Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Başbakan’

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

TEK YOL BİRLİK…

Dünkü yazımda Türkiye’nin ve Orta Doğu’nun bugünkü resmini tamamlayıp, mevcut durumda ortada duran sorunları, bu sorunların olası sonuçlarını yazmıştım. Peki, bu sorunların üstesinden nasıl geliriz? İşte onun için de açık bir öneri. Öncelikle bölgede akan kardeş kanının 1350 yıllık geçmişi düşünüldüğünde birkaç yılda durmayacağını bilmeliyiz. Ama bu kanı durduracak tek ülkenin de Türkiye olduğu bilinciyle kendimize güvenmeliyiz. Bunun yanı sıra Suriye’de Beşar Esad olduğu müddetçe hiçbir konuda bölgede yükselemeyeceğimizi de kabul etmeliyiz. Bu durumda ilk yapılması gereken barış ya da savaş hangisini seçerse kendi yöntemiyle Esad’ın kaçınılmaz gidişini hızlandırmalıyız. Bu noktada gerekirse belli tavizler ya da söz hakkıyla dünyaya açılan tek kapısı Türkiye olan İran’ı mutlaka yanımıza almalıyız. Bunu başardıktan sonra dar anlamda Türkiye, İran, Irak ve yeni Suriye arasında bir üst düzey işbirliği örgütü kurmalıyız. Eğer mevcut sınırlar devam ettirilemiyor ve yeniden de çizilemiyorsa bunu çözmenin tek yolu yıllar önce Fransa – Almanya arasında yapıldığı gibi o sınırları kökten ortadan kaldırmaktır. Bu yolla en azından etnik sorunların çözümünü sağlayabiliriz. Aksi takdirde Irak’tan başlamak üzere kurulacak bağımsız Kürdistan üzerinden bölgede yeni bir savaş serisi doğması kaçınılmaz olacaktır. Her ne kadar kurulacak devlet Araplara nazaran Türkiye ve İsrail’e daha yakın olacak olsa ve İsrail’in uzun vadeli planlarında yer almasa da bu devletle beraber doğacak sorunlardan en çok etkilenecek olan ülkede Türkiye’dir. Dahası bahsettiği birliğin oluşumunda Türkiye’yle ilişkilerinde bir aşiret liderinden disiplinli ve pratik bir devlet başkanı kimliğine dönüşen Barzani’nin de hoşlanacağı son dönemdeki tavırları dikkate alındığında çok açıktır. Etnik sorunların çözümünden sonra liderliği güçlenen Türkiye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde Arap Dünyasında artan popülaritemiz ve muhafazakârlaşmayı da kullanarak yine hızla artan Arap Milliyetçiliği’ni de bu potaya katmalıyız. Burada en önemli sorun Arap Milliyetçiliğinin mutlaka muhafazakar kanadının kullanılıp daha ılımlı bir çizgiye çekilmesidir. Bu noktada uygulanacak muhafazakar tonajda da bölgeden çıkmış El Kaide benzeri yapılanmaların unutulmaması, her hangi bir şekilde şiddete kayacak aşırılıkların engellenmesi şarttır. Bunu başarabilirsek Orta Doğu tekrar barışa, huzura ve medeniyete kavuşur. Yok başaramazsak bu kan durmaz ve emin olun gün gelir bize de bulaşır. İşimiz zor, yükümüz ağır ama şunu bilmeliyiz ki;

“Orta Doğu’da akan kardeş kanı durmalı ve güneş bir zamanlar ayrılığına dayanamayıp göz yaşları döktüğü bu topraklara dönemli… Bunu da ya biz yaparız ya da biz yaparız…”

Bilal ERTUĞRUL

26 Nisan 2012

00:13

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 2…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 2…

SORUNLAR VE TESPİTLER…

Dün yazdığım dış politika analizimin ilk yazısında Türk Dış Politikasının tarihsel perspektifini 1923 sonrası dönemden itibaren ele almış, Ak Parti döneminde yaşanan gelişmeler ve bu bağlamda arabulucu ülke konumundan lider konumuna nasıl yükseldiğimizi açıklamaya çalışmıştım. Bugün bu statüyü biraz daha açacak yaptıklarımıza, yapacaklarımıza, karşılaşacağımız zorluklara ve bunlara olası cevaplarımıza değineceğim. Bu analizi yaparken de temel bazı kavramsal gerçeklikler üzerinden bölümlendirmelere gideceğim.

1 – Komşularla “0” Sorun Politikası Miladını Doldurmuştur

Kanımca Türk Dış Politikasının bugün ilk olarak kabul etmesi gereken husus Komşularla “0” Sorun politikasının süresini doldurduğudur. 2002 sonrası ilk döneminde Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun geliştirdiği konseptiyle bu politika Türk Dış Politikasının 60 yıllık TARAFSIZLIK ya da diğer adıyla ETKİNSİZLİK putundan sıyrılmasını sağlamıştır. İlk yıllarından İsrail ve Suriye üzerinden oldukça iyi yönetilen politika Ermenistan’la yapılan protokollerin iflasıyla ilk önemli başarısızlığını almıştır. Gerek Ermenistan ve Türkiye iç kamuoylarının bu adımlara hazır olmaması gerekse de Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Karabağ sorununun çözülmemiş olması bu protokollerin yürümemesinin asıl sebeplerini oluşturmuştur. Yüzyıllık Türk – Ermeni, en az 50 yıllık Kıbrıs sorunları masadayken bu politikanın kısa dönemde etkinlik sağlamak dışında başarısız olacağı herkesin kabulü olmalıdır. Bu politikanın geçerliliğini yitirmesi korkulduğu gibi ülke açısından olumsuz değildir. Aksine bu son bir sonraki maddede belirteceğim Bölgesel Liderlik konseptine de önemli bir katkıda bulunmuştur.

