Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘de ne oldu’

YENİ BİR AVRUPA…

YENİ BİR AVRUPA…

Dün yani 6 Mayıs 2012 Pazar günü bana göre 21. Yüzyıl Avrupa’sının şekillendiği günlerden birisi olarak tarihteki yerini aldı. 6 ülkede yapılan seçimlerde Avrupa’nın 2. Dünya Savaşı sonrası yaşadığı en büyük krizin, ekonomik krizin, siyasi yelpaze üzerindeki etkileri artık kesinleşmiş oldu. Kesinleşmiş oldu diyorum çünkü krizin Avrupa siyasi yelpazesinde yaptığı değişimi zaten hali hazırda 10 ülkenin liderlerinin değişmesiyle görmüştük. Ancak dün birliğin ve kıtanın en etkili iki liderinden birisi olan Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin de koltuğunu kaybetmesiyle Yeni Bir Avrupa ile karşılaşacağımız çok açık bir şekilde ortaya çıktı. Peki, bu yeni Avrupa’nın temel özellikleri, sorunları neler ve bunlar önümüzdeki dönemi nasıl etkiler? Bugün bunlara değineceğim.

2007 yılında ABD’de ilk belirtileri görülen 2008 ve 2009’da küresel boyuta taşınan ekonomik kriz 2010 yılında artık aşılmış görülüyordu. Ancak Avrupa Birliği’nin özellikle Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerinin zayıf ekonomik yapıları ortaya çıkınca Avrupa yeni bir krizle boğuşmak zorunda kaldı. Bu krizden önce kıta siyasetine bakıldığında İngiltere ve İspanya’da sol, Almanya, Fransa ve İtalya’da ise sağ partiler iktidardaydı. Dahası uzun yıllardır pek çok ülkede iki güçlü parti kök salmış iktidar tek parti iktidarı olarak aralarında dolaşmıştı. Aşırı milliyetçi, komünist ya da aşırı sol partiler meclislere girmekte zorlanıyor, Yeşiller Hareketi artan Çevre duyarlılığıyla beraber her biri tarihi ideolojileri temsil eden bu partilerin önünde yer alıyordu. Yani Avrupa tahmin edilebilir, ideolojik hareketlerin ölüm aşamasına geldiği bir siyasi tablo mevcuttu. Ancak kriz sonrası hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı ve nitekim olmadı.

Genelde dünyanın neresinde olursa olsun bir ekonomik krizden sonra dış kaynaklardan borçlanma ihtiyacı doğar ve bu ihtiyaç temelde IMF tarafından karşılanır. Ancak IMF bu paraları babasının hayrına değil de ilk yıllarında çok can yakıcı olan, işsizlik ya da büyüme kaygısı taşımayan, ancak o ülkede bir daha kriz çıkmasını engelleyeceğini düşündüğü önlemlerin alınması karşılığında verir. Tabii büyüme durup, işsizlik artınca bu anlaşmalar sorgulanır ve halkta ciddi bir muhalefet oluşur. Bu muhalefetin ilk göstergesi iktidarda olan parti ya da partilerin ilk seçimde iktidarı kaybetmesidir. Bunun nerdeyse hiç istisnası yoktur. O partiler liderde değiştirse tüm teşkilatlarını da değiştirse kriz çıkartan ve o krizin ilk anlaşmalarını yapan parti olarak affedilmezler. Örneğin Türkiye’de 2001 krizinden sonra mecliste grubu bulunan 5 partinin tamamı baraj altında kalmış, iktidar 9 aydır kurulmuş olan Ak Parti’ye, muhalefette bir önceki seçimde tarihinde ilk kez baraj altı kalmış olan Cumhuriyet Halk Partisi’ne verilmiştir. Yani halk değişim isteğini sandıkta göstermiş ve kendisine göre suçluları cezalandırmıştır.

 Halihazırda oluşmuş muhalefet biraz da öfkeye dönüşünce yine ilk seçimlerde bu öfkeye hitap edebilen milliyetçi ve aşırı sol partiler ciddi sıçramalar yaparlar. Bu sıçramaların da etkisiyle meclislere daha çok parti girer, koalisyon hükümetleri oluşur, meclisteki büyük partiler ciddi oy kaybına uğrar. Bunun belki de yegane istisnası Türkiye’de olmuştur. Kriz sonrası muhafazakar demokrat olarak kendisini tanımlayan Ak Parti iktidarı hem de tek başına ele geçirmiştir. Ancak Türkiye’de Milliyetçi Hareket Partisi bir önceki dönemde iktidardadır ve aşırı sol için bir yaşam alanı mevcut değildir. Dahası bahsettiğim ülkelerde genelde tek başına iktidar gelenekleri varken biz de 89 sonrası koalisyon geleneği oluşmuştur ve darbe ardılı dönemler hariç Menderes sonrası ilk tek başına iktidar Ak Parti olmuştur. Neyse konuyu dağıtmadan krizler sonrasında ölmüş denilen ideolojik partiler güçlenir ve meclislerde temsil edilmeye başlarlar. Avrupa’da da olan budur ve bu tablodan Yeni Bir Avrupa çıkmıştır.

Yeni Avrupa’nın temel özelliklerini de ortaya koymak kanımca mümkündür. 90’lı yıllardan sonra Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle beraber Doğu Avrupa’da kalan kardeşlerin birliğe dahil edilmesiyle yaşanan genişleme sürecinde 2004 yılında yapılan 10 ülkeli en ciddi aşamadan sonra belli eleştiriler dile getirilmeye başlanmıştı. Kriz öncesi başlayan tartışmalar krizle beraber güçlendi ve kanımca Avrupa Birliği belli bir süre genişlemeye ara vermek zorunda kalacak. Genişlemenin yanında bütünleşmede anayasal görev görecek Lizbon Anlaşması’nın bazı ülkelerde red edilmesiyle zaten ciddi bir darbe almıştı, kriz sürecinde özellikle Almanya ve Fransa’dan çıkan programlara diğer üyelerde artan tepki bütünleşmenin de bir süre için ciddi sorunlar yaşadığını ve unutulması gerektiğini gösteriyor. Bunların yanında Euro üyesi ülkelerin krizden ciddi derecede pay almasıyla Euro’nun popülaritesi iyiden iyiye azaldı. Daha bundan birkaç yıl önce gelecekte dünyanın yegane para birimi olması beklenen Euro’nun etkinliği kanımca ona karşı olan milliyetçi partilerin meclislerde yer almasıyla azalacak ve kim bilir belki Avrupa Ekonomik Krizi uzarsa hayatta kalma gerekliliği bile günü gelince tartışmaya açılacak. Sol partilerin meclislerde yer bulmasıyla artık Avrupa Merkez Bankası fonlamalı, Almanya merkezli kemer sıkma, devletleri küçültme politikalarının meclislerden o kadar da kolay çıkmayacak olması da bana göre yeni Avrupa’nın özellikleri arasında yer almaktadır. Bunun yanında 2000 sonrası artan İslamofobi ve yabancı düşmanlığına ciddi derecede vurgu yapan Avrupalı milliyetçilerin meclislerde yer alması bu tehlikeli akımların destek bulmasını sağlayabilir. Meclislerde büyük partiler güç kaybedip, irili ufaklı pek çok partinin gücünü arttırması karar alma süreçlerini yavaşlatacaktır. Her hangi bir kanunda dahi üye ülkelerden tamamının onayına ihtiyaç duyan Avrupa Birliği karar mekanizmasının da bu yavaşlamanın bir sonucu olarak hantallaşacağını ve belirsizleşeceğini düşünmekteyim. Bu belirsizlik ise krizde piyasalarla satranç oynayan her hamlesinde bir sonraki hamlesine de konsantre olması gereken Avrupa’nın krizden çıkış ya da olası bir yeni dalgaya karşı koyuş direncini zayıflatacaktır. Ekonominin önem kazanmasıyla beraber çevreci sorunlara yoğunlaşmış Yeşiller Hareketi kıta genelinde güç kaybedecektir. Yeşiller’in güçlenen ideolojik hareketler karşısında ne tür politikalar izleyeceği Avrupa’da ki her sorunda aklı selime uygun davranan, sakin kalan ve orta yola ulaşılmasında sayısal öneminden çok daha fazla önem teşkil eden bu hareketin geleceğini belirleyecektir. Tüm bunların yanında devletlerin ekonomik krizlerde büyüme kanallarını açmasına sonuna kadar destek veren sol gruplarla piyasaların kendi içinde dengeye geleceğini düşünen sağcıların neredeyse her mecliste dengeli bir şekilde dağılması 20. Yüzyılın en büyük liberal projesi olarak adlandırdığım Avrupa Birliği için ciddi bir kimlik sorunu yaratmaya elverişli bir ortam ortaya çıkarmıştır.

Evet, Avrupa değişiyor ve Yeni Bir Avrupa doğuyor. 60 yıllık refah döneminden sonra gelen ekonomik krizle tüm bu 60 yılda kazanılan değerler ya da ilkelerden vazgeçilip 2. Dünya Savaşı öncesine mi dönülecek yoksa bu kısa bunalım döneminden birlik daha eleştirel, daha detaylı hareket eden ana amacına yani liberal tek bir Avrupa Devleti olmaya doğru güçlenen bir halde mi çıkacak bilmiyoruz. Ama dünkü seçimlerden sonra şunu biliyoruz ki Avrupa’da 2. Dünya Savaşı’nda kan ve gözyaşının yegane sorumlusu ideolojik uçlar güçleniyor ve kriz lider devirmeye doymuyor…

Bilal ERTUĞRUL

7 Mayıs 2012

15:23

Read Full Post »

YUNANİSTAN YARDIM PAKETİ NEDİR, NE DEĞİLDİR?…

AVRUPA KRİZDEN ÇIKIYOR MU? – 2…

YUNANİSTAN YARDIM PAKETİ NEDİR, NE DEĞİLDİR?…

Yazının ilk ölümünde son dönemde herkesin aşina olduğu ekonomik kriz kavramı, tarihçesi ve Avrupa’da yaşanan sıkıntılar üzerinde durmuştum. Evet, ilk yazımda da belirttiğim gibi Avrupa’nın sorunlu 7 ekonomisinden 6’sı öyle ya da böyle kendi krizlerini hafiflettiler. Ancak Yunanistan bunu yapamadı ve Avrupa’nın yardımına el açtı. Yunanistan’ın sorunlarının ciddiyetini gören Avrupa Birliği bununla tek başına uğraşmak istemedi ve bir Troyka kuruldu. Troyka’nın üyeleri ise Avrupa Birliği, IMF, Dünya Bankası ve ABD olarak belirlendi. Geçen yılın ortalarında kurulan Troyka’nın Yunanistan üzerine yaptığı araştırmalarla ülkenin ihtiyaçları, yapması gerekenler belirlendi. Bu bağlamda ilk kurtarma paketi geçen yıl uygulandı. Ancak bu paketle Yunanistan’ın kurtulamayacağı belli olduğundan tüm dünyanın gözü 2. Kurtarma Paketi’ne çevrildi.

