Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Çin’

HULA’NIN ÇOCUKLARI…

HULA’NIN ÇOCUKLARI…

Dün Kabil, Bağdat, Gazze

Bugün yürekte yangın adı çok uzak Hula

Ölen de öldüren de benzemiyor burada

Çıkan kurşun hesapsız saplanmış çocuklara

Ölen her çocuk için açılsın okyanuslar

Yeryüzü denen cehennemi kaplasın azgın sular

Hula’nın çocukları yetim, hepsi bin yıl anılsın

Kararmış vicdanlar yana yana kan kussun

Görmeyen gözlerden yaş hiç durmadan aksın

Belki o zaman anlarız silahları

Belki o an yakarız başıboş cellatları

El ele yok ederken son kalan insanlığı

Damla damla kan çeker Hula’nın toprakları

El insaf demez gider diktanın korkakları

Anlamazlar ölen kendi çocukları

Ana ayrı, baba ayrı, kader ayrı olsa da

Hepsi aynı sevdaya akan aşk sunakları

O sunaklar gün gelir, taşar sel olurlar

Hem de öyle bir sel ki, Şam’ı yakıp yıkarlar

Ama orası yetmez yıksınlar tüm dünyayı

Öyle bir yıksınlar ki dünya tatsın acıyı

Her gördüğüm çocukta yaşarım bu anları

Anne deyip ölürken Hula’nın çocukları

Dur, düşün bir an olsun bırak boş mavraları

Vicdanına kulak ver, aç göz kapaklarını

Duymasan da uzaktan o acı çığlıkları

Sen uyurken ölüyor Hula’nın çocukları…

Bilal ERTUĞRUL

2 Mayıs 2012

21:08

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 3…

TEK YOL BİRLİK…

Dünkü yazımda Türkiye’nin ve Orta Doğu’nun bugünkü resmini tamamlayıp, mevcut durumda ortada duran sorunları, bu sorunların olası sonuçlarını yazmıştım. Peki, bu sorunların üstesinden nasıl geliriz? İşte onun için de açık bir öneri. Öncelikle bölgede akan kardeş kanının 1350 yıllık geçmişi düşünüldüğünde birkaç yılda durmayacağını bilmeliyiz. Ama bu kanı durduracak tek ülkenin de Türkiye olduğu bilinciyle kendimize güvenmeliyiz. Bunun yanı sıra Suriye’de Beşar Esad olduğu müddetçe hiçbir konuda bölgede yükselemeyeceğimizi de kabul etmeliyiz. Bu durumda ilk yapılması gereken barış ya da savaş hangisini seçerse kendi yöntemiyle Esad’ın kaçınılmaz gidişini hızlandırmalıyız. Bu noktada gerekirse belli tavizler ya da söz hakkıyla dünyaya açılan tek kapısı Türkiye olan İran’ı mutlaka yanımıza almalıyız. Bunu başardıktan sonra dar anlamda Türkiye, İran, Irak ve yeni Suriye arasında bir üst düzey işbirliği örgütü kurmalıyız. Eğer mevcut sınırlar devam ettirilemiyor ve yeniden de çizilemiyorsa bunu çözmenin tek yolu yıllar önce Fransa – Almanya arasında yapıldığı gibi o sınırları kökten ortadan kaldırmaktır. Bu yolla en azından etnik sorunların çözümünü sağlayabiliriz. Aksi takdirde Irak’tan başlamak üzere kurulacak bağımsız Kürdistan üzerinden bölgede yeni bir savaş serisi doğması kaçınılmaz olacaktır. Her ne kadar kurulacak devlet Araplara nazaran Türkiye ve İsrail’e daha yakın olacak olsa ve İsrail’in uzun vadeli planlarında yer almasa da bu devletle beraber doğacak sorunlardan en çok etkilenecek olan ülkede Türkiye’dir. Dahası bahsettiği birliğin oluşumunda Türkiye’yle ilişkilerinde bir aşiret liderinden disiplinli ve pratik bir devlet başkanı kimliğine dönüşen Barzani’nin de hoşlanacağı son dönemdeki tavırları dikkate alındığında çok açıktır. Etnik sorunların çözümünden sonra liderliği güçlenen Türkiye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde Arap Dünyasında artan popülaritemiz ve muhafazakârlaşmayı da kullanarak yine hızla artan Arap Milliyetçiliği’ni de bu potaya katmalıyız. Burada en önemli sorun Arap Milliyetçiliğinin mutlaka muhafazakar kanadının kullanılıp daha ılımlı bir çizgiye çekilmesidir. Bu noktada uygulanacak muhafazakar tonajda da bölgeden çıkmış El Kaide benzeri yapılanmaların unutulmaması, her hangi bir şekilde şiddete kayacak aşırılıkların engellenmesi şarttır. Bunu başarabilirsek Orta Doğu tekrar barışa, huzura ve medeniyete kavuşur. Yok başaramazsak bu kan durmaz ve emin olun gün gelir bize de bulaşır. İşimiz zor, yükümüz ağır ama şunu bilmeliyiz ki;

“Orta Doğu’da akan kardeş kanı durmalı ve güneş bir zamanlar ayrılığına dayanamayıp göz yaşları döktüğü bu topraklara dönemli… Bunu da ya biz yaparız ya da biz yaparız…”

Bilal ERTUĞRUL

26 Nisan 2012

00:13

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 2…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 2…

SORUNLAR VE TESPİTLER…

Dün yazdığım dış politika analizimin ilk yazısında Türk Dış Politikasının tarihsel perspektifini 1923 sonrası dönemden itibaren ele almış, Ak Parti döneminde yaşanan gelişmeler ve bu bağlamda arabulucu ülke konumundan lider konumuna nasıl yükseldiğimizi açıklamaya çalışmıştım. Bugün bu statüyü biraz daha açacak yaptıklarımıza, yapacaklarımıza, karşılaşacağımız zorluklara ve bunlara olası cevaplarımıza değineceğim. Bu analizi yaparken de temel bazı kavramsal gerçeklikler üzerinden bölümlendirmelere gideceğim.

1 – Komşularla “0” Sorun Politikası Miladını Doldurmuştur

Kanımca Türk Dış Politikasının bugün ilk olarak kabul etmesi gereken husus Komşularla “0” Sorun politikasının süresini doldurduğudur. 2002 sonrası ilk döneminde Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun geliştirdiği konseptiyle bu politika Türk Dış Politikasının 60 yıllık TARAFSIZLIK ya da diğer adıyla ETKİNSİZLİK putundan sıyrılmasını sağlamıştır. İlk yıllarından İsrail ve Suriye üzerinden oldukça iyi yönetilen politika Ermenistan’la yapılan protokollerin iflasıyla ilk önemli başarısızlığını almıştır. Gerek Ermenistan ve Türkiye iç kamuoylarının bu adımlara hazır olmaması gerekse de Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Karabağ sorununun çözülmemiş olması bu protokollerin yürümemesinin asıl sebeplerini oluşturmuştur. Yüzyıllık Türk – Ermeni, en az 50 yıllık Kıbrıs sorunları masadayken bu politikanın kısa dönemde etkinlik sağlamak dışında başarısız olacağı herkesin kabulü olmalıdır. Bu politikanın geçerliliğini yitirmesi korkulduğu gibi ülke açısından olumsuz değildir. Aksine bu son bir sonraki maddede belirteceğim Bölgesel Liderlik konseptine de önemli bir katkıda bulunmuştur.

2 – Türkiye Artık Bölgesel Liderdir

Komşularla “0” sorun politikası süresince arabulucu rolüne soyunan Türkiye için bu politikanın sonlandırılmasının en önemli nedenlerinden bir diğeri de bölgesel liderliğin ülke istesin ya da istemesin artık kaçınılmaz olmasıdır. Geleneksel anlamda Kuzey Afrika’dan doğuda Afgan dağlarına batıda Viyana kapılarına kuzeyde Moskova steplerine kadar olan bölgenin en önemli aktörleri bugün Mısır, Suudi Arabistan, Sırbistan, Türkiye ve İran isimleri altında toplanmış olan devletlerdir. Sırbistan’ın Bosna ve Kosova savaşlarıyla kendi sonunu hazırlaması, Mısır’ın Mübarek yönetiminde iç meselelerde kaybolması, İran’ın devrim sonrası küresel dışlanmışlığı ve devrim ihracı korkusuyla bölgesel dışlanmışlığı, son olarak da Suudi Arabistan’ın bölgede artan demokratikleşme isteğinin önündeki en önemli engel olması zaten Türkiye’yi bu rol için tek ülke yapmaktaydı. Bunlara ek olarak Ak Parti döneminde yapılan başarılı kültürel yayılma, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’da vuku bulan yegane Bölgesel Lider imajı ve ekonomik güçlenmeyle bu rolün taşınabileceği de gösterildi. Artık en azından Başbakan sağ oldukça bu görevin ve gücün red edilemeyeceği bundan sonraki dış politikamızın temeli olmalı ve adımlar da buna göre atılmalıdır.

