Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Darbe’

28 ŞUBAT…

BİR ÜLKENİN KAYIP YILLARI – 3…

YA YANINDAYDINIZ YA DA SES ÇIKARTMADINIZ AMA EMİN OLUN BU ÜLKEDEKİ HİÇ KİMSE GİBİ KARŞI DURMADINIZ: 28 ŞUBAT…

28 Şubat 1997 günü akşama doğru başlayan tarihin en önemli Milli Güvenlik Kurulları’ndan birisi ne yazık ki sonuçları bakımından hiç de iyi olmayacaktı. İsterseniz önce bu günden önceki son olaylara değinip bu meşhur kararların ne olduğu ve sonrasında neler yaşandığına dair açıklamalarda bulunalım. 1997 yılının Ocak ayı geldiğinde Necmettin Erbakan Başbakanlık da 8. ayını geçiriyordu. Ama basın ve sivil toplumun belli kesimleri tarafından yapılan darbe çığırtkanlığı zirveye ulaşmıştı. Dahası Refah Partisi’nden gelen bazı açıklamalar da onların ekmeğine yağ sürüyordu. İşte bu süreçte 28 Şubat’ın geldiğini haber veren birkaç önemli olay oldu. 22 Ocak’ta Gölcük’te toplanan üst düzey generaller açıkça iktidardaki İrtica’yı tartıştıklarını söylediler. Ocak sonunda Sincan’da yapılan Kudüs gecesinden sonra 4 Şubat’ta Sincan’da tanklar yürütüldü. Ve son olarak bu olaydan birkaç gün sonra Cumhurbaşkanı Demirel Erbakan’a birkaç mektup gönderdi ve açıkça askerlerin müdahalesini, İrtica gerekçelerini ve dolaylı da olsa istifasını isteyen açıklamalarda bulundu.

Tüm bunlara rağmen Hoca’nın süreçteki en büyük hataları da işte bu döneme rast geldi. Öncelikle Ordu’nun yetki sahasının dışına taştığını, uyarılması ve Sincan’da tank yürüten kumandanın istifasını isteyen kurmayları başta olmak üzere muhafazakar kesime; “Bunlar Amerika ve İsrail işi, bizim kumandanlarımızın bir yanlışı olmaz.” diyordu. Halbuki, gerçek onun düşündüğünden çok farklıydı. Bugüne kadar bu süreçle ilgili açık ya da gizli bir Amerikan ya da Yahudi parmağı bulunamadı. Aksine Hoca’nın akıllı çocuklar, bizdendir onlar dediği o dönemki Ordu’nun üst düzey komutanları bugün dahi Refah Partisi ülkeye terörden daha büyük bir tehditti demekte ve Hoca’nın onlara gösterdiği sebatın yanlışlığını ispatlamaktadırlar. Evet, 12 Eylül ve önceki darbelerde 1960’da İngilizlerin, 1980’de Amerikalıların parmağı olduğuna dair bugün deliller mevcut ama 28 Şubat’ta olan bu ülkede kendilerine göre tartışılmaz olan ve herkesin benimsemek zorunda olduğu değerlerin benimsenmediğini gören Ordu merkezli, kendisini Cumhuriyetin yegane sahibi sayan bir kitlenin güç gösterisinden başka bir şey değildi. Ve Hoca daha Ocak ayında ne oluyor deseydi, kanımca bu olaylar 28 Şubat’a gitmezdi.

İşte bu şartlar altında asker Hoca’dan da karşılık almayınca 28 Şubat MGK’sına çok kapsamlı ve yoğun bir İrtica raporu ve önlem setiyle gelmişti. Hoca ve arkadaşlarının yüzüne açıkça İrticacı dedikleri, ülkeye en büyük tehdidi oluşturduklarını söyleyen askerler bir de bildiri hazırlamışlardı. İşte meşhur 28 Şubat o toplantı da yaşananlar ve 406 Sayılı “rejim aleyhtarı irticai faaliyetlere karşı alınması gereken tedbirler” başlıklı 18 maddelik aşağıdaki kararların üzerinden yapılmış olan, sivil iradeye, seçilmiş iktidara karşı yapılmış bir post-modern darbedir. Bunun doğrudan darbeye uzanmamasının yegane sebebi de kanımca askerlerin bir şekilde isteklerinin yerine getirileceğine Cumhurbaşkanı Demirel tarafından ikna edilmesi olmuştur.