Aralık ayı başlarında yapılan AB zirvesinde Yunanistan’ın temerrüde düşmesine yani iflasına izin verilmeyeceği açıklanınca 2. Paket için Troyka ve Yunanistan arasındaki görüşmeler hızlandı. Ocak ayı boyunca Troyka ile Yunanistan arasında anlaşma olup olmayacağı, Troyka’nın sürece katılmasını zorunlu gördüğü özel kesim kreditörlerinin yaklaşımları üzerine pek çok söylenti yayıldı ve her olumsuz haber piyasaları kötü etkiledi. Nihayet geçtiğimiz hafta Yunanistan’dan gelen anlaşma haberiyle piyasalar nefes aldı. Ama anlaşmanın onaylanması için hem AB Maliye Bakanları’nın hem de Yunan Parlamentosu’nun onayı gerekiyordu. Salı günü Brüksel’de 14 saatlik bir görüşme maratonu sonucu Avrupa Birliği’nden onay geldi. Dün akşam saatlerinde Yunan Parlamentosu’ndan da onay gelince paket resmen yürürlüğe girdi. Peki, bu paket neden önemliydi, neydi, ne değildi ve gerçekten Avrupa Krizi’ni temelde de Yunanistan’ı kurtaracak paket mi? Şimdi isterseniz bu sorulara cevap arayalım.

Öncelikle paketin önemine değinelim. Yunanistan şu andaki dış borç yapısını sürdüremeyeceğini aylar öncesinden açıklamıştı. Bu durumda ya borç bir kısmı silinerek yeniden yapılandırılacak ya da Yunanistan iflas edecekti. 20 Mart tarihinde Yunanistan’ın yüklü borç ödemesi olduğu da düşünüldüğünde Şubat ayı bitmeden yapılacak bir anlaşmayla, Mart başında Yunanistan’a Kurtarma Fonu sağlanması Yunanistan için hayati önemdeydi. Dahası bu batış tıpkı Lehmann Brothers battıktan sonra ABD’de olan domino etkisi gibi piyasaları çok farklı kanallardan etkileyebilir, AB kesinlikle dünya ise muhtemelen bir krize sürüklenirdi. Bu yüzden bu paket gerçekten önemliydi ve anlaşma sağlanması en azından Sonbahara kadar Yunanistan sorununun ertelenmesine yol verdi.

Paketin içeriğine gelince karşımıza birkaç önemli nokta çıkıyor. Bunlardan ilki paketle beraber Yunanistan’ın özel sektöre olan dış borcunun 207 Milyar Euro’dan 100 Milyar Euro’ya indirilmesidir. Yani Yunanistan’ın özel sektöre olan dış borcunun 107 Milyar Euro’luk kısmı resmen silinmiş oluyor. Tabii özel sektör kuruluşları bu kalan borcun ödenme garantisini aldıkları için hiçbir şey alamamaktansa yarısına razı oldular. Anlaşmaya göre Troyka Yunanistan’a 130 Milyar Euro Kurtarma Fonu verecek. Yunanistan bu fonun 30 Milyar Euro’luk kısmını özel sektör borçları için peşin ödeme olarak kullanacak ve özel sektör borcunun geri kalan 70 Milyar Euro’luk kısmı için de 8-12 Mart arası yeni tahvil çıkaracak.

Yunanistan 130 Milyar Euro’nun 40 Milyarlık kısmını bankacılık sektörüne verecek. Geri kalan 60 Milyar Euro ise ülkenin borç yapısının düzeltilmesi ve bu yıldan itibaren borçların finansmanında kullanılacak. Yani paketle aslında Yunanistan sadece borçlarını ödeyecek ama içerde bir şey yapamayacak. Ama bu borç ödemeleriyle bile ancak Yunanistan’ın dış borcunun bugün olduğu %160 seviyesinden 2020 yılında ülke milli gelirinin %120’sine indirilmesi hedefleniyor. Bu kavrama bir önceki yazımda değinmiştim ve o yazım okunduğunda Yunanistan’ın ne kadar kötü durumda olduğunu sizler de rahatlıkla anlayabilirsiniz.

Paketin belki de Yunan halkı için en ağır tarafı ise resmen 21. Yüzyılın Duyun-u Umumiyesi’nin Atina’da Yunan ekonomisini kontrol etmek için kurulacak olmasıdır. Atina’da paketin uygulanması ve bundan sonra ülkenin gelecek 3 aylık borçlarını ödemesi için gerekli Kayyum hesabının yönetiminden sorumlu Heyet tam da Osmanlı’ya kurulan Duyun-u Umumiye benzeri yetkilere sahip. Anlaşmaya göre bu heyet özelleştirmeden, kamu giderlerinin azaltılması için sosyal güvenlik, sağlık, savunma ve diğer alanlarda yapılacak tasarrufların gidişatını kontrol edecek. Yani Avrupa Yunanistan’a dış borcunu zorla da olsa ödetecek. Heyetin ilk kontrol edeceği değişikliklerde söyle belirlendi: Yunanistan’ın Borçlarını ne olursa olsun ödeyeceğine dair yasa çıkartılması, Kamu yatırımı, emeklilik fonları ve devlet yardımlarında 3 Milyar Euro’luk kesinti, yapısal reformların tamamlanması, vergi tahsilatının iyileştirilmesi ve özelleştirme sürecinin hızlandırılması.

Aslında bu uygulamalar Yunan ekonomisi için iyi ama Yunan halkı için oldukça zorlayıcı sonuçlar doğuracak ve Yunanistan’ın gelecek kuşaklarının kaderini de bugünkü kuşağın bu zorluklara dayanma gücü belirleyecek. Paketin neden önemli olduğuna ve neler içerdiğine değindikten sonra bu paketin önce Yunanistan, sonra Avrupa en genelde de dünya ekonomisi için çözüm olup olmayacağına bir sonraki yazımda değineceğim.

Bilal ERTUĞRUL

24 Şubat 2012

00:53

Read Full Post »

KRİZ ÜZERİNE KAVRAMSAL AÇIKLAMALAR VE KRİZİN TARİHÇESİ…

AVRUPA KRİZDEN ÇIKIYOR MU? – 1…

KRİZ ÜZERİNE KAVRAMSAL AÇIKLAMALAR VE KRİZİN TARİHÇESİ…

2008’de Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayıp, 2009’da tüm dünyaya yayılan küresel finans krizi Amerika’nın Lehmann Brothers’ın batışına onay vermesi ve ardından gelen ağır çöküntüyle tam da küresel bir ekonomik kriz olmaya yönelmişken dünyanın dört bir yanında bankalar başta olmak üzere finans piyasalarına aktarılan Trilyon dolarlarla engellenmişti. Ancak kontrolsüz yapılan bu yardımlar ülkelerin hem kamu hem de özel sektör borçlanmalarını çok tehlikeli boyutlara çekmişti. 2010 yılında nispeten iyi bir ekonomik yıl geride bırakılırken piyasalarda borç balonunun patlayacağına dair yorumlar artmıştı.

2010’un ortalarından itibaren Avrupa’da borç yapısı zayıf ülkeler art arda ciddi sıkıntılar yaşamaya başladı. Önce İzlanda, İrlanda, Yunanistan ve Portekiz sıkıntıya düştü. Sonra da sırasıyla İtalya ve İspanya’da balonlar patlıyordu. Aslında piyasalar güvende görmedikleri ülkelerle bir nevi oyun oynuyorlardı. Oyunun özünü anlamak için öncelikle oyunun temel taşı borç, ülke borcu, dış borç, borç yapısı ve borcun sürdürülebilirliği kavramlarını açıklamak istiyorum.

Dünyada her insan borçlu olmayabilir ama her ülke borçludur. 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Özelleştirme dalgalarıyla ülkeler ekonomik alanda sadece düzenleyici aktör oldular ve uzun vadeli yatırımlarını, bazen maaş yükümlülüklerini finanse etmek için borçlanmaya başladılar. Devletler uzun vadeli borçlanırlar çünkü ölümsüz kabul edilirler ve borçlarını elbet bir gün ödeyecekleri veri kabul edilir. İşte bu devlet borcuna Kamu Borcu denir. Aynı zamanda ekonomide devletin yerini alan özel sektör de hem uzun vadeli yatırımlar için hem de kısa vadede nakit pozisyonlarında olası operasyonlar için ihtiyaç duydukça borçlanırlar; bu borca da Özel Sektör Borcu denir. İşte Kamu ve Özel Sektör Borçlarının toplamı bir ülkenin borcunu ifade eder. Bu borç bugün bazı ülkelerde o ülkede bir yılda üretilen Gayri Safi Milli Hasıla’dan ya da daha yaygın adıyla Milli Gelir’den daha fazladır. Ancak borç uzun vadeye yayıldığı için önemli olan onun vade yapısına göre sürdürülebilir olup olmadığıdır. Ve ne yazık ki buna da karar veren ülke yöneticilerinin attıkları adımlar ve piyasalardır.

