Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘bir dava adamı’

ZATEN ANLAYAMADIK BARİ BIRAKIN DA YANLIŞ ANLAMAYALIM…

Son dönemde 4+4+4 yasa tasarısı olarak adlandırılan yasanın etrafında şekillenen tartışmalarda konunun dönüp dolaşıp bir şekilde yeniden Atatürk’e geldiğini artık sıkılarak ve üzülerek görmekteyim. Sırf bu tartışmalardan duyduğum rahatsızlığı sizlerle paylaşmak ve bana göre Atatürk’ü, Atatürkçülük anlayışını açıklamak üzere bu yazıyı kaleme aldım.

Atatürk kimdir, nedir, ne yapmıştır diye başlasam sanırım bu ülkede ilköğretim 3. sınıfa giden bir çocuğun dahi bildiği konulara değinmiş olacağımdan önce beni rahatsız eden tartışmalardan başlayarak bir analiz yapmak istiyorum.

Son yıllarda her yasa tasarısında, nerdeyse her seçim döneminde ya da bir şekilde en ufak bir değişiklikte konu nedense dönüp dolaşıp Atatürk’e geliyor. Ve bana kalırsa hiçbir ülkenin kurucusu bu şekilde kullanılıp değersizleştirilmiyor. Yani ne demek istiyorsun diye soruyorsanız anlatayım. Bahsi geçen her değişiklikte değişikliğe karşı olanlar hemen bunun Atatürk ilke ve inkılaplarına ters düştüğünü söylüyor. Diğer tarafta kalkıp başlıyor bu inkılaplara geçirmeye, onların yanlışlarına değinmeye ve Atatürk’e doğrudan laf söylemek halen siyasi arenada oy ve itibar kaybettireceğinden İsmet İnönü üzerinden ona sallamaya. En çok korktuğum ve istemediğim gelişmeyi de son yasa tasarısı üzerinden yapılan sanal tartışmalarda açıkça gördüm. Bazı genç klavye kahramanlarımız hızlarını alamamış Atatürk’e saydırmaya, Anıtkabir’in put merkezi olduğuna, o dönemin komple bir karanlık dönem olduğuna kadar getirmiş. El insaf. E be kardeşim bir durun düşünün ağzınıza pelesenk ettiğiniz adam bu devletin kurucusu, dahası Kurtuluş Savaşı’nın Başkomutanı’dır. Evet, onun döneminde de yanlışlar yapılmıştır ama bu ona hiç hak etmediği şekilde üstü örtülü de olsa sallama hakkını size vermez. Üstüne üstlük bugün ettiğiniz bu kelamları olası bir iktidar değişikliğinde edemeyecek iktidar yalakaları olarak o dönem acı çeken ve acılarına ortak olduğunuzu söylediğiniz Muhafazakâr, Kürt ya da Alevi vatandaşlarımıza daha düne kadar sizden iyi söven sayan da bulunmamıştı hani. İktidar değişti diye bu kadar da ileri gidilmemeli.

Türkiye geçmişiyle, hatalarıyla yüzleşiyor ve daha da yüzleşecek. Ama bu söverek, sayarak, yakarak, yıkarak olmaz. Adamakıllı oturup, efendice analiz yapıp, dönem şartlarını da dikkate alarak tartışırsak amenna, yok aksini yapacak, en ufak bir olayda topu Atatürk’ün kucağına atacaksak bu tartışmaya da tartışan tarafların kalitelerine de gölge düşürür. Peki, tüm bunlar mevcutsa neden özellikle son dönemde Atatürk üzerinden bir tartışma ortamı yaratıldı. Neden 12 Eylül Referandumu, seçimler ya da Cumhuriyet Mitingleri’nde hep o vardı. İsterseniz şimdi sorunun başladığı yere ve bu sorunun nasıl çözülebileceğine bakalım.

Öncelikle Türkiye’de Atatürk’e körü körüne bağlanma bağnazlığına dönüşmüş Atatürkçülük, Atatürk’le ilgisi kalmamış bir ideolojik kılıftır. Atatürk sonrası dönemde ortaya konan, hakim iradenin yapacağı değişikliklere meşru zemin hazırlamak için kullandığı bu kılıf 1980’e kadar sağ sol fark etmez her iktidarın kullandığı bir kılıftı. Ancak 12 Eylül sonrası özellikle sol ve milliyetçi grupların etkin isimlerinin bir şekilde siyasi zeminden soğutulması, bunların yerini genel anlamda Ulusalcı olarak adlandırılabilecek olan ideolojik açıdan sığ kadrolar almıştır. Bu sığ kadrolar pek çok sorunda düşünsel derinlikten yoksun olduklarından resmi kılıf olarak Atatürkçülük etrafında toplanmış, zamanla onların istediği her şey Atatürkçülük anlayışına uygun, karşı durdukları ise Atatürk düşmanı yaftasıyla yaftalanmıştır. Özellikle 90’lı yıllarda Atatürkçülük neredeyse her harekete sebep olarak gösterilmiş, anti-demokratik, özgürlük ve insan haklarına karşıt her yasa Atatürkçülük olarak adlandırılmıştır. İşte Atatürk’ü hiç anlamamış olan biricik ülkesinin onu yanlış anlaması da böyle başlamıştır. Bu süreçten sonra bahsi geçen 28 Şubat süreci gibi süreçlerden zarar gören kesimler düşman cepheye Atatürk ve Atatürkçülük maddelerini de eklemiş ve yanlış derinleşmiştir. İşte o derinleşme bugün daha da güçlenen o kesimlerden bir kısmının açıktan Atatürk düşmanlığına yönelmesine yol açmıştır.

