Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘cemaat’

GÜNDEME DAİR – 3…

GÜNDEME DAİR – 3…

MEMURLAR VE GENEL OLARAK EKONOMİK YANSI(MA)MA…

Gündeme dair yazı dizimin ilk iki yazısında özellikle son 1 ayda çok konuşulan, 29 Mayıs tarihli mahkemeye doğru daha da yoğunlaşacağını düşündüğüm Aziz Yıldırım’ın tutukluluğu, Cemaat ve Fenerbahçe camiası arasında oluşmaya başladığı iddia edilen kavga üzerine fikirlerimi sizlerle paylaştım. Bu konu dışında özellikle dün yaşanan grev ve eylemlerle bir kez daha gündemin ilk sırasına oturan Memur maaşlarına zam ve genel olarak ekonomik performansın halka yansı(ma)ması üzerine fikirlerimi bildireceğim.

Geçtiğimiz hafta Türkiye eski ama uzun zamandır görmediği bir dostu yeniden gördü: Memurların Toplu Görüşme Haberleri ve Eylemler… Evet, Türkiye memurlarla hükümet arasındaki zam görüşmelerini her iki yılda bir görür, konuşur, az bir süre de olsa tartışırdı. Ama memurların masadan kalkması, eylem ve grev çağrısı yapması gibi hareketler en son rahmetli Bülent Ecevit döneminde yani ekonomik kriz döneminde görülmüştü. Ak Parti döneminde Cumhuriyet Mitingleri ya da çeşitli insan hakları mitingleri yapıldı yapılmasına ama direkt olarak ekonomik temelli memur, işçi yürüyüşleri (tekel işçileri eylemi hariç) pek görülmüyordu. Memurlar toplu görüşme hakkına ek olarak yine Ak Parti döneminde Toplu Sözleşme hakkını da aldılar ve bu hakkı açıktan ilk kullanma fırsatlarında pek de beklediklerini alamadılar. İsterseniz önce özelde memur maaşları, istenen zam ve olabilirliği üzerine konuşup daha sonra da genel olarak ekonomik yansı(ma)maya bakalım.

Memurlarla hükümet arasında geçtiğimiz hafta son aşamasına gelinen zam pazarlığında memurlar 2012 ve 2013 için %15-20 aralığında maaş artış isteklerinde bulundu. Hükümet buna karşı en son ilk yıl için %7,5, 2013 için ise %6,5 gibi memurların isteklerinden oldukça aşağıda teklif getirdi ve görüşmeler çıkmaza girdi. Çıkmaza girilen görüşmelerde bundan sonra hakem heyetinin kararı beklenecek ama memurların sokaklarda görünmeye başlaması bazı değişimlerin habercisi olarak ortaya çıkabilir.

Peki, gerçekten memurlar hak ettikleri bir zammı mı istiyor yoksa hükümetten gelen tepkilerde belirtildiği gibi çok mu yüksekten uçuyorlar? Kanımca memurların istekleri beklenen seviyenin üzerinde de olsa hak etmedikleri bir istek değil. Çünkü seçim meydanlarında hükümetin sıkça başvurduğu istikrar ve bu istikrarın getireceği ekonomik refahın halka yansıma isteği artık pek çok kesimde baş gösteren bir istek. Bundan önce eskiye göre iyiyiz diyenlerin yerini nasıl daha iyiyiz, cebimizde daha iyi olsun diyenler alacak. Hükümetin söylediği gibi Türk ekonomisi son 10 yılda gerçekten ciddi bir performans ortaya koydu. Ancak bu performansın halka yansıması yarım kaldı. Ülkedeki gelir dağılımını gösteren Gini katsayılarından da anlaşılacağı üzere Türkiye’de son 10 yılda ekonomik kalkınmayla paralel olarak gelir dağılımında da bir adaletsizlik ortaya çıktı. Hal böyle olunca ekonomik performans halka yansımadı. Peki, ne oldu da bugün insanlar bu durumdan şikayet etmeye başladı? Neden daha önce bu istekler açıklanmıyordu? Şimdi bu noktaya yoğunlaşalım isterseniz…

Türkiye 90’lı yılları ülke tarihinin en kötü ekonomik dönemi olarak yaşadı. Yarım yamalak başlatılan ama tamamlanamayan Liberal ekonomik düzenin sahtekar yetiştirme yetisi ve siyasi becerisizlik, yolsuzlukla birleşince yoksulluk ve krizler kaçınılmaz oldu. Bu krizlerin sonuncusu olan 2001 krizi sonucu halk siyasi arenayı baştan aşağı değiştirdi ve malumunuz Ak Parti’de bu dönemde iktidarı aldı. İktidarın ilk yıllarında halk eski kötü günlerin getirdiği yüksek enflasyon, yüksek faiz, işsizlik gibi rakamları görmediği için ekonomiye hep iyi not verildi. Ancak zaman geçti, kuşak değişti ve insanlar yavaştan bu büyümenin kalkınma olarak kendilerine dönemsini istedi. Aradan geçen 10 yıldan sonra artık 90’ların karanlık dehlizlerinden dem vurmak insanlar için yeterli değil. Dahası pek çok kesim ekonomik kalkınmanın kendilerine yansıması için Ak Parti’ye yeteri kadar destek verdiklerini düşünüyor. Örneğin memur sendikaları pek çok değişiklikte hükümetin yanında durduklarından bugünde bunun karşılığını almak istiyorlar. Dahası hükümetin sürekli olarak ekonomik başarıdan dem vurması, uluslar arası kuruluşlarla yapılan not kavgaları insanların ülkenin ekonomik durumunu belki de gereğinden daha iyi görmesine yol açtı. E hal böyle olunca insanlar daha yüksek maaş artışları, daha düşük zamlar beklemeye başladı. İşte bu sebeptendir ki insanlar son yapılan zamlara da düşük maaş artışlarına da daha önce en azından Ak Parti döneminde vermedikleri tepkiyi vermeye başladılar. Örneğin daha önce hep hükümetle uyumlu gözüken Memur-Sen Başkanı Sayın Gündoğdu’nun hükümet bize sürekli ekonomik başarıdan bahsediyor ama masada sanki derecelendirme kuruluşlarının ağzından konuşuyor diyerek bu rahatsızlığı en yüksek ağızdan duyurdu. Peki, u noktada olası çözüm nasıl sağlanır ve bundan sonra bu süreç nasıl gider. İsterseniz son olarak da bu konuya değinelim.