Peki, piyasalar neye göre karar verir? İşte bu sorunun cevabını aramak için 1993 yılına Maastricht Kriterleri’ne dönüyorum. Avrupa Birliği’nin dönemin en iyi ekonomistlerinden de görüş alınarak oluşturduğu kriterlerde ülkelerin ekonomik performans kriterleri arasında 3 şey dikkat çekmektedir. Ülkenin borcu Gayri Safi Milli Hasıla’sının %60’ını geçmemeli, bütçe açığı Gayri Safi Milli Hasıla’nın %3’ünü geçmemeli ve Enflasyon en iyi 3 ülkenin ortalamasını 1,5 puan geçmemelidir. İşte piyasalar özellikle ülkelere borç verirken ilk iki kriteri dikkate alır ve ona göre o ülkeye vereceği borcun faizine ve vadesine karar verir. Ancak piyasalar için karar verirken en önemli kriterlerden birisi de ilgili ülkeye güvendir. Örneğin bugün Japonya’nın borcu Milli Geliri’nin %225’i, Amerika’nın ki ise %97’sidir. Ancak her ülkede düşük faiz ve uzun vadede borçlanabiliyor çünkü piyasalar onlara güveniyor. Yunanistan’ın ki ise %130’lardayken piyasalar güvenini kaybetti ve bugün %160’a geldi.

Ülke borcunun dış kaynaklı olan kısmına da dış borç denir ve bu da önemli bir göstergedir. Dış borç, kamu borcu, ülke borcunu açıkladığımıza göre şimdi borcun vadesi, faizi, yapısı ve sürdürülebilirliği nedir onlara bakalım. Borcun yapısını vade ve faiz oluşturur. Vade borcun kaç yılda ödeneceği faiz ise ne kadar oranda ekleme yapılarak ödeneceğini belirtir. Ülke güvenli ve iyi performans koyan bir ülkeyse borcun yapısı iyi olur. İyi yapıdan kasıtta uzun vadeli ve düşük faizli borçlanabilmektir. Borcun sürdürülebilirliği de yapı ve performansla doğrudan ilgilidir. Borçlu ülkeler genelde borçlarının vakti geldiğinde yeniden borçlanıp eskisini öderler. İşte bu noktada piyasalardan aynı ya da daha iyi yapıda borç alırlarsa o ülke için borcunu sürdürülebildiği sonucu çıkar. Ancak daha yüksek faiz ve daha kısa vadeyle borçlanıp borç ödenirse borç sarmalı oluşur ve ülke sonunda iflasa gider. İşte bu durum uzun süre Avrupa Birliği üyesi Euro ülkeleri için düşünülmedi. Çünkü ortak para biriminde benzer yapıda borçlanmaları bekleniyordu. Ancak zamanla makas açıldı ve küçük, mali ve finansal yapısı bozuk ülkelerle büyük ülkelerin arası açıldı. İşte bu noktada yeni bir kriter geliştirildi eğer ilgili ülkeyle Almanya’nın borçlanma faizleri arasında ki fark 5 puanı geçerse o ülke sıkıntıya düşmüş demekti. Ve bahsettiğim 7 ülkede de bu oldu.

İşte yukarda bahsettiğim kriterlere bakıldığında 2010 – 2011’de neden Avrupa’nın önemli ülkeleri krize girdiler sorusunun cevabına ulaşabiliriz. Ancak diğer 6 ülke gerek yapısal değişimler gerekse de hızlı iktidar değişiklikleriyle nispeten krizden çıkarken Yunanistan bir türlü gerekli adımları atamadı ve krizden çıkamadı. Aslında Yunanistan Euro Üyesi olmasa ve iflası Avrupa Birliği’ni etkilemese çoktan iflas ettirilir ve daha rahat ekonomik günler yaşıyor olabilirdik. Ama üyeydi ve ne yazık ki özellikle son 6 ayda dünyanın başına tam anlamıyla bela oldu. İşte o Yunanistan’ın kurtulması için Salı günü Avrupa Birliği Maliye Bakanları 14 saat süren bir toplantı yaptılar ve 2. Kurtarma Paketi’ni kabul ettiler. Yazının devamında bu paketin içeriği ve sorunların çözümüne fayda sağlayıp sağlamayacağı üzerine fikirlerimi aktaracağım.

Bilal ERTUĞRUL

23 Şubat 2012

19:00

Read Full Post »

MOODY’S SADECE TEYİT ETTİ…

MOODY’S SADECE TEYİT ETTİ…

Sabah saatlerinde piyasalarda kısa süreli bir dalgalanma oldu. Bunun sebebi 3 büyük kredi derecelendirme kuruluşundan birisi olan Moody’s tarafından Avrupa’da yer alan 6 ülkenin notunun düşürülmesi, 3 ülkenin de görünümünün negatife çevrilmesiydi. Ancak piyasalar bu dalgalanmadan kısa sürede kurtuldu. Çünkü az bir dikkatli incelendiğinde Moody’s geçtiğimiz aylarda diğer iki büyük kredi derecelendirme kuruluşu Fitch ve Standard & Poors’un yaptığı not düzeltmelerinden başka bir şey yapmamıştı. Peki, bu ve bundan önceki not indirim açıklamaları da baz alındığında genel olarak Avrupa ekonomisi için durum ne? İsterseniz bu konuya yoğunlaşalım…

Öncelikle Moody’s tarafından yapılan açıklama ve not indirimlerine bakalım. Moody’s yaptığı açıklamayla İtalya’nın kredi notunu “A2″den “A3″e, İspanya’nın kredi notunu “A1″den “A3″e, Portekiz’in kredi notunu “Ba2″den “Ba3″e, Slovakya ve Slovenya’nın kredi notlarını “A1″den “A2″ye ve Malta’nın kredi notunu “A2″den “A3″e indirdi. İspanya’nın kredi notunu iki kademe, diğer 5 ülkenin kredi notlarını ise birer kademe düşüren kuruluş, bu ülkelerin kredi notlarının görünümünü ise “negatif” olarak belirledi. Fransa, İngiltere ve Avusturya’nın “Aaa ya da A1” olan kredi notunu koruyan kuruluş, bu üç ülkenin kredi notları görünümünü ise “durağan”dan “negatif”e çevirdi. Moody’s, Avro Bölgesi kurtarma fonu Avrupa Finansal İstikrar Fonu’nun (EFSF) “Aaa” olan kredi notunu korudu.

Evet, ilk bakışta bölgenin en önemli 5 ekonomisinden İspanya ve İtalya’nın notlarında düşüşler ve en güçlü 2. ve 3. ekonomiler olan İngiltere ve Fransa’nın görünümlerinin negatife çevrilmesi yani olası bir not indirimine hazır olun emri önemli derecede kötümserlik yaratıyor. Ancak bu not indirimlerinin daha önce diğer 2 derecelendirme kuruluşu tarafından yapılmış ve piyasalar tarafından fiyatlanmış olmasıyla bu olumsuz hava ortadan kalktı. Aslında İtalya ve İspanya’nın gün içindeki borçlanma ihalelerinde oluşan faizler dikkate alındığında Avrupa için iyi işaretler de gelmeye başladı.

Peki, gerçekten iyileşen bir Avrupa mı var yoksa bunlar sadece geçici bahar ayları mı? İsterseniz bir de bu açıdan konuya yaklaşalım. Geçtiğimiz hafta Yunanistan ise AB, IMF ve Dünya Bankası’ndan oluşan Troyka heyeti arasında Yunanistan’a yönelik 130 Milyar Avroluk ikinci kurtarma paketi üzerinde anlaşma sağlandı. Paket hafta sonu Yunan parlamentosundan da geçti. ABD ve Çin’den gelen büyüme, işsizlik verileri, Almanya’da artan güven ve gelişmekte olan ülkelerin en azından sene başı için beklenenden daha hızlı büyüme performansları ortaya koymasına eklenen bu gelişme piyasalarda son haftalardaki iyimserliği tavan yaptırdı. Ancak bence burada görmezden gelinen bazı noktalar var. Bunlara da değinelim.

Öncelikle Yunanistan’a verilen yardımlar ülkenin sadece borçlarını çevirmesine yetecek düzeyde gözüküyor. Almanya Başbakanı Merkel’in söylediği gibi eğer bu son paket olursa Yunanistan’ın büyümesi için daha uzun zaman gerekecek. Yunanistan bu paketle sadece acil borç ödemelerini yapar. Ancak büyüme olmadan iflas kaçınılmazdır ve kanımca AB buna yıl ortasından itibaren izin verecektir. Yani Yunanistan’da resim düzelmiş değildir. Üstelik bahar aylarında yapılması düşünülen seçimlerle gelen iktidarların bu paketin zorlu koşullarını yapacağı da kesin değildir. Yani Yunanistan’da sadece zaman öldürülmekte pansumanla kesilmesi gereken kol içerde tutulmaya çalışılmaktadır. Yunanistan er ya da geç en azından Avro Bölgesinden çıkartılmalıdır ve çıkarılacaktır.

Çin ihracat bazlı büyüme ve düşük kura geri döndü. Bu politika daha öncede belirttiğim gibi diğer dünya ülkeleri malları aldıkça iyi ama olur da bir kesinti olursa Çin için de artık gözden geçirilme ve değiştirilme zamanı gelecektir. ABD ve Rusya seçim yılındalar ve tüketimleri kısmayacakları aşikar. Ancak ABD’de 2014’e kadar sürdürüleceği açıklanan Düşük Faizin yol açması muhtemel bir enflasyon bu ülkedeki tüm iyimser havayı yok edecektir. Avrupa’ya gelince burada bakılacak nokta Almanya’dır. Çünkü Almanya iyiyse AB iyi o kötüyse AB ölüdür. Almanya’da son aylardaki olumlu göstergeler tıpkı Çin’de olduğu gibi diğer ülkelerde artan tüketim ve yapılan ihracatta gizlidir. Yani Almanya’da olası bir tüketim daralmasıyla ciddi sıkıntılar yaşayabilir.

Sonuç olarak piyasalarda bahar havası esse de ben halen karamsarım. Çünkü bizi bu zorlu sürece sokan Avrupa’nın tek bir mali sisteme entegre olmaması, ülkelerin 2008-2009 krizinden kalma yüksek borç oranları halen devam etmektedir. Ayrıca gelişmekte olan ülkelerde de yapısal dönüşümlerin hızı zayıflamış görünmektedir. Bu bağlamda krizi ve olumsuz tabloyu ortaya çıkaran sebepler halen ortadayken olumlu olmayı sadece Abesle İştigal olarak yorumluyor ve böyle devam edilmesi halinde ne yazık ki önümüzdeki birkaç yılı hiç de olumlu görmüyorum.

