Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Çin’

AMERİKAN RÜYASI İŞTE BÖYLE BİR ŞEY – 2

Jeremy Lin Efsanesi

Jeremy Lin ya da Çin kaynaklarında geçen aslıyla Lin Shu Hao 23 Ağustos 1988’de ABD’de California’da Taiwan ve Çin asıllı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Hıristiyan azınlığın özellikle belli dönemlerde dışlandığı Çin’de üstüne üstlük Tayvan’da yaşayan Lin ailesi 80’lerde Amerika’ya göçmüş ve Lin de burada dünyaya gelmiş. Hikayenin başlangıcı Amerikan Rüyasının başlangıcına uyuyor. Kendi ülkesinde zor şartlar altında kalan bir aile yeni bir yaşam umuduyla Amerika’ya gelir ve sıfırdan başlayarak çalışır.

Çocukluğunu Asyalı nufusun yoğun olduğu Los Angeles’da geçiren Lin’den beklenen de tıpkı diğer Asyalı çocuklar gibi derslerinde başarılı olması ve muhtemelen iyi bir programlamacı olarak dünyanın önde gelen şirketlerinin yer aldığı kuzeydeki slikon vadisinde iyi bir pozisyonda yer bulmasıdır. O da buna uyar derslerinde gayet başarılıdır ama için de silmek istemediği bir hayali vardır: Bir Asyalı olarak dünya basketbolunun zirvesi kabul edilen NBA’de başarılı olmak. Ama henüz mahalle arasındaki sahalarda oynanan maçlarda bile Asyalı olması yani Masa Tenisi ve birkaç spor dışında hiçbir alanda başarılı olmayacağı yüzüne vurulur. Ama o inatla çalışır ve Allah vergisi zekasının yardımıyla bir süre sonra kendisini kabul ettirir.

Lise zamanı geldiğinde Palo Alto Kolej’ine gider. Derslerindeki başarısını salonlara da yansıtır ve son yılında okulunu Eyalet şampiyonluğuna taşır. Ancak bu onun Asyalı olup basketbol oynayamayacağı hakkındaki önyargıları yıkmasına yetmez. Eyalet şampiyonluğunun mimarı olarak hiçbir üniversiteden Spor bursu alamaz ama yine de yılmaz. Onun ki kadere isyan değil tam aksine içindeki inançla açıklanacak ve elbet zamanı gelecek dedirten bir azimdir.

Spor bursu alamayınca notlarının yardımıyla Harvard gibi dünyada neredeyse her öğrencinin hayallerini süsleyen, 10’a yakın ABD Başkanı çıkarmış, diğer alanlarda verdiği mezunlarla dünyanın en iyi akademik kurumu kabul edilen bir üniversiteye burslu kabul alır. Ekonomi okuyan bu cılız Asyalı çocuk burada da tek aşkı basketbolu sürdürür ve Harvard tarihinin en iyi basketbolcusu olarak 4 yıl sonunda Ekonomi gibi zor bir alandan 4 üzerinden 3,40 gibi çok güzel bir ortalamayla mezun olur. 2010 Draftında onun üniversite basketbol kariyerine sahip her hangi bir siyah ya da beyaz oyuncu kolayca 60 kişilik draft listesine girecekken bu Asyalı çocuk yine küçük görülür ve draft edilmez. Çevresindekiler tam da onun artık başarılarla dolu olması sadece aldığı diplomadan dolayı bile garanti olacak olan kariyerine başlayacağını düşünürken o yine vazgeçmez.

Dedim ya onun ki her yok sayıldığında ben buradayım, her küçük görüldüğünde biraz daha büyüme azmidir diye işte bu azimle Draft edilmemiş bir oyuncu olarak Golden State Warriors takımının kadrosuna dahil edilir. Aslında California kulübü bu hamleyi tamamen bölgenin Asyalı etnisitisini göz önünde bulundurarak alır ve onu bir pazarlama aracı olarak kullanır. Salonda ise ona şans verilmez. Çaylak sezonunda NBA’in en kötü takımlarından birisinde oynamasına rağmen şans bulamaz ve sene sonunda sözleşmesi feshedilir. Ana ülkesi olan Çin’den birkaç teklif alır ama o NBA’de onu kabul etmeyen basketbol dünyasına ne kadar yanıldıklarını göstermek için yine yıkılmaz. 2012 sezon başlangıcında Houston Rockets takımı onu kadrosuna dahil eder ve bir hafta bile şans tanımadan yine yollanır. Kendisinde var olduğuna inandığı tüm yeteneklere ve fırsat bulduğu her an bunları göstermesine rağmen sürekli ezilir ve bir kenara atılır.

Ancak dedim ya inanılmaz inatçıdır ve kendisine o kadar güvenir ki ülkenin en büyük marketinin takımı olan New York Knicks kadrosuna dahil olur. Orada da ilk başlarda ona inanılmaz ve geliştirme ligine yollanır. Tam da kadrodan bir kez daha yollanmasına bir hafta kala Koç D’Antoni 4 farklı isim kullandığı oyun kurucu mevkisinde bir türlü aradığını bulamaz ve sezon başında büyük beklentilerle kurulan takımdan kovulması bir telefon zili kadar yakınlaşır. İçerde ve dışarıda yuhalanan takım sezonun en büyük hayal kırıklığı olmaya doğru dörtnala gitmektedir. İşte tam bu sırada bu kadere sonuna kadar inanmış Asyalı çocuğun kaderi yüzüne güler ve Koç onu sahaya sürer. O sürüşten bu yana 7 maç geçti ve ilk 23 maçında sadece 8 galibiyet alıp Play-Off’un gerisine düşen takım tüm maçlarını kazandı. Kariyer başlangıç rekorlarını kıran Lin artık sadece Amerika’yı değil dünyayı kasıp kavuran bir Linsanity fırtınası başlatır. Takımı bugün onun için basın toplantıları düzenliyor, milyonlarca kişi bu modern külkedisi masalının nasıl süreceğine bir an bile olsa şahit olmak için can atıyor. Yuhalanan takım artık manşetlerden inmiyor ve o çocuk halen başarının takıma, kendi payının ise yolculuğu boyunca inandığı Tanrı’ya ait olduğunu belirtip yüreklerdeki yerini daha da ayrıştırıyor. Bu günlerde Amerika’da, Çin’de ve dünya spor basınında herkes onu konuşuyor. Gazeteler günlerdir onun fotoğraflarıyla sürmanşet çıkıyor ve Amerikan Rüyası bir kez daha gerçekleşiyor.

Evet hayatı boyunca yok sayılan, küçük görülen New York’ta kalacak yeri olmayınca arkadaşının evinde kanepede uyuyarak yaşamını sürdüren bu çocuk bugün Amerika’nın bir numaralı konu başlığı ve Başkan Obama dahil herkes onu konuşuyor. Amerika neden bir kültürel dev olduğunu onun üzerinden yaptığı pazarlamayla gösterirken, ABD’nin önüne geçecek denilen Çin’den kopup gelmiş bu çocuk Amerikan Rüyası’nın ne denli güçlü bir rüya olduğunu bir kez daha gösteriyor. Evet bugünlerde çoğunuz Amerika’yı ve onun değerlerini sevmiyor olabilirsiniz ama kabul etmek lazım ki Amerika bu rüyaları gerçekleştirdiği, kadere inanan “0”lar “1” olduğu ve arkasına milyonlarca sıfırı aldıkça bu rüya yıkılmaz. Dünyanın dört bir yanında dışlanmış, imkan bulamamış insanlar yeniden doğuş için bu topraklara aktıkça daha da acısı kendi ülkeleri onlara bu parlama şansını vermedikçe de bu rüya daha yüzlerce milletin, kültürün katılımıyla genişler ve kim bilir belki bir gün Dünya Köyü’de bu topraklardaki özgürlük, inanç ve başarı üçgeninde kurulur.

Bilal ERTUĞRUL

16 Şubat 2012

22:14

Reklamlar

Read Full Post »

ŞUBAT ORTASI KÜRESEL EKONOMİ ANALİZİ…

BÜYÜK BABALAR NE ALEMDE?

Bu serinin ilk iki yazısında genel olarak Ocak 2012 itibariyle dünyadaki ekonomik durum, IMF ve Dünya Bankası raporları, gelişmekte olan ülkelerin durumları ve neden benim için bu krizden çıkmanın tek yolu olduklarını aktardım. Bu yazımda ise spesifik olarak ülkelerin durumları ve kanımca yapmaları gerekenleri ele alacağım.

