Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Dostluk’

BU DİYARDAN BİR AKINCI GEÇMİŞTİ…

Bundan tam bir yıl önce bir sosyal medya platformunda şunları yazmıştım: “Osmanlı tam da bu mevsimde soğuğunu hissederdi İstanbul’un… Belki de o yüzden hep bu mevsimde başlardı dörtnala doğru serüveni atların… Son seferine çıkan son Osmanlı, arkana bakmadan sür atını, unutma gideceğin yer peygamber kanatları… Şimdi sıra bizde açın kapıları…” İşte bu satırları yazdığım günün arifesinde Türkiye gözyaşlarıyla bir demokrasi savaşçısını, halkın içinden çıkmış ve ondan hiç kopmamış bir siyasetçiyi, bir lideri kaybetmişti. Türkiye Necmettin Erbakan’ını kaybetmişti.

Necmettin Erbakan kimdi, neydi en önemlisi benim için, ülkemiz için ne ifade etmekteydi? Bugün bunların üzerine değinmek ve onsuz geçen bir yıldan sonra onu anmaya ve anlamaya çalışma zamanıdır diye düşündüm ve bu yazıyı kaleme aldım.

29 Ekim 1926’da babasının görevi sebebiyle bulundukları Sinop’ta doğmuştu Necmettin Erbakan. Doğum tarihinde de ölüm tarihi olan 27 Şubat’ta da bir ironi saklamayı, kendine has nüktesini konuşturmayı başarmıştı anlayacağınız. Genç Cumhuriyet’in en zorlu yıllarında dünyaya gelmiş, çocukluğunu henüz tamamlamışken 2. Dünya Savaşı ve Faşizm’le darmadağın olan dünyadan o da nasibini almıştı. Sinop’ta başlayan çocukluğunu Kayseri ve Trabzon’da devam ettiren Necmettin Erbakan’ın nükteli siyasetine hiç kuşkusuz bu iki ilin kültüründen aldığı kurnazlık ve söze hakimiyet önemli derecede katkıda bulunmuştu. Savaş yıllarında yani ekmeğin bile karneyle verildiği yıllarda büyüyen bu çocuk zamanla ülkenin en parlak gençleri arasına giriyordu. Önce İstanbul Erkek Lisesi’nde sonra da İstanbul Teknik Üniversitesi’nde geçirdiği başarılı öğrencilik yılları genç cumhuriyetin altın nesli arasında onun da adını ön plana çıkarıyordu. Üniversite yıllarında aynı okulda yer aldığı Turgut Özal ve Süleyman Demirel’le de yolları belki ilk kez kesişiyordu ama bunun son olmayacağını her birinin farklı yolları ama ortak siyasi başarı emelleri olan bu 3 genç çok iyi biliyordu.

Üniversite sonrası yeniden yapılanmakta olan Almanya’da geçirdiği dönem onun hayatında bir kısmını hiç kimsenin anlayamadığı, anlamak da istemediği derin izler bırakıyordu. Her tarafı yerle bir olmuş, binalarında taş üstünde taş kalmamış dahası kimliği, değerleri ve maneviyatı her saniye ayaklar altına alınmış bir milletin şahlanışını görüyor o dönemde Adnan Menderes yönetiminde devrimin acılarını ve toplumla kavgalı yanlarını silme çabalarından içten içe bir umut besliyordu. Dahası müteşebbis gücünü, teknolojinin önemini ve değerlere sahip bir disiplinin başarı için kaçınılmaz olduğunu da yine bu sırada bizzat algılıyordu. Türkiye’ye döndüğünde akademik kariyerini sürdürmenin yanı sıra ilk yerli motoru üretmek amacıyla Gümüş Motor’u kuruyordu. Genç, atılgan dahası Anadolu’ya, onun insanına ve o insanların taşıdığı değerin modern dünyanın yapıtaşları olan teknoloji, disiplin ve müteşebbis ruhla birleşmesinin ortaya çıkaracağı sinerjinin mutlak başarısına yürekten inanıyordu. İşte bu amaçla Türkiye Odalar Borsalar Birliği’nde önce Genel Sekreter sonra da Başkan oluyordu. Dönemin İstanbul merkezli iş adamlarının anlamadığını düşündüğü Anadolu’nun müteşebbis ruhunu canlandırma amaçlı teşebbüsü ne yazık ki Üniversite arkadaşı Süleyman Demirel tarafından kesiliyordu.