Bilal ERTUĞRUL

14 Şubat 2011

15:01

Read Full Post »

AVRUPA BİRLEŞİK DEVLETLERİ…

AVRUPA BİRLEŞİK DEVLETLERİ

Avrupa Birliği kurulduğu dönemde basit bir kömür ve çelik topluluğu olarak kurulmuştu. Temel amacı Amerika ve küresel sermayenin Batı Avrupa’da yükselen Sovyet yanlılarını bastırma isteği ve 30 yılda 2 dünya savaşı ve milyonlarca ölüme sebep olan tarihi Germen – Frank gerilimini sona erdirmekti. Fransızların milliyetçi Cumhurbaşkanı De Gaulle’n vetosu ve İngilizlerin halen kendilerini Güneş Batmayan İmparatorluk olarak görmesi sebebiyle başlangıçta Fransa, Almanya, İtalya ve Benelüx ülkelerinden oluşan birlik zamanla önemli bir Pazar ekonomisine dönüşecekti. Bu pazardan pay almak isteyen İngiltere ABD’nin de desteğiyle birliğe dahil oluyor ama hiçbir zaman ne onlar birliği ne de birlik onları benimsemiyordu. Ama Avrupa için asıl kopuşu başlatan varlık sebebi olan Sovyetler Birliği’nin 90’ların başında sona ermesi oluyordu. Sınırsız Pazar ihtiyacındaki Küresel Sermaye hemen birliği yeni üyeleri alacak şekilde genişletiyor ve daralan Pazar Doğu Avrupa’ya yayılıyordu. 1992 Maastricht anlaşmasıyla Avrupa Birleşik Devletleri’nin temeli atılıyor ve ortak Merkez Bankası ve ortak para bu sürecin en önemli adımları olarak belirleniyordu. İngiltere yine gururlu tavrını sürdürüyor ve para birliğine dahil olmuyordu. 2000’li yılların başında kurulan ve hızla 17 ülkeye yayılan ve Euro Zone olarak adlandırılan parasal birlik aslında ortak mali politika olmadan yürütülemezdi ve bu 2008’de ABD üzerinden başlayan krizle kendisini gösteriyordu. Kriz 2010 yılında bitmesine rağmen Euro için altın çağ bitmişti ve yeni ya da son adımın atılması şart olmaya başlıyordu. 2010 yılında başta Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’de başlayan sıkıntılar olası İtalya, Fransa ve İspanya travmaları için de işaret kabul ediliyordu. 2011 yazı Yunanistan’ın fiili iflasıyla geçerken İtalya ve İspanya’da yönetimler krizle gidiyordu. Artık Avrupa için kesin ve kararlı adım kaçınılmaz görünüyordu ve bu adım için tüm dünya 8-9 Aralık 2011 zirvesine kilitlenmişti. Bu zirvede daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi ya kararlı adımlar atılacak ya da Avrupa Birliği devri ne yazık ki kapanacaktı.

Zirveye bu şartlar altında gidilirken Fransa ve Almanya’da yükselen tepkiler, gelecek seçimler ve piyasalarda bu ülkelerin faizlerindeki artış Merkel Sarkozy toplantısıyla sonuçlanıyordu. Zirve öncesi birkaç kez buluşan Merkozy kaçınılmaz sonu görüyor ama ortak pazarlarının ellerinden gitmesine izin vermiyordu. Zirveye gidilirken atılacak 2 adım vardı: Ya Yunanistan birlik dışı bırakılacak, kriterlere uymayan üyelere ağır yükler ve atılma sonu öngörülecek ya da birlik tek bir mali politikaya yönlendirilerek Avrupa Birleşik Devletleri yolu ardına kadar açılacaktı. Merkozy’nin gerek birinci seçenekteki zorlu sürece girmeme isteği gerekse de merkezini ve yönetimini alacakları bir kıta devleti hayali 2. Seçeneği seçmelerine yol açıyordu. Bu durum anlaşılınca İngiltere’de iktidardaki muhafazakâr parti çalkalanıyor ve Birlikten çıkış tartışılıyordu. Aslında İngiltere’de AB sürecini götüren hep İşçi Partisi iktidarları olmuştu ve muhafazakârlar bazen kibire varan eski imparatorluk hayalleriyle hep birliğe karşı olmuşlardı. Kraliçeyi kutsayan parti yine iç politikaya yoğunlaşıyor ve Başbakan Cameron zirvede birleşik devlet yolu açılırsa veto hakkını kullanacağını belirterek Brüksel’e gidiyordu. Aslında AB’nin yaşadığı zor günler düşünüldüğünde bu iç kamuoyunda anlatılabilecek bir adımdı ama Avrupa Birleşik Devletleri oluşumunda İngiltere’yi geri dönülmez bir çıkmaza sokuyordu.

Zirve bu şartlar altında başlıyordu. Önce İtalya’da gözyaşlarıyla alınan önlemler ve Yunanistan’ın kendi rızası olmadan yapılacak bir para birliğinden çıkışa asla yol vermeyeceği ortaya çıkıyor ve Avrupa Birleşik Devletleri tartışılmaya başlıyordu. İngiltere vetosuyla önce bazı Doğu Avrupa ülkelerinden destek buluyor ama Merkozy pes etmiyordu. İki gün süren görüşmelerde küçük ülkeler birazda yıllardır AB üzerinden geçinmenin etkisiyle tek tek inatlarından vazgeçiyor ve İngiltere yalnız kalıyordu. Zirve sonunda alınan kararlar direkt olarak Avrupa Birleşik Devletleri adında olmasa da daha bütünleşik mali politikalar bunu işaret ediyordu. Yani Avrupa İngilteresiz bir tek devlete doğru yol alıyordu.

İngiltere’nin vetosu tahmin edildiği gibi onları süreç dışı bıraktı ve bu ülke içindeki liberal kesimleri çok kızdırdı. Tüm Avrupa’da ise artık bir İngiliz karşıtlığı var ve bu da olası devletin hiçbir faydasının Manş Denizi’nin diğer tarafına ulaşmayacağını açıkça ortaya koyuyordu. Peki, şimdi ne olur ve Birlik nasıl Avrupa Birleşik Devletleri’ne yol alır.

Öncelikle alınan kararlar uygulanırsa ki, uygulanmaktan başka çaresi yok, küçük ülkeler başlangıçta çok sıkıntı çekecek. Ancak uzun vadede yine çalışmadan yemeye devam edecekler. Devletleşme süreci özellikle Polonya gibi tam dolaşıma dâhil olmayan bazı ülkelere bu hakkı verecek ve Avrupa Birleşik Devleti bu ülkelerin faydasına olacak.  Ancak Birlik devletleşince artık Yunan adaları da, Alplerin güzel kayak alanları da yani Avrupa’nın tüm güzellikleri büyük üyelerin eline geçecek. Yani Almanya ve Fransa yüzyıllarca tek başına sahip olmak istedikleri Avrupa’ya birlikte sahip olacak. Bunun önündeki tek engel ise birkaç yıl sürmesi beklenen zorlu sürecin küçük üyelerde yaratacağı tahribat ve bu ülke halklarının birleşik devlet için ne kadar istekli olacakları. Eğer küçük ülkeler büyükler üzerinden geçinme isteklerine devam ederse ne bağımsızlıkları ne de değerleri kalacak. Avrupa bir Fransız Alman efendiliğine yönelecek. Kanımca bu sürecin önündeki en büyük engel kriz öncesi Avrupa genelinde yükselen milliyetçi dalgalar. Avrupa Krizi öncesi kıta genelinde neo nazi partiler hızla oylarını arttırmış ve özellikle gençler arasında çok popüler olmuştu. Bu partilerin yanında hızla güçlenen İslamofobi ve yabancı düşmanlığı da kıtanın genel değerleriyle çelişmesine rağmen engellenemiyordu. Kriz döneminde Avrupa’daki sağ iktidarlar devrilirken özellikle Fransa’da Sarkozy’nin sosyalist bir başkanla değişimi de gerçekleşirse bu dalgalar kısmen azalacaktır. Ama birlik bu krizi bahsettiğim konularda fırsata çevirmeli ve bu kıtadan bir daha Hitler çıkmasına izin vermemeli. İngiltere ise bir daha asla birliğin büyük abilerinden olmayacak. Ve belki de olası bir liberal ya da İşçi Partisi iktidarı bugün kaybedilen olası pazarı kazanmak için bu sefer çok daha fazlasını vermek zorunda kalacak.

Avrupa 8-9 Aralık zirvesinde atılan adımlarla her ne kadar piyasaları tatmin etmemiş olsa da yeni bir yola girdi. Aslında bu yol belki de Maastricht ile başlayan sürecin son adımı olarak da görülebilir. Şimdi Avrupa’nın yapması gereken ortak değerlerine sarılıp artan yabancı düşmanlığı ve Faşizan dalgaları durdurup eşitlik bazlı mutlu yarınlara ulaşmak olacaktır. Yoksa bu sürecin sonunda Fransa ve Almanya’nın ortak, diğerlerinin Pazar olduğu ve her liberalin hayali olan Birleşik Dünya Devleti süreci bu sefer onarılamaz bir konuma ulaşacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

15 Aralık 2011

22:17

Read Full Post »

EURO BİRLİĞİ Mİ AVRUPA SERBEST TİCARET VE SEYAHAT BİRLİĞİ Mİ?

EURO BİRLİĞİ Mİ AVRUPA SERBEST TİCARET VE SEYAHAT BİRLİĞİ Mİ?