Öncelikle artık resmi olarak dünyanın en büyük 2. Ekonomisi olarak adlandırılabilecek Çin’e değineceğim. Çin’in önünde iki seçenek var: Ya Çin bu yıl bir geçiş döneminde olduğu bilinciyle gelişmekte olan ülke ekonomik anlayışından gelişmiş ülke olmaya doğru ilerleme sağlayacak, ithalat artacak, büyüme düşecek ama iç tüketim kontrol edilemezse içerdeki genişlemenin doğuracağı bir balon büyüme Çin’i uzun vadede zor durumda bırakabilir. Bu yıl Çin para birimi Yuan’ın da az da olsa değerlenmesine izin verip dış ticaret avantajını azaltacak. Ama Çin’in u geçiş dönemindeki en büyük sorunu iç tüketim planlaması olacak ve belki de bu planlamanın boyutu önümüzdeki 10 yılın dünyadaki ekonomik büyüme üzerinde en etkili değişken olacak. Çünkü ABD ve Avrupa krizden çıksalar dahi tüketimleri en azından krizin psikolojik travması geçene kadar düşük seyredecektir. Bu durumda dünya için yeni bir alıcı gerekmektedir ve bu da Çin’den başkası değildir. Yani bugüne kadar Çin’den tüketen batı, Çin’in tüketmesini isteyecek ve bu da ister istemez yaklaşık 30 yıldır belirlenmiş rollerin terse dönmesi olacak. Bakalım Çin bunu yapacak mı? İlk 6 hafta itibariyle Çin’in bildiği yolda devam edeceğine dair işaretler alsak da henüz yılın çok başındayız ve gelişmekte olan ülkelerde beklenen tüketim yavaşlamaları görülmedi. Umarım bunlar görülmeden daha yüksek refahlı bir dünya için Çin’in politikası bu yeni konumuna uygun hale getirilir.

2012 içerisinde Fransa, ABD, Rusya seçim yılında ve bu ülkelerde harcamalar artacaktır. Sadece Fransa’da seçim erken Nisan ayında yapılacak ve o zamana kadar Sarkozy’nin muslukları kapatmayacağına neredeyse eminim. Şu anda anketlerde önde görülen Sosyalist Aday Fransuva Holland’ın özellikle sosyal kesintilere yönelmeyeceğini belirtmesi de Fransa’nın en azından iç talebi canlı tutarak yılı geçirmeye çalışacağını gösteriyor. Burada asıl önemli olan Yunanistan’daki çabalar boşa gider ve borç krizi tekrar baş ağrıtırsa Fransa’nın bundan nasıl etkileneceğidir. Ve kanımca Avrupa Merkez Bankası tarafından Aralık ayında yapılan para enjeksiyonuyla yapıları güçlendirilen bankaların temelde yer aldığı Fransız Finans sistemi bir önceki yıla göre olası bir krize çok daha hazır.

Amerika Birleşik Devletleri’nde Merkez Bankası FED uzunca bir süredir düşük faiz politikasıyla istihdamı ve büyümeyi destekleyici politika izliyor. Bizdekinin aksine FED’in Genel Fiyat Seviyesi yani enflasyon dışında işsizlik ve istihdama yönelik görevlerinin olduğu ABD’de bu politikaya paralel gelen veriler özellikle dünya piyasalarının Ocak – Şubat başı performanslarındaki olumlu havayı açıklamaya yetiyor. ABD için asıl sorun seçim yılında artması muhtemel harcamalar, sosyal güvenlik reformuyla kamu bütçesine yüklenen yükün bu yıl ilk kez ciddi bir aktör olacak olması ve düşük faiz politikasının doğuracağı olası enflasyona karşı nasıl mücadele edileceğidir. FED son yaptığı açıklamalarla mevcut politikasını en azından 2014’e kadar sürdüreceğini belirtip enflasyonu bir risk olarak görmediğini teyit etti. Eğer dedikleri gibi olursa sorun olmaz ve ABD lokomotifli dünya ekonomisi ciddi sorunlarla uğraşmayı beklediği 2012’yi hayal dahi etmediği şekilde az da olsa büyümeyle kapatabilir. Ancak tersi olursa o zaman Obama’nın Kasım ayında seçilmesi de, FED Başkanı Bernanke’nin yeni seçilecek bir Cumhuriyetçi Başkan’ı ikna etmesi de çok zor olacaktır.

Japonya 30 yılı aşkın ihracat temelli büyümeyle sürdürdüğü ekonomik performansını geçen yıl gelen dış ticaret açığıyla sonlandırdı. Çin’in yükselişinden önce dünyanın en önemli ikinci ekonomik gücü olan Japonya’nın geçen yılki düşüşünde Bahar başında gerçekleşen Tsunami ve Deprem felaketi, bu felaketin belli üretim bölgelerindeki üretimi önemli bir süre için imkansız hale getirmesi yattı. Ancak lüks tüketim ve katma değeri yüksek mal üretiminde halen dünyanın en iyisiler ve son yıllarda bu ürünlerin dünya üzerindeki tüketim artışı düşünüldüğünde bir – iki yıla tekrar eski rotaya döneceklerdir. Kim bilir belki Deprem felaketi 2000’li yılların başından beri üzerindeki ölü toprağını atamayan ve gelişmekte olan ülkelerle farkı kapanan Japonya için gerçekten krizden bir fırsat çıkarma şansı olabilir. Bunu bize zaman gösterecek ama o zamanın ne kadar süre içereceğine Sam Amca merkezli global ekonomideki trend karar verecek.

Rusya ekonomisi belki de dünyanın en dışa bağımlı ekonomisi olmayı bu yılda sürdürecek. Petrol ve doğalgaz zengini ülke dünya tahıl ticaretinin de önemli bir kısmına ev sahipliği yapıyor. Dünyada işler yolunda gidip, üretim artar ve enerji ihtiyacı yükselirse yükselen enerji fiyatlarıyla ekonomileri uçuyor ama aksi takdirde başkaları 1 etkilenirken onlar birkaç misli etkileniyor. Anlayacağınız son zamanlarda özellikle sosyal medya üzerinden örgütlenen ve her geçen gün güçlenen Genç Muhalif kanada ABD destekli maşa yakıştırması yapan Putin’in Sonbahardaki seçimlerde koltuğunu geri alması için ABD’de işlerin şu anki gibi yolunda gitmesine dua etmesinden bir çare yok. Aksi takdirde enerji fiyatları düşerse Rus stepleri, Arap çölünden sonra karışmaya en muhtemel alan olarak görülüyor. Yani ABD iyi gider, Obama kazanırsa hem Çin mevcut politikasını sürdürerek büyüyecek hem de Putin petrol ve doğalgazdan gelen milyar dolarların desteğiyle kazanacak. Yani 3 ülkenin kazanması da kaybetmesi de halen Sam Amca’ya bağlı.

Durumu hem Sam Amca’nın hegemonyasındaki dünya ekonomisi hem de Sarkozy’nin boynundaki Yunanistan’a bağlı olan ülkeler ise Almanya ve İngiltere olarak görülüyor. Her iki ülkenin de gerek finansal sistemi gerekse de ekonomik performansları normal şartlar altında iyi olarak bekleniyor. Ama olası Yunanistan endeksli Avrupa Borç Krizi hortlaması ya da ABD merkezli dünya ekonomisinde kötüleşme İhracatçı Almanya’yı da eski güneş batmayan imparatorluğu da kötü etkiler. Her iki ülkenin de finansal sistemleri 2008-2009 sürecine göre olası krizlere daha hazır olsa da gelen sel herkesi alıp götürürse onları kenarda bırakmaz.

Bunların dışında gelişmekte olan ülkeler arasında Çin’den sonra en önemli ekonomik aktör olan Hindistan’ın da durumu ilgi çekici. Çin’den sonra dünyanın en kalabalık ülkesi olması sebebiyle ciddi bir iç talebe sahip Hindistan henüz Çin’in vermesi gereken Gelişmekte olan ülkeden gelişmiş ülke olma kararı aşamasında değil ama onlar da özellikle katma değeri yüksek ürünlerin ve alternatif finans aktivitelerinin merkezi olarak o aşamaya yaklaşıyorlar. Hindistan Ocak ayında muazzam karşılıkları indirdi, parasının değerini düşük, tüketimi yüksek tutma sinyali verdi. Bu bağlamda onlarında ihracat ve dış satış odaklı olacakları yani dünya ekonomisinin iyi gitmesine bağlı oldukları görülüyor.