2 – Türkiye Artık Bölgesel Liderdir

Komşularla “0” sorun politikası süresince arabulucu rolüne soyunan Türkiye için bu politikanın sonlandırılmasının en önemli nedenlerinden bir diğeri de bölgesel liderliğin ülke istesin ya da istemesin artık kaçınılmaz olmasıdır. Geleneksel anlamda Kuzey Afrika’dan doğuda Afgan dağlarına batıda Viyana kapılarına kuzeyde Moskova steplerine kadar olan bölgenin en önemli aktörleri bugün Mısır, Suudi Arabistan, Sırbistan, Türkiye ve İran isimleri altında toplanmış olan devletlerdir. Sırbistan’ın Bosna ve Kosova savaşlarıyla kendi sonunu hazırlaması, Mısır’ın Mübarek yönetiminde iç meselelerde kaybolması, İran’ın devrim sonrası küresel dışlanmışlığı ve devrim ihracı korkusuyla bölgesel dışlanmışlığı, son olarak da Suudi Arabistan’ın bölgede artan demokratikleşme isteğinin önündeki en önemli engel olması zaten Türkiye’yi bu rol için tek ülke yapmaktaydı. Bunlara ek olarak Ak Parti döneminde yapılan başarılı kültürel yayılma, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’da vuku bulan yegane Bölgesel Lider imajı ve ekonomik güçlenmeyle bu rolün taşınabileceği de gösterildi. Artık en azından Başbakan sağ oldukça bu görevin ve gücün red edilemeyeceği bundan sonraki dış politikamızın temeli olmalı ve adımlar da buna göre atılmalıdır.

3 – Bölgesel Liderlikte En Büyük Zorluk: Mevcut Sınırların Korunması Politikası

Bölgesel liderlik güç verir ancak güç sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Bugün karşılaşılan bölgesel sorunların bizi bu derece ilgilendirmesi de bu sebeptendir. Bölgesel sorunlarda ülkeden ülkeye farklı politikalar uygulasak da temel önceliğimizin mevcut sınırların korunması olduğu çok açık bir şekilde ön plana çıkmaktadır. Ancak daha önceki yazılarımda da ele aldığım gibi 1920’lerde cetvelle her hangi bir etnik ya da kültürel ayrım fark edilmeden kardeşleri farklı ülkelerde bırakan sınırların korunması mümkün değildir. Şüphesiz mevcut sınırların değişmesi bizi de uzun dönemde zor durumda bırakacak ve bu açıdan bakıldığında politikamızın doğru olduğu düşünülebilir ama az sonra sıralayacağım iki farklılık bu politikanın sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Ve kanımca sınırların korunması bir yere kadar sürdürülüp daha sonra ya bölgesel bir birlikle ülke sınırları önemsizleştirilmeli ya da sınırlar yeniden bir şekilde (savaş ya da barış) yeniden belirlenmelidir.

4- Bölgenin En Önemli Farklılıkları ve En Hassas Noktalar

Mevcut sınırların korunamayacağı düşüncesi bugün oluşmuş bir düşünce değildir. 1920’lerde bu sınırları çizenlerin çok iyi bildiği ama bilinçli bir şekilde bölgenin kucağına bıraktığı bir bombadır. Bölgede sınırlar belirlenirken dikkat edilmesi gereken önemli farklılıklar etnik ve dini farklılıklardır. Etnik anlamda bölgede Türkler ve Araplardan sonra en kalabalık grup olan Kürtlerin Türkiye, Suriye, Irak ve İran arasında 4 ayrı ülkeye dağılmış olma durumları en önemli sorundur. Irak’ta görüldüğü gibi Kürt gruplar ve olası Bağımsızlık istekleri bölgedeki ülkelerin dış müdahaleye en açık noktasıdır. Bu zayıflık dün Irak’ta başarılı olmuş, Türkiye ve İran’da ise devletlerin uzun süredir başını ağrıtan nokta olmuştur. Irak bölünsün ya da bölünmesin Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti’nin varlığı artık realitedir. Bu durumda daha önce sadece hayal olarak algılanan bir durumun realiteye dönüşmesi ülkelerdeki ayrılıkçı hareketler için önemli bir destek noktası olacaktır. Zaten Türkiye’nin Irak’ın resmi olarak bölünmüşlüğünün resmiyete dökülmesini istememe sebebi de budur. Ancak fiiliyat her zaman er ya da geç resmiyete dönüşür. Bu durumda bölgede uzun süreli bir çözüm olması için yukarda bahsettiğim Bölgesel Birlik zorunlu bir yöntem olarak ortaya çıkabilir. Tabi bunun için özellikle Suriye’de yönetimin değişmesi ve Irak’taki İran etkisinin kırılması gerekir.

İşte bu noktada da bölgenin ikinci önemli farklılığı ortaya çıkar. Her ne kadar ülkemizde Alevi vatandaşlarımızın devlete bağlılığıyla ayrımcılığa yönelmese de mezhepsel farklılık olarak adlandırılabilecek Sünni – Şii ayrımı bölgenin üzerinde oturduğu ikinci bombanın adıdır. Suriye’de Sünni çoğunluk Şii yönetim, Irak ve İran’da hem çoğunluk hem de yönetim olarak Şiilik mevcuttur. Ancak özellikle Suriye ve Irak’ta İran etkisinin açıkça hissedilmesiyle ciddi bir ayrım ortaya çıkmıştır. Yemen ve Bahreyn gibi ülkelerde ise Şii çoğunluğun Suudi Arabistan destekli Sünni yönetim karşıtlığı artık açıkça ortada durmaktadır. Kardeşin kardeşi katliyle Kerbela’dan bu yana durmayan bu kan bölgesel liderlikte en önemli sorunlardan birisi olacaktır. Özellikle İran’dan dolaylı ağızlardan, Irak’tan da İran yönlendirmesiyle açıkça yükselen Türkiye’nin Sünni bloğa yaklaştığı eleştirileri dikkatle incelenmelidir. Bu noktada nasıl bir denge oluşturacağımız Bölgesel Liderliğimizin en önemli noktası olacaktır. Eğer başarılı olursak Bölgesel Lider oluruz. Ama başarısız olursak Sünni blokta Arabistan güdümüne girmekle karşı karşıya kalırız.

Not: Yazı dizimin son yazısında mevcut sorunların bana göre tek çözüm yolunu yazacağım.

Bilal ERTUĞRUL

25 Nisan 2012

22:19

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 1…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 1…

Malumunuz son günlerde dış politikayla yatıp dış politikayla kalkmaya başladık. Arap Baharı’yla geçen 2011 yılından sonra Bahar’ın son ulaştığı yer olan Suriye’de hiç de beklemediği ölçüde sert bir karşılık bulması, dahası başta İran ve ondan dolaylı olarak Çin ve Rusya’nın Beşar Esad’a verdikleri desteği çekmemesiyle sınırlarımızda çiçeği burnunda bir sorun doğdu. Bunun yanında Irak’ta İran destekli Şii yönetimin artan baskısıyla kendilerini Türkiye’nin yanında gören Sünni ve Kürt yöneticilerin Türkiye’den yardım ve görüş almaları derken İran’la olası savaş ve Nükleer Müzakereler bile gündemde hızla gerilere kaydı. Ben de sizlere bugün bu dış politika denkleminde nerede olduğumuzu uzun vadede nereye gidebileceğimizi yazmak istedim.