3 – Bölgesel Liderlikte En Büyük Zorluk: Mevcut Sınırların Korunması Politikası

Bölgesel liderlik güç verir ancak güç sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Bugün karşılaşılan bölgesel sorunların bizi bu derece ilgilendirmesi de bu sebeptendir. Bölgesel sorunlarda ülkeden ülkeye farklı politikalar uygulasak da temel önceliğimizin mevcut sınırların korunması olduğu çok açık bir şekilde ön plana çıkmaktadır. Ancak daha önceki yazılarımda da ele aldığım gibi 1920’lerde cetvelle her hangi bir etnik ya da kültürel ayrım fark edilmeden kardeşleri farklı ülkelerde bırakan sınırların korunması mümkün değildir. Şüphesiz mevcut sınırların değişmesi bizi de uzun dönemde zor durumda bırakacak ve bu açıdan bakıldığında politikamızın doğru olduğu düşünülebilir ama az sonra sıralayacağım iki farklılık bu politikanın sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Ve kanımca sınırların korunması bir yere kadar sürdürülüp daha sonra ya bölgesel bir birlikle ülke sınırları önemsizleştirilmeli ya da sınırlar yeniden bir şekilde (savaş ya da barış) yeniden belirlenmelidir.

4- Bölgenin En Önemli Farklılıkları ve En Hassas Noktalar

Mevcut sınırların korunamayacağı düşüncesi bugün oluşmuş bir düşünce değildir. 1920’lerde bu sınırları çizenlerin çok iyi bildiği ama bilinçli bir şekilde bölgenin kucağına bıraktığı bir bombadır. Bölgede sınırlar belirlenirken dikkat edilmesi gereken önemli farklılıklar etnik ve dini farklılıklardır. Etnik anlamda bölgede Türkler ve Araplardan sonra en kalabalık grup olan Kürtlerin Türkiye, Suriye, Irak ve İran arasında 4 ayrı ülkeye dağılmış olma durumları en önemli sorundur. Irak’ta görüldüğü gibi Kürt gruplar ve olası Bağımsızlık istekleri bölgedeki ülkelerin dış müdahaleye en açık noktasıdır. Bu zayıflık dün Irak’ta başarılı olmuş, Türkiye ve İran’da ise devletlerin uzun süredir başını ağrıtan nokta olmuştur. Irak bölünsün ya da bölünmesin Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti’nin varlığı artık realitedir. Bu durumda daha önce sadece hayal olarak algılanan bir durumun realiteye dönüşmesi ülkelerdeki ayrılıkçı hareketler için önemli bir destek noktası olacaktır. Zaten Türkiye’nin Irak’ın resmi olarak bölünmüşlüğünün resmiyete dökülmesini istememe sebebi de budur. Ancak fiiliyat her zaman er ya da geç resmiyete dönüşür. Bu durumda bölgede uzun süreli bir çözüm olması için yukarda bahsettiğim Bölgesel Birlik zorunlu bir yöntem olarak ortaya çıkabilir. Tabi bunun için özellikle Suriye’de yönetimin değişmesi ve Irak’taki İran etkisinin kırılması gerekir.

İşte bu noktada da bölgenin ikinci önemli farklılığı ortaya çıkar. Her ne kadar ülkemizde Alevi vatandaşlarımızın devlete bağlılığıyla ayrımcılığa yönelmese de mezhepsel farklılık olarak adlandırılabilecek Sünni – Şii ayrımı bölgenin üzerinde oturduğu ikinci bombanın adıdır. Suriye’de Sünni çoğunluk Şii yönetim, Irak ve İran’da hem çoğunluk hem de yönetim olarak Şiilik mevcuttur. Ancak özellikle Suriye ve Irak’ta İran etkisinin açıkça hissedilmesiyle ciddi bir ayrım ortaya çıkmıştır. Yemen ve Bahreyn gibi ülkelerde ise Şii çoğunluğun Suudi Arabistan destekli Sünni yönetim karşıtlığı artık açıkça ortada durmaktadır. Kardeşin kardeşi katliyle Kerbela’dan bu yana durmayan bu kan bölgesel liderlikte en önemli sorunlardan birisi olacaktır. Özellikle İran’dan dolaylı ağızlardan, Irak’tan da İran yönlendirmesiyle açıkça yükselen Türkiye’nin Sünni bloğa yaklaştığı eleştirileri dikkatle incelenmelidir. Bu noktada nasıl bir denge oluşturacağımız Bölgesel Liderliğimizin en önemli noktası olacaktır. Eğer başarılı olursak Bölgesel Lider oluruz. Ama başarısız olursak Sünni blokta Arabistan güdümüne girmekle karşı karşıya kalırız.

Not: Yazı dizimin son yazısında mevcut sorunların bana göre tek çözüm yolunu yazacağım.

Bilal ERTUĞRUL

25 Nisan 2012

22:19

Read Full Post »

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 1…

DIŞ POLİTİKA’DA NEREDEYİZ? – 1…

Malumunuz son günlerde dış politikayla yatıp dış politikayla kalkmaya başladık. Arap Baharı’yla geçen 2011 yılından sonra Bahar’ın son ulaştığı yer olan Suriye’de hiç de beklemediği ölçüde sert bir karşılık bulması, dahası başta İran ve ondan dolaylı olarak Çin ve Rusya’nın Beşar Esad’a verdikleri desteği çekmemesiyle sınırlarımızda çiçeği burnunda bir sorun doğdu. Bunun yanında Irak’ta İran destekli Şii yönetimin artan baskısıyla kendilerini Türkiye’nin yanında gören Sünni ve Kürt yöneticilerin Türkiye’den yardım ve görüş almaları derken İran’la olası savaş ve Nükleer Müzakereler bile gündemde hızla gerilere kaydı. Ben de sizlere bugün bu dış politika denkleminde nerede olduğumuzu uzun vadede nereye gidebileceğimizi yazmak istedim.

Öncelikle Türk Dış Politikası’nın bugününü anlamak için devletin kuruluş dönemine gideceğim. Yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman yönetici kesimin pek çoğunda Osmanlı’nın temel yıkılma sebebi olarak Batı’da yaşanan gelişmeleri takip edememesi ya da doğulu köklerinden ayrılamaması inancı vardı. Bunun yanında çoğunluğu asker olan yeni yönetim Araplardan gerek 1. Dünya Savaşı’nda gerekse de sonrasında ciddi bir ihanet gördüğüne inanmakta, diplomasi bunu unutulmaması gereken bir gerçek olarak belleğine kazımaktaydı.

1923 – 1938 arası Atatürk dönemi dış politikasının bana göre en temel ilkesi; “Güçlü oluncaya kadar dayan ve güçlü olmak için Batı’ya yaslan” olarak ele alınabilir ki bu da dönemin koşulları düşünüldüğünde pek de yanlış bir politika olarak sayılmazdı. Bu bağlamda Milletler Cemiyeti üyeliği uğruna Sınırlarımızın, özellikle güney sınırlarımızın, her hangi bir kültürel unsur yani din, dil, mezhep unsurları göz önünde bulundurulmadan çizilmesine de Osmanlı’dan miras kalan topraklarda her hangi bir hak iddia etmeyi bırakın bu toprakların Türkiye için yasak bölgelere çevrilmesine de göz yumuldu. Bu sürecin sonunda batılılaşma da tam anlamıyla başarılamadan 2. Dünya Savaşı çıkageldi. 1938 – 1945 yılları arasında 50 yıllık müttefik Almanya ve yeni süper güç ABD – Sovyetler Birliği arasında seçim yapamayan Türk dış politikası için denge dönemi de başlıyordu. Denge en temel anlamıyla taraf olmamak ya da söz sahibi olamamak anlamına da geliyordu. 2. Dünya Savaşı sonrası Stalin’in erken davranıp Kars ve Ardahan illeriyle Boğazlar üzerinde söz hakkı istemesiyle Türk dış politikası seçeneksiz bir şekilde batılıların kucağına atılıyordu. Menderes döneminde ekonomik anlamda desteklenen batılılaşmanın özellikle evrensel liberal değerler olarak atfedilen insan hakları ve demokratikleşme alanında desteklenememesiyle dış politikada uzunca bir süre sürecek bocalama dönemi de başlıyordu.

Pek çok konuda kararsızlığın ve güdümlenmenin ötesine geçemeyen politik anlayış Kıbrıs Müdahalesi’yle kucağında uzun yıllar sürecek bir sorunu da buluyordu. Nihayet Özal döneminde kendisini kuşatan kalıplarını yıkmaya çalışan politika bu sefer de çağın konjonktürünü karşısında buluyordu. Özal liberalleşmeye paralel olarak özellikle bölgesel anlamda aktif bir dış politikaya yönelmek istiyor, bu yönde adımlar atıyordu. Ancak uzun süre halen eski kalıplarda düşünen askeri vesayetin altında olması, Sovyetler Birliği’nin varlığıyla özellikle Orta Doğu ve Kafkaslar da gerekli adımların atılamaması sonucu bu ilk “KABUK KIRMA” operasyonu başarısız oluyordu.