Türkiye Ak Parti döneminde önemli değişimler yaşadı. 90’lı yılların karmaşasından özellikle Ak Parti’nin ilk dönemindeki devrimci yaklaşımla uzaklaşan ülke son dönemde daha farklı istekleri dile getirmeye başladı. Başbakan seçim propagandasında bu Ustalık dönemim olacak derken aslında halkın kendisinden beklediğini bildiğini de gösteriyordu. Sırf bu ustalık dönemi beklentileri bile hükümetin işini zorlaştıracaktı ve nitekim zorlaştırıyor. İnsanlar değişti, kuşak değişti. Yeni kuşak daha fazla adalet ve özgürlük istiyor bu yüzden Yeni Anayasa diyor. Yeni kuşak güçlü ekonomi diyor bu yüzden daha yüksek maaş ve daha düşük zam oranları istiyor. Bu kuşak daha güçlü ülke diyor ve bu yüzden terör gibi kronikleşmiş sorunlarda daha hızlı ve kalıcı çözümler istiyor. Yani açıkçası yeni kuşak ilk iki Ak Parti iktidarında istediğinden Daha Çok Şeyi istiyor. Bu noktada önemli olan hükümetin ev genel konjonktürün buna uygun olup olmadığıdır. Kanımca ne hükümet ne de konjonktür şu anda buna uygun değil. Yani ustalık dönemi bu değil. Belki yanılıyorumdur ama Ak Parti’de oluşan ne yaparsak kazanırız havası, olduğumuzdan daha güçlüyüz mesajının pek çok alanda gereksiz bir biçimde verilmesiyle beklentilerin arttırılması ve buna uygun kadroların oluşturulmaması bugün yaşanmaya başlayan sorunların temel sebebidir. Ha bu durum nasıl devam eder derseniz ben bundan sonra daha zorlu bir süreç yaşanacağını düşünüyorum. İnsanlar daha fazlasını isteyecek, eldekiyle yetinme devri bitecek ve belki de iktidarın buna vereceği cevap onun kimileri için bitmez gözüken ömrünü belirleyecek. Hep beraber seyredip göreceğiz…

Bilal ERTUĞRUL

27 Mayıs 2012

06:06

Reklamlar

Read Full Post »

GÜNDEME DAİR – 2…

FENERBAHÇE VE CEMAAT – 2…

İlk yazımda genel olarak şike soruşturması süreci, futbol yönetiminde yaşanan değişimler ve Etik Kurulu kararlarına kadar olan süreci aktarmış, alınan kararlar da unutulan iki önemli nokta olduğunu düşündüğümü sizlerle paylaşmıştım. Evet, unutulan ya da gözden kaçan ama bence kesinlikle kaçmaması gereken şey Fenerbahçe taraftarı, bu taraftarın yıl boyunca takımına ve başkanına verdiği destek ve bu desteğin aklanmış bir kulübe rağmen Aziz Yıldırım içerdeyken dinmeyeceği hatta bir öfke seline dönüşeceğiydi. Peki, bu sel nereye akacaktı, işte bu yazıda akan sel, nereye aktığı ya da nereye akıtılmak istendiğiyle ilgili fikirlerimi paylaşacağım.

Yıldırım Demirören’in Şubat ayı sonunda Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı olmasıyla yavaş yavaş herkes kulüplerin ceza almayacağını benimsemeye başlamıştı. Ancak Fenerbahçe taraftarının yüreği rahat değildi. Tam o dönemde başlayan Aziz Yıldırım’ın davası bu rahatsızlığı giderecekti. Başkanlarını aylar sonra dışarıda gören taraftar onun “kesinlikle şike yapmadık” söylemi ve hakkındaki iddialara verdiği yanıtlarla rahatlıyor ama bu rahatlık aynı zamanda Aziz Yıldırım’a verilen desteği bir çığa dönüştürüyordu. Taraftar başından beri sahada şike yaşanmadığına inanmıştı ama yavaş yavaş Başkanlarının farklı bir hesaplaşmadan içerde olduğuna kanaat getirdi ve bu ona verilen destekle birleşince karşısına çıkacak her şeyi yok edebilecek bir büyüklüğe ulaştı.

Bu arada Demirören Federasyonu ve Fenerbahçe yönetimi arasında yapıldığını düşündüğüm anlaşmayla Fenerbahçe Cas davasını çekti ve ardından beklendiği gibi Federasyon da tüm kulüpleri akladı. İçerde her şey netleşmiş, Fenerbahçe puan silinmesiyle dahi karşılaşmamış dahası futbol takımının geçen yılki kupası alınmamıştı. Peki, o zaman Aziz Yıldırım halen neden içerdeydi? İşte bu sorunun gerçek yanıtını bilen insan sayısı kanımca Türkiye’de bir elin parmaklarını geçmiyor ve bu bilinmezlik de açıkçası her geçen gün toplumu geriyor. Son duruşmaya işte bu duygularla giden Fenerbahçe taraftarı ve polis kuvvetleri arasında yaşanan olaylar demin bahsettiğim selin akması için bir yer gösterdi ve bir anda medyanın, olayların bu yönde akışını isteyenlerin desteğiyle, gündemin bir numaralı kavgasının adı kondu: Fenerbahçe vs. Cemaat…

Peki, gerçekten böyle bir şey var mı? Aziz Yıldırım’ı içerde tutan, dahası kulübü ele geçirmek isteyen cemaat mi? Yoksa birileri hedef şaşırtmak ve cemaatle açıktan yapamadıkları kavgayı yapmak için Fenerbahçe camiasını kullanıyor mu? İşte bu sorulara verilecek cevaplar kanımca Türkiye’nin yakın gelecekteki en önemli meselelerinden birisi olacak. Neden mi, olaya çift taraflı bakıp, açıklayalım.