406 Sayılı Kararın Maddeleri:

1-Anayasamızda Cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer alan ve yine anayasanın 4’üncü maddesi ile teminat altına alınan laiklik ilkesi büyük bir titizlik ve hassasiyetle korunmalı, bunun korunması için mevcut yasalar hiçbir ayrım gözetmeksizin uygulanmalı, mevcut yasalar uygulamada yetersiz görülüyorsa yeni düzenlemeler yapılmalıdır.

2-Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, vakıf ve okullar, devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereği Millî Eğitim Bakanlığı’na devri sağlanmalıdır.

3-Genç nesillerin körpe dimağlarının öncelikle Cumhuriyet, Atatürk, vatan ve millet sevgisi, Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarma ülkü ve amacı doğrultusunda bilinçlendirilmesi ve çeşitli mihrakların etkisinden korunması bakımından:

a-8 yıllık kesintisiz eğitim, tüm yurtta uygulamaya konulmalı.

b-Temel eğitimi almış çocukların, ailelerinin isteğine bağlı olarak, devam edebileceği Kuran kurslarının Millî Eğitim Bakanlığı sorumluluğu ve kontrolünde faaliyet göstermeleri için gerekli idari ve yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

4-Cumhuriyet rejimine ve Atatürk ilke ve inkılaplarına sadık, aydın din adamları yetiştirmekle yükümlü, milli eğitim kuruluşlarımız, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun özüne uygun ihtiyaç düzeyinde tutulmalıdır.

5-Yurdun çeşitli yerlerinde yapılan dini tesisler belli çevrelere mesaj vermek amacıyla gündemde tutularak siyasi istismar konusu yapılmamalı, bu tesislere ihtiyaç varsa, bunlar Diyanet İşleri Başkanlığı’nca incelenerek mahalli yönetimler ve ilgili makamlar arasında koordine edilerek gerçekleştirilmelidir.

6-Mevcudiyetleri 677 sayılı yasa ile men edilmiş tarikatların ve bu kanunda belirtilen tüm unsurların faaliyetlerine son verilmeli, toplumun demokratik, siyasi ve sosyal hukuk düzeninin zedelenmesi önlenmelidir.

7-İrticai faaliyetleri nedeniyle Yüksek Askerî Şûra kararları ile Türk Silahlı Kuvvetleri’nden (TSK) ilişkileri kesilen personel konusu istismar edilerek TSK’yi dine karşıymış gibi göstermeye çalışan bazı medya gruplarının silahlı kuvvetler ve mensupları aleyhindeki yayınları kontrol altına alınmalıdır.

8- İrticai faaliyetleri, disiplinsizlikleri veya yasadışı örgütlerle irtibatları nedeniyle TSK’dan ilişkileri kesilen personelin diğer kamu kurum ve kuruluşlarında istihdamı ile teşvik unsuruna imkan verilmemelidir.

9- TSK’ya aşırı dinci kesimden sızmaları önlemek için mevcut mevzuat çerçevesinde alınan tedbirler; diğer kamu kurum ve kuruluşları, özellikle üniversite ve diğer eğitim kurumları ile bürokrasinin her kademesinde ve yargı kuruluşlarında da uygulanmalıdır.

10-Bu maddenin tam metnini Türkiye’nin uluslararası ilişkilerini ilgilendirdiği gerekçesiyle yayınlanmadı. Ancak Erbakan’ın iktidardayken kurmaya çalıştığı İslam ülkeleriyle dostluk ve ABD, İsrail gibi ülkelere karşı söylemine, İran’la kurulan ilişkilere atıf yapmaktadır.

11-Aşırı dinci kesimin Türkiye’de mezhep ayrılıklarını körüklemek suretiyle toplumda kutuplaşmalara neden olacak ve dolayısıyla milletimizin düşmanca kamplara ayrılmasına yol açacak çok tehlikeli faaliyetler yasal ve idari yollarla mutlaka önlenmelidir.