Avrupa Birliği bugün ve yarın yapacağı zirvede belki de birliğin gelecek 10 yılını şekillendirecek. Brüksel de birliğin merkezinde yapılacak olan toplantılarda Fransa ve Almanya’nın hazırladığı plan müzakere edilecek. Aslında bu toplantı bir bakıma geleceğin Avrupa Birliği’ni de şekillendirecek. Peki, neden bu zirve önemli ve başta piyasalar ve Avrupalılar olmak üzere dünya bu toplantıdan ne bekliyor? Açıklayalım…

Avrupa Birliği bugün 27 üye ülkesiyle dünyanın en büyük ekonomik birliği, aynı zamanda kuruluşunda sağladığı ticari entegrasyon ve 1992 Maastricht süreciyle gerçekleştirmeye çalıştığı ulus üstü entegrasyon çalışmaları da birliği uluslararası arenanın ve piyasaların en önemli aktörlerinden birisi yapıyor. Ancak Avrupa Birliği şu sıralar tarihinin en zor döneminden geçiyor. Bu krizin oluşum süreci, yapılan yanlışlar, alınabilecek olası önlemlere daha önce Avrupa Birliği başlığı altında değinmiştim. Bugün bunlara tekrar değinmek yerine yeni gelişmeleri aktaralım. Şu anda piyasalar tamamıyla 2 günlük zirveye odaklandı. Çünkü piyasalar AB’nin gerek kriz öncesi gerekse de kriz sonrası hareketlerinden, çözüm üretme fonksiyonları ve bunların işleyişinden memnun değil ve bunu da açıkça gösteriyor. Avrupa Birliği ülkeleri tarihlerinde hiç olmayan yüksek faizlerden borçlanıyor. Ekonomiler küçülüp, borçlar faizlerle artarken, işsizlik de ciddi sorun olarak ortaya çıkıyor. Ama tüm bunlardan çok bu sorunlara çözüm getirilemeyeceği fiyatlanıyor ve piyasalar adeta AB ile oyun oynuyor. Son olarak Fransız ve Alman tahvil faizlerindeki artış, derecelendirme kuruluşlarından gelen not tehditleri de bunu açıkça gösteriyor. İşte bunları bitirmek için Fransa ve Almanya’nın planı bu 2 günde tartışılacak ve karar alınmazsa AB belki de yok olacak. Peki, plan ne ve planın önünde nasıl engeller var?

8-9 Aralık 2012 Avrupa Birliği zirvesinde tartışılacak planın ana maddeleri şunlar: 1. Acilen Avrupa Finansal Kurtarma Fonu EFSF’nin kapsamı ve hareket alanı genişletilecek, sorunlu ülkelere yapılacak yardımlarla bu ülkeler kısa süreli sıkıntılarını aşacak. 2. Çin, Rusya, ABD, Brezilya, Hindistan olmak üzere gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin plana katılımı yani doğrudan borç ya da sermaye yatırımı yoluyla AB’yi bu krizden çıkarmaları sağlanacak. 3. Kısa vadeli önlemlerden sonra yapısal çalışmalara geçilecek ve birlik daha Euro merkezli olacak. 4. Euro ülkeleri kısa vadeli olarak 3’e ayrılacak, Euro’dan atma daha kolay hale getirilecek ve Euro sistemi içinde öz Euro, çevre Euro gruplarıyla farklı bölgeler oluşturulacak ama bunlar mali birlik sağlanana kadar sürecek. 5. Uzun vadeli amaç birliğin bugünkü anlaşması Lizbon yerine daha Euro tabanlı, mali birlik esaslı ve Fransa – Almanya denetimli bir anayasa yapılması olacak. Temelde alınacak önlemler ve yol haritası böyle gözükmekle beraber bu yol haritasının uygulanabilirliği ciddi soru işaretleri taşımaktadır. İsterseniz bir de bunlara değinelim.

Öncelikle yeni önlemlerin önündeki en büyük engel Lizbon Anlaşması ve Euro Bölgesiyle Avrupa Birliği’nin farklı olması olarak göze çarpıyor. Merkel ve Sarkozy’nin yaptığı plan Euro Zone Kurtarma Planı ancak bu planın tartışılacağı yer AB Zirvesi. Yani 17 ülkenin kaderini, yanlışlarını ve bu yanlışlardan kurtulma çabasını 27 ülke tartışacak, oylayacak, gerekirse referanduma götürecek ve en önemlisi uygulamaya çalışacak. İşte bu pek gerçekçi gelmiyor. Çünkü başta İngiltere olmak üzere AB üyesi olup EURO üyesi olmayan ülkeler daha bugünden önlemleri eleştirmeye, birliğin Euro üzerinden Fransa – Almanya Birliği’ne dönüşeceğini ve bu dönüşümün yükünün de kendilerine yıkılmaya çalışıldığını tartışmaya başladı. Bu benzer konumdaki her ülkede ciddi sıkıntı yaratacaktır. Dahası bu ülkeler olası referandumlarda planı kesinlikle ret edeceklerdir. AB ya kendi demokratik ilkelerinden vazgeçip halklara sormayacak ya da bu anlaşmadan umudu kesecektir. Dahası Euro üyesi ülkelerin özellikle İtalyan ve Yunan halklarının da olası anlaşma değişimlerine hayır diyeceği neredeyse garanti olarak görülmektedir.

Anlaşmanın önündeki bu büyük engelin dışındaki engel dışardan umut bağlanan Rusya, Çin gibi ülkeler ve bunların AB’ye yaklaşımlarıdır. Öncelikle iki ülke de yardımı ancak çıkarlarına uyarsa vereceklerdir ki bu en tabii haklarıdır. Ama onların çıkarlarının AB’nin evrensel ilke olarak gördüğü kurumsal değerlerine uygunsuzluğu su götürmez bir gerçektir. Dahası AB kendi içinde yıllardır bu değer propagandasıyla sindirdiği dinamiklerin bu güçlere verilen taviz sonrası hortlamasına nasıl engel olacaktır. Bu da ciddi bir yapısal engeldir. Entegrasyonun tamamlanması da bu sindirilmiş üçlerin açığa çıkmasıyla mümkün olmayacaktır.

Tüm söylediklerim dikkate alınırsa 17 üye için 27 üyeli birlik adım atmayacaktır. Dahası Euro kullanmayan ülkeler uzun vadede de buraya geçmeyi düşünmüyorsa tartışmalarda yer almaları bile anlamsızdır. Ama bu kriz bize bir yolu ardına kadar açmıştır. AB ya tam entegrasyonla bir ulus üstü devlet halini alacaktır, ya da sadece ticaret ve seyahat yani çıkar birliğine gerileyip Euro’da Fransız – Alman parası olarak kalacaktır.

Bilal ERTUĞRUL

08 ARALIK 2011

11:35

Read Full Post »

TEKNOKRATLAR HÜKÜMETİ ÇARE OLACAK MI?

Avrupa Birliği tarihinin en büyük kriziyle karşı karşıya kaldı. Bir yanda Akdeniz ülkelerinin bozuk ekonomileri, yüksek borçları, diğer yanda küçük ülkelerin kendilerine devamlı kaynak olacakları birliğe kaybettikleri inançları duruyor. Ve Avrupa bu krizden çıkmak için en vazgeçilmez değeri olan demokrasiden vazgeçip teknokratlar hükümetlerine dönüyor. Avrupa bu krizden çıkmak için IMF’nin başta Türkiye olmak üzere pek çok ülkede denediği yöntemi deniyor bir başka deyişle. Peki; bu yöntem başarılı olacak mı? Avrupa birlik olarak tarihinin en büyük krizinden çıkabilecek mi? Bunu zaman gösterecek. Ancak benim kanaatim kuma gömülen aşın kumdan çıkarılmak zorunda kalınacağı ve Avrupa’nın gerçekleriyle yüzleşmeden bu krizden çıkamayacağıdır. Neden böyle düşündüğümü de açıklamaya çalışayım.

Öncelikle Avrupa Birliği’nin kuruluşuna gidelim. Avrupa Birliği 2. Dünya Savaşı sonrası yıkılan Avrupa’da bir daha Hitlervari Faşist akımlar güçlenmesin, Sovyetler kıtanın batısını da ele geçirip küresel kapitalist sistemi tehdit etmesin diye dönemin en önemli liberal projesi olarak ortaya çıktı. Düşünce basitti, insanları doyur, zenginleştir ne faşizan ne de sosyalist akımlara yönelmesinler. Ha bu arada da artık dünyanın bıktığı Alman – Fransız gerilimi yeni bir savaşa gitmesin. İşte bu amaçla kurulan AB sisteminde doğal olarak en çok zenginleştirilen ülkeler Almanya ve Fransa oluyordu. Onları da İtalya izliyordu. Ama AB zamanla daha da büyük bir proje halini alacak ve Maastricht ile 1992 yılında bir tek devlet olma sürecine girecekti. Bu amaçla Avrupa Merkez Bankası kurulacak ve Euro hayata geçirilecekti. Başta İngiltere olmak üzere bazı ülkeler bağımsızlıklarına aykırı buldukları bu para birimine geçmeyi red edeceklerdi. Ancak onları asıl kaygılandıran bunun da bir Alman-Fransız projesi olması ve birleşmemiş mali politikaların bağlandığı tek bir paranın er geç patlayacağıydı. 2009 Küresel Krizi ile AB’de işler bozulacak ama herkes bunu geçici ve ABD kaynaklı görüp önemsemeyecekti. 2000’li yıllarda artan şova yönelik politikalar ve yüksek borçlanma devam edecekti. Bunun sonucunda da bugünkü kriz çıkageldi.

Aslında krizdeki ülkelerin borç miktarlarına bakıldığında krizin AB kriterlerine uyulmamasından kaynaklandığı çok açıkça görülmemektedir. Maastricht kriterlerinde ülkenin borcunun milli gelire oranının %60 olması gerektiği açıkça belirtilirken Yunanistan, İrlanda, Portekiz, İspanya, İtalya açıkça bu oranın iki katını bulmuşlardır. E bu durumda o kriteri hazırlayan ekonomistlerin belirttiği gibi kriz kaçınılmaz olmuştur. Peki bu borç niye bu kadar önemli, şimdi de bunu açıklayayım.