Benim kayıp yıllar olarak nitelendirdiğim 1993 – 2002 yılları arasında içerdeki sorunlardan dünyanın dönüşümüne ayak uyduramayan Türk Dış Politikası nihayet 2002 sonrası kendisine yeni bir yol çizmeye başlıyordu. Ahmet Davutoğlu yönetmenliğinde oluşturulan yeni dış politikanın temeli “KOMŞULARLA “0” SORUN” ilkesine dayanıyordu. Dahası ekonomik ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesiyle Türkiye’nin ekonomik ve askeri gücünün çok ötesinde bir konum kazanması amaçlanıyordu. Bu bağlamda tüm adımları mahvedecek 1Mart Tezkeresi’nin reddedilmesi ve Avrupa Birliği yolunda atılan demokratikleşme adımlarıyla ülke yavaş yavaş kabuğunu kırıyor, tekrar bir zamanlar tek merkezden yönettiği topraklarda adından söz edilir bir konuma yükseliyordu. Öncelikle “0” Sorun politikası kapsamında bölgenin tüm aktörleriyle iyi ilişkiler geliştirilmeye çalışılıyor, Türkiye herkesin güvendiği bir diplomasi ülkesi olmaya doğru yol alıyordu. Ancak bir anda gelişen bazı olaylarla ülke tamamen farklı bir yöne doğru yol aldı. Birkaç yıl önce tüm gücünü diplomasiden bulan dış politika bu sefer ekonomi, kültür gibi diğer güç parçalarını da arkasına alıyordu. Peki, bu dönüşüm nasıl yaşanıyordu. İsterseniz bu bağlamda bazı kritik dönüşümleri sizlerle paylaşayım.

Bence Türkiye’yi bölgede aracı ülke konumundan lider ülke konumuna yükselten bu sebeplerin başında bölge ülkelerinde yaşanan iç politik gelişmelerin etkisi yadsınamayacak kadar büyüktür. Bu değişimlerden bazıları “0” sorun politikasının sürdürülemeyeceğini gösterdiği için Türkiye’yi bir politika değişimine sürükledi. İsrail’de aşırı sağın güçlenip iktidarı almasıyla bölgedeki zulmün ve anlaşmazlığa olan inancın artması sonucu hem İsrail’le mevcut yöneticilerle var olan Müttefik ve dostluk ilişkisinin sürdürülemeyeceği görülmüş hem de Arap dünyasında artan tepki bir seçim zorunluluğu getirmişti. Aynı zamanda Arap Dünyasında artan tepkinin lidersiz olduğu ve bunun da bir fırsat olduğu ortaya çıkmıştı. İşte bu lidersizlik Başbakan’ın “One Minute” çıkışıyla çözülüyor, Türkiye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan aranan lider olarak ortaya çıkıyordu. Yine Ermenistan’da Karabağ kökenli sağ yöneticilerin yönetime gelmesi ve olası çözüm hamlelerini boşa çıkartmalarının garantilenmesiyle “0” sorunun bir ayağının daha sürdürülemeyeceği anlaşılıyordu. Yine Suriye’de sertleşen yönetimle ilişkilerin sürmeyeceğinin ortaya çıkması da benzer değişimlere örnek olarak verilebilirdi.

Bu ülkelerin iç değişimleri dışında küresel konjonktürde meydana gelen bazı değişimlerde Türkiye’nin dış politikasında değişime destek oldu. ABD’de Orta Doğu’da aktör olma hevesiyle yanıp tutuşan Bush yönetimi yerine sorunlarda bölgesel destek arayan, sorunları bölgede çözmek isteyen Obama yönetiminin göreve gelmesi bence en önemli destek noktası oldu. Kanımca Bush yönetiminde Orta Doğu’da bu güçlü lider ülke profiline asla izin verilmezdi. Bundan sonra Avrupa Birliği’nde yaşanan ekonomik krizle beraber Türkiye’de birliğe yönelik yaklaşımın değişmesi ve dahası birliğin bu iç sorunlarına paralel olarak güçlenen Türkiye üzerinde uzun süredir sürdürdüğü güdümleme yetisini kaybetmesi de prangaların atılmasını kolaylaştırıyordu. Ve son olarak dünyada artan iletişimin bir sonucu olarak ortaya çıkan Arap Baharı’nda bir anda son 10 yılda sağladığı ekonomik başarı, 90 yılda eksikte olsa kısmi derecede başarılan demokratik ve modern ülke duruşuyla örnek ülke statüsü kazanması Türkiye’nin lider ülke olmaya doğru konumlanmasına önemli katkılarda bulundu.

Peki, şimdi nerdeyiz, ne yapıyoruz, ne yapmalıyız ve ne tür zorluklarla karşılaşacağız? Bu soruların cevabını da devam yazısında sizlerle paylaşacağım.

Bilal ERTUĞRUL

24 Nisan 2012

22:09

Read Full Post »

PANDORA’NIN KUTUSU ÇOKTAN AÇILDI – 2…

PANDORA’NIN KUTUSU ÇOKTAN AÇILDI – 2…

SURİYE’NİN KADERİ ONLARIN ELİNDE: TÜRKİYE VE İRAN…

Dün yazdığım Suriye analizimin ilk kısmında Suriye ve genel olarak Orta Doğu’da 1. Dünya Savaşı sonrası çizilen yapay sınırlar üzerinden dünyaya gelen ve kanımca bugünkü sorunların anlaşılmasında hayati önem arz eden Pandora’nın Kutusunu tanımlamış, konu hakkında başlıca sonuçları sizlerle paylaşmıştım. Bugünkü yazımda Suriye’deki olaylar, rejimin hayatta kalma çabaları ve bu çabalar karşısında bölgenin en önemli aktörleri Türkiye ve İran’ın attığı ve atacağı adımları, bu adımların sonuçlarını değerlendireceğim.

Bana göre Suriye’de dün olduğuyla, yarın ne olacağıyla da en çok ilgilenen ve bundan en çok etkilenecek olan ülkeler Türkiye ve İran’dır. Dünkü yazımda oluşturduğum Pandora’nın Kutusu konseptinden düşündüğümüzde Suriye’den sonra sıra bu iki ülkeye gelecektir ve bu ülkelere nasıl geleceğine de kanımca yine bu iki ülke karar verecektir. Peki, bu iki ülke ne yapabilir, yaptıklarının sonuçları neler olabilir? İsterseniz bu can alıcı kısma geçmeden her iki ülkenin süreç içerisindeki tavırlarını, süreci de analiz ederek açıklayalım.

Çok değil bundan 3-4 yıl önce Türkiye, İran ve Suriye arasında neredeyse tarihi seviyelerde bir iş birliği dönemi yaşanmış, her 3 ülkenin katılımıyla oluşacak Orta Doğu birlikleri bazı Avrupa Birliği karşıtları tarafından ülkemizde dahi seslendirilmeye başlamıştı. Ancak tarihi konjonktüre baktığımızda İran ve Suriye’de Batı’yla kavgalı rejimler varken, Türkiye’de her zaman meşruiyetini Batı’ya bağlamış bir elit yönetim anlayışı oluşmuşken bu pek de mümkün değildi. Ancak bu açılardan yaklaşılmadı ve 3 ülke arası ilişkiler geliştikçe gelişti, hatta Türkiye – Suriye ortak bakanlar kurulu toplantısı yapıldı. Halbuki çok değil bundan 15 yıl önce 3 ülke Kürt kozunu birbirine karşı oynamış, savaş borazanları uzun süre sınırlara yakın yerlerde seyretmişti. O zaman ilk tespitimiz bundan 3 yıl önce aşırı gelişmiş ilişkilerin geçmişte olanlara dikkat edilmeden, dahası bölgenin değişimi ve başta ABD olmak üzere batı etkisi göz ardı edilerek aşırı ve yapay bir seviyeye, ya da bu rejim yapılarıyla hiç ulaşmaması gereken bir seviyeye ulaştığıdır.

Tam da her şey yolunda giderken İran’la batı arasındaki ilişkilerin giderek gerginleşmesi, önce İran sonra Suriye’de patlak veren ve batı tarafından açıkça desteklenen yönetim karşıtı eylemlerle ilişkilerde ilk çatlaklar oluştu. Türkiye İran olaylarında sessiz kalsa da Suriye’deki olaylara karşı etkin olmak istedi. Burada kanımca Türkiye’nin tutum değişikliğinin 2 ana sebebi vardır. Bunlardan birincisi İran’daki olayların Tahran merkezli yani Türkiye’ye uzak meydana gelmesi ve bizi etkilememesine karşın Suriye’deki olayların hemen sınırımızda meydana gelmesi ve sınıra yığılan mültecilerle bir anda bizi de içine almasıdır. İkinci sebep se Orta Doğu’nun liderliğine soyunan Başbakan ve kurmaylarının Libya’da önce müdahaleye karşı çıkıp, sonra destek vermek zorunda kalmasıyla oluşan öncü rol oynama isteğidir. Her iki sebepte Türkiye’yi denklemin içine çekti ve Türkiye bir anda Suriye Muhalefetinin merkezi konumuna geldi. Bu arada İran ise eylemlere tamamen karşıt durdu, hatta Beşar Esad’a her türlü yardımı yapmaktan da sakınmadı.

