Pek az kişi ise onu bugünden bakarak anlamaya, onun bizlerle ilgili hayallerini görmeye ve o hayallerin neresinde olduğumuzu sorgulamaya cesaret ediyor.

Mustafa, Selanik’de bir göçmen çocuğu hüviyetinde doğacaktı. Doğduğu topraklar doğduğu yıllarda her ne kadar cihan devleti Osmanlı İmparatorluğu’na aitmiş gibi görünse de çocukluğunun her aşamasında artık bu diyarların elden gitmekte olduğunu, bu diyarda; Manastır’da, Batı Trakya’da, Makedonya’da çocukluğunu geçirecek son kuşaktan olduğunu için için anlıyordu. Bu anlayış erken yaşta kaybettiği babasıyla paylaşılamayan ilk gençlik anılarında olduğu gibi hep ruhunun bir yerlerine saklanacak asla birileriyle paylaşılamayacaktı. Annesine de bu yüzden çok bağlanacaktı minik Mustafa. Gördüğü, bildiği, uğruna bir şeyler yapmak isteyebileceği tek varlığıydı. Ama Mustafa annesinden önce başka bir varlığa adamayı istiyordu hayatını. O göçmen çocukların gözlerinde gördüğü gözyaşlarını dindirmek, 600 yıllık batı seferinden, Avrupa’nın yarısını yurt edindikten sonra yurtsuz kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalan milletine bir vatan bulmaya, eldeki son vatanı, milletinin ilk göz ağrısı olan Anadolu’yu korumaya adamak istiyordu kendini. Annesi bunu anlayışla karşılayacak ve küçük Mustafa dünyanın sayılı savaş dehalarından birisine dönüşeceği askeri eğitimine başlayacaktı.

Askeri eğitimi süresince de yalnız ve kitaplarda yaşayan birisi olacaktı. Belki de yaşından büyük hayalleri vardı o yüzden susuyor, yalnız takılıyordu, ya da o vatan bildiği ama göçmenliği sonuna kadar yaşadığı topraklarda azınlık olmanın, babasız kalmanın bir sonucuydu bu yalnızlığı. Bu eğitim sırasında adına Kemal ekleniyordu.  Mustafa temizlenmiş, saf manasına gelirken, Kemal eksiksiz, olgunlaşmış, tamamlanmış anlamına geliyordu. Yani çocukluğundan getirdiği saflık, içinde sakladığı parçası, artık tamamlanmış bir duygu ve düşünce adamına dönüşüyordu. U sim tercihi bilinçli miydi yoksa hocası anlık mı düşünmüştü bilemem ama bildiğim onun hayatı boyunca taşıdığı kimliğin parçalarını iyi bir şekilde anlattığıydı.

Trablusgarp’da, Çanakkale’de, Suriye’de yaptıkları onu dünya harp tarihine yazmıştır ve herkes artık ezbere bildiğinden burada değinmeye gerek yoktur. Zaten onu Atatürk yapan bu kazanılan ya da kaybedilen harpler olmayacaktı. 1919’da başlatılan Kurtuluş Savaşı’nda hem devrin şartları hem de eldeki imkanları iyi kullanmış, dahası son vatan Anadolu’yu bölmeden bir arada tutabilmişti. Öyle bir vatan sevgisiydi ki bu; devrin Yunan ve Türk orduları düşünüldüğünde rahatlıkla fethedilecek olan doğum yeri Selanik’i, çocukluk, gençlik anılarını sınırların ardında bırakmayı dahi sırf bu topraklar bir daha savaş görmesin diye bırakabiliyordu. Bu millet yurt da sulh, cihanda sulh anlayışıyla yaşasın diye gözünü kırpmadan ama içinde fırtınalar koparken kendi memleketini bırakmak bu bile onun önce neyi sevdiğini, kim için yaşadığını gösteriyordu. Zaten zamanında Zübeyde Hanım için biricik varlığı için de vatanını seçmemiş miydi? Mustafa sessiz kalıyor, Kemal karar veriyordu ama Mustafa bir köşede yine yalnız ve üzgün duruyordu. Hiç ayrılmayacaktı zaten o köşesinden. Ama Kemal görevini devretmeye hazırlanıyordu, çünkü Atatürk geliyordu.