Öncelikle mağdur olduğunu düşünen Fenerbahçe camiası ve milyonlarca taraftarı artık başkanlarının suçsuzluğuna %100 inanmış durumda ve onu orada tutandan ne pahasına olursa olsun öç alınması gerektiğini düşünmekteler. Türk yargı sisteminde Cemaat’in uzun süredir bilinen ve arttırdığı varlığı, polisle yaşanan çatışmalar, Türkiye’de yaşanan her gelişmeyi kontrol edecek iki güç olduğu bunlardan hükümetin başında Fenerbahçeli Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın olması ve ondan kulübe karşı bir operasyon beklenmemesi olağan şüpheli olarak Cemaat’i ön plana çıkarmış durumda. Ve sarı lacivert camia son kongrede olduğu gibi tüm oklarını cemaate çevirmiş halde 29 Mayıs duruşmasını bekliyor. Aziz Yıldırım tahliye olursa herkesten daha iyi bildiğini düşündüğüm rakipleri ve onu içerde tutanlarla hesaplaşacağından ya da barışacağından dolayı en azından ortalığın sakinleşip, UEFA cezası dışında gündemden silineceğini düşünmekteyim. Ancak ve koskoca bir ancak, eğer bu duruşmada da Aziz Yıldırım serbest kalmazsa tepkinin artacağı, hatta Cemaat boyutunu aşıp hükümete doğru yönelebileceği, bunun da önümüzdeki 3 yılda yapılması muhtemel 3 seçimde hükümetin son istediği şeylerden olacağı da benim tahmin ettiğim senaryolardan.

Bir de olayın diğer tarafına bakalım. Son yıllarda pek çok konuda olayın diğer tarafı olan, polis, yargı ve devlet içerisindeki her yanlış ya da tepki çeken unsurda ismi servis edilen modern Türkiye’nin sosyal iktidarı olarak daha önce tanımladığım Cemaat ya da Hizmet’e bakalım yani… Evet, son yıllarda Türkiye’de çok güçlenen Anadolu sermayesi ve orta sınıfın etkinliğinde, Fethullah Gülen’in ruhani önderliğinde ılımlı İslam anlayışı ve belli alanlarda yaptıkları evrensel çalışmalarla sadece Türkiye’de değil dünyada da tepki, hayret ya da tebrikle karşılaşan Cemaate. Cemaat ya da kendi tanımlamasıyla Hizmet 2000’li yılların büyüyen Türkiye’sine paralel bir büyüme gösterdi. Eğitim üzerine yapılan yoğun çalışmaların sonucunda pek çok alanda cemaate sempati duyan, bir şekilde onunla bağlantılı pek çok üst düzey yönetici yetişti. Resmi bir siyasi parti desteklememekle beraber Ak Parti’ye ciddi bir destek veren Cemaat – Ak Parti ile oluşturduğu bu iş birliğiyle aslında ilk dönem demokratikleşme dalgasında da önemli rol oynadı. Ancak son yıllarda bu birliğin çatırdamaya başladığına dair olaylar ardı ardına gelmeye başladı. Öncelikle şunu belirteyim bu iş birliği resmi olarak tüm Cemaat mensuplarının Ak Partili olması anlamına gelmiyordu ve bugün de öyle değil. Ancak özellikle her iki gruba karşı kişiler uzun bir dönem Cemaat = Ak Parti izlenimi yaratmaya çalıştılar. Bu izlenim başarılı oldu mu olmadı mı tartışılır ama son dönemde hem Cemaat hem de AK Parti içerisindeki belli grupları rahatsız ettiği ve bu birliğin dışarıdan değil de içerden bozulduğunu düşünmekteyim. Nasıl mı açıklayalım.

Az önce de belirttiğim gibi son dönemde her olumsuz olayda, özellikle yargı ve polis işin içindeyse tepkiler bir şekilde Cemaat’e yönetiliyor. Peki bu Cemaat bu kadar güçlü mü ve gerçekten bu olayların hepsini o mu yapıyor? Öncelikle son Fenerbahçe olayı başta olmak üzere bir ülkenin çok önemli bir kısmını ilgilendiren operasyonları sosyal iktidar da bulunan güçler yapamaz, mutlaka siyasi iktidarın desteği olması lazımdır. Yine Oda Tv, Ergenekon, Balyoz gibi Cemaate mal edilen diğer davalara bakalım. Ahmet Şık ve Nedim Şener sembolleşip tepkilerin merkezsine gelince tutukluluk halleri sona erdirildi. Sizce onları göz altında tutan Cemaat olsa kahramanlaştırıp hadi bunun ekmeğini yiyin deyip dışarı salar mıydı? Ya da Fenerbahçe’yle Cemaat arasında bir savaş yaşansa Fenerbahçe gerçekten içerde ceza almadan kurtulabilir miydi? Yapmayın, oyunu görün. Evet, Türkiye’de cemaat pek çok kamu kuruluşunda aktif ama yalnız değil. Üstelik kontrolsüz hiç değil. Bunu en son Mit Müsteşarı ifadeye çağrıldığında gördük. Cemaat bu kadar güçlü olsa onu da içeri alamaz mıydı ya da sınırsız bir gücü varsa nasıl sınırlandırıldı? İşte bu sorulara odaklandığımızda 29 Mayıs tarihli Aziz Yıldırım’ın duruşması kanımca içerde pek çok olaya gebe olacaktır. Olası bir tutukluluk halinin devam kararıyla gözler siyasi arena ve hükümete çevrilecek, Cemaat’e çevrilen oklar yön değiştirecektir.