12-T.C. Anayasası, Siyasi Partiler Yasası, Türk Ceza Yasası ve bilhassa Belediyeler Yasası’na aykırı olarak sergilenen olayların sorumluları hakkında gerekli yasal ve idari işlemler kısa zamanda sonuçlandırılmalı ve bu tür olayların tekrarlanmaması için her kademede kesin önlemler alınmalıdır.

13-Kıyafetle ilgili kanuna aykırı olarak ortaya çıkan ve Türkiye’yi çağdışı bir görünüme yöneltecek uygulamalara mani olunmalı, bu konudaki kanun ve Anayasa Mahkemesi kararları taviz verilmeden öncelikle ve özellikle kamu kurum ve kuruluşlarında titizlikle uygulanmalıdır.

14-Çeşitli nedenlerle verilen, kısa ve uzun namlulu silahlara ait ruhsat işlemleri polis ve jandarma bölgeleri esas alınarak yeniden düzenlenmeli, bu konuda kısıtlamalar getirilmeli, özellikle pompalı tüfeklere olan talep dikkatle değerlendirilmelidir.

15-Kurban derilerinin, mali kaynak sağlamayı amaçlayan ve denetimden uzak rejim aleyhtarı örgüt ve kuruluşlar tarafından toplanmasına mani olunmalı, kanunla verilmiş yetki dışında kurban derisi toplattırılmamalıdır.

16-Özel üniforma giydirilmiş korumalar ve buna neden olan sorumlular hakkında yasal işlemler ivedilikle sonuçlandırılmalı ve bu tür yasadışı uygulamaların ulaşabileceği vahim boyutlar dikkate alınarak, yasa ile öngörülmemiş bütün özel korumalar kaldırılmalıdır.

17-Ülke sorunlarının çözümünü “Millet kavramı yerine ümmet kavramı” bazında ele alarak sonuçlandırmayı amaçlayan ve bölücü terör örgütüne de aynı bazda yaklaşarak onları cesaretlendiren girişimler yasal ve idari yollardan önlenmelidir.

18-Büyük Kurtarıcı Atatürk’e karşı yapılan saygısızlıklar ve Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkındaki 5816 sayılı kanunun istismar edilmesine fırsat verilmemelidir.

Pek çok kişi kararlara baktığında pek çoğunun halen geçerli ve sorun teşkil etmeyen istekler olduğunu düşünecektir. Doğrudur ancak dönemin şartlarında asker bu kararları aldırtmak istediği hükümeti bizzat bunların sebebi olarak görmekte yani hükümet yaptıklarıyla sorgulanmaktaydı. Ayrıca bu kararların uygulanmasıyla kamusal alanda türban, İmam- Hatip Lisesi mezunları özelinde tüm meslek lisesi mezunlarına üniversite kapılarının kendi bölümleri dışında kapatılıp eşitliğin yok edilmesi, sivil iradeye vurulan pranga uzun süre ülkenin başını ağrıtacak sorunları doğuracaktı.

Aslında MGK Kararları tavsiye niteliğindeydi ve hükümet pekala bunu imzalamayabilirdi. Nitekim başlangıçta Başbakan bu kararları imzalamayacağını da belirtti, ancak sonrasında artan kamuoyu baskısı, sanki muhafazakar kesim de dahil olmak üzere her kesimin arkasında toplanmasına dayanamayan Hoca bu kararları Bakanlar Kurulu Kararları olarak imzaladı ve gereğince işlemler yapıldı. Bu noktada bugün bazı arkadaşlarımız kararların imzalanmadığını iddia edebilir ama bu tamamen yanlış olacaktır. Evet, kararlar belki baskıyla imzalandı ama imzalandı ve uygulandı, acı olan da buydu. Ancak askerin yegane hedefi Hoca’nın siyaset arenasından silinmesiydi ve doymayacaktı. Bu bağlamda dönemin Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay Başsavcıları karargaha çağrılıp, İrtica kasetleri izletiliyor yapacakları anlatılıyordu. İşte burada Yargıtay’ın dünden hazır Başsavcısı Vural Savaş parti hakkında kapatma davası açıyor ve 2000’li yılların sonuna kadar uğraşacağımız bir başka sorun yine bu dönemde hortluyordu. Siyasi Parti oyla iktidara ya da meclise gelirse kapat gitsin, çünkü meclis bu iradenin gözünde halkın değil kendi Cumhuriyet’in asıl sahiplerinin meclisidir ve halkın oyunun önemi yoktur.