Ama pes etmiyordu. Bu kez bu sinerjiyi yani modern Türkiye’nin Anadolu üzerinde yükselen güneşle parıl parıl parlaması için gerekli sinerjiyi siyasete taşımaya karar veriyordu. O dönemde Demokrat Parti’nin bıraktığı Anadolu temelli mirası yemekle meşgul olan Adalet Partisi’nden aday olarak başvuruyor ama bir kez daha karşısına dönemin Başbakan’ı ve Adalet Partisi Başkanı Süleyman Demirel çıkıp adaylığını veto ediyordu. Bunun üzerine Konya’dan bağımsız aday oluyor ve 1969’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne giriyordu. 17 arkadaşıyla kurduğu Milli Nizam Partisi 1971’de 12 Mart darbesinin kurbanı oluyor ve kapatılıyordu. 2 yıl yerleştiği İsviçre’den 1972’de gelip Milli Nizam Partisinden arkadaşlarıyla Milli Selamet Partisini kuruyor, 1973 Genel Seçimlerinde milletin meclisine bu kez iktidar ortağı olarak dönüyordu. Kıbrıs Harekatı’nda dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in sağ kolu olan Erbakan daha sonra hükümetten ayrılıyor, 1977’de yeniden bu sefer onu pek çok kez engellemiş olan Demirel’le iktidar ortağı olarak ülke meselelerinde, ülkenin ileri gitmesi söz konusu olduğunda kişisel hırs, nefret ya da intikam duygusunu bir kenara bırakma erdemini gösteriyordu. Ülkenin üzerine 12 Eylül 1980 sabahı çöken sis onun da üzerine çöküyor yine bir darbeyle partisi kapatılıyor ve bir kez daha siyasetten hem de 10 yıl süreyle men ediliyordu. 1987’de yasak referandumla kalkarken bu kez en büyük muhalefeti bir başka üniversite arkadaşı Turgut Özal yapıyordu.

Ancak ne darbeler ne de üniversite arkadaşlarının sürekli karşısına çıkıp haksız engeller dayatması onu geriletmiyor aksine davasına olan inancı her geçen gün daha da büyüyordu. 1991’de Meclise yeniden bu sefer Refah Partisi altında giriyor ama artık muhalefet ya da iktidarın küçük ortağı olmaktansa iktidarın kendisi olmayı hedefliyordu. İşte bu hedefle ev ev, mahalle mahalle örgütlenen, ona o savaş sonrası Almanya’nın dirilişini hatırlatan disiplinli, inançlı ve değerli kadrolarıyla 1995 yılında seçimlerden 1. Parti olarak çıkmayı başarıyordu. Aslında ülkenin gelecek on yıllarına damga vuracak kadroları yetiştiriyor ve onun hareketi artık sıranın kendisine geldiğine inanıyordu. Ama yine olmuyordu, karşısına bu sefer Cumhurbaşkanı olarak çıkan Süleyman Demirel’in çabalarıyla 2. ve 3. Partiler olan Doğru Yol ve Anap iktidar olurken Hoca yine muhalefet sıralarında kalıyordu ama bu sefer milletin ona armağanı olan 158 vekilleydi ve sıranın geleceğine yürekten inanıyordu. Bu azınlık hükümeti ülke tarihinin o güne kadar ki en büyük ekonomik krizine yol açıp, 90’lı yılların kara deliğiyle ülkeyi bırakırken ülke de artık Başbakanlık koltuğunda Necmettin Erbakan oturuyordu. O günlerde gün gelecek bu ülkede her iki kişiden biri Milli Görüşçü olacak derken aslında bugünleri çok önceden işaret ediyordu. 2 yılı bulmasına izin verilmeyen iktidarında ülke ekonomik anlamda canlanıyor Hoca’da uzun zamandır hayalini kurduğu İslam Birliği için çabalıyordu. Ancak ülkede ona karşı olanlar boş durmuyor, bazen partililerin yaptığı aşırılıklar da onların elinde en tehlikeli yılanlara dönüşüp 28 Şubat 1997’de Milli Güvenlik Kurulu toplantısında üstüne salınıyordu. Hoca bir kez daha pes etmiyordu. Medyada tüm kalemler ona yönelmiş, milletin oyuyla gelen seçilmiş diğer partiler demokrasiyi askerin süngüsünün emrine vermiş dahası demokrasinin çıktığı üniversitelerin önderliğinde sivil toplum hep bir ağızdan karşısında asker üniformasıyla yer tutmuştu. Önce dayandı ama bir süre sonra ülkenin böyle gidemeyeceğini darbenin geldiğini gördü ve 3 darbe görmüş bir lider olarak ana sütü kadar hak edilmiş alın teriyle kazanılmış koltuğunu bırakıyordu. Gidiyordu ama kendisi dönemese de 90’ların başında yetiştirdiği, kimilerine göre Milli Görüş’ün Altın Neslinin daha da güçlü döneceğini bilerek gidiyordu. Kaderin cilvesi ordu onun siyasi hayatına bir Şubat akşamı 28 Şubat akşamı kastetmişken, Azrail’den onun dünyadaki süresini tamamladığını bugünün bir gün öncesinde haber veriyordu. Dedim ya doğarken de, yaşarken de, ölürken de nükteleriyle dersler vermeye bayılıyordu. Refah Partisi kapatıldıktan sonra kısa dönemler haricinde siyasette tam anlamıyla bulunamadı. Önce Fazilet Partisi’ni kuran öğrencileri bu parti de kapatılınca ayrılık vaktinin geldiğini ilan ediyor, 2002’de Ak Parti ve Saadet Partisi olarak hareketi, gözü gibi büyüttüğü çocukları ayrı yollara yürüyen kardeşler olarak ortaya çıkıyorlardı. 27 Şubat 2011 günü vefat ettiğinde ülkede gerçekten her iki kişiden biri oyunu bu Milli Görüş doğumlu kardeşlere veriyor ve Hoca akranı olan hiçbir büyük siyasetçinin görmediği bir zaferle yolcu edilen bir Kumandan gibi son yolculuğuna ülkenin Başbakanı, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı’nın kolları üzerinde uğurlanıyordu.