Evet, Şubat ortası itibariyle dünyanın en önemli ekonomik aktörlerinin durumu bundan ibaret olarak görülüyor. Görüldüğü gibi dünya 90’lardan sonra girdiği küreselleşme süreciyle artık en azından ekonomik aktivite ve bağımlılık olarak bir köye dönmüş durumda. Ve bu köyde halen ipler köyün şefi Sam Amca’nın elinde. Eğer ondaki düzelme ve iyi gidiş devam ederse en azından ilk iki çeyrekte sorun gözükmüyor ama olurda o motoru bozarsa o zaman vay bu köyün haline…

Bilal ERTUĞRUL

16 Şubat 2012

00:15

Read Full Post »

AH BİZ AKDENİZLİLER…

Akdeniz asırlardır medeniyetin beşiği olarak görülen toprakların kavuşmak istediği sevgili denizleri olarak Afrika, Asya ve Avrupa arasında paylaşılamadan dalgalarıyla onlara yeterek yaşayıp gidiyordu. Önce Roma, sonra Osmanlı onun çehresinden çıkıp dünyaya hükmedecekti. İspanya ve Fransa’da onun çehresinden çıkacaktı ama onların dünya hakimiyeti Amerika ve diğer kıtalarda yakaladıkları güçle geliyordu. Daha sonra medeniyet merkezi önce İngiltere sonra da ABD’ye taşındı. Akdenizliler tüm bu süreçte hep beyinlerinden önce kalplerine güvenmişlerdi. Onlar kuzeyli komşuları Germen ya da Slav kavimlerin önce akla inandıkları zamanlarda kalplerine güvenmenin karşılığında önce dünyayı yönetiyor sonra dünya beynin hükmüne girince de bu lirik kahramanlar arka plana düşüyordu. Akdenizlilerin temel özellikleri sıralandığında dünyanın hemen hemen her yerinde ilk akla gelen canayakınlıkları, bazen aşırı da olsa sosyal insanlar olmaları ve çok konuşmaları gelir. Onlara hem o destansı romantikliklerini hem de efsanevi üçkağıtçılıklarını da bu Akdenizli tavrı verir. Yani önce kalbe ve zevke dayanan yaşama anlayışı.

Ancak dünya global bir köy haline gelip, bir ülkedeki en ufak bir sıkıntının diğer ülkeleri etkilemeye başladığı milenyumda bu anlayışla sürdürdükleri ekonomik yapılarının artık sürdürülemeyeceği anlaşıldı. Önce 2001 yılında uzun süredir ciddi yolsuzluk ve kötü yönetilmiş Türkiye ekonomisi iflas ediyor, Türkiye bu iflastan sonra çok ciddi ekonomik programlama ve  siyasi istikrarla çıkıyordu. İktidar değişiyor, Ak Parti 10 yıllık bir tek başına iktidar yolculuğuna çıkarken bir daha eski siyasiler bırakın başbakan ya da bakan olmayı önemli bir kısmı vekil dahi olamayacaklardı. Sürdürülebilir büyüme, siyasi istikrarla beraber Akdenizli olmanın zora düştüğünde var gücüyle kavga etmenin ve de içimizdeki o lirik kahramanın destan yazma yeteneğiyle bizi dünyanın en başarılın ekonomilerinden birisi haline getirdi.

Aradan geçen yıllarda 2009 krizinin etkisiyle açlık ve ciddi ekonomik zorlukların yaşandığı, Akdeniz’in güneyine uzun süredir demirlemiş otokrat rejimlerde sırayla devrileceklerdi. Bu rejimlerin devrilmesinde her ne kadar insanların özgürlük talepleri ve batı desteği önemli rol oynamışsa da pek çok uzmana göre 2009 ve 2010 yıllarında yaşanan ve dünyada gıda fiyatlarının ciddi derecede artmasına yol açan gıda krizi bu ülkelerdeki devrimin başlangıcını oluşturmuştu. Çünkü diktatörler insanları doyurdukları sürece onlara özgürlüğü ve diğer duyguları unutturmuştu ancak o insanlar doymadıkları an işte o an Arap Baharı geliyor ve Tunus, Mısır, Libya’da yönetimler değişiyordu. Bu ülekelerin bundan sonraki süreçlerinde olmak istedikleri ülke olarak tek bir cevap ortaya çıkıyor: TÜRKİYE. Zaten bu devrimlerin başarılı olması bir daha eski karanlık günlerine dönmemeleri için olmaları gereken de o.

Denizimizin güneyinde bunlaryaşanırken kuzeyindeki ülkeler ciddi ekonomik sıkıntılarla boğuşuyordu. Önce Yunanistan, sonra sırasıyla Portekiz, İspanya ve İtalya bu girdaba girdiler. Şimdi de bu denizin etrafında olup krizle tanışmayan tek ülke olan Fransa’yasıranın geldiği açıktan açığa konuşuluyor. Dış borçları, kamu borçları yüksek, bütçe açıkları kritik değerlerde olan daha da önemlisi büyümeleri duran bu ülkelerin en önemli sorunu ürettiklerinden fazlasını tüketmiş olmalarıydı. Yani klasik Akdenizli anlayışıyla Carpe Diem demiş anı yaşamış sonrasını düşünmeden, tasarruf yapmadan dahası istikrarsızlığı istikrar haline getirerek yola devam etmişler ancak yol bir yerde bitmişti. Bu biten yolun son dönüşü borçlanma faizlerinin %7’yi bulmasıydı. Borçlarınma faizleri %7’yi bulduktan sonra da liderlerin istifasına giden yol sonuna kadar açılıyor ve liderler görevlerini bırakıyorlar. Yunanistan’da böyle oldu, İtalya’da böyle oluyor, Portekiz ve İspanya buraya gelmeden dönebildiler ama geldikleri an böyle olacağı garanti.

Peki neden değişiyor bu liderler? Cevap çok basit: İstikrar ve Güven. Piyasalar bu ülkelerde bu faizi gördükleri an güveni kaybediyor, kaybettikleri güvenle beraber halkın da bu yönetimleri bir daha seçmeyeceğini fiyatlıyorlar yani istikrar da gidiyor ve lider Berlusconi gibi o koltuğa tutkalla yapışmış olsa dahi gitmek zorunda kalıyor. Yeni gelen liderler ne mi yapıyor? Aslında Türkiye’nin 2001 sonrası yaptığını. Önce on yıllardır çıkması gereken yasalar alelacele çıkıyor, tasarruf paketleri hazırlanıyor ve onca yılın acısı bir iki yılda çıkarılmaya çalışılıyor. Tabi bu kolay olmuyor. Başbakan’ın kafasına yazar kasa, yumurta atılıyor, liderlerin sağlığı bozuluyor bazen isyana varan toplumsal patlamalar yaşanıyor. Aslında bu tepkide Akdenizlilikten kaynaklanıyor. Hata yaptığını, kendisinin de bu çöküşte suçu olduğunu bilmesine rağmen insanlar cezayı siyasilere kesiyor. İşte bu süreç ne kadar kısa sürer ve ülke ne kadar hızlı istikrar ve güveni yakalarsa ülke o kadar rahat kurtuluyor. Bu noktada herkes Türkiye gibi olmak istiyor. Ama Türkiye olmak da zor bu anlarda. Bunu da önümüzdeki süreçte göreceğiz. Ama şimdiye kadar gördüğümüz resmin tüm özetini Akdenizlilerin yıllardır yapmadıklarını o sıcakkanlılıklarıyla bir kaç yıla sığdırma çabası olarak verebiliriz. Resmin sonunda ortaya Türkiye gibi bir sanat eseri mi yoksa en azından şimdilik Yunanistan gibi bir felaket mi çıkacağı ise Akdenizlilerin ne kadar süre kalplerinden önce beyinlerini dinleyeceklerine bağlı. Ama sonuç ne olursa olsun Akdenizliler en azından Avrupalılara artık o kadar da romantik ve sempatik gelmiyor…O yüzden hepsi bir ağızdan bu ülkelere bağırıyor: “Ah Siz Akdenizliler, Gidin Türklere Bakın ve Onlar Gibi Olup Gelin” diyorlar. Bakalım ne olacağını hep beraber göreceğiz. Şimdilik; Only God Konows…

Bilal ERTUĞRUL

11.11.2011

13:44

Read Full Post »

ORTA DOĞU’DA SAVAŞ ÇANLARI…

ORTA DOĞU’DA SAVAŞ ÇANLARI…

Orta Doğu kan ve gözyaşıyla sulanmış toprakların hiçbir zaman doymadığı doymayacağı diyar. İnsanlık kendi destanını yazmaya başladığı bu topraklara hep istediklerini verdi. Gözyaşı hiç durmadı, kan hep aktı. Ve bir kez daha kan, gözyaşı hazırlığında Orta Doğu. 8 Kasım günü Uluslar arası Atom Enerjisi Kurumu tarafından toplamda 7 yıldır süren İran’ın nükleer çalışmalarına yönelik rapor yayınlanacak. Ve daha rapor yayınlanmadan savaş borularından iğrenç sesler duyulmaya başlandı. Uluslar arası basın organlarında yaklaşık 2 haftadır İsrail’in İran’a olası bir askeri müdahalesinden bahsediliyordu. Ancak iki gündür İsrail’e ABD ve İngiltere’nin de katılımıyla İran’a askeri bir müdahale yapılacağı bizzat bu ülkelerin iktidara yakın basın organlarınca servis edilmeye başlandı. Raporun içeriğiyle ilgili sızıntılar olmasa da raporun bahane edilip İran’a saldırı yapılacağını pek çok düşünce kuruluşu da teyit ediyor.

