Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘basketbol’

BİR KRALIN HİKAYESİ – 2…

KRAL TAHTINA KAVUŞTU…

Bu serinin ilk yazısında LeBron James’in Miami serüvenine kadar olan yolculuğunu anlatmış, bu serüvenin başlangıcında yapılan hatalar ve hali hazırda Amerikan kamuoyunda bulunan art niyetin birleşimiyle nasıl bir anda ulusal şeytan haline getirildiğini sizlerle paylaşmıştım. Evet, 3 arkadaşın başarı için maddi fedakarlıkta bulunup bir araya gelmesi onların da hatalarının etkisiyle bir anda Amerika’da aranan yeni düşmanı yaratmıştı. 2010 yazında takım kurulurken bu 3 isme ek olarak oynayacak pivot ve oyun kurucuların yetersizliği bu takımın hedefine ulaşması önünde en ciddi engeller olarak gözüküyordu ve NBA’de her takım o yıl için 67 Milyon Dolar olan ve aşıldığında cezalarla karşılaşılan Lüks Vergisine tabi olduğundan bu mevkiler basit oyunculara kalıyordu. Ve serüven bu şekilde binanın bazı ayakları olmadan yükselmesiyle başlıyordu.

2010 sezonuna çok kötü giren Miami ilk 17 maçının 9’unu kaybederken onların düşmesi için fırsat bekleyen kargalar hemen üşüşüyor, bu başarısızlığın onların aslında en iyilerden olmadıklarını gösteren ilk işaret olduğunu söylüyorlardı. Sezon ilerledikçe takım oturuyor ve Doğu Konferansını Chicago Bulls’un ardından ikinci sırada tamamlıyordu. Ancak bazı maçlarda ve belli rakiplere karşı alınan başarısızlıklarda hemen dalgalar başlıyor, takımın asla vaat ettikleri şampiyonluklara ulaşamayacağı üzerine sayfalarca yorum yapılıyordu. Dahası LeBron’ın Cleveland’dan ayrılmasına neden olarak görülen Boston’a karşı alınan mağlubiyetlerle herkes Play-off’larda da takımın doğu konferansından çıkamayacağını iddia ediyordu. Play-off’lar başlarken son iki yılın en değerli oyuncusu ödülünün sahibi LeBron NBA tarihinin en iyi istatistiksel sezonlarından birisini geçirmesine ve tarafsız kesimlerce gerçek MVP olduğu belirtilmesine rağmen MVP seçilmiyor, onun yerine ligin yeni starlarından, Miami’nin de en büyük rakiplerinden Chicago’nun guardı Derrick Rose MVP seçiliyordu. Yani tüm Amerika onun karşısında yer aldığını ayan beyan gösteriyordu. Ama bunlar o günkü LeBron için bir şey ifade etmiyordu.

Play-off’larda önce Philadelphia, sonra sene içerisinde 4 maç kaybettikleri Boston ve son olarak da doğu finalinde Chicago’yu eleyerek NBA finalinde Dallas Mawericks’in rakibi oluyorlardı. LeBron hem rakip takımları hücumda darmadağın ediyor hem de savunmada onların en iyi oyuncusunu tutuyordu ama kapanmış gözler bunları görmüyordu. Final serisinde Miami Dallas karşısında 2-1 öne geçince bir anda Amerikalılar kabus görmeye başlıyorlardı. Acaba Şeytan, Kötü Adam kazanıyor muydu, bu olamazdı, olmamalıydı. Tüm ülkenin beklediği fırsatı Kral kendi elleriyle veriyor, son 3 maçta ortalarda gözükmüyor ve takımı şampiyonluğu kaybediyordu. O andan sonra yeni yılın başında lig başlayana kadar Amerika da tek gündem maddesi Kral’ın başarısızlıkları, onun aslında lider ya da şampiyon olamayacağı, kişilik olarak adam olmadığı üzerine kuruluyor, Kral sessiz sedasız bunları dinliyor ve sadece susuyordu.