Ülkeler bütçe planlamalarını yaparken sonsuz ömürlü oldukları üzerine planlama yaparlar. Bu durumda da gelecek yıllardaki gelirleri üzerinden bugünü finanse eder ve borçlanırlar. Ancak bu borcun birde faturası vardır ki bu da ilerleyen yıllarda ödenecek faizlerdir. İşte bu faiz oranının değeri de bu borcun döndürülüp döndürülemeyeceğini belirler. Yani piyasaların o ülkeye güveni belirlenir. Bu güven var olduğu sürece piyasalar o ülkeye borç verir ve o ülkede yoluna devam eder. Ancak olurda piyasalar güveni kaybederse o ülkenin borcunu döndürmesi her gün zorlaşır. Faiz oranları artar bir yerden sonra ülkenin iflasa gitmesi kaçınılmaz olur. U iflastan kaçmanın iki yolu vardır ya ciddi bir tasarruf paketi açıklayıp piyasalara tekrar güven verirler ya da paralarını devalüe eder, yani bir günde servetlerinin yarısını feda eder ve krizden çıkmak için ciddi ekonomik paketler açıklarlar. Ancak eğer paranız Euro ise bu devalüe kozu elinizden gider. İşte bu giden kozla piyasaların güven kazanabilmesi sadece o ülkelerin ciddi adımlar atmasına bağlanır. Bu durumda başta seçilmiş iktidar olmak üzere yönetim piyasalardan gelen teknokratlara bırakılır ve güvenin yeniden sağlanması beklenir. Ancak olurda piyasalar o güveni sağlayamazlarsa iflas kaçınılmaz olur ve ne yazık ki hikayenin AB içinde bundan sonraki kısmı henüz bilinmezler bölgesinde.

Peki; AB’nin bu teknokratlar hükümeti adımları neden Yunanistan, İtalya ya da olası İspanya, Fransa’yı kurtarmaz. Çünkü bu ülkelerdeki sistem sorunları fazla, borç oranları artık döndürülemez boyutta, finansal denetim yetersiz, dahası halklar kolaylıkla tasarruf paketlerini hele de teknokratların getirdiği paketleri kabul etmez. Bunun sebebi de bu ülkelerdeki yerleşmiş demokratik anlayış. Bu ülkeler öyle ya da böyle yine siyasilere döner ve popülist politikalar yeniden başlar. Süreç tekrar başa döner.

O zaman AB nasıl halledecek bu sorunlarını? Aslında çözüm basit. Maastricht kriterlerine geri dönülecek. Bu kriterlere uymayanlara efendim siz Euro’dan çıkmak ister misiniz diye sorulmayacak. Denetim arttırılacak, ülkelerin Euro kriterlerine uyması için süre tanınacak ve tek bir mali politikaya giden yol açılacak. Aksi takdirde bu kriz AB’yi yok olmaya götürür ve 20. Yüzyılın en büyük projesi bir daha açılmamak üzere tarihe gömülür. Bu noktada da iş başta bu birliğin kaymağını yiyen Almanya ve Fransa’ya düşüyor. İlk onlar gerçekçi olacak, hep kazanmaktan vazgeçecekler. Sonra diğer ülke halkları bu birliğe ne kadar inandıklarını sorgulayacak. Eğer halklar bu birliğe sadece her zaman para gelecek kaynak gözüyle bakıyorsa gerekirse üyelikten çıkma ya da çıkarılma yolları dahi denenecek. AB’nin temellerinin ekonomik kalkınma olduğu gerçeği göz önünde bulundurulacak, siyasi gerekçelerle üye yapılan doğu Avrupalılar yerine genç, dinamik, büyümeye hazır Türkiye gibi ülkelerin hakkı siyasi sebeplerle kesilmeyecek. Ancak bu sayede Avrupa Birliği rüyası gerçeğe döner ve kim bilir günün birinde en büyük liberal hayal olan Dünya Köyü’nün, her şeyin serbestçe dolaştığı, özgür dünyanın temelleri atılır. Yoksa kapanan sınırlara, artan saldırgan siyasi eğilimlere ve yeni savaşlara yani 1920’lerin dünyasına hoş geldiniz.

Bilal ERTUĞRUL

13.11.2011

23:27

Read Full Post »

Hayırlı Olsun Yunanistan’ın da Artık Bir Kemal Derviş’i Var…

Yunanistan’ın 2000’li yılların başında yaptığı ekonomik üçkağıtların, düzenbazlıkların, çalışmadan harcamanın sonuçlarıyla saplandığı kriz, bu krizle Euro üzerinden önce Avrupa Birliği’ne sonra tüm dünyaya yaşattığı ve yaklaşık 1 yıldır süren komedyada bugün itibariyle yeni bir sahne açılıyor. Batı düşündü taşındı, sonunda Yunanistan’da ezeli düşman ebedi dostu Türkiye’nin krizden çıkış yolunu uygulamaya karar verdi. Ve öncelikle onlara da tıpkı bizde olduğu gibi uluslar arası kuruluşlardan bir üst düzey yetkili tayin etti: Karşımızda eski Avrupa Merkez Bankası Başkan Yardımcısı ve yeni Yunanistan Başbakanı Lucas Papademos. Daha doğru ya da batının umduğu deyimiyle Yunanistan’ın Kemal Derviş’i. Evet rahmetli Ecevit’i anlattığım yazımda da belirttiğim gibi sanki 10 yıl önce bizde yaşananların bir kopyası Yunanistan’da yaşanıyor ya da öyle olması umuluyor. Ecevit’in bitkin halini Papandreu’da, Kemal Derviş’i de Papademos’da görüyor gibi oluyorum. Ama arada bazı temel farklar var ve bence u farklar bu operasyonu Türkiye’dekinin aksine başarısız kılacak. Belki biraz karamsarım ama eminim tarih beni haklı çıkartacak. İsterseniz bu benzerlikler ve farklılıklarla bu tespitimi açıklamaya çalışayım.

Öncelikle benzerliklerden başlayalım. Yunanistan’da kriz uzun bir zamandır geliyorum diyordu, Türkiye’de de 90’lıyıllarda yaşanan öncü sarsıntılar tehlikeyi işaret etmiş ama her iki ülke de önlem almamıştı. Her iki ülkede de krize yol açan hükümetler ve krizin maliyetine katlanmak zorunda olan hükümetler farklıydı. Yunanistan’da Karamanlis’in Yeni Demokrasi Partisi iktidarı döneminde kriz derinleşirken, Papandreu krizi kucağında buluyordu. Türkiye’de de 90’lı yılların hükümetleri ki en önde giden parti Doğru Yol Partisi Demirel – Çiller politikalarıyken krize katlanan Ecevit Başbakanlığındaki hükümet oldu. Her iki ülkede de krizlerin önemli sebeplerinin başında yolsuzluk ve usulsüzlükler geliyordu. Türkiye’de bankaların içi, Yunanistan’da devletin içi boşaltılırken yolsuzluklar hep bir şekilde örtülüyordu. Türkiye’de krizin ülkedeki yetkililerle çözülemeyeceğini düşünen batı dünyası ki bugünkü adıyla Troyka, Dünya Bankası’ndan Kemal Derviş’i getirirken, Yunanistan’da Avrupa Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Papademos başa geçiyordu. Her iki yöneticide aslında işverenleri olan Troyka’nın yapılmasını istediklerini yapacak, halkın gözünde kahraman statüsüne ulaştırılacak, çok ciddi medya ve uluslar arası kamuoyu desteği alacak isimlerdi. Zamanı gelince ülkede kalıcı iktidara yürütülmek istendikleri de benim düşüncem. Türkiye’de Kemal Derviş hep o yabancının içerdeki kolu, bizden çıkan ama bize benzemeyen önyargısını kıramayınca bu yoldan çıkıp, tekrar uluslararası kuruluşlara döndü, bakalım Yunanistan’da ne olacak.

Buraya kadar benzerliklerden bahsettik. Şimdi de farklılıklara bakalım. Öncelikle iki ülkenin temel farklılığı Para Politikalarında ki farklılıklardır. Türkiye Cumhuriyeti para birimi Türk Lirası olup sadece Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kontrolündeydi. Halbuki Yunanistan Euro Bölgesi’nde ve para politikasına 17 ülke beraber karar veriyor. Bu durumda Türkiye’de iki kez yapılan ve ertesi gün cebimizdeki paranın yarısının artık çöpe gittiğini anladığımız devalüasyonlar Yunanistan’da yapılamaz. Bu devalüasyonların krizden çıkışta çok önemli bir etken olduğunu da belirtmeliyim. Bir başka önemli fark da yurt dışından getirilen yöneticilerin aldıkları pozisyonlar. Türkiye’de Kemal Derviş süper yetkilerle Ekonomi Bakanlığı’na getirildi. Arkasında çok geniş bir siyasi yelpazeden 3 parti ve 45 yıllık Karaoğlan vardı. Hal böyle olunca o yapılmasını istediklerini belirtti faturayı Karaoğlan, Bahçeli ve Yılmaz ödedi. Ama halkın bunlara karşı isyan veya benzeri bir harekete girişmemesini bu 3’lü iktidar engelledi. Yoksa halk başka yerden transfer bir mucize yöneticiye bir yere kadar sabrederdi. Yunanistan’da ise Papandreu kendisine oranla çok daha yaşlı ve yıpranmış Ecevit’in metanetini gösteremedi. Siyasi riskleri 1 yıldır zaten doğru düzgün taşıyamıyordu ve milletine en ağır yaptırımları getirecek son paketi uygulamaya yeltenemedi. Bu durumda Papademos bir Milli Birlik Hükümeti için seçildi. Ama u hükümet 3 aylık olacak ve dahası bu 3 ayda onu hep yabancı görecek Papandreu ve Yeni Demokrasi Partisi lideri Samaras’ın onu nereye kadar destekleyecekleri de büyük bir muamma. Bu farklılıklara ek olarak Yunanistan’da Türkiye’ye oranla ekonomideki devlet büyüklüğü oranının daha yüksek olması, halkın uzun süredir çalışmadan ya da çalıştığından fazlasını tüketerek yaşamış olması ve sosyal patlama riskinin daha fazla olması da Yunanistan’da işi zorlaştıran farklılıklar olarak göze çarpıyor.