Cemaatlerin neden var olması gerektiğine dair daha önceki haftalarda bir yazı yayınlamıştım. Halen aynı fikirdeyim ve karşıtlarının da oluşumuyla bir ülkenin gelişiminde önemli rol oynayacaklarını düşünüyorum. Ama bazı huyların hem cemaatte hem de genel kamuoyunda değişmesi gerektiğini düşünüyorum. Kamuoyu her taşın altına cemaati sokmaktan vazgeçmeli, yeri geldiğinde siyasi irade ve ona oy veren bizatihi kendi yarısını yanlış ve aksak giden işler için eleştirebilmelidir. Cemaatte pek çok alanda geliştirdiği etkinliğini tıpkı 4-5 yıl önce olduğu gibi daha demokrat, daha özgür bir Türkiye için harcamalı. Yanlış da olsa her anda iktidarın sözcüsü olmamalı, Uludere gibi vicdanlara vurulan yaralarda sesini duyurmalı. Çünkü artık görülmüştür ki Cemaat bunları yapmazsa her taşın altında aranacaktır ve emin olunmalıdır ki hatır uğruna altına bakmadığı taşlar yanında olmayacaktır. Yani bana göre bugün bir oyun oynanmakta, Aziz Yıldırım’ı içerde tutan irade Cemaat’i Fenerbahçe’ye karşı getirerek her iki kuvvete de zarar vermeye çalışmaktadır. Her iki taraf da bundan nasıl mı kurtulur, Cemaat suçsuz olduğu artık görülen ve vicdanlara yerleşen Aziz Yıldırm’ın çıkması için elinden geleni yapar, o da çıkınca onlara bu oyunu oynayanı açıklar. Bundan başka bir ihtimalde ise bu konu gündemi daha uzun süre mıncıklar.

Bilal ERTUĞRUL

23 Mayıs 2012

19:38

Read Full Post »

GÜNDEME DAİR – 1…

FENERBAHÇE VE CEMAAT – 1…

Bir süredir Türkiye’nin iç gündemine yönelik konularda fikirlerimi sizlerle paylaşma fırsatı bulamadım. Yaz başlangıcıyla beraber temposu artan iş ve akademik kariyer yazılarıma kısa bir ara vermeme neden oldu. Bugün sizlerle daha önce de üzerinde konuştuğumuz şike soruşturması, tutuklanmalar, Fenerbahçe ve cemaat arasında yaşanan ya da yaşanması amaçlanan kavgaya dair fikirlerimi paylaşarak gündeme ilişkin fikirlerimi paylaşacağım.

Hepinizin malumu 3 Temmuz 2011 Pazar sabahı Türkiye son yıllarda artık anormallikten çıkan ve bizim için normale dönen büyük bir soruşturma ve tutuklama dalgasıyla güne merhaba dedi. Başta Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım olmak üzere futbol camiasından pek çok kişi 2010 – 2011 sezonuna yönelik yapılan Şike ve Teşvik Operasyonu kapsamında gözaltına alındı ve daha sonra tutuklandı. Aynı ay içerisinde 3 ayrı dalgada soruşturma önce Trabzonspor sonra da Beşiktaş ve sayısı 8’i bulan Süper Lig takımını kapsayacak şekilde genişletildi. Önceleri basının da abartısıyla neredeyse geçtiğimiz yıl her maçta şike yapıldığı zannedildi. Sonra şike yapılan maç olmadığı teşebbüs edilen maçlar olduğu söylenirken o dönem Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı olan Mehmet Ali Aydınlar ve yönetimi UEFA’nın da yaptığı baskı sonucu Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi’ne göndermedi.

Olaylar tam bir sarmala girmişken nerede kaldı dediğimiz siyaset de nihayet davaya müdahil oldu. Önce Aziz Yıldırım’ı kurtarmak için yasa çıkartılacağı söylendi. Sonra henüz 6 ay önce yasalaşmış bir yasanın maddeleri değiştirilip şike ve teşvik yapan kişilere yönelik adli cezalarda indirime gidildi. Bu indirimden aşta Serdar Adalı ve Tayfur Havutçu olmak üzere pek çok kişi faydalanırken Aziz Yıldırım içerde tutulmaya devam etti. Yani Yıldırım’ın içerde tutulma sebebinin şike olmadığı ortaya ancak 5 ay sonra çıktı.

Hazır siyasiler indirim yapmışken bizler de futboldaki cezaları düzenleyelim diyen başlarını Yıldırım Demirören’in çektiği bir grup Mehmet Ali Aydınlar’ı bir kongre toplaması ve bu cezaları düzenleyen 58. Maddeyi düzenlemesi konusunda ikna etti. Ancak kongre günü sadece Beşiktaş ve birkaç kulüp değişikliğe onay verirken başta herkes “adaletin bekçisi benim” demeye başladı. Kendisine kurulan bu tuzağa düşen, dahası aldatılmış hisseden, daha 7 ay önce tam destekle başkanlığa seçilen ama başkanlığının ertesi haftasında bu kaosun içinde kalan, hayatının en önemli göreviyle hayatını adadığı renklerin arasında kalan, en kötüsü yanlış yönlendirilen Mehmet Ali Aydınlar bu kirli ve herkesin bir yerlerden elini soktuğu, bugün söylenenin yarını tutmadığı ortamda kalmadı ve istifa etti. Bir bakıma ortalıkta dolaşan son erlerden birisi meydanı terk etti

Mehmet Ali Aydınlar’ın istifa etmesiyle bir anda daha bir hafta önce onu istifaya sürükleyen kongreyi düzenleten, kongrede Aydınlar’ın arkasında duran tek büyük kulüp başkanı olan Yıldırım Demirören adaylığını açıkladı. Adaylık döneminde “Gerekirse tüm takımlarımız 5 yıl Avrupa’ya gitmez” tarzı açıklamalarıyla tehlike sinyalleri verse de Galatasaray hariç tüm futbol ailesi tarafından Başkanlığa getirildi. Başkanlığa gelmesiyle beraber önceki 6 ayda karmaşa haline gelmiş sorunları da çözdü gerçekten ama yaptığı çözümün Avrupa’daki sonucu ne olacak onu bilmiyoruz. Peki, nasıl çözdü, kısaca hatırlatayım.