Peki; durduk yere neden Orta Doğu’nun savaş tanrıları yine bölgeyi kana bulamak için harekete geçti. Neden İsrail, ABD ve İngiltere böyle bir müdahalede bulunacak? Bu savaşın görünürdeki sebebi yukarıda belirttiğim İran’ın nükleer silaha sahip olma ihtimali olacak ve bakalım dünya bu kez saldıran üç ülkenin de hali hazırda ihtimali bırakın bizzat nükleer silahlara sahip olduğu gerçeğini açıkça yüzlerine vurup, bu çılgınlığı durdurabilecek mi? Mesela Türkiye bu durumda ne yapacak? Türkiye’nin tepkisizliğine karşın İran kendisine en yakın ve Avrupa’daki en önemli Amerikan üssü olan İncirlik’i hedef alırsa bu savaşa Türkiye’de dahil olabilir mi? Bu sorulara daha niceleri eklenecek ama ne yazık ki savaş çıkmadan yine insanlar bunları düşünmeyecek.

Öncelikle savaş söylentisi dedikodudan daha öte bir boyuta geldiği için bu yazıyı yazdığımı belirteyim. Çok önemli ve ülke yönetimlerine yakın kaynaklar gündemi bu yönde yönlendirmeye çalışıyorlar ve bu durumları Irak, Afganistan, Libya gibi son örneklerde de yaşamıştık. Irak’ta da Bush nükleer raporları delil gösterip saldırmış, İngiltere’de yanında yer almıştı.

Şimdi de dilerseniz bu söylentilerde bahsi geçen ülkelerin sebeplerinin gerçek nedenlerini araştıralım. Önceliğimiz büyük abi Amerika… Seçildiği zaman halkımızın ve de dünya halklarının pek çoğunun Süpermen’i olan Obama neden böylesi bir müdahalede bulunacak: Tamamen duygusal sebeplerle… Bildiğiniz ve daha önceki yazılarımda sizlere aktardığım gibi 2012 Kasım’ında ABD Başkanlık Seçimleri var. Obama her ne kadar şu anda önde gözükse de özellikle olası bir ekonomik kötüleşme de Cumhuriyetçiler karşısına taş koysa yenilecek. Böyle bir mağlubiyeti engellemek içinse Cumhuriyetçilerin kozlarını ellerinden almalı. Cumhuriyetçiler milliyetçi bir sağ söylem geliştiriyor ve bunu en kolay kendi lehine çevirmesi bir savaş. Hele de öyle bir savaş silah sanayisinin çok önemli bir yer tuttuğu ABD ekonomisini de canlandırırsa bir taşla iki kuş vurulur.Birde İsrail’e verilen destekle yanına çekeceği Yahudi Lobisiyle ABD Başkanlık Seçimlerini rekor bir oy oranıyla kazanabilir. İşte Obama’yı bu savaşa sokacak en mantıklı sebepler ve sonuçları bunlar. Obama Libya müdahalesinde Avrupalıların gerisinde kalmış ve nispeten iç siyasetin gerektirdiğini değil de dünyada ona hayran insanların beklediğini yapmıştı. Bu sefer aksini yapacağını düşünüyorum. Umarım haksız çıkarım ama Obama’nın vicdanıyla çıkarı arasındaki savaşın galibi galiba bu savaşa karar verecek en önemli etmen. Çünkü ABD olmazsa savaş da olmaz dahası İsrail ve İngiltere tek başlarına İran’la büyük bir savaşı göze alamaz.

Amerika’nın Orta Doğu’daki elçisi, müttefiği olan ama artık onun mu ABD’yi ABD’nin mi onu yönettiği tartışılan İsrail bu savaşın temel sebebi olarak görülüyor. İsrail’de ise sebep hem güncel çıkarlar hem de Kutsal Amaçlar.  Kutsal amaçlarında Orta Doğu’nun eski İsrail toprakları olarak gördükleri tüm yerleri İsrail devleti çatısı altında toplamak yattığını binlerce yıldır hiç gizlemediler. Ve bu amaca günümüzde en büyük tehdit açıkça İran olarak görülüyor. Dahası iki din referanslı devletin de birbirinin bölgede yaşamasını istemediği bilinen bir gerçek. Güncel sebep ise İsrail’de artan ekonomik sıkıntılar ve yükselen milliyetçilik. Şu anda sağ ve milliyetçi bir koalisyonun bir sol ortakla yönettiği İsrail’de 2000’lerin başından beri sağ oyları arttı ve günümüzde %70’lerde. Başbakan Netanyahu son seçimde iktidarın küçük ortağı Lieberman’la birlikte bu artışın kaymağını yiyerek iktidara geldi. Ancak ekonomi düzelmezse ya da unutulmazsa gidici görünüyorlar. İran’a yapılacak bir müdahale hem milliyetçi oyları sabitleyip arttıracak hem de ekonomik sıkıntıları unutturacak. İşte bu sebepler onları bu müdahaleye götürüyor. ABD’deki Yahudi Lobisini kullanarak 2012 seçimlerinde kullanılacak güçleri onların ABD’yi bu savaşa çekebileceklerine inanmasını, İran’a iki yıl önce yapılan saldırıların karşılıksız kalması da cesaretlerinin artmasını sağlıyor. Dahası yılanın başını küçükken ez anlayışıyla uzun vadede varlıklarını tehdit edecek İran’ın bu aşamaya hiç gelmemesini, Orta Doğu’da nükleer güce sahip tek güç olarak kalmayı delicesine istedikleri de bir gerçek. Reel politik düşünüldüğünde İsrail savaş için en çok sebebi olan ve en karlı çıkacak devlet gibi görünüyor ve olası bir müdahale içinde en iyi zamanın bu dönem olduğu da açıkça belli oluyor.

İngiltere ise yönetimleri değişse bile 2. Dünya Savaşı sonrası düştükleri Amerika’nın her dediğini yapan uslu kardeşi rolünden başka hiçbir sebebe sahip değil. İngilizler zamanında İran petrollerinden aslan payını alıyordu ve bu payı kaybettikleri günden beri eski güçlerinde değiller. Bu da işin kuyruk acısı kısmı olarak göze çarpıyor. Ancak bırakın sağ muhafazakar dönemleri sol İşçi Partisi’nin iktidarı döneminde dahi ABD’nin sözünden çıkmamalarının onlara kaybettirdiği saygınlık ve artık büyük devlet olarak görülmemeleri gerçeği ilerde aşlarını çok ağrıtacak gibi duruyor.

İran ise tüm bu gelişmeler karşısında görünürde hazırlıksız duruyor. Saddam ve Kaddafi’nin verdiğinden öteye gidemeyen mesajların ne kadar arkası dolu olduğunu olası bir savaşta göreceğiz. Ve dahası olası bir savaş İran İslam Devrimi’nin 42 yıl sonra ülkedeki gerçek gücünü de bizlere gösterecek. Ancak İran böyle bir saldırıyla karşılaşırsa iki yıl önce İsrail ve ABD tarafından vurulan tesislerinden sonra tepkisiz kalmamasının da bir nevi bedelini ödeyecek. Ya da yine tepkisiz kalacak ki o noktadan sonra genç, muhafazakar ve milliyetçi gençlerle liberallerin ortaklığı mevcut yönetimin sonunu hazırlayabilecek bir ihtimal olarak görülüyor. Yani İran bu sefer müdahaleye uğrarsa topyekün cevap zorunluluğunda hissedecek ve işte Orta Doğu’nun felaketi de bundan sonra evlerimizin içine kadar girecek. İran’la ciddi silah anlaşmaları olan, ülkeyi uzun bir zamandır uluslar arası arenada kollayan Rusya ve Çin’in tepkileri de sürecin belirleyicilerinden olacak. Dahası Çin ilk kez sadece ekonomik bir dev olmadığını göstermek isterse işte o an dünya daha da büyük bir hengameye girecek. Ama dedim ya bunlar hep ihtimal.