Peki bu Papademos kim ve neden Troyka tarafından başa geçirildi. Yazının girişinde de belirttiğim gibi Papademos 2002 – 2010 yılları arasında yaptığı Avrupa Merkez Bankası eski Başkan Yardımcısı kimliğiyle tanınıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse etkili bir unvan. Yunanistan’da ise Merkez Bankası’nın 1994-2002 arası yıllardaki Başkanı kimliğiyle öne çıkıyor. Ayrıca 2000’li yıllarda Yunanistan’ın Euro’ya alınması ve bugün bu krizin tüm dünyayı etkilemesinin de asıl sebebi olarak görülüyor. Zaten Papademos son 2 yıldır Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu’nun baş ekonomik danışmanıydı ve yapılanların danışıldığı adamdı. Yani yaptıkları yapacaklarını gösterirse Yunanistan için durum vahim. Ancak bu durumun sebebi de tek kendisi değil Yunan halkının da halen kendileri değil de başka bir ülke krizdeymiş ve bu sıkıntılara yol açması karşısında kim gelse işi zor olacaktı. Uzunca bir süre eğitimini aldığı ABD’deki Columbia Üniversitesi’nde kalan Papademos daha sonra Atina Üniversitesi ve misafir hoca olarak da Harvard’da sağlam bir kariyere sahip. MIT’de önce Fizik Lisansı, ardından Elektrik Elektronik Master’ı ve son olarak İktisat Doktora’sıyla sağlam bir öğrencilik hayatı da özgeçmişinde bulunabileceklerden. Papademos’u tanıyanlar sayıların diline inanan, rasyonel bir adam olarak tanımlıyorlar. Tıpkı Kemal Derviş gibi… Ama Yunanlılarına sırlardır sürdürdükleri Komedi, Trajedi ağırlıklı tiyatral yeteneklerinin bu sayısal dehanın karşısında diz çökmesi oldukça garip bir deneyim olacak.

Sonuç olarak Papademos ve Derviş, Türkiye ve Yunanistan arasındaki benzerlikler Yunanlıları ve Avrupalıları Yunanistan’ın da 10 yıl sonra bugünkü Türkiye olabileceği konusunda umuda sürüklüyordur. Ancak ben gerek Yunanistan’ın Euro bölgesinde olması, gerek Papademos’un görev süresinin kısalığı ve Yunanistan’da yaşanan sosyal patlama karşısında duracak siyasi destekten yoksunluğu sebebiyle bu sefer başarısız olacaklarını düşünüyorum. Papademos en fazla 3 ay Troyka ve piyasaların istediğini yapar. Sonra belki de AB’nin yapması gereken ama bir türlü yapamadığı delikanlılığı yapacak, Yunanistan’ı önce Euro’dan çıkartıp Drahmi’ye döndürecek sonra da komşusu Türkiye örneğini izleyerek mutlu yarınlara götürecek güçlü bir lider çıkagelir. Böyle olmazsa biz bu Yunan tiyatrosunu da, AB’nin sonunu da ve en kötüsü günün birinde bu şov ve cesaretsizliklerin bizi de yaktığını görürüz. Umarım en yanılırım ve Papademos Derviş gibi işini yapıp gider ve ilerde güzel hatırlanır. Ama şimdilik sadece umuyorum. Bakalım zaman her şeyi gösterecek.

Bilal ERTUĞRUL

09.11.2011

03:48

Read Full Post »

YUNANİSTAN NE İSTİYOR?

Malumunuz Avrupa Birliği 2008 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayan Mortgage Krizi’nden başlayan ciddi bir sınavdan geçiyor. Ekonomik bir proje olan Avrupa Birliği zamanla kültürel, siyasal misyonlar almış; bu gelişimi ve doğrularıyla, yanlışlarıyla daha önceki yazılarımda aktarmıştım. Ancak Avrupa Birliği son 6 aydır bu krizin en büyük travmasını belki de dağılma kabuslarını görüyor. Ve aynada bunun sorumlusu olarak komşumuz Yunanistan görülüyor. 2 Hafta önce Avrupa ülkelerinin tek bir çözüm önermeden dahası birbirlerini eleştirmeyi bırakıp, durumun vehametini kavramadan devam etmeleri halinde birliğin kaçınılmaz sona gideceğini belirtmiştim. Ancak başta bu projenin kurucuları ve bugüne kadar projeden en büyük pastayı kapan Almanya ve Fransa gibi ülkelerin liderleri Merkel ve Sarkozy olmak üzere AB liderleri her türlü kavgaya rağmen birleştiler ve geçen Çarşamba günü Avrupa Kurtarma Fonu’na yönelik ortaya koydukları çözümle Yunanistan ve genel ekonomi için tünelin sonunda ışığı yaktılar. Ancak Yunanistan şımarık çocuk olmayı sürdürmekte epey kararlı olduğunu bugün bir kez daha gösterdi ve ülke bu anlaşmayı referanduma götürme kararı aldı. Piyasalarda havalar aniden karardı ve bir kez daha bir pire yorganı yakma girişiminin sonucunu beklemeye başladı. Peki nedir bu Yunanistan’ın derdi ve nereye kadar sürecek bu umarsızlık. Öncelikle planın Yunanistan ve diğer ülkeler için neden önemli olduğunu ve referandum kararının neden ciddi bir hata olduğunu açıklayalım. Daha sonra da olası çözüm yollarına bakalım.

Avrupa Kurtarma Fonu; Avrupa’da derinleşen krizi gören liderlerin krizle topyekün savaş kapsamında en etkili silahları olarak öne çıkmıştı. Yunanistan için önce 2 yardım paketi hazırlayan birlik her iki yardımda da Yunanistan üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmese de kredileri verdi. Ancak Yunanistan bunlarla çözülecek gibi değildi. Çünkü ülke hiç tahmin edilmeyen boyutlarda ekonomik rakamlarla oynamış, üretmeden tüketmek öyle bir noktaya gelmişti ki kriz sebebiyle yapılan kesintiler Atina’yı savaş meydanına dönüştürmeye yetmişti. Bu koşullar altında son çare olarak Avrupa Kurtarma Fonu’nun büyüklüğü arttırldı ve kaldıraçlarla desteklenerek bu fon vasıtasıyla Yunanistan’ın borcunun yarısının silinmesini sağlayacak bir paket geçen hafta Çarşamba günü açıklandı. Herkes rahatlamış piyasalar babanın oğluna yapmayacağı bu iyiliği Yunanistan’a yapan başta Merkel olmak üzere AB liderleri alkışlanmıştı. Tabii herkes özellikle Fransız bankalarında tutulan Yunanistan tahvillerinin bu bankalar üzerinde yarattığı baskının Sarkozy’nin çabalarının altında yattığını ve Merkel’in de Birleşik Avrupa’nın kurtarıcısı olmak için gerekirse Almanya’da ki iktidarını feda edeceğini de biliyordu. Tam her şey iyiye giderken Salı sabahı Yunanistan yeni bir bomba bırakıyordu piyasaların ortasına. Papandreu önce yapılan paketi referanduma götüreceğini açıklıyor sonra da hükümeti için güvenoyuna gidiyordu. Bunlara tepkili 2 vekil istifa edince meclisteki üstünlüğü 152 – 148 ‘e gerileyen Papandreu; 6 vekilinden gelen istifa çağrısıyla piyasaları iyiden iyiye karıştırıyordu.

Peki piyasalar niye bu kadar olumsuz yaklaşmıştı bu haberlere. Çünkü Yunanistan’da yapılan tüm kamuoyu yoklamaları referandumda HAYIR çıkacağını gösteriyor. Ocak ayı başına kadar durum değişmezse, HAYIR çıkınca Yunanistan kontrolsüzce batar. Bu sadece Avrupa’da değil Dünya’da da yeni bir  krizin kapısını sonuna kadar açacaktı. Bu durumda tüm ülkeler risk altına girecek ve bunun bedelini değil Yunanistan hiç kimse ödeyemez.

Piyasaların tepkisinin altında yatan bir diğer sebep ise sürmesi kesinleşen belirsizlik durumu oldu. Piyasalar belirsizlikle ölüp, istikrarla dirilen yapılardır ve belirsizilik onların en son görmek istedikleridir. Halbuki Yunanistan’da en erken Ocak başında yapılacak referanduma kadar belirsizlik sürecek ve hiç kimse dünyanın 6-7 aydır sürdürdüğü bu olumsuz havayı daha kaç gün sürdüreceğini tahmin edemiyor.O güne kadar yapılacak güvenoylamasında Papandreu için çıkacak karar da bu belirsizliği çok daha büyük bir boyuta getirebilir. Kendisinden önceki Karamanlis’in üç kağıtları ve Yunan halkının har vurup harman savurmasıyla yarattığı tahribatın vebalini bugüne kadar tek başına taşıyan Papandreu’nun artık dayanamayacak duruma geldiğini gösteren son kararları ciddi bir belirsizlik ortamı doğurdu.

Peki Yunanistan’da bu kararlar neden alındı? Bu sorulara cevap vermek için 2002’de Türkiye’de koalisyon ortaklarının erken seçime gitme kararlarına bakmakta fayda olacaktır. IMF programıyla ülkeyi tarihinin en zorlu günlerinden çıkaran iktidar ilk 2 yıl çok eleştirilmiş, Başbakan sağlığını kaybetmiş ve yaptıkları her şeyden dahası yıllardır yapılmış tüm yanlışlardan sorumlu tutulmakdan bıkıp erken seçime gitmişler ve hepsi baraj altında kalmıştı. Çünkü kimse onlar aslında uzun yılların bedelini ödediğini ve yapmak zorunda oldukları kesintileri yaptıklarını düşünmemişti. İşte Yunanistan’da da durum bu. Karamanlis döneminde yapılan aşırı harcama, düşük tasarruf ve kaçınılmaz son; kriz… Papandreu bu süreçten sonra krizin tam ortasında geldi. Elinden geldiğince IMF, AB, Dünya Bankası’ndan oluşan Troyka’nın ekonomik krizle ilgili yapılması gerektiğini belirttiklerini yaptı. Ama yetmiyordu. Çünkü halkı bolluğa, yüksek maaşlara, düşük emeğe alışmıştı. Sokaklarda yapılan eylemler, grevler kendi partisinde artan muhalefet dayanılmaz boyuta gelmişti belki de. Ayrıca son paketten sonra bugüne kadar alınan önlemlerden daha da sertleri alınacağı için belki de bunları uygulayacak gücünü kaybetmişti. İşte Papandreu bu şartlar altında dünkü kararları aldı. Dünya, Avrupa bu kararı eleştirecek ve haklı; ama Papandreu da en azından hak verilmese bile anlaşılabilir.