Hoca Ocak ayında ya da Şubat başında Ordu’yu durdurup ülkenin demokratik çizgisinin sürmesini sağlamaktansa olayların arkasında hep dış güç aramış ve ordunun ülkeye kötülük yapacağını aklından geçirmemiştir. Ancak ordu kararlarda da belirtildiği gibi önce gazeteleri, üniversiteleri ve yargıyı sonra da tüm kamuoyunu kontrol edip hepsini Hoca’nın üzerine salınca o da Haziran ortasında Demirel’le görüşüp Başbakanlığı Tansu Çiller’e bırakıp ayrılacağını belirtmiştir. Ancak Demirel Hoca’ya siyasi yaşamında son kez deyim yerindeyse kazığını atmış ve Meclisin 3. Büyük partisi olan Anavatan’a hükümeti kurdurtup hem Hocayı hem de Tansu Çiller’i by-pass etmiştir. Önce Mesut Yılmaz sonra da rahmetli Ecevit yönetiminde kurulan azınlık hükümetleriyle ülke Milenyum’a doğru yola çıkmış ama halkın iradesi kendisine bugün bile demokrat, özgürlükçü diyen ama işbirlikçi, halktan uzak ve fildişi kulelerde caka satmaktan başka işi olmayan kesimlerin de desteğiyle asker süngüsüne kurban edilmiştir. Ve işin özüne bakılacak olursa 28 Şubat’ta bu ülkede insanlar ya nötr kalmış ya da süngünün peşine takılmıştır. Yani fazla tartışmadan noktalayayım: Kimse o süngünün önünde durmamıştır…

Not: Milenyum’a doğru Türkiye, 99 Depremi, Öcalan’ın yakalanması ve etkileri, 2001 ekonomik krizine yazımın son kısmında değineceğim…

Bilal ERTUĞRUL

03 Mart 2012

12:13

Reklamlar

Read Full Post »

BİR ÜLKENİN KAYIP YILLARI – 2…

28 ŞUBAT’A NASIL GELİNDİ…

Bir önceki yazımda kaldığım yerden başlayıp, 2002 yılı sonlarına kadar bir ülkenin karanlık yıllarına ve bu yılların zirvesi 28 Şubat’a değineceğim yazıma yoğunluğum sebebiyle ancak yeni başladım. Öncelikle bu gecikmeden dolayı takipçilerimden özür diliyor ve 1993 yılı Nisan ayına giderek yazıma kaldığım yerden devam ediyorum.

Evet, 1993 yılı başlarında Orta Asya’da yeni kurulmuş kardeş ülkelere yaptığı ziyaretin ardından döndüğü Türkiye’de çok kısa süre sonra yaşamını yitiren Cumhurbaşkanı Özal’ın ölümü 90’ların başında gelen en kötü haber, dahası çıkılamayacak girdaplarda sürüklenecek bir ülke için kayıp yılların kapısını ardına kadar açan bir ölümdü. Turgut Özal’ın vefatından sonra 1991 senesinde Özal’ın Cumhurbaşkanlığı’na çıkışıyla zayıflayan Anavatan Partisi’ni geçmeyi başaran Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı, onun bıraktığı koltuğa oturan Tansu Çiller’de Başbakan oluyordu. 1994 yılında Türkiye uluslar arası piyasalar dışında kendine özgü sebeplerle yaşadığı en büyük ekonomik krizi yaşıyor ve ülke bu krizin yaralarını saramıyordu. 1980 sonrası liberalleşme döneminde yapılan eksik ekonomik açılımlar tamamlanmamış, dahası yolsuzluk ülke gündeminin en önemli maddesi olmaya başlamıştı. İşte bu yolsuzluk ve yarım liberal düzenden faydalanan üçkağıt ekonomisinin çarkları bu krize neden olmuştu. Ülke zor durumdaydı ve bu zor durumdan nasıl çıkılacağına dair alınan önlemler -Kıyak emeklilik, Batacak bankaların kurtarılması, Devalüasyonlar- ülkeyi Milenyumun başında daha büyük bir krize sürükleyecekti.