Beşar Esad’ın artan şiddet kullanımıyla uluslar arası arenada Çin ve Rusya’nın karşıt olmasına rağmen bir müdahale kaçınılmaz olunca BM Eski Genel Sekreteri Annan’ın hazırladığı ateşkes anlaşması geçen hafta onaylandı. Ancak kanımca bu anlaşma geçersiz olacak ve Suriye’de artan şiddet olayları bir uluslar arası müdahale zorunluluğu doğuracaktır. İşte bu noktada asıl kazan kaynayacaktır. Neden mi açıklayalım. ABD seçim sürecinde ve böyle bir yılda uluslar arası koalisyonun liderliğini yapmayacaktır. Bu durumda koalisyon meşruiyetini de sağlamlaştırma amacıyla Türkiye merkezli bir müdahale çerçevesinde oluşacaktır. İşte bu noktada önümüze bazı seçimler, bu seçimlerin ve bu sonuçları çıkmaktadır. Şimdi isterseniz bunları maddeleyelim.

  1. Esad’ın insanlık dışı şiddeti devam eder ve Türkiye merkezli, güney sınırlarımızdan bir müdahale yapılır. Türkiye hem sınır kullandırması hem de koalisyonun ve Suriye muhalefetinin merkezi olması sebebiyle lider ülke olur. Ancak bu durumda gerek sınırlarına sıçrayacak savaşla, gerekse de olası müdahale sonrası Suriye’nin kaderinde atacağı adımlarla büyük bir bedel öder. İran bu müdahaleye karşı durur. Türkiye’yle Suriye yüzünden savaşı göze almaz ama Türkiye İran, Çin, Rusya ve Bağlantısız ülkeler arası ilişkiler tamir edilemez seviyede bozulur.
  2. Suriye ve Beşar Esad yükümlülüklerini yerine getirmez, uluslar arası bir koalisyonun hava saldırısıyla beraber Türkiye’den gönderilecek muhalif gruplar tıpkı Libya’da olduğu gibi rejimi devirmeye çalışır. Ancak bu durumda da Beşar Esad son çırpınışlarında yine Türkiye’yi hedef alır, dahası olası başarısızlıkta Türkiye’nin kucağında ciddi bir mülteci sorunu kalır. İran’la iyi ilişkiler ve bölgesel liderlik yine hayal olur.
  3. Suriye gerekli adımları atar, Beşar Esad tekrar ülkede huzuru sağlar. Bana göre en düşük olan bu ihtimal gerçekleşirse Türkiye güney sınırlarının her zaman tehdide açık olduğunu düşündüğü 2000 öncesi baba Esad dönemine döner.
  4. İran Suriye’de Beşar Esad’ın artık devam edemeyeceğini anlar, desteğini çeker, desteksiz kalan Esad Rusya ve Çin’in de veto etmeyeceği bir kısa operasyonla lağvedilir ve Suriye’de yeni dönem başlar. Olası muhalefet yönetiminde artık Suriye Türkiye’ye göbekten bağlı bir ülke konumuna gelir.

Evet, bugünkü tabloya baktığımda gerçekleşebilecek durumlar bunlardır. Peki, bunlar dışında bir şey olabilir mi, olur emin olun o da bir insanlık dramı olur…

Not: Suriye analizimize gerçekleşecek olaylar üzerinden ileride devam edeceğiz.

Bilal ERTUĞRUL

15 Nisan 2012

20:58

Read Full Post »

PANDORA’NIN KUTUSU ÇOKTAN AÇILDI – 1…

PANDORA’NIN KUTUSU ÇOKTAN AÇILDI – 1…

SURİYE MESELESİNİN ARKA PLANI…

Son günlerde yoğun gündeme yönelik yazılarıma iki gün önce yazdığım 28 Şubat tutuklamaları ile başlamış ve Suriye ile devam edeceğimi yazmıştım. Bugün sizlerle konunun tarihi arka planına da değinerek bu konudaki görüşlerimi paylaşmak isteyeceğim.

Yazımın başlığını atarken Pandora’nın Kutusu ifadesini kullandım. Neden mi, açıklayayım. Pandora’nın Kutusu Yunan Mitolojisinde Hermes’in sahip olduğu dünyada olabilecek her türlü kötülüğün tanrılar tarafından içine hapsedildiği kutuyu anlatan bir mittir. Efsaneye göre bu kutuyu Hermes Pandora’nın evinde unutur, Pandora meraktan kutuyu açar ve tüm kötülükler dünyaya yayılır. İşte o günden bu güne bir dizi kötü olayın başlangıç halkaları hep Pandora’nın Kutusunun açılışı olarak adlandırılır.

İyi, güzelde bunun Suriye ile ne ilgisi var derseniz onu da şöyle açıklayayım. Bugün Orta Doğu olarak adlandırdığımız bölge İslamiyet’in ortaya çıkışından bu yana neredeyse hep aynı halkların oluşturduğu ama uzunca bir süre Türkler ve İranlılar tarafından yönetilmiş bir bölgeydi. İslamiyet çatısı altında Sünni, Şii, Alevi, Nusayri gibi grupların yanında Hıristiyan Arap olan Süryaniler ve Yahudilerle bölgenin inanç resmi oluşuyordu. Bölgenin etnik grupları ise Türkler, Farslar, Araplar ve Kürtlerden oluşmaktadır. Her etnik grup içerisinde yukarıda bahsi geçen İslami inanış şekillerinin, mezheplerin, bir alt grubu da mevcuttur. Dahası Kerbela’dan bu yana İslam dünyasında akan kardeş kanının durmayışıyla bu gruplar arasında her zaman ciddi bir mezhep çatışması da mevcuttur. İşte bu tablodan özellikle 1400 – 1900 yılları arası büyük kavgaların çıkmasını önleyen bölgedeki Türk ve İran hakimiyetiydi. Ancak 1. Dünya Savaşı sonunda bölgenin coğrafi sınırlarını kendi önceliklerine göre belirleyen İngiltere ve Fransa’nın yaptığı yapay devletler ve çizdiği yapay sınırlarla bölgenin ilerde yaşayacağı bölünme, savaş ve kıyımlarda Pandora’nın Kutusu’na hapsedildi. 1920’lerde bölgeye bakıldığında İran’da Şii, Türkiye ve Arap ülkelerinde ise Sünni yönetimler kurulmuş, ancak her ülkede önemli bir etnik ya da dini azınlık bırakılmıştı. İşte Pandora’nın Kutusu olarak adlandırdığım bu patlamaya hazır uyumsuzluğun o günlerde oluşturulmasıdır.1948’de İsrail’in kurulmasıyla kutuya bir de Yahudi – Filistin ya da Yahudi –Arap gerilimi de dahil edilmiş, kutu artık açılmak için gün saymaya başlamıştır. İlk açılmalar Arap – İsrail ve İran – Irak savaşlarıyla olsa da asıl büyük açılma için Pandora’nın ilk ülkelerinden birinde iç savaş çıkması gerekmiştir. Bu hamlede Saddam Hüseyin’den gelmiş ve onun Kuveyt’i işgaliyle Amerikan müdahalesi ve akabinde Saddam’ın Kürt bölgesine saldırılarıyla bu bölgenin fiili olarak ayrışması bölgedeki ayrışma sürecini başlatmıştır.

Ancak Pandora’nın Kutusu daha pek çok acı ve bölünme getirecektir ve bu başlangıç yeterli olmamıştır. Yetersiz başlangıcın devamı 11 Eylül sonrası Amerika’nın yine Irak’a müdahalesiyle gelmiş, Kürt ve Şii grupların desteğiyle Saddam rejimi yıkılmış, Irak nihayet 2011 yılı geldiğinde kâğıt üzerinde olmasa da fiiliyatta Kürt, Sünni ve Şii olmak üzere 3 parçaya ayrılmıştır. Pandora’nın ikinci parçasının Kürt, Azeri ve Farslardan oluşan ama mezhepsel anlamda tamamına yakınının Şii olduğu İran olacağı beklenmiştir. Ancak 2008 yılında yoğunlaşan dış destekli eylemlere rağmen güçlü merkezi otorite ve devlet geleneği ve özellikle nüfusta neredeyse Farslar kadar sayıları olan ancak siyasal hareketleri neredeyse hiç olmayan Azerilerin olası bölünme ve devrime destek vermemesi sebebiyle İran’daki bölünme zamana bırakılmıştır. İran bölünmesi olmayınca sıra kutunun son iki parçası olan Türkiye ve Suriye’ye gelmiştir. Türkiye’de Türk ve Kürtler arasında mezhepsel ayrımın derin olmaması, ülkenin Pandora’nın Kutusunun açıldığı dönemde tarihi bir istikrar dönemi yakalamasıyla geriye sadece Beşar Esad yönetimindeki Suriye kalmıştır. Kürt ve Arap olmak üzere iki ana etnisite, Şiiliğin veya Aleviliğin ayrı bir versiyonu olarak adlandırılabilecek Nusayri azınlığın uzunca bir süredir Sünni çoğunluk üzerinde yönetimde olması da bu ülkede yaşanacak ayrışmayı kolaylaştırmıştır.