Savaşın mutlaka Türkiye’ye de etkileri olacak. İran ve ABD arasında yapılmak zorunda kalacağı seçim, İsrail’le gergin ilişkilerin bu seçimde etkisi ve dahası savaşın İncirlik yoluyla kendi topraklarına sıçraması Türkiye’yi şu anda en çok korkutan olasılıklar. Ancak olası bir savaşta günümüzdeki gibi hem İran’la hem ABD ile iyi ilişki, İsrail’le düşman ABD ile dost ilişki sürdürülebilecek şeyler olmayacak. İşte o gün belki de liberal dış politikamız reel ve acı gerçeklerle yüzleşecek. Bakalım bu süreçte neler yapacağız. Bu hem savaşın, hem de bölgenin geleceğinde belirleyici olacak.

Savaşın çıkma sebepleri, ülkelerin gerçek emelleri ve Türkiye’ye yönelik olası sonuçlarına değindim. Şimdi bekleyip Kasım ortasına kadar önce raporun açıklanmasını, sonra da olacakları göreceğiz. Kim bilir belki 9 Aralık akşamı bambaşka ve asla şimdiki gibi olmayacak bir dünyaya uyanırız. İnşallah olmaz ve inşallah bu topraklardaki kan durur diye dileyeceğiz dilemesine de göz göre göre gelen gerçeği de görmezden gelmeyeceğiz. Umarım biz haksız çıkarız ve savaş olmaz, olursa işte o zaman bizleri yepyeni bir dünyaya götürecek süreci şanslı olanlarımız hep beraber görecektir.

Bilal ERTUĞRUL

04.11.2011

01:17

Read Full Post »

BİR YANLIŞ, KAÇ YANLIŞI GÖTÜRÜR? LİBYA – 2

BİR YANLIŞ, KAÇ YANLIŞI GÖTÜRÜR?

LİBYA – 2

2. Dünya Savaşı sonrası İtalyanlar Libya’yı İngiliz ve Fransızlara bırakıp giderken 1949 yılında Libya Birleşmiş Milletler tarafından bağımsızlık kazanması gereken ilk sömürge olarak açıklanıp, 1951 yılında BM eliyle bağımsız olan ilk ülke oluyordu. Ülkenin başına Kral olarak İdris Tunusi geçiyordu ki o Tunusi, kendisi Mısır’da sürgündeyken, Ömer Muhtar’ın Libya’da başlattığı İtalyan karşıtı direnişe katılmasını istediğinde hiç düşünmeden onu red edenler arasında yer alıyordu. Yani Libya bir bağımsızlık sevdalısının şehadetine layık olamıyordu.

İdris Tunusi’nin kurduğu krallık batı eliyle kuruluyor dahası batı mandası gibi hareket ediyordu. Ülkede artan milliyetçi rüzgarlar daha 30’una basmamış bir subay olan Kaddafi ve arkadaşlarının darbesiyle sonuçlanıyor ve 1969’da Kaddafi Libya Cumhuriyeti’ni kuruyordu. Türkiye’de hastalık sebebiyle tedavi olurken darbeye yenik düşen Kral İdris Bingazi bölgesinden çıkmıştı ve bu darbe daha o günlerde Trablus – Bingazi çatışmasını ülkenin kucağına bırakıyordu. Kral İdris kendisini krallığa taşıyan süreci başlatan Ömer Muhtar’ı kurşuna dizen İtalya’nın başkentinde 1990 yılında hayata gözlerini yumarken bu İroni en çok Bağımsız Libya hayaliyle yanıp tutuşanları parçalıyordu.

Kaddafi’nin sözde Cumhuriyeti zamanla tam bir dikta haline gelmiş, aşiretler arası kan davaları, şehirler arası çekişmeler ayarlanarak yıkılmaz bir hal almıştı. Ancak başta Mısır’da Panarabizm’in kurucusu, belki de Osmanlı’ya hançer saplamakla suçladığımız Şerif Hüseyin’in bir üst modeli olan bir başka diktatör Cemal Abdülnasır’dan da etkilenerek milliyetçi bir söylem geliştiren Kaddafi’nin de zamanla batının gizli servislerini kullanarak nasıl halkına ayar verdiği ortaya çıkacaktı. Ancak o da zamanla bu şekilde halkını susturamayacağını, diktasını sürdürmek için onlara bir düşman ve korku ütopyası gerektiğini fark edip, Pan-Amerikan Hava Yollarına ait uçağı terör saldırısıyla düşürtecek, çoğunluğu masum siviller olmak üzere pek çok kişiyi öldürecekti. Bunun üzerine dünyadan gelen ambargoyu da yine Avrupalı özellikle de İtalyan Başbakanlarıyla olan ilişkisiyle delecek, İtalyanların Libya’da sömürgeyken elde edemediği imtiyazları bir Libyalının eliyle almasını sağlayacaktı. Ama Kaddafi ve adamlarının ülkede estirdiği terör bunların hepsinin üzerinde olacaktı. Bazı aşiretler yok edilecek, en acı şartlara sürülecek, bazılarıysa özellikle memleketi olan Sirteliler ise baş tacı edilecekti. Üstelik Kaddafi diğer diktatörlerle bir araya geldiğinde ezilen halklarına bakmaksızın dünyadaki diğer ezilen halklara babalık taslamaya çalışacaktı. Ancak bu senaryonun uzun süre devam etmeyeceğini anlamaya da başlamıştı. Batılı dostlarının kendisinden sıkıldığını anladığında onlara en ucuz fiyattan petrol vermeye, Lockerbie Faciasını kabul edip tazminat ödemeye, Obama’ya mektuplar yazmaya, Roma meydanına çadır kurup İtalyanlara nasıl dost olduklarını belgelemeye çalışmıştı. Evet Kaddafi her şeyiyle tam bir diktatördü. Önce korku imparatorluğu kurmuş, daha sonra ebedi şeytan ilan ettikleriyle bile sırf koltuğunda kalma umuduyla iş birliğine, onlara ülkesini peş keş çekmeye başlamıştı. Ama onlar o kadar ustaydılar ki değil Saddam, değil Kaddafi bin diktatör toplansa onları ikna edemezdi. Çünkü aynı emperyalizm o diktaların yerine yeni dikta getirmeyi de başarabileceğine inanırdı. Ve beklendiği gibi oldu. Kaddafi’nin tüm kaleleri birer birer düştü Ağustos’ta Trablus’un düşmesi artık sonun geldiğinin habercisiydi. Ama bu son beraberinde binlerce tartışma, bir diktatörü kahraman haline getirecek bir travmayı başlatmalı mıydı? İşte bu esas can sıkan soru. Yani yapılan bir yanlış önceki yanlışları siler mi? Bana göre silemez, silmemeli. Neden mi, anlatalım…