Öncelikle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın desteğini aldı ve içerde elini güçlendirdi. Başbakan’ın da yukarda değindiğim gerekirse Avrupa’ya gitmeme şeklindeki açıklamalarıyla futbol dünyasını aynı görüşte olduklarına ikna etti. Sonra Fenerbahçe yönetimiyle federasyon arasında atılan köprüleri kurdu. Fenerbahçe yönetimi aylar boyunca namus davamız dediği Cas Davası’nı çektiği an zaten bu anlaşmanın yapıldığı ve Fenerbahçe’nin herhangi bir ceza almayacağı garantilenmiş oldu. Diğer takımlar ucu kendisine değer mi bilmedikleri ve bu çözümün bir şekilde Başbakan destekli olduğunu bildikleri için adalete güvenmek yerine adalete sırt dönmeyi ve güce güvenmeyi kabul edip sustular. Sonra cezalar açıklandı. Bazı oyuncular kendi kendilerine şike yapmaktan 2-3 yıl ceza aldı, bazı yöneticiler teşebbüs etmekten ceza aldı ama tüm kulüpler aklandı. Yani Demirören dediğini yaptı.

Demirören dediğini yaptı yapmasına ama o ve bu çözümü destekleyen, göz yuman ya da yo gösteren herkes bu süreçte çok ama çok önemli iki şeyi unuttu. Bunların ilki UEFA’nın oyuncu ve yöneticiler ceza alırken kulüplerin ceza almamasını kabul etmeyeceğiydi ki kanımca 1 Haziran’da adli körlüğün sadece bizde olduğunu hem de ülke olarak genelimize yayılmış bir hastalık olduğunu çok acı bir şekilde gösterecekler. İkinci unutulan şey ise dünya takım sporları ve taraftarlık tarihinin en büyük kaynaşma ve bütünleşme örneklerinden birini hem de bir iki gün değil bir sezon boyunca gösteren Fenerbahçe taraftarının herkes temizlenirken başkanlarının aklanmış bir biçimde içerde yatmasına sessiz kalmayacaklarıydı.

Not: İlk unutulana 1 Haziran sonrası UEFA kararları çıkınca değineceğim, devam yazımda ikinci unutulanla yani Fenerbahçe taraftarının tepkisi, bu tepkinin cemaate yönelmesi ve oluşan ortamla ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaşacağım.

Bilal ERTUĞRUL

22 Mayıs 2012

17:42

Read Full Post »

SEÇİMLER KAZANILDI PEKİ YA KUŞAKLAR…

SEÇİMLER KAZANILDI PEKİ YA KUŞAKLAR…

Son dönemde Türk siyasetinde ortaya çok net çıkan bir tablo var. Ak Parti hele de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başta olduğu müddetçe büyük bir terör eylemi (11 Eylül benzeri), ciddi bir ekonomik kriz (2001 krizi gibi) ya da büyük bir doğal afet (99 depremi ya da 2007 Endonezya tsunamisi gibi) olmadığı müddetçe yakın seçimlerden hep birinci parti olarak çıkacak. Peki, Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN Cumhurbaşkanı ya da Başkan olursa veyahut siyasi ya da dünyevi ömrünü tamamlarsa ne olacak? Yine seçimleri Ak Parti mi kazanacak? Bugün sanırım Ak Parti’nin yönetici kadrolarının dahi pek çoğu bu soruya yanıt veremiyor. Yanıt verenlerde de büyük bir çoğunluk “HAYIR” yanıtını tercih ediyor. Peki, neden bu soruya “EVET” denemiyor ve evet denmesi için ne yapılması gerekiyor? Bana göre cevap çok net: “Seçimler kazanılırken, kuşakların da kazanılması gerekiyor!” Ancak kuşaklar kazanıldığında bu soruya evet yanıtı kolaylıkla verilebilir. Peki, kuşakların kazanılmadığını neden iddia ediyorum ve kazanılması için ne yapılır? Bugün bu konudaki fikirlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti toplum yapısı bana göre 1923’de neyse bugün de aynı şeklini koruyor. Peki, nasıl oluyor da bu kadar çok iktidar değişti? Bana göre iktidar hiç değişmedi. Devlet 1923 yılında kurulduğunda yönetici kesimle halk arasında ciddi bir düşünsel farklılık mevcuttu. Atatürk ve yakın çalışma arkadaşlarının önderliğinde düşünülen batı değerleriyle oluşturulmuş modern toplum Anadolu insanının rüyalarında gördüğü İslam Birliği ve dirilişinden çok farklıydı. Halk muhafazakar, yönetim devrimciydi. Halkın giyim kuşamının ya da yazdığı yazının değişmesi halkın fikri değişimini ifade etmiyordu. Nitekim ilk çok parti denemesinde Demokrat Parti’nin muhafazakar ve liberal söylemiyle CHP’nin devrimci, devletçi söylemine karşı aldığı başarı bunun en açık örneğiydi. Ama ne Demokrat Parti, ne Adalet Partisi ne de Turgut Özal’ın Anavatan Partisi uzun süreler iktidarı ellerinde tutamadı. Onlardan sonra değer olarak benzer değerlere sahip ama yeni olarak ifade edilebilecek parti ve isimler iktidarı bir şekilde ele geçirdi.

Son dönemde Ak Parti’de illerde yapılan kongrelerle başlayan teşkilat yenileşme döneminde öne çıkan özellikle genç isimlere baktığımda Ak Parti’nin de öncüllerinden çok da farklı bir yönde gitmediğini görüyorum. Farklı sosyolojik çevrelerden, farklı ideolojik düşüncelerden gelen insanlar başarı garantili gördükleri parti çatısı altında kendilerine yer bulmak için yarışıyor. Tüm bunlar Ak Parti şu ana kadar seçimleri kazandığı için oluyor ama bence bunlar kuşakları kazanmaya yetmiyor.

Son örnek Anavatan Partisi’nde gördüğümüz üzere bu kadar geniş yelpazeden başarı odaklı ya da kaba tabiriyle çıkarcı bir kitlenin buluşması partiye güç katmıyor sadece Başbakan Recep Tayyip Erdoğan sonrası olası dağılma sürecinin hızını arttırıyor. Bu çok güçlü tespite sadece ülke siyaset tarihimize bakarak ulaşıyorum. Demokrat Parti de, Adalet Partisi de, Anavatan Partisi de benzer süreçlerden geçtiler ve dağıldılar. Evet, hiç birisi Ak Parti’nin ulaştığı güce ulaşmamıştı ama hiçbirisi de bu kadar çıkar amaçlı kişinin partiye uzun süre dolmasına dayanamamıştı. Tıpkı onlar gibi Ak Parti de liderinin kişiliğinde benlik bulan bir parti ve bu süreç bana ne zaman olacağını bilmesem de lider sonrası dağılma sürecinin de hepsinden daha acılı olacağını gösteriyor.