Miami 2011 yazında takımda çok fazla değişiklik yapmıyor ve Lokavt nedeniyle kısaltılmış sezona deplasmanda Final serisinde kendileriyle dalga geçen Dallas karşısında başlayacaktı. Dallas şampiyonluğunu simgeleyen yüzükleri ve tüm tebrikleri o gece maç başlamadan alıyor, bunlar üzerinden dalga geçilen Kral ise kenardan izliyordu. Bir ara hafif bir gülümseme beliriyordu yüzünde ve kimse buna anlam veremiyordu. Oysa o artık değişmişti. Artık insanların eleştirilerine kulaklarını tıkamış, sırtını takımına dayamış ve o kupayı almak için yaz boyunca hep fiziksel hem de mental olarak çok çalışmıştı. Şimdiye kadar en zayıf noktası olarak gösterilen duygusal yanı yüzünde hiç belirmiyordu. Bu değişimi dünyaya deklare etmek için de o geceden daha iyi bir zaman yoktu. Kral ve arkadaşları daha birkaç ay önce kendilerini dağıtan takımı hem de kendi evinde yok ediyor ve tüm dünyaya daha güçlü döndükleri mesajını veriyorlardı. Onlar daha güçlüydü çünkü artık daha çok birbirlerine inanıyor, çalışmadan hiçbir şey kazanmayacaklarını biliyor ve bir şey kazanmama durumunda yaşadıklarını hırs olarak geri döndürüyorlardı.

Sezonun ilk yarısına damga vuran Miami aslında destekçilerinin bu takım kurulduğunda istenilen oyunu oynuyordu. Tam saha defans, hızlı hücum, bol paslı set ve sonunda Kral’ın içerden oynadığı oyunlarla pota altının domine edilmesi olarak özetlenebilecek bu oyunla All Star arasına ligin en iyi takımı olarak giriyorlardı. Ama sezonun ikinci yarısında hızlarını kaybediyor, defanslarında zamanla açıklar veriyor ve ilk yarıdaki performanslarının bariz bir şekilde altında görülüyorlardı. Play-offlara girilirken Batıdan rüzgar gibi gelen San Antonio ve Oklahoma City, Doğuda normal sezonu üst üste ikinci kez lider bitiren Chicago Miami’ye oranla çok daha fazla şans verilen takımlar oluyordu. Ama destan yeni yazılmaya başlıyordu ve fırtına öncesi sessizlikte olduklarını kimse bilmiyordu.

Play-offların ilk turunda süper starlarla dolu ama tıpkı bir yıl önceki Miami gibi takım olmanın çok uzağındaki New York ile karşılaşıyorlar, kolay geçen seride rakiplerine almaları gereken yolu da oldukça net biçimde göstererek 4 – 1 ile adlarını Doğu Yarı Finaline yazdırıyorlardı. Yarı finalde karşılarına Doğu’nun en güçlü 3. Takımı olarak görülen, geniş rotasyonu ve etkili uzunlarıyla Miami’ye ters geleceği düşünülen İndiana Pacers geliyordu. İlk maçı kazanan Miami tüm uzun sıkıntısına ek olarak Süper 3’lüsünün tek uzunu Chris Bosh’u da sakatlığa kurban veriyor ve zor günler başlıyordu. İndiana sonraki 2 maçı alıp seride avantajı eline geçirirken Dwayne Wade’in koçuyla tartışması gibi olaylar basına Miami’nin çöküşü için gerekli malzemeyi veriyordu. O ana kadar Play-offlarda ortalama bir oyun (tabi onun ortalaması NBA’de sadece 3-4 oyuncunun ulaşabileceği bir seviye) ortaya koyan LeBron bu yılın neden farklı olduğunu 4. Maçtan itibaren gösteriyor ve Dwayne Wade’inde son iki maçta uyanmasıyla Miami’yi Doğu Finali’ne, Boston Celtics’in karşısına çıkarıyordu.