Arap Baharı’yla Kuzey Afrika ülkelerindeki değişimden etkilenen Suriyeli muhaliflerin başta Türkiye olmak üzere batı dünyasından destek bulmasıyla başlayan eylemlere Beşar Esad’ın verdiği insanlık dışı sert tepkinin üzerine yeni bölünme sahasının Suriye olacağı resmen belgelenmiştir. İşte bu kutunun Irak’tan sonraki ikinci parçası olan Suriye’deki olaylara verdiğim bu tarihi arka plandan yaklaşmak hem olayların kaçınılmazlığını hem de Türkiye’nin atacağı adımlar ve sonuçlarından nasıl etkileneceğini kestirmekte kanımca hayati önemdedir. Bu sebepten analizime bu tarihi arka planı vererek başladım. Şimdi, Türkiye üzerinden Suriye’deki olayların sonuçları ve bize etkisini belirtmeden önce bu tarihi arka plandan çıkan sonuçları belirtmek istiyorum.

  1. Suriye’deki olaylar, rejimin yıkılması hatta bu sürecin sonunda yaşanacak Irak benzeri bölünme ne Arap Baharı’nın ne de başka bir olayın doğrudan sonucudur, bu 1920’lerde yapılmış yanlış sınırların bugün artık taşıyamadığı Pandora’nın Kutusunun kaçınılmaz sonudur.
  2. Suriye de bölünme ya da ayrışma olması durumunda Türkiye ve İran kutunun son parçaları olarak kalacak ve bu ülkelerde de yakın zaman kolay geçmeyecek bir süre olacaktır.
  3. Beşar Esad’ın arkasında oluşan Çin ve Rusya desteği tamamen İran merkezli ve İran sebebiyle verilen bir destektir. Suriye’den sonra sıranın kendisine geleceğini bilen İran bu yüzden Esad’ı vazgeçilmez olarak görmektedir.
  4. Türkiye henüz bu sürecin sonunda yaşayacağı zorlukların analizini tam olarak yapmamıştır. Arap Baharı, Başbakan’ın Orta Doğu’da yükseldiği bölgesel liderlik pozisyonu en önemlisi insani anlamda Suriye politikası şu ana kadar doğrudur ancak tüm bunlar uzun vadede oluşabilecek kar ve zarar analizinin yapılmadığını, duygusal adımların atıldığı tezini çürütmez.
  5. Suriye’de Beşar Esad ve rejimi öyle ya da böyle, bugün ya da yarın gidecektir ama Esad sonrası ne İran – Türkiye ilişkileri bir daha eskisi gibi olacaktır ne de Orta Doğu’da yeni bölünmelerin yolu kapanacaktır.
  6. Mezhep merkezli yaklaşımın artmasıyla İran’ın Bahreyn’de Türkiye’nin Suriye’de, insani anlamda doğru hamleleri ve muhalefete verdikleri destekler bölgede mezhepsel ayrışmayı azaltmayacak, aksine arttıracaktır.

Not: Suriye’ye olası müdahaleler, rejimin hayatta kalma çabası, bu süreçte en önemli bölgesel aktörler İran ve Türkiye’nin attığı ve atacağı adımlarla bu adımların olası sonuçlarını devam yazısında paylaşacağım.

Bilal ERTUĞRUL

14 Nisan 2012

22:58

Read Full Post »

NEVRUZ…

21 Mart günü bu yıl da Kuzey Yarım Küre’nin pek çok köşesinde bir bayram havasında kutlandı. İnsanlar baharı, doğanın uzun kış uykusundan uyanışını, bir yeniden doğuşu kutladılar. Ama ne yazık ki Türkiye uzun yıllardır olduğu gibi bu yıl da bu festivale katılamadı. Bu yıl da Nevruz bir Kürt Bayramı mı yoksa Türk Bayramı mı, resmi kutlamalar mı yoksa BDP ağırlıklı sol kesim kutlamaları mı diye tartışırken bu güzel gün gelip geçti. Ben de bir türlü kutlayamadığımız bu bayram hakkında birkaç şey yazmak istedim. Bu yazım Nevruz’u neden kutlayamadığımız, bu bayramın kime ait olduğu üzerine bazı sorularınızı cevaplandırabilirse sevineceğim.

Öncelikle Nevruz’un kelime manasından yola çıkmak istiyorum. Nowruz ya da bizim kullanımımızla Nevruz Farsça’da Yeni Gün anlamına gelir. Kadim Pers yani İran kaynaklarına göre yeni yılın başlangıç günüdür. Ayrıca İran mitolojisinde önemli bir yer tutmaktadır. Henüz bilim bu kadar ilerlememişken insanlar nasıl hesaplamalarla ulaşmış bilinmez ama antik çağlardan bu yana 21 Mart tarihinde kuzey yarım küre halklarının yeni yıl kutladıkları bilinmektedir. 21 Mart ve 21 Eylül tarihleri dünyada mevsimsel döngünün değişme tarihleri olarak bilinir. Yüzyıllardır insanlar 21 Mart’ı Bahar ve Yazın başlangıcı olarak kabul etmiş ve bu günü çeşitli kutlamalarla renklendirmiştir. Peki bugünkü anlamıyla Nevruz en çok kime aittir ve hangi ülkelerde daha coşkulu kutlanır?

Bugün ülkemiz ve diğer ülkelerde kutlanan Nevruz aslında hiçbir ülkeye ya da millete ait değildir. O doğaya ve kendisini ona adamış insanlara aittir. Nevruz Kuzey Yarım kürede bundan binlerce yıl önce neredeyse herkes tarafından kutlanıyordu. Belki herkes ismini Nevruz koymuyordu ama dinler ve milli kimlikler toplumları açıklamak için kullanılmadığı o dönemlerde doğa insanın tek sevdasıydı. Ondan korkuluyor, ona adaklar sunuluyor, ondan yardım dileniyor ve onun güzelliklerine şenlikler düzenleniyordu. Aradan zaman geçti. Önce dinler toplumlardaki ağırlıklarını arttırdılar ve dini bayramlar, festivaller doğa bayramlarının yerini aldı. 1900’ler gelindiğinde ise Ulus Devletlerle beraber Milli Bayramlar ortaya çıktı. Tabii bu kadar çok bayram olunca insanlar ilk göz ağrıları doğayı ve onun bayramını unuttu. Ancak önce Sovyetler Birliğinde dini bayramların kutlanması yasaklanınca 1 Mayıs İşçi Bayramı’yla beraber yegane eğlence olarak ortaya çıktı, daha sonra da Orta Doğu’da yeniden önem kazandı. Yani unutulan bir festival yeniden doğmaya başladı. Bunda tabii insanların doğaya olan ilgilerinin artması da etkili oldu.

Peki, ülke ve millet bazında bakarsak Nevruz’u en coşkulu kim kutladı. Kim bugüne kadar ona en çok sahip çıktı. Bilindiği kadarıyla Orta Doğu, Asya ve Avrupa’da yani Kuzey Yarım kürede mevsimsel döngünün yaşandığı alanlarda Baharın gelişi eskiden neredeyse her yerde kutlanırmış. Ancak özellikle Avrupa’da Hıristiyanlık yükselip Vatikan bazı dönemlerde Pagan geleneklere savaş açınca bu bahar bayramı unutulmuş. Çin ve Asya ülkeleri bu bayramı kutlamışlar ancak ona hak ettiği değeri veren, bugünkü adının geldiği ülke olan İran olmuştur. Ülkemizde tartışılıyor Nevruz kimin bayramı diye, Nevruz evrensel bir doğa bayramıdır, lakin illa da bir ülke ya da millete bağlamak isterseniz bugünkü şekliyle adıyla da, antik İran’da kutsal olan Ateş Oyunlarıyla da bir İran bayramıdır. Zaten İran halkı hem yılbaşını hem de baharı bu günde kutlar ve uzun süredir bugün onlarda resmi bayramdır. Ayrıca son yıllarda Orta Asya ülkelerinde de Nevruz kutlamaları güçlenmiş, İran’dan sonra en güzel kutlamalar Orta Asya’daki kardeşlerimizden gelmiştir. Yani görüldüğü gibi Türkiye bu bayrama sahiplik atfedecek konumda değildir. Peki neden böyle olmuştur? Açıklayalım…

İslamiyet öncesi Türk toplumlarında Nevruz önemli bir olaydır ve tıpkı diğer Orta Doğu ve Orta Asya halklarında olduğu gibi doğa bu göçebe toplumlarda her şeyi ifade etmektedir. Dini törenlerde güncel olaylarda hep doğanın gücüne bağlanır. İslamiyet 7. Yüzyıldan itibaren Türkler arasında yoğunlaşıp 11. Yüzyıldan itibaren de hakim inanç haline gelince yavaş yavaş toplumsal yaşamı etkiler. İslami ritüellerle kadim geleneklerin en iyi kaynaştığı bölgelerden birisi Orta Asya olur. Çünkü burada İslam yine güçlü bir medeniyet olan İran Medeniyetinin etkisiyle yayılır ve bu sebeple eski geleneklerin yeni yaşama katılması kolay olur. Örneğin kızların nişanlarda giydiği kırmızı elbiseler, kına törenleri, gelinlerin ayağı eve basmadan kap kırılması gibi günümüzde bile görülen pek çok adet İslam öncesi dönemden kalmış ve dinen bir mahsur olmayınca yeni yaşama da güzelce monte edilmiştir. Ancak zamanla göçler başlayıp Oğuz Türkleri önce Anadolu sonra Balkanlara yayılınca Orta Asya’da uygulanan din ve gelenek kaynaşmasıyla harmanlanmış yaşamdan da vazgeçilir. Kanımca bunda en büyük sebep İslam’ın Arap toplumlarındaki uygulanış biçiminin yavaşça Türk toplumuna yansımasıdır. Arap toplumunda Orta Asya’ya göre Doğa’ya saygı ve Doğa’ya adanmış yaşamın etkileri azdır ve bu eksikliğin sonucunda özellikle Anadolu Türklerinde önemi azalan bayramlardan birisi de Nevruz olur.