Ülkenin o yıllarda bir diğer önemli sorunu da Güneydoğu Anadolu’da hızla artan Terör Sorunu ve sorunun çözümüne yönelik uygulanan yanlış politikalardı. Önceleri sosyalist bir dalgalanma olarak görülen PKK özellikle Türkiye – Irak – İran – Suriye sınırlarının birleştiği bölgede oldukça güçlenmiş, dört ülkeden militanlara sahip olup, Avrupa’dan akan parasal kanallarla bir anda büyük bir sorun olarak ortaya çıkmıştı. Aslında darbe sonrası 12 Eylül döneminde filizlenen bu hareketi ordunun en kuvvetli olduğu dönemde önemsemeyen yetkililer 90’ların başında art arda gelen kanlı saldırılar karşısında ne yapacaklarını da pek bilememişlerdi. Öncelikle dağlık alanlara yönelik yetiştirilen Özel Kuvvetler düşünüldü ve başarılı da oldular. Ancak örgüt kendisine dört ülkeden kaynak bulmuş ve bu haliyle her geçen gün ayrı kollardan beslenip taşan bir nehiri andırıyordu. İşte bu noktada gelen Bölgede Olağanüstü Hal İlanları, Devlet Güvenlik Mahkemeleri, sonraları bizzat devlet tarafından desteklendiği ancak bir süre kontrolünün yitirildiğinin belgelendiği Hizbullah ve terör sebebiyle boşaltılan köylerden batıya göçen milyonlarca insanın plansız, programsız ve bin bir acılı göçü kanımca bugün bile bu sorunun devam etmesine neden olan büyük yanlışlar olarak tarihteki yerlerini aldılar. Dahası aynı dönemde artan faili meçhuller, bugünkü kayıtlara göre Güneydoğu Anadolu’da kaybolan on binin üzerinde kişinin göz altına alındıktan sonra bir daha haber alınamaması gibi terör kapsamında kontrolü kaybedilmiş bazı özel harekatçıların giriştikleri eylemlerde bölgede yanan ateşin sönmesini engellemişti. Bugün ateşin halen bu ülkenin analarının yüreğini yakmasında kanımca en büyük sebep o dönemde atılan yanlış adımlar ve bir türlü atılamayan sivil ve demokratik adımlar olmuştu.

Bir yanda terör ve ekonomik kriz ülkeyi kavururken diğer yanda anketlerde yavaş yavaş yükselişte olan bir hareket dikkati çekiyordu. 1991 yılında seçim ittifakıyla ancak meclise girebilen ve 12 Eylül öncesi dönemde %10’ların üzerinde oy alamamış bir siyasi hareket olan kimilerine göre Türkiye’de siyasal İslam’ın yuvası sayılan Necmettin Erbakan’ın Milli Görüş çizgisindeki 3. Partisi Refah Partisi 1995 seçimlerinde kendisinden beklenmedik bir başarı sağlıyor ve 1. Parti oluyordu. Aslında daha sonra yapılan araştırmalar gösterecekti ki mahalle mahalle, köy köy, ev ev dolaşıp insanlara mevcut yönetimlere karşı kaybettikleri güveni getirmek için 4 yıl canla başla çalışan bu hareketin başarısı hiç de sürpriz değildi. Evet, Erbakan 12 Eylül öncesi pek oy alamamıştı, ancak artık hareketi o yıllarda yetişen gençlerin damarlarında akan kan kadar hızlı ve heyecanlı bir şekilde çalışıyor, Hoca artık tek başına çabalamanın çok ötesine geçiyordu. İşte bu noktada başta Cumhurbaşkanı Demirel, Yargı ve Ordu için 3. Önemli sorunun da adı konmuştu: İRTİCA… Evet, bu kesimlere göre Erbakan’ın tek hedefi ülkeyi İran benzeri bir İslam devleti yapmaktı ve onlara göre artık terörden daha tehlikeliydi. Bu bağlamda öncelikle hak ettiği Başbakanlık koltuğuna oturması engellenmeliydi ve bunun için de formül basitti: Ana-Yol çatısı altında Anavatan Partisi’yle Doğru Yol Partisi’nin yani Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller’in kuracağı bir hükümetle Erbakan rüzgarı kesilecek ve ülke ona teslim edilmeyecekti.