Öncelikle Türk Dış Politikası’nın bugününü anlamak için devletin kuruluş dönemine gideceğim. Yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman yönetici kesimin pek çoğunda Osmanlı’nın temel yıkılma sebebi olarak Batı’da yaşanan gelişmeleri takip edememesi ya da doğulu köklerinden ayrılamaması inancı vardı. Bunun yanında çoğunluğu asker olan yeni yönetim Araplardan gerek 1. Dünya Savaşı’nda gerekse de sonrasında ciddi bir ihanet gördüğüne inanmakta, diplomasi bunu unutulmaması gereken bir gerçek olarak belleğine kazımaktaydı.

1923 – 1938 arası Atatürk dönemi dış politikasının bana göre en temel ilkesi; “Güçlü oluncaya kadar dayan ve güçlü olmak için Batı’ya yaslan” olarak ele alınabilir ki bu da dönemin koşulları düşünüldüğünde pek de yanlış bir politika olarak sayılmazdı. Bu bağlamda Milletler Cemiyeti üyeliği uğruna Sınırlarımızın, özellikle güney sınırlarımızın, her hangi bir kültürel unsur yani din, dil, mezhep unsurları göz önünde bulundurulmadan çizilmesine de Osmanlı’dan miras kalan topraklarda her hangi bir hak iddia etmeyi bırakın bu toprakların Türkiye için yasak bölgelere çevrilmesine de göz yumuldu. Bu sürecin sonunda batılılaşma da tam anlamıyla başarılamadan 2. Dünya Savaşı çıkageldi. 1938 – 1945 yılları arasında 50 yıllık müttefik Almanya ve yeni süper güç ABD – Sovyetler Birliği arasında seçim yapamayan Türk dış politikası için denge dönemi de başlıyordu. Denge en temel anlamıyla taraf olmamak ya da söz sahibi olamamak anlamına da geliyordu. 2. Dünya Savaşı sonrası Stalin’in erken davranıp Kars ve Ardahan illeriyle Boğazlar üzerinde söz hakkı istemesiyle Türk dış politikası seçeneksiz bir şekilde batılıların kucağına atılıyordu. Menderes döneminde ekonomik anlamda desteklenen batılılaşmanın özellikle evrensel liberal değerler olarak atfedilen insan hakları ve demokratikleşme alanında desteklenememesiyle dış politikada uzunca bir süre sürecek bocalama dönemi de başlıyordu.

Pek çok konuda kararsızlığın ve güdümlenmenin ötesine geçemeyen politik anlayış Kıbrıs Müdahalesi’yle kucağında uzun yıllar sürecek bir sorunu da buluyordu. Nihayet Özal döneminde kendisini kuşatan kalıplarını yıkmaya çalışan politika bu sefer de çağın konjonktürünü karşısında buluyordu. Özal liberalleşmeye paralel olarak özellikle bölgesel anlamda aktif bir dış politikaya yönelmek istiyor, bu yönde adımlar atıyordu. Ancak uzun süre halen eski kalıplarda düşünen askeri vesayetin altında olması, Sovyetler Birliği’nin varlığıyla özellikle Orta Doğu ve Kafkaslar da gerekli adımların atılamaması sonucu bu ilk “KABUK KIRMA” operasyonu başarısız oluyordu.

Benim kayıp yıllar olarak nitelendirdiğim 1993 – 2002 yılları arasında içerdeki sorunlardan dünyanın dönüşümüne ayak uyduramayan Türk Dış Politikası nihayet 2002 sonrası kendisine yeni bir yol çizmeye başlıyordu. Ahmet Davutoğlu yönetmenliğinde oluşturulan yeni dış politikanın temeli “KOMŞULARLA “0” SORUN” ilkesine dayanıyordu. Dahası ekonomik ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesiyle Türkiye’nin ekonomik ve askeri gücünün çok ötesinde bir konum kazanması amaçlanıyordu. Bu bağlamda tüm adımları mahvedecek 1Mart Tezkeresi’nin reddedilmesi ve Avrupa Birliği yolunda atılan demokratikleşme adımlarıyla ülke yavaş yavaş kabuğunu kırıyor, tekrar bir zamanlar tek merkezden yönettiği topraklarda adından söz edilir bir konuma yükseliyordu. Öncelikle “0” Sorun politikası kapsamında bölgenin tüm aktörleriyle iyi ilişkiler geliştirilmeye çalışılıyor, Türkiye herkesin güvendiği bir diplomasi ülkesi olmaya doğru yol alıyordu. Ancak bir anda gelişen bazı olaylarla ülke tamamen farklı bir yöne doğru yol aldı. Birkaç yıl önce tüm gücünü diplomasiden bulan dış politika bu sefer ekonomi, kültür gibi diğer güç parçalarını da arkasına alıyordu. Peki, bu dönüşüm nasıl yaşanıyordu. İsterseniz bu bağlamda bazı kritik dönüşümleri sizlerle paylaşayım.

Bence Türkiye’yi bölgede aracı ülke konumundan lider ülke konumuna yükselten bu sebeplerin başında bölge ülkelerinde yaşanan iç politik gelişmelerin etkisi yadsınamayacak kadar büyüktür. Bu değişimlerden bazıları “0” sorun politikasının sürdürülemeyeceğini gösterdiği için Türkiye’yi bir politika değişimine sürükledi. İsrail’de aşırı sağın güçlenip iktidarı almasıyla bölgedeki zulmün ve anlaşmazlığa olan inancın artması sonucu hem İsrail’le mevcut yöneticilerle var olan Müttefik ve dostluk ilişkisinin sürdürülemeyeceği görülmüş hem de Arap dünyasında artan tepki bir seçim zorunluluğu getirmişti. Aynı zamanda Arap Dünyasında artan tepkinin lidersiz olduğu ve bunun da bir fırsat olduğu ortaya çıkmıştı. İşte bu lidersizlik Başbakan’ın “One Minute” çıkışıyla çözülüyor, Türkiye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan aranan lider olarak ortaya çıkıyordu. Yine Ermenistan’da Karabağ kökenli sağ yöneticilerin yönetime gelmesi ve olası çözüm hamlelerini boşa çıkartmalarının garantilenmesiyle “0” sorunun bir ayağının daha sürdürülemeyeceği anlaşılıyordu. Yine Suriye’de sertleşen yönetimle ilişkilerin sürmeyeceğinin ortaya çıkması da benzer değişimlere örnek olarak verilebilirdi.