Savaşlarda gösterdiği liderlikten sonra o küçüklüğünden itibaren okuduğu kitapların yönlendirdiği kısma geçmişti hayatında Mustafa Kemal. Yeni bir millet yeni bir vatan eski unutulmadan, yaşanan acılara, onlar hep bir yerden kendilerini izliyormuşçasına dikkat edilerek kurulacaktı. Burada Atatürk geliyordu adının sonuna. Bu onun son dönemiydi. Mustafa’da yaşanmayan çocukluk, Kemal’de bir milletin acılarını sırtına alarak ulaşılan zaferler ama eksik kalan gençlikten sonra, Atatürk ömür el verdiğince o milleti yarınlara hazırlama vazifesiyle ortaya çıkıyordu. Geçmişi yad edecek, yaşayamadığı çocukluk ve gençlik günleri için hayıflanacak vakit yoktu. Cephelerde, zor şartlarda fiziksel açıdan yıpranan beden, içerde küçük Mustafa’da hayat bulan yalnızlıkla beraber ona çok da uzun yaşamayacağının sinyallerini veriyordu ne de olsa. İşte bu gerçeği bilerek, bu ülkeyi muasır medeniyetler seviyesine çıkarmak için çalışacaktı. Gecesini gündüzüne katacaktı. Hata da yapacaktı. Hem cephede hem de masa başında ama asla hatalarından kaçarak yaşamayacaktı. Sonuçta amacını net koymuştu. Devrinin koşulları, Anadolu’da gerek fiziki gerekse beşeri sermayedeki yokluk düşünülmeden bugün kendisine yöneltilen eleştiriler bu gerçekler göz önünde bulundurulsa belki de hiç olmayacaktı. O devirde de eleştirilecek, hem içerde hem dışarıda oyunlar oynanacaktı. Ama o bunlarla da bir yere kadar savaşmayı başaracaktı. Belki o günlerde yanında birileri olsa daha kolay çıkacaktı bu savaşlardan. Ama Mustafa buna izin vermemişti. Hep yalnızdı, vatanın çocuklarını çocukları olarak görmüş onlar da babalığı tatmıştı. Birilerine eş olmayıysa belki hiç düşünmemişti. Denemişti, topluma bu anlamda da örnek olmak için denemişti ama olmamıştı. İçinde fırtınalar koparan Mustafa’yı da, yaşadıklarından, okuduklarından oluşturduğu bilgi deryasını da anlayacak birini bulamamıştı.

Ömrünün çoğunu yalnız geçiren, bu yalnızlığı bizlere bir ülke veren altın kuşağın başında, bu günleri hazırlayarak geçiren bu kahraman 10 Kasım 1938’de ölmüştü. Aslında ölüm onun için bir nevi rahata ermekti. Nihayet küçük Mustafa rahat duracağı, gözyaşlarını görmeyeceği bir yere dönmüştü. Bugün onu anmakta iyi bir seviyedeyiz ama kanımca anlamakta çok gerilerdeyiz. Küçük Mustafa’yı da, ülkeye adanmış bir yaşamı da anlamakta zorlanıyoruz. Dahası bu zorluğu 73 yıldır yaşıyoruz. Ama bence onu anlamaya da yavaş yavaş çalışıyoruz. Bu çalışmamızın sonunda onu anlarsak şüphesiz o muasır medeniyet seviyesine çıkacağız. Ve kim bilir küçük Mustafa gibi gurbet ellerinde gözyaşı döken dünya üzerindeki milyonlarca çocuğun gözyaşlarını görmemelerini sağladığımızda ona da asıl armağanımızı vereceğiz. Belki de o gün bize bir yerlerden bakmaktan vazgeçip ömründe ilk ve son kez rahat bir uykuya dalabilecek. Umarım bunu başarırız ve onun rahat uyumasını sağlarız.

Bilal ERTUĞRUL

10.11.2011

15:33

Read Full Post »

ECEVİT’İ AN(LA)MAK…

Bugün Türkiye Cumhuriyeti tarihinin gördüğü en basiretli liderlerden Bülent Ecevit’in 5. ölüm yıldönümüydü. Bazıları bugün bayram telaşıyla onu anamazken, bazıları da anma törenlerinde onu anmayı ve anlatmayı anlattı. Ben de bayram ve toplumsal önemini anlatacağım yazımı yarına sarkıtarak bugün rahmetli Başbakan’ı anlamaya ve dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Bülent Ecevit Türk siyasetine kibarlığı, kendisini desteklesin ya da desteklemesin halkın geneli tarafından saygı görmenin mümkün olduğunu en iyi şekilde gösteren liderdi.