Planın baş aktörü Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’di. Üniversite arkadaşı Erbakan’ın önüne daha önce de defalarca set çekmiş ve onun ideolojisini ülke için gerçek bir tehlike olarak görmüştü. Ancak hesaba katmadığı bir şey vardı, o da milletin artık Anavatan ve Doğru Yol Partileriyle özdeşleşen Yolsuzluk, Hortumculuk ve Ekonomik Başarısızlıklardan yani iktidara getirdiği Merkez Sağın Düşman Kardeşlerinden bıktığı için Hoca’ya güvendiği ve ona bir şans vermek istediğiydi. Ama Demirel tüm tecrübesiyle bunu anlayamadı ya da anlamak istemedi ve olan oldu. Zaten birbirleriyle çekişmek ve partilerine kalan oy mirasını bitirmek dışında pek çoklarına göre ülkeye katkısı olmayan bu iki lider yine hatalarına, ekonomik ve sosyal başarısızlıklara gömüldüler ve sonunda Demirel başka çare kalmayınca, gönülsüz bir şekilde iktidarı 1996 yılında asıl hak edene yani Hoca’ya verdi.

Erbakan Hoca’nın iktidar ortağı Tansu Çiller ve Doğru Yol Partisi oluyordu. Kimilerine göre bizzat Demirel tarafından hükümet üzerinde kontrolü olması için Doğru Yol bu ortaklığa yönlendirilmiş, kimilerine göre ise Tansu Çiller Demirel’e rağmen bu ortaklığa girişmişti. Ortaklık döneminde ekonomi iyi performans göstermiş, terör olayları nispeten azalmıştı ama gün geçmiyordu ki gazetelerde orduyu göreve çağıran bir manşet çıkmasın. (Dönem yönelik gazetelere arşivlerden, tabi o günleri kaldıranlar hariç, ulaşılabilir.) Bu günlerde bazı gazeteciler neden 12 Eylül ya da önceki gazetelere değil de 28 Şubat’ta ki gazetecilere sallanıyor diye soruyorlar, açıkça belirtelim: 12 Eylül ya da öncesindeki dönemlerde Ordu istediğinde o da belli gazeteleri yönlendiriyor yani darbe ya da müdahaleyi hazırlıyordu, halbuki 28 Şubat’ta bizzat gazeteler orduyu darbeye çağırıyor ve darbe için gerekli kamuoyunu oluşturmak için en ufak haberlerden dağlar çıkarıp Erbakan’ın açıkça kellesini istiyorlardı. İşte bu dönemde Erbakan’ın Libya ziyaret, verdiği bir iftar yemeği ve kamuoyunda Cemaat olarak lanse edilen Fethullah Gülen Hoca Efendi’nin toplumda ulaştığı güç üzerinden yapılan yayınlar, demokrasinin doğduğu üniversitelerin sözde kurumu YÖK’ün Sovyetler Birliği’ndeki devrim kurumlarıyla ölçüşen kamuoyu çalışmaları ve daha da önemlisi liberal kesimle muhafazakar kesimin henüz ortak hareket zeminin de bulunup bu kıyıma karşı duramayacak olmasından dolayı 28 Şubat 1997 günü yapılacak olan Milli Güvenlik Kurulu’ndan çıkan kararlar ve Türkiye’nin üzerine inen kara bulutlar ne yazık ki engellenemedi.

Not: Bu yazının devamında 28 Şubat kararlarını, nasıl uygulamaya geçildiğini ve sonrasını, bunlara yönelik görüşlerimle beraber aktaracağım…

Bilal ERTUĞRUL

03 Mart 2012

01:30

Read Full Post »