Bu ülkelerin iç değişimleri dışında küresel konjonktürde meydana gelen bazı değişimlerde Türkiye’nin dış politikasında değişime destek oldu. ABD’de Orta Doğu’da aktör olma hevesiyle yanıp tutuşan Bush yönetimi yerine sorunlarda bölgesel destek arayan, sorunları bölgede çözmek isteyen Obama yönetiminin göreve gelmesi bence en önemli destek noktası oldu. Kanımca Bush yönetiminde Orta Doğu’da bu güçlü lider ülke profiline asla izin verilmezdi. Bundan sonra Avrupa Birliği’nde yaşanan ekonomik krizle beraber Türkiye’de birliğe yönelik yaklaşımın değişmesi ve dahası birliğin bu iç sorunlarına paralel olarak güçlenen Türkiye üzerinde uzun süredir sürdürdüğü güdümleme yetisini kaybetmesi de prangaların atılmasını kolaylaştırıyordu. Ve son olarak dünyada artan iletişimin bir sonucu olarak ortaya çıkan Arap Baharı’nda bir anda son 10 yılda sağladığı ekonomik başarı, 90 yılda eksikte olsa kısmi derecede başarılan demokratik ve modern ülke duruşuyla örnek ülke statüsü kazanması Türkiye’nin lider ülke olmaya doğru konumlanmasına önemli katkılarda bulundu.

Peki, şimdi nerdeyiz, ne yapıyoruz, ne yapmalıyız ve ne tür zorluklarla karşılaşacağız? Bu soruların cevabını da devam yazısında sizlerle paylaşacağım.

Bilal ERTUĞRUL

24 Nisan 2012

22:09

Read Full Post »

TÜRKİYE’DE MUHAFAZAKÂR KİMDİR?…

TÜRKİYE’DE MUHAFAZAKÂR KİMDİR?

Dün yazdığım yazıdan sonra azı arkadaşlardan muhafazakâr kesim olarak kimi kast ettiğimi daha açık şekilde ortaya koymam gerektiğini belirten yorumlar aldım. Ben de bunun üzerine bana göre kendimi de dâhil ettiğim Türkiye’de ki Muhafazakârlığı tanımlamak istedim.

Bizdeki muhafazakâr kesim hayatta temel referansını İslam dini ve ona bağlı geleneksel yaşam stilinin muhafazası üzerine kurmuş olan ancak bu muhafazada Avrupa ya da Amerikan muhafazakârlarının aksine özellikle ekonomik anlamda gelenekselden moderne geçiş değişimine karşı durmanın ötesinde öncülerinden olan kuşaklar boyu inancın içselliğine dem vuran ama özellikle son dönemde içsellikten şekilciliğe kayan, ümmet anlayışını millet anlayışının önünde tutarak uzun süre memleketin kardeşliğine gerçekten inanan ve bu kardeşliğin korunmasında en önemli rolü oynayan ama yine son dönemde ulus devlet iktidarının ele geçirilmesinin de etkisiyle Türk – İslam Birliği yolunda muhafazasına ulusal kimliği de katan, ekonomik kalıplarını kırıp son 30 yıldır Türkiye’nin ekonomik yükselişinin merkezinde yer alan, İstanbul’a uzun süre erişilmeyecek bir sevgili gibi bakan ama sonunda onu kendisine eş yapmayı başaran, Anadolu’yu her baş sıkışıklığında koynunda güzel bir uykuya dalınacak olan, her darda kalındığında kendisine kucak açacak bir Ana olarak gören, ilahide kendini kaybeden ama son bir isteği olsa uzak diyarlardan bir türkü isteyen, çayı, bayram sahları topluca kılınan bir namazı kimliğinin ayrılmaz bir parçası sayan, ne kadar zengin olursa olsun, çocukları akranları gibi ne kadar tatil hayaliyle yanarsa yansın o bayram sabahları mezarlık ziyaretleri olmadan rahat bir nefes alamayan, bir Kurban sabahı yapılan ilk kebaptan aldığı tadı başka hiçbir yemekten almayan, el öpmenin manasını derinliklerinde yaşayan kesimdir.

Bu kesimin siyasi çizgisine ve devletle ilişkisine bakıldığında ise Osmanlı döneminde devletle pek bir ilişkisi olmayan, devletin de sözün özü yıkılma dönemine ya da 2. Abdülhamit’e kadar adam yerine koymadığı ama bir şekilde yaşayıp giden, 2. Abdülhamit sonrası dönemde azınlık isyanları, savaşlar, ülkenin işgali derken memleket meselelerinin bir şekilde dönüp dolaşıp artık kendilerini etkileyeceğini idrak eden, bu dönemde Sütçü İmam, Kazım Karabekir gibi kendi kahramanlarını yavaş yavaş çıkaran, cumhuriyetin kurulmasıyla kurucu ideoloji tarafından ülke yönetiminde yer bulunması uygun görülmeyen, 1930 yılındaki Menemen Olayı sonrası devlet tarafından baş ideolojik düşman ilan edilen, kendisi de bu düşmanlığa karşılık yeni devletle gelen neredeyse hiçbir değişimi kabullenmeyen, dahası bu kabullenmeyiş üzerinden bir isyan ruhu oluşturan, önce Demokrat Parti sonra Adalet Partisi ve son olarak da Anavatan Partisi gibi temelde Liberal – Muhafazakâr olduğunu iddia eden ama özde Kapitalist – Statükocu partilerden öteye gidemeyen partiler içerisinde kendisine yer bulmaya çalışan, bu hareketlerin bir şekilde darbelerle gönderilmesi sonucu Refah Partisi’yle iktidara kendi partisiyle ve kimliğiyle gelen ama bu sefer çok daha kısa sürede devletin asıl sahibi olduğunu iddia eden Beyaz Türkler ve Ordu tarafından hak edilmişinden vazgeçtirilen ama bu sefer yılmayan, son olarak da Ak Parti çatısı altında Refah çatısı altında yaşadığı Meşruiyet sorununu da göz önünde tutarak bu sefer liberallerin misafiri değil ev sahibi olarak kurdukları ittifakla iktidarı ele geçiren, yolun yarısına ya da Cumhuriyet mitinglerine kadar liberallerle ülke tarihinin her anlamda en başarılı dönemine imza atacak olan ittifakı sürdüren ama o tarihten sonra bu ittifaktan da vazgeçip yalnız başına iktidarını sürdüren kesimdir.