Şimdiye kadar yaptıkları bir yana bu seri LeBron için belki de tüm kariyerini temsil ediyordu. O ana kadar Play – ofların en iyi oyuncusu olsa da daha önce Şampiyonluk yolunda kendisini en çok engelleyen takım olan Boston’un yenilenmiş ve enerjik gözüken yaşlı kurtlarına karşı alınacak bir yenilgi onun yine bir yıl öncesine dönmesine daha da kötüsü kariyeri boyunca bencil, korkak, lider olamayan birisi olarak anılmasına yol açacaktı. Bunları bilen ama eskiden olduğu gibi negatif etkilenmeyen Kral’ın önderliğinde seride ilk 4 maç 2-2 sonuçlanıyordu. 5. Maçı Miami’de etkili bir oyun ve farkla kazanan Boston kendi evine seriyi bitirmek ve LeBron’ı NBA tarihinin yetenekli ama karaktersiz yıldızları arasına göndermek için gidiyordu. Ama LeBron James önceki yıllardan çok farklıydı ve bunu kanıtlamak için aradığı fırsat eline geçmişti. Deplasmanda 45 Sayı, 15 Ribaund, 6 Asistlik tarihi performanslardan birisine imza atarken yıllarca boynu bükük ayrıldığı Boston’dan bu sefer kendi efsanesini yazmaya başlayan bir kahraman olarak ayrılıyordu. Son maçı kendi evlerinde kazandıktan sonra Final’e, bir yıl önce yarım bıraktıkları işi tamamlamak için Oklahoma’ya doğru yola çıkıyorlardı.

Oklahoma Batı Finali’nde sezonun son aylarının mükemmel basketbol oynayan takımı San Antonio’yu hem de 2-0 geriden gelip devirince oyuncularının enerjileri, daha genç olmaları ve form grafikleriyle bir anda seriye favori olarak başlıyordu. NBA’in yeni jenerasyonunun en etkin ismi, Amerikan Medyasının iyi çocuğu ve MVP oylamasında LeBron’ın takipçisi Durant’ın bu takımda olması da aslında NBA’in en iyi 2 oyuncusunun ilk kapışması olarak da bu seriye önem kazandırıyordu. Ama Kral artık tahtını istiyor, yüzüğüne olan hasreti bitirmeye and içmiş görülüyordu. Seriyi 4-1’le kazanan Miami şampiyon oluyor, Oklahoma bir yıl önce onların düştüğü çaresizliğe düşüyor, Kral artık Dünyanın En İyisi olduğunu seven, sevmeyen herkese kabul ettiriyordu.

LeBron James bundan 28 yıl önce dünyanın gelmiş geçmiş en yetenekli atletlerinden birisi olarak doğdu. Çok genç yaşta yaşıtlarından çok farklı bir yaşam sürdü. Hatalar yaptı ve bazı hatalarıyla bir ülkenin Şeytan’ı ilan edildi. Ama onun hikayesi inanmanın, takım olabilmenin neden bireysel yetenekten önemli olduğunu, insanların hem de en tepedeki insanların bile amaçlarına ulaşmak için değişmek zorunda kalabileceklerini gösteren uzun ve yorucu bir hikaye oldu. Ama seyretmesi çok zevkli oldu. Ve Kral sonunda tahtına kavuştu…

Bilal ERTUĞRUL

4 Temmuz 2012

19:01

Read Full Post »