Peki, Ak Parti bu durumdan nasıl kurtulabilir ve nasıl seçim değil de kuşak kazanabilir? Bu bugün Ak Parti’nin bulunduğu konumda yanıtlanmasını bırakın sorulması bile ciddi bir cesaret isteyen sorudur. Çözüm için farklı yollar olmakla beraber uygulamada bence her hangi bir adım yoktur. Çözüm yollarından birisi parti içi kimlik geleneğini oluşturmak için soy vesayetine dayanan yöntemdir. Bu yolla partiye geçmişte parti hareketinde bulunmuş ailelerden gençler dahil edilir ve parti bu yolla ayakta tutulmaya çalışılır. Ancak Ak Parti’nin doğuşunun kendi kimliği olan Milli Görüş Gömleğini Çıkarmak üzerine kurulu olduğu, partinin tıpkı Özal’ın Dört Eğilimi buluşturması gibi farklı eğilimlerden oluşturulması bu yolu uygulanması en zor yöntem haline getiriyor. Bunun yanında özellikle Muhafazakar geleneğin muhaliflik ve mağdur kimliğini taşıdığı 80 yıl sonrası o zorlu yılları sadece lafızatta bilen, iktidarın mağrur kimliğine inancı muhalefetin devrimci, mücadeleci kimliğinden çok uzak olan kuşaklardan gelen parti vesayeti uzun süreli başarı için mantıklı bir çözüm değildir. Belli aşamalarda bu yöntemin uygulandığını görmekle beraber bu yöntemin kuşak kazanmada başarıdan çok başarısızlığı getireceğine inancım katidir.

Bunun dışında evrensel anlamda kullanılan yöntem genel ve lokal eğitimdir. İçsel eğitim olarak da adlandırılan eğitimde parti içi eğitim ve mücadeleyle gelinen noktanın değerinin bilinmesi ve geçmişin unutulmaması sağlanır. Bu yöntemde uygulanan bir araç da aynı amaçla yola çıkılan ama iktidar döneminde harekete mesafeli durup muhalefet direncini halen bünyesinde tutan kardeş hareketlerden faydalanmaktır. Bu bağlamda Saadet Partisi ve Has Parti kadrolarıyla siyasi arenanın dışında kalmayı yeğleyen muhafazakar gençlerin parti kadrolarında yer bulmasının teşvik edilmesi elzemdir. Genel eğitim ise partinin adı, teşkilatı, başkanı değişse de ideolojisinin iktidarda kalmasını sağlaması açısından önemlidir. Gelin görün ki bana göre Ak Parti döneminde toplumun en çok ilgilendiren alanlardaki politikalar arasında eğitim politikası açık ara en başarısız olan ya da toplumdan karşılık alamayan alandır. Dahası eğitimde ilk iki bakanın yaptığı karşılıklı yap bozlarla harcanan zaman bugün 15-25 yaş arasını oluşturan kuşağın kazanılmasını imkansız hale getirmiştir. Bundan sonra yapılması gereken daha tutarlı, halka ve en önemlisi onun denekleri olacak öğrencilere daha iyi anlatılmış ve benimsenmiş politikalarla yeni kuşakların kazanılması çalışmasıdır.

Yukarıda belirttiğim gibi eğer lokal ve genel eğitimde kuşak kazandıracak devrim gerçekleştirilir ve partinin atardamarı muhafazakar ideolojiden olup partide yer almayan hareketlerin muhalefet sinerjisi partiye dahil edilebilirse Ak Parti sadece Başkan’ı varken seçim kazanan, sonra da dağılan partiler listesinden kuşak kazanan ve uzun yıllar kendi ideolojisiyle ülkenin de kaderini değiştiren ülke tarihinin yegane partisi olur. Olmazsa ne mi olur 1950’den bu yana olduğu gibi yeni bir yüz, yeni bir yol ve yeni bir parti doğar ama ülke asla 1920’lerden bu yana Anadolu halkının yüreğinde yatan değerlerin birleşimindeki evrensel liderliğe ulaşamaz. Yani şarkı değişir, ezgi aynı kalır ama bu şarkı bir türlü tamamlanamaz.

Bilal ERTUĞRUL

27 Nisan 2012

22:22

Read Full Post »

TÜRKİYE’DE MUHAFAZAKÂR KİMDİR?…

TÜRKİYE’DE MUHAFAZAKÂR KİMDİR?

Dün yazdığım yazıdan sonra azı arkadaşlardan muhafazakâr kesim olarak kimi kast ettiğimi daha açık şekilde ortaya koymam gerektiğini belirten yorumlar aldım. Ben de bunun üzerine bana göre kendimi de dâhil ettiğim Türkiye’de ki Muhafazakârlığı tanımlamak istedim.

Bizdeki muhafazakâr kesim hayatta temel referansını İslam dini ve ona bağlı geleneksel yaşam stilinin muhafazası üzerine kurmuş olan ancak bu muhafazada Avrupa ya da Amerikan muhafazakârlarının aksine özellikle ekonomik anlamda gelenekselden moderne geçiş değişimine karşı durmanın ötesinde öncülerinden olan kuşaklar boyu inancın içselliğine dem vuran ama özellikle son dönemde içsellikten şekilciliğe kayan, ümmet anlayışını millet anlayışının önünde tutarak uzun süre memleketin kardeşliğine gerçekten inanan ve bu kardeşliğin korunmasında en önemli rolü oynayan ama yine son dönemde ulus devlet iktidarının ele geçirilmesinin de etkisiyle Türk – İslam Birliği yolunda muhafazasına ulusal kimliği de katan, ekonomik kalıplarını kırıp son 30 yıldır Türkiye’nin ekonomik yükselişinin merkezinde yer alan, İstanbul’a uzun süre erişilmeyecek bir sevgili gibi bakan ama sonunda onu kendisine eş yapmayı başaran, Anadolu’yu her baş sıkışıklığında koynunda güzel bir uykuya dalınacak olan, her darda kalındığında kendisine kucak açacak bir Ana olarak gören, ilahide kendini kaybeden ama son bir isteği olsa uzak diyarlardan bir türkü isteyen, çayı, bayram sahları topluca kılınan bir namazı kimliğinin ayrılmaz bir parçası sayan, ne kadar zengin olursa olsun, çocukları akranları gibi ne kadar tatil hayaliyle yanarsa yansın o bayram sabahları mezarlık ziyaretleri olmadan rahat bir nefes alamayan, bir Kurban sabahı yapılan ilk kebaptan aldığı tadı başka hiçbir yemekten almayan, el öpmenin manasını derinliklerinde yaşayan kesimdir.