Evet, bana göre Türkiye’de muhafazakar ideoloji bu kesim tarafından benimsenmiştir. Yazının başında kendimi de bu gruba dahil ettiğimi belirtmiştim. Ben de bahsi geçen tecrübelerle damıtılmış bir düşünce ikliminin meyvesiyim. Liberalizm ve demokrasinin evrensel değerlerinin muhafaza ettiğim lokal değerlerimizle birleştirdiğim düşünce yapımdan sizlere sesleniyorum. Yazdığım yazılarda bu süzgecin etkilerini de dikkate alırsanız sevinirim…

Bilal ERTUĞRUL

21 Nisan 2012

16:19

Read Full Post »

KİM KİME BENZİYOR…

KİM KİME BENZİYOR…

Sanırım geçtiğimiz yıl yaz aylarıydı muhalif köşe yazarlarından Bekir Coşkun’un bir köşe yazısında gözüme ilişen bir yorum vardı. Bekir Coşkun bazen kendisiyle aynı ideolojik çizgiden gelen gençlerin kendi hayat tarzlarının değişeceği, onun yerini kendi deyimleriyle dinci, gerici bir yapının almasından korktuklarını ilettiklerini kendisinin de buna karşı “Üzülmeyin, biz onlara benzemeyeceğiz, asıl onlar bize benzeyecek…” dediğini aktarıyordu. Dün sizlerle paylaştığım anketten sonra aklıma gelen bir düşünce üzerine bugün de sizlerle bu yorumu ve bu yoruma dayanarak Türkiye’de kimin kime benzediğine dair bir yazı yazmak istedim.

Öncelikle Türkiye’de yaşam tarzları üzerinden, ideolojik çizgilerine de dikkat ederek iki ana gruplandırma yapacağım. Halkı gruplara ayırma esas itibariyle her zaman karşı çıktığım bir yöntem olsa da Ak Parti iktidara geldiğinden bu yana uzun süredir dillerde olan bu yaşam tarzına müdahale ve yaşam tarzı dönüşümünü açıklamak için bu gruplandırmaya mecburum. Öncelikle bence bugünün Türkiye’sinin 2 ana grubu var. Birinci grup bazı kesimler tarafından Beyaz Türkler, bazı kesimler tarafından Cumhuriyet’in kurucu ve asıl sahipleri olarak adlandırılan gruptur. Bu grubun temel özellikleri batılı değerler üzerinden kurulmuş Cumhuriyete, Atatürk ilke ve inkılâplarına bazen aşırıya kaçan bağlılık, ulusal kimlik ve ulus devlet anlayışıdır. Bugün partisel anlamda CHP ve MHP çizgisi içerisinde bulunan bu grup kimilerine göre 80 yıl iktidarda kalmıştır, iktidardan ayrıldığı dönemlerde ise askeri darbelerle geri dönmüştür. Diğer grup ise kendisini “MUHAFAZAKÂR” olarak adlandıran, Cumhuriyetin tamamen batıcı çizgisini hiçbir zaman kabullenmemiş, muhafazakârlığı genelde dini değerlere bağlılık olarak algılayan, son 10 yıldır Ak Parti’yle beraber iktidara gelmiş Milli Görüş ve Cemaat olarak iki ana gruptan oluşan gruptur.

Son zamanlarda toplumsal baskı yaptığı iddia eden ikinci grup yaşam tarzının tehdit altında olduğunu iddia eden ise birinci gruptur. Peki, o kadar ki memleketin büyük düşünürlerinden ya da muhalefet boşluğu sebebiyle muhalif olanlarından Fazıl Say’ın ülkesini terk etmesine yol açacak bir baskı var mıdır? Ya da daha açık bir ifadeyle Türkiye dönüşmekte midir? Dönüşmekte ise nasıl bir dönüşüm yaşanmaktadır? İşte bu sorulara cevap ararken genelde sosyal medya, halkın özellikle üniversite yıllarımda gördüğüm dönüşümünü dikkate aldım ve bazı fikirler oluşturdum. Bunlar neler mi, paylaşalım…

Öncelikle gerçekçi olalım Türkiye ciddi bir dönüşümden geçmektedir. Bundan 15 yıl önce şiir yazdığı için hapse giren Recep Tayyip Erdoğan Başbakan, Kürtçe şarkı söyleyeceğini iddia etmesi üzerine memleket tarihinin en bilinçli linç kampanyasına tutulan Ahmet Kaya kimilerine göre bir kahraman, en azından herkese göre mağdur, 15 yıl önce tası tarağı toplayıp giderken arkasından sövülen Erbakan bir siyaset kahramanı olarak adlandırılıyor şu günlerde. Bu değişimler kolay değil. Bunların dışında pek çok kişinin “Benim annemin de başı örtülüydü, ben de küçükken Kuran kursuna gittim, Başbakan hapse giderken onun yanında ben durdum, 28 Şubat ve 12 Eylül olduğunda hep karşı durmuştum…” tarzı açıklamaları da bu değişimin dile gelmiş hali. Bu açıdan baktığımızda sanki değişimin birinci gruptan ikinci gruba doğru olduğunu yani beyaz Türklerden Kara Türklere, birinci Cumhuriyetçilerden ikinci Cumhuriyetçilere doğru olduğu görülüyor. Zaten baskı olduğunu, dönüşümün gönülsüz olduğunu belirtenlerde asıl dönüşümün böyle olduğunu iddia ediyor.

Ama ben bu noktada farklı düşünüyorum. Çünkü bence söz ve şovda dönüşüm bu yöndeyken, özellikle genç nesillerde dönüşüm tam tersi yönde. Yani tıpkı Bekir Coşkun’un iddia ettiği gibi karalar Beyaz olmaya çalışıyor. Peki, nasıl böyle bir iddia da bulunabiliyorum. Bunu da açıklayayım.