BİR KRALIN HİKAYESİ – 1…

KRALIN DOĞUŞU…

Bundan tam 9 yıl önce bu günlerde Amerika Birleşik Devletleri’nde gündem 18 yaşında bir çocuğa kilitlenmiş durumdaydı. Ülkenin en çok takip edilen ikinci spor ligine söylentilere göre 100 yılda bir gelecek yetenekte bir oyuncu katılacaktı. Daha birkaç yıl öncesinde o çocuk henüz 15-16 yaşındayken ülkede söylentiler başlamıştı aslında. Ohio eyaletinin Akron kentinde bir çocuk Allah vergisi yetenekleri, yaşıtlarının çok önündeki atletizmi ve fiziksel özellikleriyle basketbol kortlarını coşturuyordu. Henüz lise 3’deyken lise takımının maçlarını binlerce kişi takip etmeye başlamıştı. Bir sonraki yıl yani onun lise son sınıfta oynayacağı tüm maçlar lise salonlarının yetersizliği sebebiyle üniversitelerin 20 bin kişi kapasiteli salonlarına alınıyordu. NBA’de yani dünyanın en iyi basketbol liginde 20 bin seyirci çeken takım sayısının bir elin parmaklarını geçmediği düşünüldüğünde bu sayının ona gösterilen dev ilgiyi açıklamasını bekliyorum. Son yılında Amerikan lise tarihine rekorlarla geçen bu çocuk için en büyük arenaya çıkma vakti gelmişti. NBA’de önceki yılın en kötü 14 takımının galibiyet sayılarına ters oranlı şansla girdikleri draft da oyuncular seçilir. İşte bu noktada şans buya macerası daha da büyüsün diye doğduğu şehrin takımı Cleveland Cavaliers 1 numaradan oyuncu seçme hakkını kazandı ve tüm dünyanın beklediği gibi kendisini o günlerde biraz da medyanın verdiği etkiyle KRAL ya da SEÇİLMİŞ olarak adlandıran LeBron James’i seçti. NBA ve dünya spor tarihinin en büyük hikayelerinden birisi de o gün başlamış oluyordu.

Bilmeyenler için açıklayayım NBA’de 30 takım yer alır. Amerika’nın diğer sporlarına paralel olarak bu ligde de oyunculara cazip gelen, parasal güçleri yüksek şehirlerin takımları tarihi anlamda çok başarılıdır. Örneğin ligin en büyük 3 takımı Los Angeles, Boston ve Chicago’dandır ve tesadüf olmasa gerek bu şehirler Amerika’nın 5-6 büyük ve zengin şehri listesinin değişmezleridir. Ancak LeBron’ın Cleveland’ı küçük, hiçbir branşta şampiyonluk yaşamayı bırakın Final dahi görmemiş bir şehirdi. Bu şehirde 18 yıl önce doğan, küçük yaşta babası terk edince annesi ve kardeşleriyle zor bir hayata adım atan, annesi çalıştığından gece yarıları eve gelebilen ve çoğu gün onu göremeden okula giden bir çocuğa koskoca bir şehrin kaderi hem de başarısızlıkla eşdeğer bilinen makus kaderi yüklenmişti. Ancak Amerika buydu, bu ülke bu hikayelerle kurulmuş, onlarla güçlenmiş ve pek çok şeyde zirveye yükselmişti. O yüzden bu çocuk bu görevi mutlaka başarmalıydı.

İlk sezonunda yani basketbol deyimiyle çaylak sezonunda NBA tarihinin en iyi çaylak performanslarından birisini ortaya koysa bile oyununda elli eksiklikler göze çarpıyordu. Evet, çok yetenekliydi, var olan yıldızların ayrı ayrı yapabildiği şeyleri tek başına yapabiliyordu ama oyuna kendini adamamış, zevk için oynayan Harlem çocuklarından farksızdı. İlk yılında takımı Play-off’a kalamıyordu ama yavaştan hem o hem de takımı gelişiyordu. 22 yaşında takımını NBA finallerine taşıdığında karşılarında San Antonio Spurs’ü buluyordu ve basketbol tabiriyle süpürülüp 4-o kaybedilen bir seriyle evine dönüyordu. Sonraki yıllarda sayı kralı, en değerli oyuncu oluyordu ama bir türlü takımıyla Finallere ulaşamıyordu. Nihayet 2010 yazında Boston’a elendikleri zaman sahada mücadele etmediği, bencil oynadığı, cesur olmadığı gibi kimisi kişiliğine varan eleştiriler alıyordu. Artık Cleveland ve başarısızlık sarmalında adı Loser’a çıkıyordu. Ama o yaz her şey hem de bir daha geri döndüremeyeceği şekilde değişecekti.