Ancak bu bahane olamaz ve olmayacaktır. Çünkü ne 28 Şubat’ı yapan Atatürk’tür ne de başörtülerine yasak koyan, camileri kapatan odur. Aksine onun da dahil olduğu o kahramanlar sayesindedir ki halen bu topraklarda ezan sesleri duyulmaktadır. O halde zamanında yapılmış belli hareketlerin faturasını Atatürk’e çıkarmaktan vazgeçmeli, onu hiç anlamayan bir millet olarak onu anlamayı geçtim en azından yanlış anlamamaya çalışarak yolumuza dönmeli ve ona tarihte hak ettiği değeri vererek yaşatmalıyız. Aksi takdirde korkarım birkaç kuşak sonra Almanların döktüğü kanla insanlıktan çıkan liderleri Hitler’e verdiği değeri bu memleket için can vermiş milyonların liderine vermeyeceğiz. Ve korkarım onu anlamadan ne bu toprağın değerini ne de özgürlüğün ne derecede elzem olduğunu anlayamayacağız.

Bilal ERTUĞRUL

9 Nisan 2012

21:27

Read Full Post »

BU CUMA KARA CUMAYDI…

13 Ocak 2011 günü Türkiye Cumhuriyeti tarihine, Anadolu tarihine kara bir gün olarak kaydedilecektir. Çünkü bu Cuma günü Kıbrıs davasının efsane lideri, dava adamı Rauf Denktaş ile bir zamanlar bu topraklarda el ele kol kola yaşadığımız, sevgi dolu günler geçirdiğimiz Anadolu Rumlarının son emanetlerinden Lefter Küçükandonyadis’i kaybettik. Konu Türk –Rum ilişkileri olduğunda akla gelen ilk isimlerden Lefter ve Denktaş’ın kaybı büyük umutlarla başladığımız 2012’nin bize kötü bir sürprizi oldu. Umarım yeni yılımızda bu kayıplar canımızı daha çok yakmaz. Peki, bu isimler neden önemliydi ve neden beni bu kadar üzdü? Açıklayayım…

Öncelikle Rauf Denktaş’a değinmek istiyorum. Bir dava adamı, bir ömrün, hayallerin, ailenin sahip olunan ya da olunma ihtimali olan her şeyin feda edilebileceği bir davanın adamıydı. Bazen yazılarımda bahsettiğim, hani şu geçen yüzyılda çokça bulunan ama bu yüzyılda parmakla sayabildiğimiz dava adamlarının belki de sonuncusuydu.

Rauf Denktaş zor ve kimilerine göre bugün bile imkansız bir davaya adanmış bir ömür yaşamıştı. Çok küçük yaşta annesini kaybeden Rauf Denktaş anne olarak Kıbrıs’ı yani vatanı seçecek hayatını ona adayacaktı. Eğitimini Türkiye’de alan, üniversitede İngiltere’den hukuk diploması alan Denktaş Kıbrıs’a dönerken yok olmaya giden bir cemaatin kaderini de değiştirmeye gidiyordu. Denktaş öncesi Kıbrıs bir Rum adası ve küçük bir Türk cemaatiyle anılıyordu. Ama o bu küçük cemaatten bir halk çıkaracaktı. İşte bu yüzden o büyük bir adamdı. Denktaş savaş yanlısı bir adam değildi ama yaşadıkları ona Türklerle Rumların aynı anda bir arada, tek devlet çatısı altında yaşamayacağının, onlar istese de birilerinin bunu yaşatmayacağını anlamıştı. Bu yüzden iki toplumun iki devletle yola devamını savunuyordu. Bu davasında zaman zaman anavatan, göz bebeği Türkiye’sinden de destek alamıyordu ama asla vazgeçmiyordu. Hiçbir zaman küsmediği bu topraklara da bu toprakların evlatları olan bizlere de güvenmekten vazgeçmedi.