Cumhuriyet sonrası tüm doğulu değerlere olduğu gibi Nevruz’a karşı da bir soğuma devam eder. Zamanla herkesin kutladığı Batı Avrupa’nın yılbaşı, Christmas’ı her hanede kutlanacak ancak Nevruz memlekette yasaklanacaktır. Bu yasaktan istifade özellikle Avrupa’da Kürt grupların bu bayrama daha fazla önem vermeleriyle de 2000’li yıllara gelinirken Türkiye’de Nevruz denince büyük çoğunluğun aklına bir Kürt Bayramı gelir. Ve işte bu ahval ve şerait içinde artık ülkemizde bu güzel gün acaba nasıl olaylar çıkacak, neler yapılacak kavgasıyla geçiyor. Ve ne yazık ki bir yanda baskı diğer yanda bu baskıdan nemalanan fitne sokucu ve huzur bozucuların iş birliği artık bu ülke bugünden hiç zevk almıyor. Kanımca gün gelip ülke olarak bugünün savaş değil barış, kavga değil halay, insan değil doğa günü olduğunu anlarsak ve onu sadece yaşamaya çalışırsak bizler de baharın dünyaya aşıladığı mutluluk ve sevinçten nasibimizi alırız. Aksi takdirde millet ateşlerden kol kola atlarken biz yasaklanmış bayramlarda Molotoflardan atlayan polis görüntüleri, yaralanan siyasetçiler ve doğadan habersiz kendi derdine sıkışmış bir ülke olarak yaşamaya devam ederiz.

Doğanın ve tüm insanlığın Nevruz’u kutlu olsun…

Bilal ERTUĞRUL

21 Mart 2012

16:54

Read Full Post »

AMERİKAN RÜYASI İŞTE BÖYLE BİR ŞEY – 2

Jeremy Lin Efsanesi

Jeremy Lin ya da Çin kaynaklarında geçen aslıyla Lin Shu Hao 23 Ağustos 1988’de ABD’de California’da Taiwan ve Çin asıllı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Hıristiyan azınlığın özellikle belli dönemlerde dışlandığı Çin’de üstüne üstlük Tayvan’da yaşayan Lin ailesi 80’lerde Amerika’ya göçmüş ve Lin de burada dünyaya gelmiş. Hikayenin başlangıcı Amerikan Rüyasının başlangıcına uyuyor. Kendi ülkesinde zor şartlar altında kalan bir aile yeni bir yaşam umuduyla Amerika’ya gelir ve sıfırdan başlayarak çalışır.

Çocukluğunu Asyalı nufusun yoğun olduğu Los Angeles’da geçiren Lin’den beklenen de tıpkı diğer Asyalı çocuklar gibi derslerinde başarılı olması ve muhtemelen iyi bir programlamacı olarak dünyanın önde gelen şirketlerinin yer aldığı kuzeydeki slikon vadisinde iyi bir pozisyonda yer bulmasıdır. O da buna uyar derslerinde gayet başarılıdır ama için de silmek istemediği bir hayali vardır: Bir Asyalı olarak dünya basketbolunun zirvesi kabul edilen NBA’de başarılı olmak. Ama henüz mahalle arasındaki sahalarda oynanan maçlarda bile Asyalı olması yani Masa Tenisi ve birkaç spor dışında hiçbir alanda başarılı olmayacağı yüzüne vurulur. Ama o inatla çalışır ve Allah vergisi zekasının yardımıyla bir süre sonra kendisini kabul ettirir.

Lise zamanı geldiğinde Palo Alto Kolej’ine gider. Derslerindeki başarısını salonlara da yansıtır ve son yılında okulunu Eyalet şampiyonluğuna taşır. Ancak bu onun Asyalı olup basketbol oynayamayacağı hakkındaki önyargıları yıkmasına yetmez. Eyalet şampiyonluğunun mimarı olarak hiçbir üniversiteden Spor bursu alamaz ama yine de yılmaz. Onun ki kadere isyan değil tam aksine içindeki inançla açıklanacak ve elbet zamanı gelecek dedirten bir azimdir.

Spor bursu alamayınca notlarının yardımıyla Harvard gibi dünyada neredeyse her öğrencinin hayallerini süsleyen, 10’a yakın ABD Başkanı çıkarmış, diğer alanlarda verdiği mezunlarla dünyanın en iyi akademik kurumu kabul edilen bir üniversiteye burslu kabul alır. Ekonomi okuyan bu cılız Asyalı çocuk burada da tek aşkı basketbolu sürdürür ve Harvard tarihinin en iyi basketbolcusu olarak 4 yıl sonunda Ekonomi gibi zor bir alandan 4 üzerinden 3,40 gibi çok güzel bir ortalamayla mezun olur. 2010 Draftında onun üniversite basketbol kariyerine sahip her hangi bir siyah ya da beyaz oyuncu kolayca 60 kişilik draft listesine girecekken bu Asyalı çocuk yine küçük görülür ve draft edilmez. Çevresindekiler tam da onun artık başarılarla dolu olması sadece aldığı diplomadan dolayı bile garanti olacak olan kariyerine başlayacağını düşünürken o yine vazgeçmez.

Dedim ya onun ki her yok sayıldığında ben buradayım, her küçük görüldüğünde biraz daha büyüme azmidir diye işte bu azimle Draft edilmemiş bir oyuncu olarak Golden State Warriors takımının kadrosuna dahil edilir. Aslında California kulübü bu hamleyi tamamen bölgenin Asyalı etnisitisini göz önünde bulundurarak alır ve onu bir pazarlama aracı olarak kullanır. Salonda ise ona şans verilmez. Çaylak sezonunda NBA’in en kötü takımlarından birisinde oynamasına rağmen şans bulamaz ve sene sonunda sözleşmesi feshedilir. Ana ülkesi olan Çin’den birkaç teklif alır ama o NBA’de onu kabul etmeyen basketbol dünyasına ne kadar yanıldıklarını göstermek için yine yıkılmaz. 2012 sezon başlangıcında Houston Rockets takımı onu kadrosuna dahil eder ve bir hafta bile şans tanımadan yine yollanır. Kendisinde var olduğuna inandığı tüm yeteneklere ve fırsat bulduğu her an bunları göstermesine rağmen sürekli ezilir ve bir kenara atılır.

Ancak dedim ya inanılmaz inatçıdır ve kendisine o kadar güvenir ki ülkenin en büyük marketinin takımı olan New York Knicks kadrosuna dahil olur. Orada da ilk başlarda ona inanılmaz ve geliştirme ligine yollanır. Tam da kadrodan bir kez daha yollanmasına bir hafta kala Koç D’Antoni 4 farklı isim kullandığı oyun kurucu mevkisinde bir türlü aradığını bulamaz ve sezon başında büyük beklentilerle kurulan takımdan kovulması bir telefon zili kadar yakınlaşır. İçerde ve dışarıda yuhalanan takım sezonun en büyük hayal kırıklığı olmaya doğru dörtnala gitmektedir. İşte tam bu sırada bu kadere sonuna kadar inanmış Asyalı çocuğun kaderi yüzüne güler ve Koç onu sahaya sürer. O sürüşten bu yana 7 maç geçti ve ilk 23 maçında sadece 8 galibiyet alıp Play-Off’un gerisine düşen takım tüm maçlarını kazandı. Kariyer başlangıç rekorlarını kıran Lin artık sadece Amerika’yı değil dünyayı kasıp kavuran bir Linsanity fırtınası başlatır. Takımı bugün onun için basın toplantıları düzenliyor, milyonlarca kişi bu modern külkedisi masalının nasıl süreceğine bir an bile olsa şahit olmak için can atıyor. Yuhalanan takım artık manşetlerden inmiyor ve o çocuk halen başarının takıma, kendi payının ise yolculuğu boyunca inandığı Tanrı’ya ait olduğunu belirtip yüreklerdeki yerini daha da ayrıştırıyor. Bu günlerde Amerika’da, Çin’de ve dünya spor basınında herkes onu konuşuyor. Gazeteler günlerdir onun fotoğraflarıyla sürmanşet çıkıyor ve Amerikan Rüyası bir kez daha gerçekleşiyor.