Adli tıp profesörü bir baba ve ressam bir annenin oğlu olarak dünyaya gelen Bülent Ecevit kültürel düzeyi oldukça yüksek bir aileden geliyordu. Günümüzün Boğaziçi Üniversitesi’nin temeli olarak kabul edilen Robert Kolej’den mezun olan Ecevit Hukuk Eğitimini de, Ankara Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi’ndeki eğitimini de yarıda bıraktı. Belki de bu yarıda bırakışların en önemli sebebi onun hiçbir zaman bırakamayacağı kalemiydi. Bu kalemin peşinden gazeteciliğe doğru yol aldı. Gazetecilik ve şairlik onun ömrü boyunca bu kalemi bırakmama isteğinin hayat bulduğu alanlar oldu.

1954 yılında 29 yaşında Cumhuriyet Halk Partisi’ne üye olarak başladığı siyasi hayatında cumhuriyet tarihinin en tartışmalı seçimlerinden olan 1957 seçimlerinde 32 yaşında Zonguldak Milletvekili olarak meclise girdi. 36 yaşında Çalışma Bakanı olarak cumhuriyet tarihinin en genç bakanları arasında yerini aldı. 1966 yılında kimilerine göre devrin CHP lideri İnönü’ye rağmen CHP Genel Sekreteri olan Bülent Ecevit ve İnönü’nün sola yaklaşımları arasında büyük farklılıklar olduğu ve bu çekişmenin burada bitmeyeceği daha o günlerde kendisini gösteriyordu. CHP’yi devletin kurucusu ve sahibi olarak gören ve sol çizgisini buna göre oturtan İnönü’ye karşı, devrin Çiçek Çocukları, Türkiye’de artan devrim merkezli gençlik hareketleriyle bütünleştirdiği daha milliyetçi, devlet partisi olmak yerine halkın partisi olmayı tercih eden Ecevit’in Ortanın Solu düşüncesi artık karşı karşıyaydı. Köy, bucak, ilçe, il demeden tüm örgütleri gezen Ecevit halka daha yakındı ve bu yakınlık sonucu Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını idama götüren 12 Mart Muhtırasına tepkisi İnönü’den çok daha ciddi boyutlardaydı. İnönü muhtıracıların hükümetinde yer almayı isteyince Ecevit isyan bayrağını çekti. 1972 Kurultay’ında İnönü parti örgütlerinde Ecevit’e mağlup olunca çekildi ve Ecevit, ortanın solu sloganıyla CHP’nin başına geçti. Cumhuriyet tarihinde ilk kez parti içi demokrasiyle lider değişiyordu.

1973 seçimlerinde en yüksek oyu alıyor ama devrin düşük barajlı seçim sistemi sebebiyle ancak Erbakan liderliğindeki Milli Selamet Partisi’yle koalisyon kurarak Başbakanlığı alıyordu. Bu dönemde yerli sanayi, tarıma verilen destek ve Kıbrıs Harekatı ile milletin hafızasına kazınan Ecevit, Erbakan ve Alparslan Türkeş’in Demirel’le ittifak yapmasıyla 10 ay sonra Başbakanlığı Demirel’e bırakıyordu. Bu bana göre devrin batılı çıkarlarına hizmet etmemesi sonucu Türkiye’de yapılan ilk sivil darbeydi. Ancak halk bunu unutmuyor ve Ecevit 1977 seçimlerini % 41 gibi bir oy oranıyla kazanıp Türkiye’de bugüne kadar bir sol partinin aldığı en yüksek oy oranına ulaşıyordu. Ama bu oy oranı da onun Başbakan olmasını sağlamıyor ve Demirel-Erbakan-Türkeş koalisyonuyla 2. Milliyetçi Cephe hükümeti kuruluyordu. 11 milletvekilini Bakan yaparak transfer edip 1978’de Başbakan olan Ecevit kanımca siyasi hayatının ilk büyük hatasını yapıyor ve 1979 seçimlerinde Demirel’e ilk kez kaybediyordu. Demirel yönetiminde gelen 12 Eylül darbesi tüm siyasi liderleri 10 yıllığına yasaklıyor ve Ecevit gazeteciliğe dönüyordu.