Öncelikle Kaddafi’nin öldürülme şekli, tam bir cinayettir. Bunun adı her hangi bir dilde vahşettir. Hiçbir insan yargılanmadan cezası kesilemez. Hem de İslam inancında ahret ve en kötülerin dahi sorguya çekilip, dünyada yaptıkları işlerin sonucuna göre Cennete mi Cehenneme mi gidecekleri açıkça belirtilirken, bu din adına işler yaptıklarını söyleyenler korkunç bir yanılgı içindedir. Birinci yanlış budur. İkinci yanlış bu vahşeti en ufak bir şiddet olayını bile sansürleyen dünya medyasının sergileyiş biçimidir. O görüntüler tıpkı bizde olduğu gibi her ülkede sansürsüz gösterildi. Bunu izleyen çocukların bir diktatöre şefkat besleyeceği dahası bunun insanlarda diktaları sona erdirme mücadelelerine yönelik güçlü bir muhalefet oluşturacağı düşünülmedi. Bir başka yanlış ileri demokrat olmakla ya da aşırı, ılımlı dinsel görüşler üzerinden siyaset yapanların kendi ilkelerinden hiç birisine uymayan bu manzara karşısındaki suskunluklarıydı. Son günlerin moda deyimiyle; “Haksızlık karşısında, bilip de susan dilsiz şeytan değil midir? Ama ne yazık ki bu yanlışlar bir büyük yanlış doğurdu ya da var olan bazı büyük yanlışların silinmesine yol açtı. Türkiye’de de örneklerini özellikle sosyal medyada sıkça gördüğümüz Kaddafi’nin Libya’sını öven yazılar çıktı. Peki bunların ne kadarı doğruydu. Kaddafi’nin 168 Milyar Doları’nın batı tarafından iç edileceğinden başlayalım. Bu para Kaddafi tarafından kendi halkından iç edilirken neredeydiniz. Ya da Kaddafi hangi uluslar arası şirketin başındaydı da böyle bir servet edindi hiç düşündünüz mü? Hayır. Çünkü bir yanlışa duyduğunuz tepki sizi başka bir yanlışa sürükledi. Burada yapılması gereken şey ise özellikle İsviçre bankalarındaki servet başta olmak üzere bu paranın asıl sahibine Libya halkına dönmesi için mücadele etmek, kampanyalar yapmaktı. En azından böylece bir diktatörün avukatlığı yerine bir halkın avukatlığı yapılmış olabilirdi. Bu para Libya halkınındır ve eğer yeni Libya yönetimi basiretli durursa sahiplerine geri dönecektir. Durmazlarsa ne olacağına Hitler, Saddam gibi diktatörlerin paralarıyla bugün dünyanın en büyük kişi başına milli gelire sahip ülkelerinde neler yapıldığının tekrarının yaşanması kaçınılmazdır. O durumda da suç önce ilk hırsız Kaddafi’de sonra da yeni yönetimde olur ki o zaman gerçekten Kaddafi’nin ölmeden önce söylediği gibi onun evlatları olduklarını kanıtlarlar.

Bu ilk eleştiriden sonra Facebook paylaşımlarının esin kaynağı Aydınlık gazetesi yazarı Esra Atalay’ın haberinde değindiği noktaları cevaplayalım:

Libya’da her yurttaş devletin tüm hizmetlerini karşılıksız olarak alıyordu…

Libya’da elektrik, su, doğalgaz, eğitim, sağlık ve ilaç bedava veriliyordu. Benzinin litresi 20 kuruşa satılıyordu…

Libya’daki ulusal bankalar yurttaşlardan faiz almıyordu.  Libya halkı hiçbir şekilde vergi ödemiyordu.

Tüm dünyadaki tek borçsuz ülke olan Libya’da, araçlar fabrika çıkış fiyatına satılıyordu.

Kaddafi yönetimi yurt dışında burslu okuyan öğrencilere geri dönüşümsüz aylık 650 Euro kredi veriyordu.

Libya’da tüm üniversite mezunları iş bulana kadar maaşa bağlanıyordu. Evlenmek isteyen çiftlere ise 150 metrekarelik daireler tahsis ediliyordu…

Petrol gelirinin yüzde 90’nı Libya halkına dağıtan Kaddafi yönetimi, istisnasız olarak her aileye 300 Euro yardım da yapıyordu.

Evet bunlar iddia edilenlerdi yazıda. Peki gerçekler neydi Libya’da. Şimdi de bunlara bakalım:

1.Libya’da yurttaşların devletten aldığı yardım devlete bağlılıklarına orantılı değişiyordu. En çok yardım Kaddafi, aşireti ve dalkavuklarına giderken Bingazi’li aşiretler neredeyse hiç yardım alamıyordu.

2.Libya’da devlet sosyalist olmakla tüm özel sektörü kamulaştırmıştı. Yani tüm ekonomi devletin elindeydi. Devlet baba vereceği su, elektrik v.b. yardımlar içinde yukarıdaki devlete bağlılığı esas alıyordu. Yani öyle herkesin suyu, elektriği yoktu. Halkın bir kesimi unlarla karşılaşmadan ilkel şartlarda yaşıyordu.

3.Libya’da vergi yoktu, çünkü tüm ekonomi devlet elindeydi ve özel mülkiyete iş sahasında izin verilmiyordu. Olmayan kazancın vergisi insanların canından başka bir şey olamazdı ki, Kaddafi arada bunu da rahatlıkla alıyordu.

4.Libya borçsuz bir ülkeydi. Çünkü ambargo sebebiyle halen 1960’ların şartlarında yaşıyorlardı. Lüks kullanma yetkisi sadece Kaddafi ve çevresindeydi ki, bu kitle de dünyada en rahat petrol çıkarılan ülke olan Libya’da minimum maliyetle çıkartılan petrolü satarak yeterince kazanıyordu. Araçlar fabrika satış fiyatına çıkarılıyordu. Çünkü devlet bu araçları alıyor ve dilediğine satıyordu. Zaten insanlar devlet dışında para kazanamayacağından parayı da sadece devlet çalışanları yani Kaddafi A.Ş. ve çalışanları bulabiliyordu.

5.Diğer 3 maddede yazanlarda tamamen sistem içerisinde kalınan ve çarpıtılmış maddelerdir. Kaddafi’nin burs verdiği öğrenciler yine kendi seçtiği dikta kullarından öteye gitmiyordu. Evlenen çiftlerde olsun, petrol gelirinin dağıtılmasında olsun (ki tam oranı bilinmemekle beraber asla %50’yi geçmediği bilinmektedir) hep kendi adamları ön plandaydı.

Yani tıpkı Sovyetler yıkıldıktan sonra yine aynı gazetenin yaptığı gibi her dikta yıkılınca onun eşitlik anlayışını öne çıkaran, onu öven yazılardan farksız bir yazıydı buda. Ancak ilk başta saydığım yanlışlar sebebiyle bu sefer en azından bir kısım insanı kandırmayı ya da aldatmayı başardılar. Ancak gençlerde işsizliğin %40’ları bulduğu, genel işsizliğin hiçbir zaman tam ölçülemediği, %5’lik bir kesimin ülke gelirinin %90’ını elinde tuttuğu, dünyanın en çok petrol üreten ülkelerinden birisinde eşitlik sadece ezen ve ezilen gruplarda grup içi avutma amacıydı. İşte zaten bu gençlerin umutsuzluğu, halkın açlığı Kaddafi’nin sonunu getirdi. Sonu böyle olmamalıydı, ama bu onun yaptığı hiçbir şeyi haklı çıkarmaz. Dahası sadece ekonomi yazan arkadaşımız keşke biraz özgürlük, biraz insan haklarına da değinseydi. Dünyada siyasi partilerin yasak olduğu, çünkü yoldan çıkardıklarına inanıldığı, devletin feshedildiği çünkü gereksiz olduğunun vurgulandığı ama nasılsa Kaddafi tarafından hem içerde hem dışarıda temsil edildiği de keşke bu yazıda yer alsaydı. Yine Çad’lı milislerin elinden yapılan kıyımlarla dünyada en çok faili meçhul cinayetin işlendiği, televizyon, radyo ve gazetelerin devlete ait olduğu ama her nasılsa o devletin bizzat lideri tarafından olmadığının iddia ettiği devletin her şeyi kontrol ettiği de belirtilseydi. Tüm Kaddafi ailesinin halka yaptığı eziyet, işkence ve bu arada Kaddafi ailesinin özellikle İtalya’da kendi halkının parasıyla nasıl zevke sefaya daldığı, sırf oğlu oynasın diye futbol takımları aldığı ve unların hiç birisinin de olduğunu iddia ettiği sosyalizmle ilgisi olmadığını belirtseydi. Ama ne yazık ki özellikle bizim ülkemizde ulusalcı olarak nitelenen kesimler bazı gerçekleri görmemek üzerine uzmanlaştı. Dünyada da bu gerçekleri göremeyen sol hareketler yok olurken, sola uymayan u gerçeklerin uygulamadan silinmesine inanan sol iktidarlar oldukça başarılı oldu. Ama ne yazık ki bu haberleri paylaşanlar için Libya halkının çektiği acılar unutulmuştu. Bir yanlış, binlerce yanlışı götürmüştü. Ama umarım Libya’nın yeni yönetimi bayraklarını aldıkları Kral İdris ya da Kaddafi’yi değil de Ömer Muhtar’ı örnek alır ve halkların isyanlarının meyvelerini gün gelir en güzel şekliyle gösterir. Ama nerde ve nasıl gelirse gelsin demokrasi her zaman diktatörlerden iyidir, insan özgürken mutludur. Belki eksik, belki yarım mutludur ama mutludur. Özgürlük olmadan ise mutluluk sadece bir düştür.