Öncelikle dönüşüm yaşanıyor çünkü toplumda para, mevki ve makamlar el değiştiriyor. İkinci grubun 40 yaş üstü kesimi bunların hepsini ele geçiriyor. Buraya kadar çok normal, çünkü 10 yıldır iktidarda olan bir kesimin bu güçleri ele geçirmesi her yerde olan türden bir gerçeklik. Ancak, asıl dönüşüm alt kesimde yani gençlerde yaşanıyor. Kendisini muhafazakâr, cemaat mensubu, milli görüşçü ne olarak ifade ederse etsin ikinci grubun genç kuşağı hızla birincisine benziyor. Örnek verecek olursak lüks cumhuriyet balolarının yerini milyarlık iftar yemeklerinin alması nasıl bir dönüşüm sizce? Ya da dün bikiniyle birinci grubun dergilerine çıkan mankenlerin bugün eşarpla ikinci grubun dergilerinde boy göstermesi sizce ne tür bir dönüşüm.

Muhafazakâr kesim olarak adlandıracağım ikinci grubun genç kuşağı acıyla dolu bir ömür süren ama sonunda iktidarla lütuflandırılan orta ve yukarı yaşlı kuşakla Cuma ve Bayram namazlarını beraber kılabilir, tutmadığı orucun iftarını açabilir ya da kurbanda onun yanında durabilir, evde içmediği sigarayı, alkolü ya da her hangi bir şeyi dışarıda içip akşam kendisine ait son model arabasıyla eve bir şekilde 12’den önce dönebilir ve namaz ve okumayla meşgul baba onun da birgün kendi yoluna döneceğine inanabilir ama açık söyleyeyim böyle giderse bu babalar bu çocukları tanımayabilir.

Peki, neden bu dönüşüm ters yönde olduğunu iddia ediyorum diye halen soracak olursanız biraz da siyasi konulardaki yaklaşımlara değinelim. Bu dönüşüm o kadar hızlandı ki artık herkes darbecilere düşman, artık herkes demokrat ama kimse seçim barajına karşı değil, muhafazakâr gelenekte yer alan ümmetçilik anlayışıyla herkes kardeş ama herhangi bir azınlık ismi rahatsız edici olmaktan öte değil. Aynı şekilde adalete yaklaşımda da dönüşüm çok net. İkinci grup özgürlükçü olmayı çektiği acılarla öğrenmişti. Ancak bugün gençler acı çektirmenin peşinde. Öyleyse ne fark var arada? Ya da kim kime benziyor. Açık söyleyeyim kimse kimseye benzemiyor. İktidar ve onun verdiği güçlerle gelen antidemokratik, insan hakları ve özgürlük düşmanlığı yerli yerinde duruyor. Gücün sahipleri değişiyor ama güç sahibini kontrol ediyor. Tabi bu kontrolde dünün de bugünün de dalkavukları köşe başlarını tutmuş leş kargalarını aratmıyor. Bu dalkavuklar gitmeden de büyükler ne acı çekerse çeksin gençler hep uzun zaman önce konmuş olana benzeyecek ve aslında hiç bir şey değişmeyecektir. O yüzden 1. grubun korkmasına gerek yoktur dönüşüm sadece sayılarını arttıracaktır.

Bilal ERTUĞRUL

20 Nisan 2012

22:25

Read Full Post »

BİR ANKETİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ…

BİR ANKETİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ…

Geçtiğimiz günlerde yaşadığımız yoğun siyasi gündemden sonra halkın belli konulardaki düşüncelerinde değişiklik olup olmadığı, önemli konularda neler düşündüğünü eminim benim gibi sizde merak etmişsinizdir. İşte bu merakımızı giderecek bir çalışma GENAR araştırma şirketi tarafından yapıldı. Son dönemde gündemde olunan pek çok konuda halkın görüşlerine başvurulan çalışmada belli kalemlerin önemli olduğunu düşünüyorum ve bugün sizlerle bu sonuçlar üzerindeki düşüncelerimi paylaşacağım.

Anketin başlangıç sorusu olası bir genel seçimde oyların nasıl dağılacağına yönelik. Bu soru Genar’ın geçen yıl Ağustos ayından bu yana 3 aylık arayla yaptığı 4 ankette de neredeyse aynı şekilde cevaplanmış. Görülen o ki bugün seçim olsa Ak Parti %50, CHP %26, MHP %13, Bağımsızlar ya da BTP’ de %6 oy oranında olacaklar. Yani geçen yıl 12 Haziran’da durum neyse bugün de aynen öyle. Bu noktada Türk siyasetinde bir istikrar mı yoksa alternatifsizlik durumu mu olduğunu daha sonraki sorulara verilen cevaplarla ele alacağız. Şimdilik bu noktadaki çıkarımımız siyasi tercihlerin 1 yıldır değişim göstermemiş olduğudur.

Anketin cevap aradığı bir başka konu ise halkın hükümetin performansına nasıl baktığı olmuş. Belirlenen belli başlı alanlarda performansın 100 üzerinden değerlendirilmesi istenmiş. Burada Sağlık Hizmetleri 67, Sosyal Yardımlar 61, Eğitim 59 puan ile en başarılı alanlar bulunurken, demokratikleşme ve terörle mücadele puansal anlamda partinin aldığı desteğin gerisinde kalmış ve 50’yi aşamamış. Dış politika ve ekonomi ise 55 civarında destek bulmuş. Bu sonuçların geçen 4 anketteki sonuçlarla kıyaslamasını yaptığımızda Ağustos 2011’den bu yana hükümetin başarılı bulunmasının her alanda oransal anlamda azaldığını, özellikle demokratikleşme ve eğitimde 8 ayda yaşanan 5 puanlık kayıplar diğer sorularda gelen cevaplarla birleştiğinde ortaya anlamlı ve hükümetin dikkat etmesini gerektirecek bir tablo çıkartıyor.

Liderlerin başarılı bulunup bulunmadığı sorusuna verilen cevaplar partilere verilen destekle paralel giderken Cumhurbaşkanı olarak kimi görmek istedikleri sorusunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan %30 ile ilk sırada ve en yakın adaydan 20 puan yukarda gözüküyor. Ancak listede mevcut Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün olmadığını da belirtmem gerekiyor. Buna rağmen Başbakan’a verilen destekle Cumhurbaşkanı olarak görmek isteyenler arasındaki fark Ak Parti seçmeninin önemli bir kısmının onu Başbakan olarak görmeye devam etme isteğini açıkça ortaya koyuyor.