1987 yılında yapılan referandumda halk Başbakan Özal’a rağmen, ki bu karşı duruşu da bana göre onun siyasi hayatının ilk ve en büyük hatasıdır, Ecevit ve diğer siyasi liderlere siyasete dönme şansını veriyordu. Ancak bu sefer Ecevit Demokratik Sol Parti ile dönüyor ve partisi oylarını yavaş yavaş yükseltiyordu. 1995 seçimlerinde %15 oy alarak CHP ve SHP’yi geçerek en büyük sol parti lideri oluyordu. 1999’da ülkeyi seçime götürmesi için kurulan hükümette Başbakan iken Abdullah Öcalan’ın yakalanmasıyla Nisan 99 seçimlerinden birinci parti olarak çıkıyor ve ANAP-DSP-MHP hükümetinde Başbakan oluyordu. Ülke yönetimine hazırlıksız bir kadroyla Başbakan olan Ecevit; hem 90’lı yıllarda yapılan ve benim vatana ihanet olarak adlandırdığım ekonomik başarısızlıkların yükleriyle hem de depremin ağır yüküyle karşı karşıya kalıyordu. Bu arada parti içi ihanetler ve bozulan sağlığıyla beraber ülke tarihinin en büyük ekonomik krizine sürükleniyordu. Ülkeyi zor günlerinde en ağır şartlarda imzalanan ama açıkça imzalamak zorunda olduğu İMF programıyla yönetiyor ve tüm yükü üstleniyordu. 2002 seçimlerinde halk bunların etkisiyle partisini baraj altında bırakınca 2004 başında siyaseti bırakıyordu.

Evet, ülke bir krize sürüklenmişti, evet Ecevit yaşlıydı ama o dönem görülemeyen bazı gerçekler de vardı. İlk olarak ülke 90’lı yıllarda olabileceğinin en kötü haliyle yönetilmiş ve iflas noktasına gelmişti. Depremin ağır yüküyle bugün Japonya’nın bile baş etmekte zorlandığını düşündüğünüzde depremde her şeye tuz biber ekiyordu. Dahası tüm İMF programları ülkelere ilk yıllarda çok acı faturalar çıkarırlar ve bunu da bugün Yunanistan’da Yorgo Papandreu’nun çektiği zorluklarda görüyoruz. Birkaç yıl sonra bu programlar ülkenin ekonomisini düzeltir ama kanımca Yunanistan’da da göreceğimiz gibi zor günleri yaşayan liderler hiç bu güzel günleri yaşayamazlar. Ama Ecevit’i bitiren asıl içten uğradığı ihanetti. Ama ister tarihin garip bir cilvesi diyin, ister başka bir şey o gün açıkça söylüyorum o ihaneti yönlendiren Ecevit’in en güvendiği İsmail Cem’de bugün aynı yazgıyla yüzleşen Yorgo’nun en yakın dostuydu.

Ecevit 2006 yılında hayata gözlerini yumdu. Ülkemin pek çok güzel insanı gibi değeri öldükten sonra anlaşıldı. Ama başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere bir zamanlar ona rakip olan siyasiler hep hakkını teslim etti. Belki de onu bugün en çok sevindiren artık yanlış da anlaşılsa daha çok anlaşılıyor olmasıdır. Evet Ecevit gerçekten sağlam bir vatansever ve büyük bir liderdi. Cumhurbaşkanı olması için yasa teklifi yapılmasına karşı çıkarken de, Anadolu’da Karaoğlan olarak anılırken de hep bu duruşu ona kazandırdı. Ama bugün CHP’nin onu Demirel’le anması doğrusu çok garibime gitti. Onunla hep ters istikamette giden dahası kanımca ülkenin onu yeterince anlamamasına vesile olan Demirel onu anacak son kişi olmalıydı.

Ecevit doğruları ve yanlışlarıyla ama hiçbir zaman vazgeçmediği beyefendiliği, yolsuzluğa karışmamış ve kimi densizlerce karıştırılamamış adamlığıyla bu ülkede gönüllerde yaşamaya devam edecek. Ancak bence bugün önemli olan onu gönüllerde değil beyinlerde yaşamak ve yaşatmak. Bugün önemli olan onu siyaset üstü tutup, bu ülkeyi, insanlarını onun kadar anlamak ve onlar için yaşamaya çalışmak. Umarım tüm partiler ve halkımız bunu anlar ve bir yıl sonra onu, onu anlayanlarla tüm partiler el ele anar.

Bilal ERTUĞRUL

05.11.2011

21:37

Read Full Post »