Rauf Denktaş bazılarına göre Yaser Arafat’ın Türk versiyonuydu. Her ikisi de cemaatten yok oluşa giden kitlelerden bir ulus çıkarmış ve ömürlerinin sonunda meyveleri yemeden bir kenara çekilip vefat ediyorlardı. Bugün Kıbrıs’ın bizim için ifade ettiği tüm değerleri bir kenara koyun ve şöyle bir bakın, düşünün; bunlara anlam katan dava artık öksüzdür. O davanın babası dün itibariyle ölmüştür. Kıbrıs bugün Türkiye için, orada yaşayan kardeşlerimiz için atfettiği önemi ona borçludur. Dünyaya, Türkiye’ye, Kıbrıs’a Kıbrıs Türkü’nü öğreten, orada yaşayan ve yok edilmek istenen bir kitlenin hakkına adanmış bir dava adamını dün kaybettik.

Başımız sağ olsun. Dünyada barış, adalet ve özgürlük için atan her yüreğin başı sağ olsun…

Dün aramızdan ayrılan diğer önemli isimde Lefter Küçükandonyadis’ti. O da tıpkı Denktaş gibi 88 yaşındaydı. Cumhuriyetle yaşıt bu insanlar cumhuriyetin bu topraklarda yeniden yeşerttiği özgürlük, barış ve kardeşlik duygularının nadide temsilcileriydi. Denktaş Kıbrıs’ta tüm düzensizlik ve kan istismarcılarına karşı bir adada iki millet için bir yaşam feda etti. Lefter ise bu topraklarda sürmesi gereken, yüzyılların boynumuza yüklediği kardeşlik ve hoşgörünün son temsilcilerindendi. Yunanistan onu kendi milli formasıyla görmek istediğinde ben Türk değilim ama Türkiyeliyim ve o ülkenin ay-yıldızını hiçbir bayrağa değişmem diyecek ve doğduğu topraklarda ölmek, ölene kadar da bu toprakların yüzyıllardır getirdiği değerleri paylaşmak için yaşıyordu. Yunanistan’da hastalandığında ailesine ülkeme dönmek istiyorum, ölürsem de orada öleyim diyordu. İşte o bu ülkeyi bu kadar çok seviyordu.

Türkiye’de bugün büyük takım olarak görülen Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray’a anlam katan, onlara duyulan sevgiye bir nedensellik veren efsanelerin sonuncusuydu Lefter Küçükandonyadis. Beşiktaş Baba Hakkısız, Galatasaray Taçsız Kral Metin Oktaysız, Fenerbahçe Leftersiz asla bugünkü anlamlarını bulamazlardı. Türkiye’de futbola, spora yaptığı katkı, verdiği anlam sadece bir topu tekmeleyen esmer çocuk olmaktan çok öte bir şeydi ve Lefter bu derinliğin nadide çiçeklerindendi.

Lefter Küçükandonyadis benim de olmak istediğim ve bazen kendimi naçizane temsilcilerinden birisi olarak gördüğüm Anadolu İnsanı tanımını çok iyi taşıyan insanlardan birisiydi. Askerliğini Diyarbakır’da yapan, doğu ve güneydoğuda sporun yaygınlaşmasını sağlayan Lefter büyük şehirlerden önce doğunun toprak sahalarında koşturuyordu. Ünlü bir futbolcu olduktan sonra 20 günde ülkenin dört bir yanını kapsayan bir geziye çıkacak, gittiği her yerde halkın büyük sevgisiyle karşılaşacaktı. Nitekim 6-7 Eylül olaylarıyla, çeşitli kışkırtmalar sebebiyle bu topraklarda doğmuş, buranın değerleriyle büyümüş insanlara hiç yakışmayan hareketlere katılmış Türkiyelilerin imajını düzelten, onları savunan da yine Büyükadalı balıkçının bu kara kuru çocuğu olmuştur. Çünkü o bu topraklarda bin milletin tek devlette yaşayacağı, güzellikleri olduğu gibi acıları da paylaşacağına inanmış bir neferdi ve ne yazık ki bu nefer de dün söndü.

Evet 13 Ocak 2012 günü Türkiye ve Dünya iki nadide çiçeğin son kez güneşi selamlamalarına tanıklık etti. Dün iki fener söndü. Ama bizler onların bıraktığı değerler, inançlar ve davalarla yeni fenerler olabiliriz. Bu sebepten bugün acıyı bal eylemeli, göz yaşlarını yürekten akıtmalı ve yarınlarda daha güzel bir Türkiye, daha güzel bir dünya için daha güçlü çalışmalıyız. Umarım bir daha böyle kara cumalar yaşamayız…

Bilal ERTUĞRUL

13 Ocak 2012

23:57

Read Full Post »