2010 yazında NBA’in en iyi 10 oyuncusundan 3’ü olarak gösterilen LeBron James, Dwayne Wade ve Chris Bosh serbest oyuncu oldular. Bu 3 isim de maaş baremleri içinde istedikleri takıma gidebilirlerdi ve neredeyse her takım onlarla görüşüp kadrosuna katmak istedi. Ancak aynı yıl lige gelen, arkadaştan öte dost olan bu oyuncuların farklı bir planı vardı. Onlar şampiyonluk için alabilecekleri maksimum maaştan vazgeçip bir araya gelmeye karar verdiler ve Miami Heat çatısı altında toplandılar. Aslında bu NBA’de normal bir şeydi ve daha önce de bazı oyuncular bir araya gelmişti ama LeBron James’in bu kararını bir saatlik bir televizyon şovuyla duyurması, sonrasında Miami’de yapılan sanki o günden şampiyon olmuşlar partisi gibi berbat halkla ilişkileri sonucunda bu takım Amerikanın şeytanı haline dönüştürüldü. Zayıfın güçlüyü yenmesi gibi Hollywood hikayelerine sapkın, düşman yaratmaya yatkın Amerikan medyasının da başarılı çalışmasıyla bir anda Amerika da en çok nefret edilen adam daha bir ay önce en beğenilen sporculardan olan LeBron oldu.

Not: Kralın tahtına kavuşma hikayesi olan son iki yıllık süreci devam yazısında sizlerle paylaşacağım…

Bilal ERTUĞRUL

27 Haziran 2012

20:24

 

Read Full Post »

İNANMAK BAŞARMAKTIR…

BİR DESTAN BÖYLE YAZILDI…

Tarih büyük adamların büyük zaferlerinin not edildiği bir günlükten başka bir şey değildir. Ve yine kimlerin büyük adam olduğuna karar veren yegane yerdir. Asırlardır yazdığımız, yaptığımız onca işin öyküsüdür o. Ve bu öykü aslında sıradan insanlarla efsaneler arasındaki farkın öyküsüdür. Çocukluğumuzdan bu yana zorluklar karşısında yılmamamız gerektiği, onları yenebileceğimiz ve bunun için öncelikle inanmamız gerektiğini anlatıp duran büyüklerle karşılaştık. Önce anne, babamız, sonra hocalarımız sonra fikri bizim için değer ifade eden ya da kendisi öyle zanneden herkes aynı şeyi tekrarlayıp durdu:” İnanmak, Başarmanın Yarısıdır.” Ama pek çoğu kendisi de en kritik dönemeçlerinde inanmadıkları için bu öğütleri bizim için anlam ifade etmedi. Ta ki efsaneleşecek anlara şahit olana kadar. İşte böyle bir ana Pazar akşamı İstanbul’da şahit olduk. Yunanistan’ın Olympiakos takımı CSKA Moskova’yı 19 sayı geriye düştüğü maçta son saniyede devirip Avrupa’nın en büyüğü oldu. Ve tüm sezonki yolculuklarının özeti şuydu: “İnanmak, Başarmaktır…”

Arada sizlerle spor hakkında bazı yazılar paylaşmamdan da anlayacağınız gibi spor hayatımda önemli yer tutmaktadır. Türkiye bazında Futbol, basketbol, voleybol, güreş, halter vb olimpik branşları yakından takip ederim. Uluslar arası arenada ise NBA, Formula 1, Euroleague, Moto Gp, Olimpiyatlar, Diamond League Yarışları, Grand Slamler ve yine pek çok ülkenin yerel liglerini uzunca bir süredir, ki bu sürenin başlangıcı yaşım çift hanelere ulaşmadan önce, takip etmeye çalışırım. Pek çok efsaneye, unutulmaz ana, şampiyona tanık oldum. Ama bu hafta sonu İstanbul’da yaşanan sevinç kadar anlamlısına çok az şahitlik ettim. Bu yüzden de inancın zaferini ve öyküsünü sizlerle paylaşmak istedim.