Ülkenin en önemli sorunu nedir sorusunda terör, işsizlik ve ekonomik sorunlar ilk 3 sırada yer alıyor. Ancak geçen Ağustos ayında terör eylemleri zirvedeyken %41 olan Terör sorununun puanı %26’ya kadar gerilemiş duruyor. Bu sorudan sonra anketin en can alıcı sorularından birisi soruluyor; “Türkiye’de her hangi bir suçtan tutuklanıp yargılansanız adil yargılanacağınıza inanıyor musunuz?” sorusuna %68 “HAYIR” yanıtını vermiş. İşte bu noktada benim de blogda yazdığım yazılarda sıkça dile getirdiğim ülkemizde artık Adalete güvenin olmadığı tezim bir kez daha kanıtlanıyor. Bu sonucun da analizini son kısımda sizlerle paylaşacağım.

Kamuoyunda 4+4+4 olarak bilinen eğitim reformunu olumlu bulanların oranı %56 olarak çıkıyor. Bu sorudan da anlaşıldığı üzere bu reform ya iyi anlatılmadı ya da toplumda ciddi bir karşıtlık var. Hali hazırda halkın yarısının karşı çıktığı bir uygulamanın eğitim gibi hayati önem taşıyan bir alanda olması da onun üzerine çalışılması gerektiğini bir kez daha ortaya koyuyor.

Ak Parti tüzüğünde yer alan 3 dönem üst üste milletvekili olanların bir daha aday olmaması koşuluna halkın %67’si olumlu yaklaşıyor. Bu koşul ve bunun gelecekte Türk siyasi hayatında meydana getireceği etkiye de sonuçlarda değineceğim.

Başbağlar Katliamında adaletin yerine getirilip getirilmediği ve Sivas Olaylarında uygulanan zaman aşımına yönelik halkın %75’inde karşıtlık olduğunu yani bu konuların milletin vicdanında yara olarak kaldığına da anketteki sorudan ulaşılıyor. Futbolda şike yapıldığına inananların oranı da %76 olarak ortaya çıkmış. Ankette bunların dışında birkaç soru daha var ama bana göre en önemlileri alıp sizlerle paylaşmak istedim.

Şimdi gelelim anketten elde ettiğim sonuçlara bakmaya. Ankette çok net olarak görülen halkın artık normalleştiği, istikrarın benimsendiği ve genel siyasi tercihlerin neredeyse son 5 yılda olduğu gibi değişmediğidir. Ancak özellikle ekonomik sorunlar ve işsizliğe olan tepkinin artması bu alanlarda iktidarın daha dikkatli olması gerektiğini gösteriyor. Aynı şekilde iktidarın başarılı bulunduğu alanlarda kan kaybetmesi de en azından son 8 ayda performans olarak bir düşüklük olduğunu gösteriyor. Halkının dörtte üçünün adil yargılamaya inanmadığı, Madımak Davası gibi yakın tarihinin en önemli sosyal gerilimlerinden birisinde yine aynı oranda vicdanı olarak gerekenin yapılmadığının düşünülmesi bence siyasi iktidarın yakın zamanda en çok dikkat etmesi gereken konular. Bunun yanında Ak Parti’de geçerli 3 dönem üst üste seçilebilme koşuluna verilen destekte iktidarın bu maddeyi gelecek seçimde mutlaka uygulaması zorunluluğunu doğuruyor. Aksi takdirde zaten iyice yıpranmış olan adalet inancı ve bu maddenin uygulanmamasıyla oluşacak bir güven kaybı gelecek seçimde Ak Parti’ye ciddi bir zarar verebilir. Bunların yanında anketten ortaya çıkan bir diğer önemli sonuçta halkın yarısının memnun olduğu bir iktidara karşı muhalefette ciddi bir güven oluşmamasıdır. Bu bakımdan Türkiye’nin mevcut partilerinden muhalefet çıkmayacağı ve siyasi arenanın yeni aktörlere ihtiyaç duyduğu da tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmaktadır. Yani Türkiye istikrara alışmış, adalete güvenini yitirmiş ve bu bağlamda iktidar alternatifsiz bir ülke olarak resmediliyor. Böyle bir ortamda Futboldaki Şike davasına verilen destek %76 iken ve görünen haliyle kimsenin ceza almayacağının gelecek ay açıklanacak olmasıyla 3 ay sonraki araştırmaların sonuçlarını özellikle adalete güven konusunda merakla bekliyorum.

Not: Araştırmaya aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

http://www.genar.com.tr/files/SEPA_GENAR_NISAN_2012.pdf

Bilal ERTUĞRUL

19 Nisan 2012

21:49

Read Full Post »

PANDORA’NIN KUTUSU ÇOKTAN AÇILDI – 2…

PANDORA’NIN KUTUSU ÇOKTAN AÇILDI – 2…

SURİYE’NİN KADERİ ONLARIN ELİNDE: TÜRKİYE VE İRAN…

Dün yazdığım Suriye analizimin ilk kısmında Suriye ve genel olarak Orta Doğu’da 1. Dünya Savaşı sonrası çizilen yapay sınırlar üzerinden dünyaya gelen ve kanımca bugünkü sorunların anlaşılmasında hayati önem arz eden Pandora’nın Kutusunu tanımlamış, konu hakkında başlıca sonuçları sizlerle paylaşmıştım. Bugünkü yazımda Suriye’deki olaylar, rejimin hayatta kalma çabaları ve bu çabalar karşısında bölgenin en önemli aktörleri Türkiye ve İran’ın attığı ve atacağı adımları, bu adımların sonuçlarını değerlendireceğim.

Bana göre Suriye’de dün olduğuyla, yarın ne olacağıyla da en çok ilgilenen ve bundan en çok etkilenecek olan ülkeler Türkiye ve İran’dır. Dünkü yazımda oluşturduğum Pandora’nın Kutusu konseptinden düşündüğümüzde Suriye’den sonra sıra bu iki ülkeye gelecektir ve bu ülkelere nasıl geleceğine de kanımca yine bu iki ülke karar verecektir. Peki, bu iki ülke ne yapabilir, yaptıklarının sonuçları neler olabilir? İsterseniz bu can alıcı kısma geçmeden her iki ülkenin süreç içerisindeki tavırlarını, süreci de analiz ederek açıklayalım.