Evet hayatı boyunca yok sayılan, küçük görülen New York’ta kalacak yeri olmayınca arkadaşının evinde kanepede uyuyarak yaşamını sürdüren bu çocuk bugün Amerika’nın bir numaralı konu başlığı ve Başkan Obama dahil herkes onu konuşuyor. Amerika neden bir kültürel dev olduğunu onun üzerinden yaptığı pazarlamayla gösterirken, ABD’nin önüne geçecek denilen Çin’den kopup gelmiş bu çocuk Amerikan Rüyası’nın ne denli güçlü bir rüya olduğunu bir kez daha gösteriyor. Evet bugünlerde çoğunuz Amerika’yı ve onun değerlerini sevmiyor olabilirsiniz ama kabul etmek lazım ki Amerika bu rüyaları gerçekleştirdiği, kadere inanan “0”lar “1” olduğu ve arkasına milyonlarca sıfırı aldıkça bu rüya yıkılmaz. Dünyanın dört bir yanında dışlanmış, imkan bulamamış insanlar yeniden doğuş için bu topraklara aktıkça daha da acısı kendi ülkeleri onlara bu parlama şansını vermedikçe de bu rüya daha yüzlerce milletin, kültürün katılımıyla genişler ve kim bilir belki bir gün Dünya Köyü’de bu topraklardaki özgürlük, inanç ve başarı üçgeninde kurulur.

Bilal ERTUĞRUL

16 Şubat 2012

22:14

Read Full Post »

ŞUBAT ORTASI KÜRESEL EKONOMİ ANALİZİ…

BÜYÜK BABALAR NE ALEMDE?

Bu serinin ilk iki yazısında genel olarak Ocak 2012 itibariyle dünyadaki ekonomik durum, IMF ve Dünya Bankası raporları, gelişmekte olan ülkelerin durumları ve neden benim için bu krizden çıkmanın tek yolu olduklarını aktardım. Bu yazımda ise spesifik olarak ülkelerin durumları ve kanımca yapmaları gerekenleri ele alacağım.

Öncelikle artık resmi olarak dünyanın en büyük 2. Ekonomisi olarak adlandırılabilecek Çin’e değineceğim. Çin’in önünde iki seçenek var: Ya Çin bu yıl bir geçiş döneminde olduğu bilinciyle gelişmekte olan ülke ekonomik anlayışından gelişmiş ülke olmaya doğru ilerleme sağlayacak, ithalat artacak, büyüme düşecek ama iç tüketim kontrol edilemezse içerdeki genişlemenin doğuracağı bir balon büyüme Çin’i uzun vadede zor durumda bırakabilir. Bu yıl Çin para birimi Yuan’ın da az da olsa değerlenmesine izin verip dış ticaret avantajını azaltacak. Ama Çin’in u geçiş dönemindeki en büyük sorunu iç tüketim planlaması olacak ve belki de bu planlamanın boyutu önümüzdeki 10 yılın dünyadaki ekonomik büyüme üzerinde en etkili değişken olacak. Çünkü ABD ve Avrupa krizden çıksalar dahi tüketimleri en azından krizin psikolojik travması geçene kadar düşük seyredecektir. Bu durumda dünya için yeni bir alıcı gerekmektedir ve bu da Çin’den başkası değildir. Yani bugüne kadar Çin’den tüketen batı, Çin’in tüketmesini isteyecek ve bu da ister istemez yaklaşık 30 yıldır belirlenmiş rollerin terse dönmesi olacak. Bakalım Çin bunu yapacak mı? İlk 6 hafta itibariyle Çin’in bildiği yolda devam edeceğine dair işaretler alsak da henüz yılın çok başındayız ve gelişmekte olan ülkelerde beklenen tüketim yavaşlamaları görülmedi. Umarım bunlar görülmeden daha yüksek refahlı bir dünya için Çin’in politikası bu yeni konumuna uygun hale getirilir.

2012 içerisinde Fransa, ABD, Rusya seçim yılında ve bu ülkelerde harcamalar artacaktır. Sadece Fransa’da seçim erken Nisan ayında yapılacak ve o zamana kadar Sarkozy’nin muslukları kapatmayacağına neredeyse eminim. Şu anda anketlerde önde görülen Sosyalist Aday Fransuva Holland’ın özellikle sosyal kesintilere yönelmeyeceğini belirtmesi de Fransa’nın en azından iç talebi canlı tutarak yılı geçirmeye çalışacağını gösteriyor. Burada asıl önemli olan Yunanistan’daki çabalar boşa gider ve borç krizi tekrar baş ağrıtırsa Fransa’nın bundan nasıl etkileneceğidir. Ve kanımca Avrupa Merkez Bankası tarafından Aralık ayında yapılan para enjeksiyonuyla yapıları güçlendirilen bankaların temelde yer aldığı Fransız Finans sistemi bir önceki yıla göre olası bir krize çok daha hazır.

Amerika Birleşik Devletleri’nde Merkez Bankası FED uzunca bir süredir düşük faiz politikasıyla istihdamı ve büyümeyi destekleyici politika izliyor. Bizdekinin aksine FED’in Genel Fiyat Seviyesi yani enflasyon dışında işsizlik ve istihdama yönelik görevlerinin olduğu ABD’de bu politikaya paralel gelen veriler özellikle dünya piyasalarının Ocak – Şubat başı performanslarındaki olumlu havayı açıklamaya yetiyor. ABD için asıl sorun seçim yılında artması muhtemel harcamalar, sosyal güvenlik reformuyla kamu bütçesine yüklenen yükün bu yıl ilk kez ciddi bir aktör olacak olması ve düşük faiz politikasının doğuracağı olası enflasyona karşı nasıl mücadele edileceğidir. FED son yaptığı açıklamalarla mevcut politikasını en azından 2014’e kadar sürdüreceğini belirtip enflasyonu bir risk olarak görmediğini teyit etti. Eğer dedikleri gibi olursa sorun olmaz ve ABD lokomotifli dünya ekonomisi ciddi sorunlarla uğraşmayı beklediği 2012’yi hayal dahi etmediği şekilde az da olsa büyümeyle kapatabilir. Ancak tersi olursa o zaman Obama’nın Kasım ayında seçilmesi de, FED Başkanı Bernanke’nin yeni seçilecek bir Cumhuriyetçi Başkan’ı ikna etmesi de çok zor olacaktır.

Japonya 30 yılı aşkın ihracat temelli büyümeyle sürdürdüğü ekonomik performansını geçen yıl gelen dış ticaret açığıyla sonlandırdı. Çin’in yükselişinden önce dünyanın en önemli ikinci ekonomik gücü olan Japonya’nın geçen yılki düşüşünde Bahar başında gerçekleşen Tsunami ve Deprem felaketi, bu felaketin belli üretim bölgelerindeki üretimi önemli bir süre için imkansız hale getirmesi yattı. Ancak lüks tüketim ve katma değeri yüksek mal üretiminde halen dünyanın en iyisiler ve son yıllarda bu ürünlerin dünya üzerindeki tüketim artışı düşünüldüğünde bir – iki yıla tekrar eski rotaya döneceklerdir. Kim bilir belki Deprem felaketi 2000’li yılların başından beri üzerindeki ölü toprağını atamayan ve gelişmekte olan ülkelerle farkı kapanan Japonya için gerçekten krizden bir fırsat çıkarma şansı olabilir. Bunu bize zaman gösterecek ama o zamanın ne kadar süre içereceğine Sam Amca merkezli global ekonomideki trend karar verecek.

Rusya ekonomisi belki de dünyanın en dışa bağımlı ekonomisi olmayı bu yılda sürdürecek. Petrol ve doğalgaz zengini ülke dünya tahıl ticaretinin de önemli bir kısmına ev sahipliği yapıyor. Dünyada işler yolunda gidip, üretim artar ve enerji ihtiyacı yükselirse yükselen enerji fiyatlarıyla ekonomileri uçuyor ama aksi takdirde başkaları 1 etkilenirken onlar birkaç misli etkileniyor. Anlayacağınız son zamanlarda özellikle sosyal medya üzerinden örgütlenen ve her geçen gün güçlenen Genç Muhalif kanada ABD destekli maşa yakıştırması yapan Putin’in Sonbahardaki seçimlerde koltuğunu geri alması için ABD’de işlerin şu anki gibi yolunda gitmesine dua etmesinden bir çare yok. Aksi takdirde enerji fiyatları düşerse Rus stepleri, Arap çölünden sonra karışmaya en muhtemel alan olarak görülüyor. Yani ABD iyi gider, Obama kazanırsa hem Çin mevcut politikasını sürdürerek büyüyecek hem de Putin petrol ve doğalgazdan gelen milyar dolarların desteğiyle kazanacak. Yani 3 ülkenin kazanması da kaybetmesi de halen Sam Amca’ya bağlı.

Durumu hem Sam Amca’nın hegemonyasındaki dünya ekonomisi hem de Sarkozy’nin boynundaki Yunanistan’a bağlı olan ülkeler ise Almanya ve İngiltere olarak görülüyor. Her iki ülkenin de gerek finansal sistemi gerekse de ekonomik performansları normal şartlar altında iyi olarak bekleniyor. Ama olası Yunanistan endeksli Avrupa Borç Krizi hortlaması ya da ABD merkezli dünya ekonomisinde kötüleşme İhracatçı Almanya’yı da eski güneş batmayan imparatorluğu da kötü etkiler. Her iki ülkenin de finansal sistemleri 2008-2009 sürecine göre olası krizlere daha hazır olsa da gelen sel herkesi alıp götürürse onları kenarda bırakmaz.