Ben de özgürlüğüme değer veriyor, hiçbir diktayı desteklemiyor ve hepsini lanetliyorum. Ama insan haklarını referans almaktan çıkmış her harekete de karşı çıkıyorum. Ve artık diktaları öven zihniyetlerin bir an için kendi özgürlüklerinden bir dakika verip, o ülkelerde yaşadıklarını düşünmelerini diliyorum. Bakın bakalım yaşanılabilir mi o mutluluk tablolarınızın içindeki topraklar. Ve şimdi düşünüyorum da keşke yanlışlara sadece yanlış olarak bakabilecek şekilde yetiştirilseydik. Bu yolla ne doğrularımızı kaybederdik, ne de yanlışların üzerinden başka yanlışları kutsardık… Ama halen birilerinde hiçbir yanlış ne bir doğruyu ne de bir yanlışı götürmüyor. Darısı hepimizin başına…

Bilal ERTUĞRUL

29.10.2011

15:18

Read Full Post »

BİR YANLIŞ, KAÇ YANLIŞI GÖTÜRÜR? LİBYA – 1

BİR YANLIŞ, KAÇ YANLIŞI GÖTÜRÜR?

LİBYA – 1

Benim kuşağım yanlışların götürdüğü doğruları sayarak büyüdü. İlköğretim sıralarında başlayan okul yaşantısında tanıştığı ilk test sınavında tanıştı yanlışların doğruyu götürmesiyle. Sonra lise, üniversite derken hayatını doğruları götüren yanlışlar üzerinden yaşamaya başladı. Yani hep bir test mantığında yürüttü işlerini. Doğal olarak karşılaştığı olayları da bu mantıkla yorumladı. Zamanla yanlışlar doğruları götürmeyi bıraktı yanlışları da götürmeye başladı. Bu çıkmazın son örneğini Libya’yı 42 yıl demir yumrukla, her türlü insan hakkını ihlal ederek sürdüren dahası başkalarının gözyaşlarını kendi geniş çerçeveli güneş gözlüklerinin ardına saklayan Libya’nın devrik diktatörü Kaddafi’nin devrilmesi ve hunharca katledilişine verilen tepkilerde gördük. Önce insanların dikta karşısında baş kaldırışını Batı Uşaklığı ile yorumladık, sonra da onun katlinden bir kahraman yaratılmaya çalışıldı. Peki nedir bu Libya’daki durum? Hangi gruplar bu Kaddafi’yi devirenler ve Kaddafi ne yaptı da bu insanlık dışı katle kurban verildi.

Önce hikayenin başına gidelim ve Libya’yı inceleyelim isterseniz. Sadece Libya değil tüm Kuzey Afrika’nın kaderinden bahsedelim. Bir zamanlar dünyada Roma’ya kafa tutabilmiş Kartacalıların topraklarına. Evet insanlık kadar eski kadim Orta Doğu topraklarına en yakın bölgelerden olan Kuzey Afrika ile kara kıtanın güneyini orta bölgelere yoğunlaşmış çöller ayırıyor. Ve bu çöller yıllardır bu toprakların kaderini de belirlemişti. Güneyin çölleri bu bölgenin güney Afrika’nın ilkel kavimlerinden bihaber yaşamasını batı çölleri ise Fas üzerinden gelecek olası Avrupa etkisini engellemişti. Mısır’la da arada çöl olmasına rağmen bu çöl diğerlerine göre nispeten aşılabilir olduğundan bölge özellikle milattan sonra neredeyse tek etkileşimini Firavunların kutsal topraklarından almaktaydı.

Kartacalılar bu topraklarda devrinin en önemli uygarlıklarından birisini kurmuş, dahası Mısır etkisi olmadan yaratılan bu uygarlık tüm Afrika’nın belki de tek başına da medeni olabileceğinin tarihteki tek örneği olarak kalmıştı. Ancak Kartacalılar ve Romalılar arasındaki uzun süreli savaşlar Kaddafi’nin bir oğluna ismini verecek kadar hayranlık duyduğu, tarihin en şanlı komutanlarından Hannibal’in İspanya ve Alpler üzerinden Roma eteklerine kadar gelmesiyle Roma için ölüm-kalım savaşına dönecekti. Roma bu kabusu tüm tarihinde iki kez yaşayacak ve ikincisinde Atilla’nın kapılarına gelmesinden sonra pek de uzun yaşayamayacaktı. Ancak Roma ilk mücadelesinde tüm kuvvetleriyle saldırdığı Hannibal ve onun rüya şehri Kartaca’yı yok etmeyi başarmıştı. Bu yok oluş belki de bu toprakların günümüze kadar süren acılarını şekillendirdi. Kartaca örnek bir şehirdi ve belki de çöllerin Berberi topluluklarını, aşiretlerini yerleşik yaşama bir nevi medeniyete sürükleyecek serüvenin ilk halkasıydı. Ama Roma tarafından yıkılınca Berberi kavimler yerleşik yaşama dair olası meraklarını da kaybettiler.

Asla güçlü bir millet formu oluşmayan, Kafkaslarda olduğu gibi farklı diller ve inanışların hüküm sürdüğü bu topraklar güçlü bir medeniyetle karşılaştıklarında asimile olacakları neredeyse kesindi. Mısır kendi verimli toprakları dışına medeniyetini taşımaktan itinayla uzak durunca, bu toprakların karşılaşacağı ilk medeniyet İslam Medeniyeti olacaktı. Mısır üzerinden gelen İslam medeniyeti bölgede etrafında birleşilebilecek bir ışık gibi doğmuş, dahası İspanya’nın 800’lü yıllarda tamamıyla fethine kadar İslam dünyası kültür ve medeniyetini de bu bölgeye en etkili isimleri üzerinden taşımıştı. Ancak bölgede yeni bir umut doğarken Endülüs Emevileri üzerinden yoğunluğunu İber Yarımadasına veren İslam medeniyeti de bölge için beklenen kıvılcımı yakamıyordu. Ancak bu sefer güçlü medeniyetle karşılaşan Berberiler Arap dil ve kültürünü benimsiyor ve asimilasyon başlatılıyordu. Aslında bu durumda dahi İslam’a aykırılık seziliyordu. İslam kutsal kitabı Kuran’da defalarca ümmet kavramını öne çıkarmış, ancak milletlerin neden ayrıştığını kendi benliklerini ümmet kavramıyla nasıl sürdüreceklerini de ayrıntılarıyla ortaya koymasına rağmen İslam’ı Araplaşmak olarak yorumlayan bölgede bir kez daha bir şeyler eksik kalıyordu.

Bundan sonra Mısır’a hakim olan devletlerin sadece kısmi vergiler alıp kendi hallerine bıraktığı bu Berberi topluluklar Osmanlı kontrolünde de aynı kadere tabi tutuluyorlardı. Ne yazık ki Osmanlı bir Balkan yani Avrupa İmparatorluğu’ydu ve bir kez daha Orta Doğu ve Afrika öksüz kalıyordu. 19. Yüzyılda uzun yıllar Fransız, İspanyol ve Alman Kraliyet aileleri tarafından yönetilen İtalyan şehir devletleri birlik sağlayıp, dünyada sömürecekleri alan aradıklarında burunlarının dibini görmeleri pek de zor olmadı. Petrol yeni yeni bulunuyordu ve İtalyanların bölgeye ilgisinin altında yatmıyordu, ama özellikle Akdeniz ticaretini çift yönlü kontrol etme ve güvenlik İtalyanların öncelikli işgal sebepleriydi. Trablusgarp Savaşı’nda Mustafa Kemal henüz genç bir subayken, o ve arkadaşları bölgeye İtalyan karşıtı direnişi örgütlemek için geliyor ve Kartaca’dan asırlar sonra beklenen kıvılcım yakılıyordu.

Osmanlı Balkan Savaşları sebebiyle bölgedeki genç subaylarını çekerken Libya’da yanan kıvılcımla harekete geçen meşaleyi taşıma görevi 50 yaşındaki Ömer Muhtar’a kalıyordu. Sonraları emperyalist batının Çöl Aslanı adıyla bir filmle ölümsüzleştireceği bu kahraman 70 yaşında 1931 yılında, İtalyanlarla savaşırken esir düşüyor, bir günde yargılanıp kurşuna diziliyordu. Meşhur Çöl Aslanı filminde bir çocuğun onun yere düşen gözlüğünü aldığı sahne unutulmazlar arasına girmiş, Kaddafi yıllar sonra o çocuğun kendisi olduğu söylentilerini çıkarsa da bu kurşuna dizilmeden 11 yıl sonra doğması bu söylentileri asılsız çıkarıyordu.