Burada sorun tüketim çılgınlığı içine girmiş Yunan halkında ve ne yazık ki bu problem tüm Akdeniz ülkelerinde var. Nasıl mı bu kadar emin konuşuyorum. Değineyim. İtalya ve İspanya Yunanistan kadar kötü olmasa da sıradaki ülkeler ve onlar özellikle İtalyadünyanın kaldırabileceği bir yük değil. Portekiz 1 yıldır kemer sıkıyor ve belki de en ciddi önlemleri alarak Yunanlaşmaktan kurtuldular ama olası Yunanistan krizi onların da çabalarını böler. Ne yazık ki Avrupa’nın güneyi kuzeyinin yarısı kadar çalışıp, ondan daha fazla harcamanın bedelini ödeyecek ve bunu tüm dünyaya da sıçratacak. Bundan kurtulmanın tek yolu artık Avurpa’nın kanayan kolu kesmesidir. Yani Yunanistan Euro’dan çıkartılıp diğer sorunlu ülkelere de hazırlanma süresi verilmelidir. Bu yöntem Yunanistan için de Drahmi’ye geçip kontrollü temmettüyle Türkiye – 2001 örneğinden yola çıkarak en doğru krizden çıkış yöntemidir. Yani artık bu haliyle Yunanistan – AB ilişkisi en azından parasal birlikte sürdürülemeyecek boyuta gelmiştir. Bu gerçek görülmeli ve buna göre gerekenler ivedilikle yapılmalıdır. Yoksa ne Çin, ne Türkiye, ne Rusya ne de başka gelişmekte olan ülkeler dahi ekonomik büyümeleriyle dünyayı kurtaramaz. İşin özü Yunan tarafı artık gerçeği bir yerden görüyor ve bu ekonomik disiplinsizlikle AB ve dünyayı da batıracağından Euro’dan çıkmayı diliyor. AB’de artık son gelişmelerden sonra Yunanlılara istediğini vermeli ve bir bakıma onları azad etmeli. Bakalım neler olacağını hep beraber göreceğiz…

Bilal ERTUĞRUL

02.11.2011

11:39

Read Full Post »

BİR HAYALİN SONU MU?

20. yüzyılın ikinci yarısının en önemli projesi olarak ortaya çıkan, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’ndan Avrupa Birliği’ne uzanan süreç özellikle 11 Eylül sonrası Abd’nin Bush’la döneminde dünyada kaybettiği popülariteyle beraber bir anda dünyada yeni düzene ilham verecek merkez olarak algılanmıştı. Son olarak 2007 yılında Romanya ve Bulgaristan’ın üye olduğu dönemde Avrupa’da birliğin 1990 sonrası aldığı 15 yeni üyeyi hazmetmesi için genişlemenin durması gerektiğine değinenler çok değil bir kaç yıl sonra birliğin o günkü çekiciliğini kaybedeceğini hiç mi hiç tahmin edememişlerdi.

Peki ne olmuştu da modern zamanların en kapsamlı projesi bu duruma gelmişti. Aslında birliğin bugünlere gelmesinde kendi hataları kadar uluslararası konjonktürde etkili oldu. Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri desteğiyle kurulduğu 1950 sonrası dönemde temel olarak Sovyetler Birliği’nin Batı Avrupa’ya yayılmasının engellenmesi ve yüzyıllardır savaşan Alman – Fransız geriliminin doğuracağı bir savaşı daha ne kıtanın ne de dünyanın kaldıramayacağı endişesi üzerine inşa edilmişti. Aslında 90’lı yıllara kadar gösterilen performans bu düşünceden doğan birlik için çok da iyiydi. Birlik 6 ülkeyle kurulmuş ve daha sonra 3 genişlemeyle 12 ülkeye ulaşmıştı. Temelde serbest dolaşım ve ortak pazar üzerine oluşturulan sistem iyi işliyordu. Ancak 90’ların başında Sovyetlerin yıkılması birliği yepyeni bir sürece sokacaktı. Aslında bu rota değişiklinin bir kaç öne çıkan sebebi vardı. O dönemde Sovyet popülaritesinin dip yaptığı zaman aralığında zengin kaynaklara ve iyi eğitilmiş insani sermayeye sahip olan Rusya’nın çok geçmeden yeniden toparlanacağını düşünen ABD, Sovyetlerden kopan ülkelerin bir an önce batı sistemine entegre edilmesini istiyordu. Bu bağlamda özellikle 1960 – 1990 döneminde batı ve doğu Avrupa arasında oluşan gelir ve refah farkı dikkate alındığında doğu Avrupalılar için Batı Avrupa ve onun simgesi Avrupa Birliği en ilgi çekici hedefti. ABD bu durumu kullanarak Avrupa Birliği üzerinden bu ülkeleri sisteme çekerken sürecin sonunu pek de düşünmemişti. Avrupa Birliği’nin rota değişikliğinin en önemli sebeplerinden birisi de birliğin en güçlü ülkesi Almanya’nın özellikle Doğu Almanya ve Germen toplumlar dolayısıyla birliğin doğu Avrupa’ya yönelimine verdiği destekti. Almanların desteklediği bu genişlemenin sonuçlarından bugün duydukları rahatsızlık ise sürecin ne kadar plansız işletildiğinin kanıtlarındandır.

Avrupa Birliği genişlemeyle meşgul ettiği gündemine özellikle Maastricht süreciyle tam bütünleşmeyi de taşımış ve Avrupa Ordusu, Avrupa Parası daha da ötesi belki de tüm ülkelerden oluşan tek bir Avrupa ülkesi artık yüksek sesle dillendirilir olmuştu. Hatta dönem içinde Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine en büyük engel, bu tek Avrupa’nın değerlerini taşımadığı (din, kültür farklılıkları) olmuştu. Ancak işte Avrupa’nın belki de en büyük hatası bu noktada ortaya çıkıyordu. Pek çoklarına göre liberal düşüncenin en önemli ütopyası olan bu birlik aslında o güne kadar gayet realist bir süreç yaşamıştı. Savaş sonrası zayıflamış ve savaşmaktan çok iş birliğine ihtiyaç duyan ülkeler gayet rasyonel olarak bir ekonomik birliğe yönelmişti.Ancak 90 sonrası tek devlet hayali ve sadece batılı ülkelerin üstüne yük olacak, her hangi bir üretim kapasiteleri olmayan, dahası insani sermayede de mevcut Avrupa Birliği’nin çok gerisinde olan Doğu Avrupa genişlemesi belki de birliğin realizmden liberalizme gerçek geçiş dönemiydi. Bu dönemin devamında 1999’da yürürlüğe giren Euro, 2002 yılında birliğin o zamanki 15 üyesinin 11’inin eski para birimlerini yürürlükten kaldırmasıyla bu ülkelerin tek para birimi olmuştu. Ancak Avrupa Merkez Bankası var olmasına rağmen ortak mali politikalara sahip olmayan bu ülkelerin farklı mali politikalarının günü geldiğinde bu ortak para birimini nasıl etkileyeceği ne yazık ki göz ardı edilmişti.

2011 yılının Mayıs ayından itibaren başta Yunanistan, İspanya, İrlanda ve İtalya olmak üzere çeşitli Avrupa Birliği ülkelerinde yaşanan krizler birliğin geleceğiyle ilgili çeşitli soru işaretlerinin yeniden seslendirilmesine yol açtı. Aslında krizin sadece tek bir ülkeyle bağlı kalmayacak olması Avrupa da bu korkunun temel sebebi. Örneğin 2001 Türkiye krizini düşünelim. Ülkemiz ya iç borç olarak yerel bankalardan borçlanmıştı ya da dış borç olarak IMF, Dünya Bankası gibi kurumlardan borç almıştı. Halbuki bugün karşılaştığımız durum tamamen farklı. Nasıl mı? Düşünelim bakalım. Avrupa Birliği Yunanistan’ın batmasına izin versin. Yunanistan borçlarını ödemeyeceğini ve temerrüde düşeceğini ilan etsin. Bu durumda Yunanistan’a borç vermiş kurumlar, bankalar ülkeyle borcun yeniden yapılandırılmasını konuşurlar ve bu ülkeden alacakları temmerrüde düşmüş kabul edilir. Yani en basit muhasebe işleminde bile bu varlıklar varlık olarak kabul edilmez. Bu durumda ne mi olur? Başta Fransız bankaları olmak üzere, İngiliz, Alman, Belçika ve İsviçre bankaları arka arkaya varlıklarından önemli bir kısmını kaybederler. Bu kaybedilen varlıklar bir anda spekülasyonla beraber bankaların içinin boşalmasına yol açar. Bankalar ellerindeki mevduatlarla çoğu uzun vadeli çeşitli yatırımlar yaparlar. Bu vadeli işlemleri bölecekleri için olası gelirleri bir anda azalır. Yani en basiti şöyle düşünün. Bir havuzu besleyen ve ondan beslenen bir sistem var. Bir anda bu sistem yok oluyor. Buna ne denir. Batış… İşte Avrupa Birliği bugün bu ayrım noktasına gelmiştir. Ancak acı olan halen geçici çözümlere yönelme isteğidir. Bugün Almanya’nın verdiği destekle yasalaşan Mali İstikrar Fonu’nun 2 Trilyon Euro’ya genişletilmesi tamamen süreci uzatacak ama yaraya merhem olmayacak bir adımdır. Avrupa’da sorun yapısaldır ve tek bir mali politika olmadan tek para birimi hiç bir şey ifade etmeyecektir. Avrupa daha önce de sıklıkla belirttiğim gibi ya bu deveyi güdecek ya da bu diyardan gidecektir. Şu anda deveyi gütme yolllarını geçici çözümlerde görüyorlar ancak günü geldiğinde yavrulardan bir ya da bir kaçını kesmek zorunda kalacaklar. İşte o nokta Avrupa Birliği için ya bütünleşme ya da ayrışma noktası olacaktır. Kanaatim bu rüyanın kıymetini anlayan başta bu işin ekmeğini en çok yiyen Fransa ve Almanya olmak üzere güçlü ülkelerin günü geldiğinde kalıcı çözümler için gerekli sertliği gösterecekleri ve bu şarkının burada bitmesine izin vermeyecekleridir. Umarım günü geldiğinde bizim de parçası olduğumuz güzel bir rüyanın beraberce gerçekleştirildiğini görürüz.

Bilal ERTUĞRUL

30.09.2011

12:56

Read Full Post »

Older Posts »