BİR ÜLKENİN KAYIP YILLARI – 1…

20. Yüzyıl dünya tarihinin belki de en uzun yüzyılıydı. İki Dünya Savaşı, milyonlarca insanın ölümü, sanayileşmenin engellenemez yükselişi, teknolojik devrim ve tabii ki ideolojilerin zirveyi gördükten sonra yok olmaya ya da tek olmaya yöneldikleri uzun bir asır. İşte bu uzun asrın belki de insanlık tarihi açısından en hızlı akıp giden ama dünyayı da en çok değiştiren süreci ise 26 Aralık 1991 tarihinde Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla başlayıp, 11 Eylül 2001’de Amerika’da meydana gelen terör olaylarıyla biten ve dünyanın bir daha asla eski haline gelemeyecek kadar dönüştüğü dönemdi. 20. Yüzyılın 2. Yarısına damga vuran iki güçten birisi en azından ekonomik anlamda ideolojisiyle beraber çökmüş, çift kutuptan kala kala tek kutup kalmıştı. Sovyetler’in dağılma sancıları, Avrupa’nın uzun süredir ayrı kaldığı kardeşleriyle buluşması, yine Avrupa’nın göbeğinde Yugoslavya’nın dağılma sürecinde akan milyonlarca masumun kanı ve dünyanın uzak ucunda Asya Kaplanları’nın uyanışına sahne oluyordu bu on yıl. Dünya artık eskisi gibi değildi. Devletlerden büyük uluslararası şirketler, gelişmeye başlayan Finans piyasaları ve beraberinde getirdikleri krizler, birbirine iyice yaklaşan dünya ve yeni, tek bir Medeniyetin egemenliğine girildiği düşüncesi ortalığı kasıp kavuruyordu. İşte tüm bu süreç 11 Eylül 2001’de Amerika’da Pentagon ve Dünya Ticaret Merkezi’nin İkiz Kuleleri’ne çakılan uçaklarla sona eriyor ve yeni bir süreç başlıyordu. Arada geçen 10 yılda dünya çok değişmişti. Asya ülkeleri ekonomik dönüşümlerine başlamış, dünyanın pek çok noktasında insan hakları ihlallerine karşı yapılan başkaldırılar ve modern değerlerin yaygınlaşması çok hızlı gerçekleşiyordu.

Dünya değişip, dönüşürken dahası ekonomik, siyasi ve insan hakları alanlarında tek düzeleşip hızla ilerlerken Türkiye ise deyim yerindeyse tarihinin en acı on yılını yaşıyordu. Evet, belki çok iddialı bir söylemde bulunuyorum. Belki Balkan Savaşları’yla başlayan ve Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar süren yıllar ya da darbe ertesi yıllarda da çok acı çekilmiş çok kayıp verilmişti. Ancak aynı yıllarda dünyada da büyük kayıplar verilmiş ve konjonktürden ayrılmadan yani diğer ülkelere paralel bir çizgi izlenmişti. Hâlbuki bu 10 tam anlamıyla Türkiye’nin kara yıllarıydı. İsterseniz bu 10 yılın kısa bir öyküsü ve neden bu kadar acı geçtiğine dair fikirlerimi belirteyim.

 Türkiye Cumhuriyeti daha kuruluş döneminde büyük bir yük yüklenmişti. Çünkü o Osmanlı’nın ve binlerce yıllık Anadolu mirasının üzerinde kurulmuştu. Bir zamanlar Avrupa’nın dört bir yanında medeniyetin emsali olan Osmanlı son iki yüz yılını türlü acılar, kopuşmalar ve parçalanmalarla geçirmişti. Bu sebepten Osmanlı mirası özellikle devrin yöneticileri tarafından pek de kaale alınmayacak ve ülke uzun bir geçmişin yok sayılması temelinde yönü tamamen batıya dönük olarak kurulacaktı. Çünkü devrin yönetiminde geri kalmışlığın, batıya yetişememenin adıydı Osmanlı, Anadolu ya da Doğu. Halbuki bunlar yeni devletin tebaasının kendilerini ifade ederken kullandıkları başlıca sözcüklerdendi. Hal böyle olunca, ülke de demokrasiyle yönetilip seçme hakkı halkta olunca halkın seçtikleriyle sistemin atadıkları uzunca bir süre iktidar kavgası verdiler. İşte bu kavgaların en şiddetli olduğu dönem 1960-1980 arası 3 darbe dönemiydi. Ve kanımca darbelerin de en ağırı 1980 yılında 12 Eylül’de geliyordu. 12 Eylül sadece yönetime müdahale ya da siyasal alana askerin girişi değildi. O bir halkın inançlarının, değerlerinin, mücadele ruhunun ve özgürlüğünün üstüne bir karabasan gibi çöküyordu. Sorunların varlığının reddinin en kolay çözüm olacağı üzerine yeni ve kendince sorunsuz bir ülke kuruyordu sistem. Halk korkuyordu artık. Yıllarca kavgasını verdikleri, kendilerince ülkeyi daha ileri götürmek için bağlı oldukları ideolojileri uzunca bir süre sandıklara gömüyor ve koskoca bir ülke deyim yerindeyse Körebe oynuyordu. İşte bu dönem aynı zamanda Türkiye’nin geç kalmış liberalleşme hamlesinin de atıldığı dönem oluyordu.