Bu kesimin siyasi çizgisine ve devletle ilişkisine bakıldığında ise Osmanlı döneminde devletle pek bir ilişkisi olmayan, devletin de sözün özü yıkılma dönemine ya da 2. Abdülhamit’e kadar adam yerine koymadığı ama bir şekilde yaşayıp giden, 2. Abdülhamit sonrası dönemde azınlık isyanları, savaşlar, ülkenin işgali derken memleket meselelerinin bir şekilde dönüp dolaşıp artık kendilerini etkileyeceğini idrak eden, bu dönemde Sütçü İmam, Kazım Karabekir gibi kendi kahramanlarını yavaş yavaş çıkaran, cumhuriyetin kurulmasıyla kurucu ideoloji tarafından ülke yönetiminde yer bulunması uygun görülmeyen, 1930 yılındaki Menemen Olayı sonrası devlet tarafından baş ideolojik düşman ilan edilen, kendisi de bu düşmanlığa karşılık yeni devletle gelen neredeyse hiçbir değişimi kabullenmeyen, dahası bu kabullenmeyiş üzerinden bir isyan ruhu oluşturan, önce Demokrat Parti sonra Adalet Partisi ve son olarak da Anavatan Partisi gibi temelde Liberal – Muhafazakâr olduğunu iddia eden ama özde Kapitalist – Statükocu partilerden öteye gidemeyen partiler içerisinde kendisine yer bulmaya çalışan, bu hareketlerin bir şekilde darbelerle gönderilmesi sonucu Refah Partisi’yle iktidara kendi partisiyle ve kimliğiyle gelen ama bu sefer çok daha kısa sürede devletin asıl sahibi olduğunu iddia eden Beyaz Türkler ve Ordu tarafından hak edilmişinden vazgeçtirilen ama bu sefer yılmayan, son olarak da Ak Parti çatısı altında Refah çatısı altında yaşadığı Meşruiyet sorununu da göz önünde tutarak bu sefer liberallerin misafiri değil ev sahibi olarak kurdukları ittifakla iktidarı ele geçiren, yolun yarısına ya da Cumhuriyet mitinglerine kadar liberallerle ülke tarihinin her anlamda en başarılı dönemine imza atacak olan ittifakı sürdüren ama o tarihten sonra bu ittifaktan da vazgeçip yalnız başına iktidarını sürdüren kesimdir.

Evet, bana göre Türkiye’de muhafazakar ideoloji bu kesim tarafından benimsenmiştir. Yazının başında kendimi de bu gruba dahil ettiğimi belirtmiştim. Ben de bahsi geçen tecrübelerle damıtılmış bir düşünce ikliminin meyvesiyim. Liberalizm ve demokrasinin evrensel değerlerinin muhafaza ettiğim lokal değerlerimizle birleştirdiğim düşünce yapımdan sizlere sesleniyorum. Yazdığım yazılarda bu süzgecin etkilerini de dikkate alırsanız sevinirim…

Bilal ERTUĞRUL

21 Nisan 2012

16:19

Read Full Post »

KİM KİME BENZİYOR…

KİM KİME BENZİYOR…

Sanırım geçtiğimiz yıl yaz aylarıydı muhalif köşe yazarlarından Bekir Coşkun’un bir köşe yazısında gözüme ilişen bir yorum vardı. Bekir Coşkun bazen kendisiyle aynı ideolojik çizgiden gelen gençlerin kendi hayat tarzlarının değişeceği, onun yerini kendi deyimleriyle dinci, gerici bir yapının almasından korktuklarını ilettiklerini kendisinin de buna karşı “Üzülmeyin, biz onlara benzemeyeceğiz, asıl onlar bize benzeyecek…” dediğini aktarıyordu. Dün sizlerle paylaştığım anketten sonra aklıma gelen bir düşünce üzerine bugün de sizlerle bu yorumu ve bu yoruma dayanarak Türkiye’de kimin kime benzediğine dair bir yazı yazmak istedim.

Öncelikle Türkiye’de yaşam tarzları üzerinden, ideolojik çizgilerine de dikkat ederek iki ana gruplandırma yapacağım. Halkı gruplara ayırma esas itibariyle her zaman karşı çıktığım bir yöntem olsa da Ak Parti iktidara geldiğinden bu yana uzun süredir dillerde olan bu yaşam tarzına müdahale ve yaşam tarzı dönüşümünü açıklamak için bu gruplandırmaya mecburum. Öncelikle bence bugünün Türkiye’sinin 2 ana grubu var. Birinci grup bazı kesimler tarafından Beyaz Türkler, bazı kesimler tarafından Cumhuriyet’in kurucu ve asıl sahipleri olarak adlandırılan gruptur. Bu grubun temel özellikleri batılı değerler üzerinden kurulmuş Cumhuriyete, Atatürk ilke ve inkılâplarına bazen aşırıya kaçan bağlılık, ulusal kimlik ve ulus devlet anlayışıdır. Bugün partisel anlamda CHP ve MHP çizgisi içerisinde bulunan bu grup kimilerine göre 80 yıl iktidarda kalmıştır, iktidardan ayrıldığı dönemlerde ise askeri darbelerle geri dönmüştür. Diğer grup ise kendisini “MUHAFAZAKÂR” olarak adlandıran, Cumhuriyetin tamamen batıcı çizgisini hiçbir zaman kabullenmemiş, muhafazakârlığı genelde dini değerlere bağlılık olarak algılayan, son 10 yıldır Ak Parti’yle beraber iktidara gelmiş Milli Görüş ve Cemaat olarak iki ana gruptan oluşan gruptur.