Avrupa’da kulüpler düzeyinde kıtanın en büyüğünü belirleyen basketbol organizasyonunun tarihi 1958 yılına kadar uzanır. İlk yıllarında kuzey Avrupa takımlarının hegemonyasında olan şampiyona daha sonra Sovyet Basketbolunun beşiği CSKA Moskova ve Real Madrid hegemonyasına girer. 80’lerden itibaren Yugoslav ekolünün gelişmesiyle bu ülke takımlarının başarıları gelirken yavaş yavaş Amerikalı oyuncuların kıtaya gelmesiyle, en çok rağbet ettikleri İtalyan takımları yükselir. 90’lı yıllarda çeşitli karmaşalarla çalkalanan Avrupa Basketbolu Yunan takımlarının ilk kez sahneye çıkışına tanık olur ve 96’da Panathinaikos ve 97’de ezeli rakibi Olympiakos Avrupa’nın en büyüğü olurlar. 2000 yılında Avrupa’nın önde gelen kulüpleri bir araya gelip FİBA’nın dışında kendi liglerini kurmaya karar verirler ve 2000 sezonunda Avrupa’da biri Suproleague diğeri Euroleague olmak üzere iki şampiyona ve iki ayrı şampiyon çıkar. 2001 sezonunda FİBA kulüpler kavgasından kulüpler galip çıkar ve Euroleague kıtanın resmi turnuvası haline gelir. Son 10 yılda ikişer kez CSKA Moskova, Barselona ve Maccabi’nin şampiyonluğuyla sonuçlanan Euroleague’nin bu süreçteki en büyük hayal kırıklığı ise şüphesiz her yıl en güçlü takımı oluşturup sene sonunda evine eli boş dönen Olympiakos oluyordu.

Evet, bu yıla kadar Olympiakos Euroleague tarihinin en büyük hayal kırıklığının adı olarak anılıyordu. Çünkü Sovyetler ve Yugoslavya’nın dağılmasıyla ortaya yeni bir güç olarak çıkan Yunan ekolünün iki temsilcisinden birisi olan Olympiakos 15 yılda sadece 1 kez şampiyon olabiliyordu. Hâlbuki ekolün diğer takımı ve tüm kıtada en çok nefret ettikleri takım olan Panathinaikos son 16 yıla 6 şampiyonluk sığdırıp 2 seferden fazla şampiyon olan tek takım olarak rekorları paramparça ediyordu. Yine aynı süreçte ligde son 10 yıl aralıksız şampiyon olan ezeli rakiplerine finalde kaybetmek de her yıl Olympiakos taraftarlarını çileden çıkarıyordu. 2003 – 2005 arasında iyice bataklığa saplanan kulübün bu bataklıktan çıkıp çıkmayacağı merakla bekleniyordu. Kulübün sahipleri olan Angelopulos kardeşler de en az taraftar kadar sabırsızdı ve büyük transferlerle başarıyı yakalayacaklarına inanıyorlardı. Özellikle 2007 – 2011 arasında bu durumu tersine çevirmek için harekete geçen takımın sahipleri büyük isimleri kadrolarına katıyor, Avrupa’da görülmemiş miktarda ödemeler yaparak başarılı olmaya çalışıyor ama takım ne Euroleague ne de Yunan Liginde şampiyon olamıyordu. Bunun üzerine geçen yılın başında takımın başına 97 şampiyonluğunda da takımın başında olan Sırp milli takımının efsane koçu Duşan İvkoviç getiriliyordu. Geçtiğimiz yıl normal sezonda ligi kasıp kavuran takım Euroleague çeyrek finallerinde ilk maçta 89 – 41 ile yani tam 48 sayı farkla yendiği Montepaschi Siena’ya arka arkaya 3 maç kaybediyor ve senen sonunda ezeli rakibi Panathinaikos kupayı alırken evinden izlemekle yetiniyordu.