Not: Yazının devamı, Kaddafi Dönemi, sonrası ve Libya’da yaşanabileceklere dair kısmı bu yazının ikinci bölümünde paylaşılacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

28.10.2011

19.25

Read Full Post »

Geçen yazımda Türkiye’de 1950’lerden başlayan Küçük Amerika yolculuğunun hikayesine değinmiştim. Bugün sizlere aynı yıllarda kendi rotalarını belirleyip, o rotayı takip eden ülkelerin bugünkü durumlarını aktaracağım. 2. Dünya Savaşı sonucunda oluşan çift kutuplu sistemin tüm dünya için belki de en kötü sonucu ülkelerin dünya tarihinde belki de hiç olmadığı kadar bir taraf seçmeye zorlanmaları olmuştu. Okadar ki bir tarafa bağlı olmayan her ülkenin işgal edileceği tezi bu ülkelerin korkulu rüyası haline gelmişti.

İşte Türkiye bu dönemde tercihini batı yönünde yapıp Amerika olma hayalleri kurarken eski komşularımız olan Çin ve Hindistan kendilerine yeni yollar çiziyordu. İki ülkenin de o dönemdeki belki de en önemli avantajları güçlü toplumsal liderlere sahip olmalarıydı. Çin’de Mao, Hindistan’da ise Gandhi halklarına vaat edilmiş liderler gibi sahip çıkmış ve ülkelerinin bütünlüğünü sağlamışlardı. Aslında bu bizlere 1923 Türkiye’sini ve Mustafa Kemal Atatürk’ü hatırlatıyor. Bu iki liderde Atatürk’ten etkilendiklerini açıkça belirtmişlerdi.

Mao yıllarca batılı ülkeler ve bin yıllık hanedanlar tarafından sömürülmüş dünya nüfusunun %18’ini teşkil eden bir ülkenin başına geçmek için tüm Çin’i boydan boya aşacak, 2. Dünya Savaşı sırasında Japnlarla çarpışacak ve savaş sonrası Çan-kay-şek’i mağlup edecekti. Bugün yaptığı uygulamaların önemli bir kısmı eleştirilse de Mao’nun ülkeyi kendisine ait bir rotaya soktuğu gerçeği yadsınamaz bir gerçektir. Her ne kadar başlangıçta Sovyetler Birliği desteğiyle iç savaşı kazandıkları ve bir Sovyet uydusu olacakları iddia edilse de Mao’nun Çin’i çok farklı bir rotada devam etti. Tabii bu süreç pek de kolay olmadı. 1 Ekim 1949’da meşhur Tiananmen Meydanı’nda Çin Halk Cumhuriyeti’ni kuran Mao 1955’e geldiğinde Sovyetlerle ilişkilerini neredeyse kopma noktasına getirmişti. Batı ve ABD ile geçmişten gelen husumetlerde düşünüldüğünde Mao tarafından Kültür Devrimi başlatıldı. Bugün dikkatli gözler Çin’deki dönüşümün temellerini hep bu Kültür Devrimi’nde bulmaktadırlar. Çünkü ülke bu dönemde kendisine ait bir yol bulma çabasına yöneldi ve bu adımlar modern Çin’e giden yolu sonuna kadar açtı. Mao’nun kültür devrimi ülkeye kendi dinamikleriyle de gayet başarılı olabileceğini gösterdiği gibi Sovyetler’in çöküşüyle sürdürülemezliği açıkça anlaşılan ekonomik ve saosyal komünizm yerine planlı sosyal yapı açık ekonomik yapı modelinin temellerini atarak ülkenin bugünlere gelmesinde başrolü oynadı. Mao’nun Çin’i bugün dünyanın yeni süper güç adayı. Kriz dönemlerinde dev Avrupa ülkelerinin bir yardım etmesi için 4 gözle yolunu bekledikleri dünyanın en büyük ihracatçısı 2020 yılına gelindiğinde ABD’yi de geçerek dünyanın en büyük ekonomisi olacak. Şüphesiz bunlar bundan 50 yıl önce 400 milyonluk nufusunun 14 milyonunu açlığa heba etmiş bir ülke için hayal edilemez boyutlardaydı. Ancak başkasının küçüğü olmak yerine kendisinin büyüğü olmayı tercih eden en başarılı örnek bugün için Çin halk Cumhuriyeti’dir.

Büyük Çin olmasa dünyanın en kalabalık ülkesi olacak olan, asırlarca kaşiflerin onu bulma umuduyla dünyayı dolaştıkları Avrupa’da sadece baharatlarıyla bile bir kültür devrimine yol açan Ganj’ın kutsadığı toprakların ülkesi Hindistan’da Küçük Amerika hayaline kanmayıp kendi yolunu çizen en başarılı ülkelerden birisidir. Ancak tıpkı Çin gibi Hindistan’ın da geldiği konumu sadece sonuca bakarak değerlendirmek oldukça hatalı olacaktır. Bu sebepten Hindistan’ın kendi rotasını çizdiği yıllara dönmemiz gerekir. Tarih boyunca yerli halkı Hindular tarafından yönetilmek nasip olmayan bu toprakları birleştiren adam Hintlilerin Bapu’su Mahatma Gandhi’dir. Gandhi Mao’ya göre dünyada çok daha fazla takdir toplamıştır. Çünkü Mao’nun şiddet içeren bağımsızlık mücadelesine karşın Gandhi şiddete yer vermeyen pasif direnişle Hindistan’ı bağımsızlığına kavuşturmuştur. Bugün yaşadığı acılar, çektiği sıkıntılar düşünüldüğünde böylesine bir adamın hayatının sonunda da vahim bir suikast sonucu ölmüş olması vicdanları derinden yaralayan bir gerçek olarak ortada durur. Ancak Gandhi’nin altın eseri Hindistan bugün belki de onun dahi hayallerinin ötesine ulaşan bir başarı hikayesini hayat geçiriyor. Evet Gandhi uzun bir süre İngilizlerin sömürüsü altında yaşamış, kendi toplumsal düzeni eşitsizlik temelli bir ülkeyi öylesine derinden etkilemiştir ki o harabeden bugün bir saray ortaya çıkmıştır. Gandhi’nin Hindistan’ın bağımsızlığından 4 yıl sonra suikaste kurban gitmesi onun dönüşüm üzerindeki etkisini görmememize neden dahi olamaz. Gandhi Hindistan’a gelenekleriyle, resmi inanç Budizm’le ve halkının yapabilecekleriyle uyumlu bir rota belirlemiştir. Beşeri sermayesi gelişmiş ancak maddi kaynaklarda sıkıntı yaşayan bu ülkenin gelişmiş beşeri sermayesine ek olarak toplumsal yeterlilik ahlakına yaptığı vurgu bugünki Hindistan’ı şekillendirmiştir. Hindistan bugün Çin’den sonra son 10 yılın en fazla büyüyen ülkesidir. Dahası ekonomik büyümesini kültürel, askeri ve uzay teknolojileri alanlarındaki büyümeleriyle desteklemiş dahası Kaşmir yüzünden Pakistan’la sınırda aşiretler arası çıkan sorunlar dışında her hangi bir savaşa da katılmamıştır. Bugün dünyanın bilgisayar ve elektronik donanımının yarısından fazlasının üretimine bir şekilde katkısı olan Hindistan Çin’in aksine ucuz üretimden çok kaliteli üretimle büyüyor. Ülkenin ciddi nufus büyüklüğü hesaba katıldığında uzun vadede Çin’in üzerinde olan beşeri sermayesinin de etkisiyle dünyada 2040’larda ABD ve Çin ile beraber sayılı güçlerden olmaları beklenmektedir.

Geçen yazımızda Türkiye’de ülkenin kendi rotasına girmesi ve bu notadan sapılma dönemlerini ve bunların sonuçlarını incelemiştik. Bugünki yazımda da kendi yollarında yürüyen ülkelerin bugünki durumları ve gelecek projeksiyonlarına vurgu yaptım. 19. yüzyılın başı, sonu ve ortası farketmez ABD ya da Sovyetler’e benzemeye çalışan hiç bir ülkenin Çin ve Hindistan kadar başarılı olmadığı göz önüne alınırsa bizim ülkemiz için de Küçük Amerika olmak yerine Büyük Türkiye olmanın  ne kadar doğru bir tercih olduğu anlaşılacaktır. Taklit eden değil taklit edilen yarınlara ulaşmak dileğiyle…

Bilal Ertuğrul

29.09.2011

11:23

Read Full Post »

« Newer Posts