Son zamanlarda toplumsal baskı yaptığı iddia eden ikinci grup yaşam tarzının tehdit altında olduğunu iddia eden ise birinci gruptur. Peki, o kadar ki memleketin büyük düşünürlerinden ya da muhalefet boşluğu sebebiyle muhalif olanlarından Fazıl Say’ın ülkesini terk etmesine yol açacak bir baskı var mıdır? Ya da daha açık bir ifadeyle Türkiye dönüşmekte midir? Dönüşmekte ise nasıl bir dönüşüm yaşanmaktadır? İşte bu sorulara cevap ararken genelde sosyal medya, halkın özellikle üniversite yıllarımda gördüğüm dönüşümünü dikkate aldım ve bazı fikirler oluşturdum. Bunlar neler mi, paylaşalım…

Öncelikle gerçekçi olalım Türkiye ciddi bir dönüşümden geçmektedir. Bundan 15 yıl önce şiir yazdığı için hapse giren Recep Tayyip Erdoğan Başbakan, Kürtçe şarkı söyleyeceğini iddia etmesi üzerine memleket tarihinin en bilinçli linç kampanyasına tutulan Ahmet Kaya kimilerine göre bir kahraman, en azından herkese göre mağdur, 15 yıl önce tası tarağı toplayıp giderken arkasından sövülen Erbakan bir siyaset kahramanı olarak adlandırılıyor şu günlerde. Bu değişimler kolay değil. Bunların dışında pek çok kişinin “Benim annemin de başı örtülüydü, ben de küçükken Kuran kursuna gittim, Başbakan hapse giderken onun yanında ben durdum, 28 Şubat ve 12 Eylül olduğunda hep karşı durmuştum…” tarzı açıklamaları da bu değişimin dile gelmiş hali. Bu açıdan baktığımızda sanki değişimin birinci gruptan ikinci gruba doğru olduğunu yani beyaz Türklerden Kara Türklere, birinci Cumhuriyetçilerden ikinci Cumhuriyetçilere doğru olduğu görülüyor. Zaten baskı olduğunu, dönüşümün gönülsüz olduğunu belirtenlerde asıl dönüşümün böyle olduğunu iddia ediyor.

Ama ben bu noktada farklı düşünüyorum. Çünkü bence söz ve şovda dönüşüm bu yöndeyken, özellikle genç nesillerde dönüşüm tam tersi yönde. Yani tıpkı Bekir Coşkun’un iddia ettiği gibi karalar Beyaz olmaya çalışıyor. Peki, nasıl böyle bir iddia da bulunabiliyorum. Bunu da açıklayayım.

Öncelikle dönüşüm yaşanıyor çünkü toplumda para, mevki ve makamlar el değiştiriyor. İkinci grubun 40 yaş üstü kesimi bunların hepsini ele geçiriyor. Buraya kadar çok normal, çünkü 10 yıldır iktidarda olan bir kesimin bu güçleri ele geçirmesi her yerde olan türden bir gerçeklik. Ancak, asıl dönüşüm alt kesimde yani gençlerde yaşanıyor. Kendisini muhafazakâr, cemaat mensubu, milli görüşçü ne olarak ifade ederse etsin ikinci grubun genç kuşağı hızla birincisine benziyor. Örnek verecek olursak lüks cumhuriyet balolarının yerini milyarlık iftar yemeklerinin alması nasıl bir dönüşüm sizce? Ya da dün bikiniyle birinci grubun dergilerine çıkan mankenlerin bugün eşarpla ikinci grubun dergilerinde boy göstermesi sizce ne tür bir dönüşüm.

Muhafazakâr kesim olarak adlandıracağım ikinci grubun genç kuşağı acıyla dolu bir ömür süren ama sonunda iktidarla lütuflandırılan orta ve yukarı yaşlı kuşakla Cuma ve Bayram namazlarını beraber kılabilir, tutmadığı orucun iftarını açabilir ya da kurbanda onun yanında durabilir, evde içmediği sigarayı, alkolü ya da her hangi bir şeyi dışarıda içip akşam kendisine ait son model arabasıyla eve bir şekilde 12’den önce dönebilir ve namaz ve okumayla meşgul baba onun da birgün kendi yoluna döneceğine inanabilir ama açık söyleyeyim böyle giderse bu babalar bu çocukları tanımayabilir.

Peki, neden bu dönüşüm ters yönde olduğunu iddia ediyorum diye halen soracak olursanız biraz da siyasi konulardaki yaklaşımlara değinelim. Bu dönüşüm o kadar hızlandı ki artık herkes darbecilere düşman, artık herkes demokrat ama kimse seçim barajına karşı değil, muhafazakâr gelenekte yer alan ümmetçilik anlayışıyla herkes kardeş ama herhangi bir azınlık ismi rahatsız edici olmaktan öte değil. Aynı şekilde adalete yaklaşımda da dönüşüm çok net. İkinci grup özgürlükçü olmayı çektiği acılarla öğrenmişti. Ancak bugün gençler acı çektirmenin peşinde. Öyleyse ne fark var arada? Ya da kim kime benziyor. Açık söyleyeyim kimse kimseye benzemiyor. İktidar ve onun verdiği güçlerle gelen antidemokratik, insan hakları ve özgürlük düşmanlığı yerli yerinde duruyor. Gücün sahipleri değişiyor ama güç sahibini kontrol ediyor. Tabi bu kontrolde dünün de bugünün de dalkavukları köşe başlarını tutmuş leş kargalarını aratmıyor. Bu dalkavuklar gitmeden de büyükler ne acı çekerse çeksin gençler hep uzun zaman önce konmuş olana benzeyecek ve aslında hiç bir şey değişmeyecektir. O yüzden 1. grubun korkmasına gerek yoktur dönüşüm sadece sayılarını arttıracaktır.

Bilal ERTUĞRUL

20 Nisan 2012

22:25

Read Full Post »