Bunların dışında gelişmekte olan ülkeler arasında Çin’den sonra en önemli ekonomik aktör olan Hindistan’ın da durumu ilgi çekici. Çin’den sonra dünyanın en kalabalık ülkesi olması sebebiyle ciddi bir iç talebe sahip Hindistan henüz Çin’in vermesi gereken Gelişmekte olan ülkeden gelişmiş ülke olma kararı aşamasında değil ama onlar da özellikle katma değeri yüksek ürünlerin ve alternatif finans aktivitelerinin merkezi olarak o aşamaya yaklaşıyorlar. Hindistan Ocak ayında muazzam karşılıkları indirdi, parasının değerini düşük, tüketimi yüksek tutma sinyali verdi. Bu bağlamda onlarında ihracat ve dış satış odaklı olacakları yani dünya ekonomisinin iyi gitmesine bağlı oldukları görülüyor.

Evet, Şubat ortası itibariyle dünyanın en önemli ekonomik aktörlerinin durumu bundan ibaret olarak görülüyor. Görüldüğü gibi dünya 90’lardan sonra girdiği küreselleşme süreciyle artık en azından ekonomik aktivite ve bağımlılık olarak bir köye dönmüş durumda. Ve bu köyde halen ipler köyün şefi Sam Amca’nın elinde. Eğer ondaki düzelme ve iyi gidiş devam ederse en azından ilk iki çeyrekte sorun gözükmüyor ama olurda o motoru bozarsa o zaman vay bu köyün haline…

Bilal ERTUĞRUL

16 Şubat 2012

00:15

Read Full Post »

AH BİZ AKDENİZLİLER…

Akdeniz asırlardır medeniyetin beşiği olarak görülen toprakların kavuşmak istediği sevgili denizleri olarak Afrika, Asya ve Avrupa arasında paylaşılamadan dalgalarıyla onlara yeterek yaşayıp gidiyordu. Önce Roma, sonra Osmanlı onun çehresinden çıkıp dünyaya hükmedecekti. İspanya ve Fransa’da onun çehresinden çıkacaktı ama onların dünya hakimiyeti Amerika ve diğer kıtalarda yakaladıkları güçle geliyordu. Daha sonra medeniyet merkezi önce İngiltere sonra da ABD’ye taşındı. Akdenizliler tüm bu süreçte hep beyinlerinden önce kalplerine güvenmişlerdi. Onlar kuzeyli komşuları Germen ya da Slav kavimlerin önce akla inandıkları zamanlarda kalplerine güvenmenin karşılığında önce dünyayı yönetiyor sonra dünya beynin hükmüne girince de bu lirik kahramanlar arka plana düşüyordu. Akdenizlilerin temel özellikleri sıralandığında dünyanın hemen hemen her yerinde ilk akla gelen canayakınlıkları, bazen aşırı da olsa sosyal insanlar olmaları ve çok konuşmaları gelir. Onlara hem o destansı romantikliklerini hem de efsanevi üçkağıtçılıklarını da bu Akdenizli tavrı verir. Yani önce kalbe ve zevke dayanan yaşama anlayışı.

Ancak dünya global bir köy haline gelip, bir ülkedeki en ufak bir sıkıntının diğer ülkeleri etkilemeye başladığı milenyumda bu anlayışla sürdürdükleri ekonomik yapılarının artık sürdürülemeyeceği anlaşıldı. Önce 2001 yılında uzun süredir ciddi yolsuzluk ve kötü yönetilmiş Türkiye ekonomisi iflas ediyor, Türkiye bu iflastan sonra çok ciddi ekonomik programlama ve  siyasi istikrarla çıkıyordu. İktidar değişiyor, Ak Parti 10 yıllık bir tek başına iktidar yolculuğuna çıkarken bir daha eski siyasiler bırakın başbakan ya da bakan olmayı önemli bir kısmı vekil dahi olamayacaklardı. Sürdürülebilir büyüme, siyasi istikrarla beraber Akdenizli olmanın zora düştüğünde var gücüyle kavga etmenin ve de içimizdeki o lirik kahramanın destan yazma yeteneğiyle bizi dünyanın en başarılın ekonomilerinden birisi haline getirdi.

Aradan geçen yıllarda 2009 krizinin etkisiyle açlık ve ciddi ekonomik zorlukların yaşandığı, Akdeniz’in güneyine uzun süredir demirlemiş otokrat rejimlerde sırayla devrileceklerdi. Bu rejimlerin devrilmesinde her ne kadar insanların özgürlük talepleri ve batı desteği önemli rol oynamışsa da pek çok uzmana göre 2009 ve 2010 yıllarında yaşanan ve dünyada gıda fiyatlarının ciddi derecede artmasına yol açan gıda krizi bu ülkelerdeki devrimin başlangıcını oluşturmuştu. Çünkü diktatörler insanları doyurdukları sürece onlara özgürlüğü ve diğer duyguları unutturmuştu ancak o insanlar doymadıkları an işte o an Arap Baharı geliyor ve Tunus, Mısır, Libya’da yönetimler değişiyordu. Bu ülekelerin bundan sonraki süreçlerinde olmak istedikleri ülke olarak tek bir cevap ortaya çıkıyor: TÜRKİYE. Zaten bu devrimlerin başarılı olması bir daha eski karanlık günlerine dönmemeleri için olmaları gereken de o.

Denizimizin güneyinde bunlaryaşanırken kuzeyindeki ülkeler ciddi ekonomik sıkıntılarla boğuşuyordu. Önce Yunanistan, sonra sırasıyla Portekiz, İspanya ve İtalya bu girdaba girdiler. Şimdi de bu denizin etrafında olup krizle tanışmayan tek ülke olan Fransa’yasıranın geldiği açıktan açığa konuşuluyor. Dış borçları, kamu borçları yüksek, bütçe açıkları kritik değerlerde olan daha da önemlisi büyümeleri duran bu ülkelerin en önemli sorunu ürettiklerinden fazlasını tüketmiş olmalarıydı. Yani klasik Akdenizli anlayışıyla Carpe Diem demiş anı yaşamış sonrasını düşünmeden, tasarruf yapmadan dahası istikrarsızlığı istikrar haline getirerek yola devam etmişler ancak yol bir yerde bitmişti. Bu biten yolun son dönüşü borçlanma faizlerinin %7’yi bulmasıydı. Borçlarınma faizleri %7’yi bulduktan sonra da liderlerin istifasına giden yol sonuna kadar açılıyor ve liderler görevlerini bırakıyorlar. Yunanistan’da böyle oldu, İtalya’da böyle oluyor, Portekiz ve İspanya buraya gelmeden dönebildiler ama geldikleri an böyle olacağı garanti.

Peki neden değişiyor bu liderler? Cevap çok basit: İstikrar ve Güven. Piyasalar bu ülkelerde bu faizi gördükleri an güveni kaybediyor, kaybettikleri güvenle beraber halkın da bu yönetimleri bir daha seçmeyeceğini fiyatlıyorlar yani istikrar da gidiyor ve lider Berlusconi gibi o koltuğa tutkalla yapışmış olsa dahi gitmek zorunda kalıyor. Yeni gelen liderler ne mi yapıyor? Aslında Türkiye’nin 2001 sonrası yaptığını. Önce on yıllardır çıkması gereken yasalar alelacele çıkıyor, tasarruf paketleri hazırlanıyor ve onca yılın acısı bir iki yılda çıkarılmaya çalışılıyor. Tabi bu kolay olmuyor. Başbakan’ın kafasına yazar kasa, yumurta atılıyor, liderlerin sağlığı bozuluyor bazen isyana varan toplumsal patlamalar yaşanıyor. Aslında bu tepkide Akdenizlilikten kaynaklanıyor. Hata yaptığını, kendisinin de bu çöküşte suçu olduğunu bilmesine rağmen insanlar cezayı siyasilere kesiyor. İşte bu süreç ne kadar kısa sürer ve ülke ne kadar hızlı istikrar ve güveni yakalarsa ülke o kadar rahat kurtuluyor. Bu noktada herkes Türkiye gibi olmak istiyor. Ama Türkiye olmak da zor bu anlarda. Bunu da önümüzdeki süreçte göreceğiz. Ama şimdiye kadar gördüğümüz resmin tüm özetini Akdenizlilerin yıllardır yapmadıklarını o sıcakkanlılıklarıyla bir kaç yıla sığdırma çabası olarak verebiliriz. Resmin sonunda ortaya Türkiye gibi bir sanat eseri mi yoksa en azından şimdilik Yunanistan gibi bir felaket mi çıkacağı ise Akdenizlilerin ne kadar süre kalplerinden önce beyinlerini dinleyeceklerine bağlı. Ama sonuç ne olursa olsun Akdenizliler en azından Avrupalılara artık o kadar da romantik ve sempatik gelmiyor…O yüzden hepsi bir ağızdan bu ülkelere bağırıyor: “Ah Siz Akdenizliler, Gidin Türklere Bakın ve Onlar Gibi Olup Gelin” diyorlar. Bakalım ne olacağını hep beraber göreceğiz. Şimdilik; Only God Konows…

Bilal ERTUĞRUL

11.11.2011

13:44

Read Full Post »

Older Posts »