Bu yıl başlarken 2011 yılında tüm Yunanistan’ı kasıp kavuran ekonomik kriz ülkenin basketboldaki devleri Olympiakos ve Panathinaikos’u da vuruyor ve iki takım da küçülmeye gidiyordu. Ancak Olympiakos’un sahipleri krizden doğrudan etkilenince takım hem ezeli rakibinden hem de Euroleague’de bulunan diğer ekiplerden çok daha mütevazi bir bütçeyle kuruluyordu. Bu bütçe kıyaslamasını yapacak olursak Olympiakos ülkemizin temsilcileri olan Fenerbahçe Ülker ve Efes Pilsen’in yarısından daha az, ilk kez bu lige katılan Galatasaray ile ise eşit seviyede bütçeyle sezona başladı. Finalde karşılaştıkları bu yılın en büyük bütçesine sahip CSKA Moskova’nın ise beşte biri bir bütçeye sahip olduğu söyleniyordu.

Sene başında kaliteli yabancı oyuncusu olmamasıyla neredeyse tamamen Yunan oyunculara yüklenen takım hem ligde hem de Avrupa’da üst üste mağlubiyetler alıyor Euroleague’in en büyüklerinden olan takımın 24 takımdan 16’sının yükseleceği ikinci tura bile çıkması zor gözüküyordu. Fenerbahçe Ülker’in lider bitirdiği grupta kötü giden takım ancak deplasmanda Nancy’i mağlup edip gruptan çıkıyordu.

Gruptan son maçta çıkan Olympiakos ikinci turda Türk takımları Efes ve Galatasaray ile birlikte sezonun açık ara en büyük favorisi CSKA Moskova ile aynı gruba düşüyordu. CSKA’nın 6’da 6 yapıp çıkması beklenen grupta ikincilik içinse Türk takımlarına Olympiakos’tan daha fazla şans veriliyordu. Nitekim ilk maçta sahasında CSKA’ya, ikinci maçta deplasmanda Galatasaray’a yenilen takımın gruptan çıkması artık mucizelere bağlı olacak deniyordu. 3. Hafta Galatasaray namağlup CSKA’yı yenince Anadolu Efes’in sahasında Olympiakos’u yenmesiyle evine dönecek Kırmızı beyazlılar önce deplasmanda geriden gelip kazanıyor sonra da Efes’i kendi sahasında yenerek bende varım diyordu. CSKA deplasmanında alınan 96 – 64’lük mağlubiyet takımın gruptan çıkma şansını son maçta Galatasaray’ı yenmesine bağlıyordu. Galatasaray’ın en etkili oyuncusu Jamon Gordon’un sakatlanması ve maç sonunda sarı kırmızılıların tecrübesizliklerinin bir sonucu olarak yaptığı basit hatalar Olympiakos’u kendilerinin dahi hayal etmediği 8’li finallere taşıyordu.

8’li finallerde rakip bir önceki yıl ilk maçta 48 sayı fark atıp sonra inanılmaz bir şekilde 3 maç kaybettikleri ve tarihlerinin en güçlü kadrosunun Final Four görmesini engelleyen İtalyan devi Montepaschi Siena oluyordu. Takımını koruyan Siena’ya karşı bir önceki takımının yarısını kaybetmiş Olympiakos’a kimse şans tanımıyor ve 3 maçta yenilip evlerine dönmeleri bekleniyordu. Ama bu sefer 3-1 kazanan onlar oluyordu, dahası kaybettikleri tek maçı da son top da kaybediyorlar ve biz ölmedik diyorlardı.