Çok değil bundan 3-4 yıl önce Türkiye, İran ve Suriye arasında neredeyse tarihi seviyelerde bir iş birliği dönemi yaşanmış, her 3 ülkenin katılımıyla oluşacak Orta Doğu birlikleri bazı Avrupa Birliği karşıtları tarafından ülkemizde dahi seslendirilmeye başlamıştı. Ancak tarihi konjonktüre baktığımızda İran ve Suriye’de Batı’yla kavgalı rejimler varken, Türkiye’de her zaman meşruiyetini Batı’ya bağlamış bir elit yönetim anlayışı oluşmuşken bu pek de mümkün değildi. Ancak bu açılardan yaklaşılmadı ve 3 ülke arası ilişkiler geliştikçe gelişti, hatta Türkiye – Suriye ortak bakanlar kurulu toplantısı yapıldı. Halbuki çok değil bundan 15 yıl önce 3 ülke Kürt kozunu birbirine karşı oynamış, savaş borazanları uzun süre sınırlara yakın yerlerde seyretmişti. O zaman ilk tespitimiz bundan 3 yıl önce aşırı gelişmiş ilişkilerin geçmişte olanlara dikkat edilmeden, dahası bölgenin değişimi ve başta ABD olmak üzere batı etkisi göz ardı edilerek aşırı ve yapay bir seviyeye, ya da bu rejim yapılarıyla hiç ulaşmaması gereken bir seviyeye ulaştığıdır.

Tam da her şey yolunda giderken İran’la batı arasındaki ilişkilerin giderek gerginleşmesi, önce İran sonra Suriye’de patlak veren ve batı tarafından açıkça desteklenen yönetim karşıtı eylemlerle ilişkilerde ilk çatlaklar oluştu. Türkiye İran olaylarında sessiz kalsa da Suriye’deki olaylara karşı etkin olmak istedi. Burada kanımca Türkiye’nin tutum değişikliğinin 2 ana sebebi vardır. Bunlardan birincisi İran’daki olayların Tahran merkezli yani Türkiye’ye uzak meydana gelmesi ve bizi etkilememesine karşın Suriye’deki olayların hemen sınırımızda meydana gelmesi ve sınıra yığılan mültecilerle bir anda bizi de içine almasıdır. İkinci sebep se Orta Doğu’nun liderliğine soyunan Başbakan ve kurmaylarının Libya’da önce müdahaleye karşı çıkıp, sonra destek vermek zorunda kalmasıyla oluşan öncü rol oynama isteğidir. Her iki sebepte Türkiye’yi denklemin içine çekti ve Türkiye bir anda Suriye Muhalefetinin merkezi konumuna geldi. Bu arada İran ise eylemlere tamamen karşıt durdu, hatta Beşar Esad’a her türlü yardımı yapmaktan da sakınmadı.

Beşar Esad’ın artan şiddet kullanımıyla uluslar arası arenada Çin ve Rusya’nın karşıt olmasına rağmen bir müdahale kaçınılmaz olunca BM Eski Genel Sekreteri Annan’ın hazırladığı ateşkes anlaşması geçen hafta onaylandı. Ancak kanımca bu anlaşma geçersiz olacak ve Suriye’de artan şiddet olayları bir uluslar arası müdahale zorunluluğu doğuracaktır. İşte bu noktada asıl kazan kaynayacaktır. Neden mi açıklayalım. ABD seçim sürecinde ve böyle bir yılda uluslar arası koalisyonun liderliğini yapmayacaktır. Bu durumda koalisyon meşruiyetini de sağlamlaştırma amacıyla Türkiye merkezli bir müdahale çerçevesinde oluşacaktır. İşte bu noktada önümüze bazı seçimler, bu seçimlerin ve bu sonuçları çıkmaktadır. Şimdi isterseniz bunları maddeleyelim.

  1. Esad’ın insanlık dışı şiddeti devam eder ve Türkiye merkezli, güney sınırlarımızdan bir müdahale yapılır. Türkiye hem sınır kullandırması hem de koalisyonun ve Suriye muhalefetinin merkezi olması sebebiyle lider ülke olur. Ancak bu durumda gerek sınırlarına sıçrayacak savaşla, gerekse de olası müdahale sonrası Suriye’nin kaderinde atacağı adımlarla büyük bir bedel öder. İran bu müdahaleye karşı durur. Türkiye’yle Suriye yüzünden savaşı göze almaz ama Türkiye İran, Çin, Rusya ve Bağlantısız ülkeler arası ilişkiler tamir edilemez seviyede bozulur.
  2. Suriye ve Beşar Esad yükümlülüklerini yerine getirmez, uluslar arası bir koalisyonun hava saldırısıyla beraber Türkiye’den gönderilecek muhalif gruplar tıpkı Libya’da olduğu gibi rejimi devirmeye çalışır. Ancak bu durumda da Beşar Esad son çırpınışlarında yine Türkiye’yi hedef alır, dahası olası başarısızlıkta Türkiye’nin kucağında ciddi bir mülteci sorunu kalır. İran’la iyi ilişkiler ve bölgesel liderlik yine hayal olur.
  3. Suriye gerekli adımları atar, Beşar Esad tekrar ülkede huzuru sağlar. Bana göre en düşük olan bu ihtimal gerçekleşirse Türkiye güney sınırlarının her zaman tehdide açık olduğunu düşündüğü 2000 öncesi baba Esad dönemine döner.
  4. İran Suriye’de Beşar Esad’ın artık devam edemeyeceğini anlar, desteğini çeker, desteksiz kalan Esad Rusya ve Çin’in de veto etmeyeceği bir kısa operasyonla lağvedilir ve Suriye’de yeni dönem başlar. Olası muhalefet yönetiminde artık Suriye Türkiye’ye göbekten bağlı bir ülke konumuna gelir.

Evet, bugünkü tabloya baktığımda gerçekleşebilecek durumlar bunlardır. Peki, bunlar dışında bir şey olabilir mi, olur emin olun o da bir insanlık dramı olur…

Not: Suriye analizimize gerçekleşecek olaylar üzerinden ileride devam edeceğiz.

Bilal ERTUĞRUL

15 Nisan 2012

20:58

Read Full Post »

« Newer Posts - Older Posts »