Darbe sonrası boşalan siyaset arenasına öncelerin Devlet Planlama Müsteşarı Turgut Özal çıkıyordu. Siyasi tecrübesi olan pek çok isim şu ya da bu sebepten yasaklı olduğundan Özal’ın kurduğu Anavatan Partisi’ne her kesimden her türlü insan giriyor ve dahası darbecilerin açıkça destekledikleri rakibini belki de sırf bu sebeple ezip geçerek tek başına iktidar oluyordu. Türkiye uzunca bir aradan sonra 1983’de gelen tek partili iktidardan gerek ekonomik gerekse de insan haklarında şeffaflaşma, modern standartlar yolunda adımlar atmasını bekliyordu. 12 Eylül anayasasının devrin cumhurbaşkanı Kenan Evren’e verdiği yüksek yetkilerle pek çok kez karşı karşıya kalan Başbakan Özal ancak ekonomik adımları atıyor, daha özgür Türkiye ise 90’lara kalan bir hayal oluyordu. Aslında Özal iktidarda buna yönelik bir şans yakalıyordu ama onu da belki de kurmaylarının hatalı öngörüsüyle tepiyordu. O şans 1987 yılında 12 Eylül’le konan siyasi yasakların kaldırılmasına yönelik referandumdu. Bu referandumda henüz dinç ve olgun çağlarında olan, ülkeye tecrübeleriyle öncelikle başarılı bir siyaset alanı dahası modernleşme hızı katabilecek eski liderlerin de dahil olduğu bu siyasi yasaklıların yasaklarının kaldırılmasına yönelik referandumda “HAYIR” oyu kullanılmasını isteyen Özal belki de kendi yola çıkardığı trenin yoldan çıkmasına ve 90’ların kaybolmasına da sebep oluyordu. Beklediğinin aksine referandumda halk “EVET” diyor ve Özal bir anda tamamen kendisine ait siyasal alanda çok önemli rakipleri hem de mağdur sıfatıyla karşısında buluyordu. İşte o gün daha demokratik, daha şeffaf ve daha özgür bir ülke olunması için atılmayan adımın doğurduğu bu mağduriyetin acısı 90’lı yıllarda koskoca bir ülkeden çıkıyordu.

Rakiplerinin artmasıyla eş zamanlı partisinde de iç çekişmelerin arttığı açıkça gözükmesine rağmen henüz 62 yaşında 1989 yılında Başbakanlıktan Cumhurbaşkanlığı’na geçen Özal’ın aktif siyasetten siyaset üstü arenaya çıkması 90’ların kayıp yıllar olmasında en önemli ikinci sebep olarak öne çıkmaktadır. Ama tüm bunlar bir yana kanımca 90’ların kayıp geçmesinin en önemli ve en kötü sebebi ise 1993 yılında kimilerine göre suikast kimilerine göre ömrünü tamamlayıp eceliyle gelen ölümü olmuştur. 1980 – 1993 arasında ülkeyi köyden kasaba haline getiren, dönüşümü eksik de olsa elinden geldiğince sivil iradeyle sağlamaya çalışan Özal’ın kaybı 90’lı yıllarda koskoca bir ülkenin telafi edemediği bir kayıp olmuştur.

Türkiye için 90’lı yılların acılarını başlatan bu ölümden sonra ülke resmen 8 yıl sürecek bir karanlığa girmiş ve bu durumdan kurtulmanın bedelini çok ağır ödemiştir. Bu yazının devamında bu yılları inceleyip fikirlerimi açıklayacağım…

Bilal ERTUĞRUL

29 Şubat 2011

22:16

Read Full Post »