Tüm yaptıklarına rağmen bu peri masalının Final Four ve ligin en güçlü ikinci takımı olan Barcelona’ya kadar süreceği tahmin ediliyordu. Ligi savunma anlamında en az sayı yeme rekoruyla kapatan, ligin en iyi skorerine sahip Barcelona’nın yarı final maçını almasını bekleyenleri bir kez daha yanıltıyorlar ve İstanbul’daki Final’de ezeli rakipleri Panathinaikos’u eleyen CSKA’nın karşısına bu sezon üçüncü kez çıkıyorlardı. Tribünleri dolduran taraftarları dahi kimse onların CSKA gibi bir takımı yeneceğini düşünmüyor dahası herkes fark yemelerini bekliyordu. Nitekim koçları Duşan İvkoviç Final Four öncesi CSKA ile 100 kez karşılaşsak ancak bir kaçını kazanabiliriz ve bu birkaç taneden birisinin İstanbul’da olması için mücadele edeceğiz diyordu. Maç beklendiği gibi başlıyordu. CSKA her alanda oyunu domine ediyor, maçın ilk yarısında rakibine sadece ve sadece 20 sayı şansı tanıyıp farkı 14’e çıkarıyordu. 3. Periyodun sonuna doğru fark 19 sayıya çıkarken tarihi bir farkın geldiği düşünülüyordu ve Olympiakos skorboardda sadece 3 oyuncusunun sayı kaydettiğini görüyordu. Her anlamda Euroleague tarihinin en dengesiz Final maçının oynandığı, CSKA ile kupa arasında sadece geçecek sürenin kaldığı düşünülüyordu. Ama Olympiakos buraya kolay gelmemişti. Her düştüklerinde yerden daha güçlü kalkmış, herkes inancını kaybettiğinde onlar biraz daha fazla inanmış ve başarmışlardı. Bu inancı onlara aşılayan kurt hoca İvkoviç son çeyreğe başlarken tamamı Yunan ve 4’ü yedek olan bir beşle sahaya çıkmış ve bu beş 8-0’lık seriyle akıllara “ACABA” sorusunu sokmayı başarmıştı. Bundan sonra sahada inancın, hırsın, birbirine güvenmenin dahası takım olmanın ne demek olduğunu gösteren bir maç izledik. Rakip CSKA hem oyuncu kalitesi, hem aldıkları ücret hem de sene oyunca oynadıkları üstün oyunla herkesin favorisiydi ve ilk 30 dakikada bunu kanıtlamışlardı. Ama onlar da herkes gibi bir an gaflet uykusuna daldılar ve rakiplerinin nereden geldiğini unuttular. Bundan sonrası herkesin malumu. Olympiakos savaşa savaşa, oyunu son topa getirdi. Son top beklendiği gibi takımın tek kalburüstü oyuncusu ve buralara kadar gelmesinin en büyük sebebi oyun kurucu Spanoulis’in ellerindeydi. Lider topu aldı, 8 saniyelik süre işlemeye başladı yavaş yavaş ama ne yapacağını bilerek potaya doğru yöneldi, bunu bekleyen CSKA takımı bir bütün halinde üzerinde toplandı ve o basit düşünenler için bir liderden beklenmeyeni ama aslında liderliğin en önemli yanını ekibini işin içine katmayı ve onlara inanmayı gösterdi, topu boştaki arkadaşına verdi ve 0.7 saniye kala top CSKA potasından içeri doğru süzülürken İstanbul’da kazanan İNANÇ oldu. Sonrası zaten inanılmaz bir duygu seli ve akan gözyaşları, şaşırmış onlarca dünyalı ve bir avuç kahramanın her şeyin rasyonel olduğu, sayılarla ifade edildiği ya da ifade edilmeye çalışıldığı bir dünyada halen İnancın ne denli büyük bir güç olduğunu göstermesi oldu.

Evet, İstanbul Liverpool – Milan Şampiyonlar Ligi Finalinden sonra bir kez daha inanmanın, asla pes etmemenin, liderliğin ve takım olmanın nasıl bir şey olduğuna şahit oldu. Dahası dünya bir kez daha antikleştirdiği duyguların önünde Saygı duruşunda bulundu. Olympiakos herkese ama herkese açık seçik bir gerçeği ama unutulan bir gerçeği bir kez daha gösterdi…

İNANMAK BAŞARMAKTIR…

Bilal ERTUĞRUL

14 Mayıs 2012

21:32

Read Full Post »