Evet, işte böyle bir yaşam öyküsüydü Hoca’nın öyküsü. Asla vazgeçmeyen, her engel konduğunda eskisinden de daha büyük olmayı başararak geri dönen bir liderin öyküsüydü onun öyküsü. Anadolu’ya onun değerlerine, onun insanının başarabileceklerine olan inancın öyküsüydü onun öyküsü. 2000’li yıllardan sonra onun 60’larda hayalini kurduğu ve TOBB çatısı altında yüceltmeye çalıştığı Anadolu’nun müteşebbis ruhunun başarısını da görerek gidiyordu. Daha tohumken bin bir zorlukla çöllerde su bulunarak yetiştirdiği hareketinin nasıl bir Vaha olduğunu görerek gidiyordu. Bu yüzden onun vefatından sonra onu Osmanlı’nın kuruluşunda dörtnala atlarını süren, kendilerini düşünmeyen ama kendilerinden sonra buralara Osmanlı sancağının çekileceğini bilen akıncılara benzettim. Ve inanıyorum ki o akıncı bugün çekilen bayrakların çok daha ötesini dahi hayal etmişti. İşte bu yüzden birkaç yıldır nispeten gerilediği düşünülen Türkiye’nin bugünkü akıncılarına Hoca’ya bakarak, ona layık olmak hesabıyla silkinme ve dörtnala doğru giden bu ülkenin, bu topraklardan çıkan değerlerin seferini yüceltmeye çağırıyorum. Bu yüzden onu bir kez daha anmaya ve anlamaya çağırıyorum. Bu yüzden onu şükranla ve özlemle anıyorum. Rahat uyu Hocam. Bu ülke sen gibi bu ülkenin sevgisiyle coşmuş, düşünceleriyle, hareketleriyle kimi zaman karşında kimi zaman yanında olmuş şanlı akıncılarını asla mahcup etmeyecek, bu sefer bitmeyecektir.

Bilal ERTUĞRUL

28 Şubat 2012

01:41

Reklamlar

Read Full Post »

SEN GİBİ KARDELENLER OLMASA İNSANLIK ÇOKTAN DONMUŞTU

BE ÇOCUK…

Kardelenleri oldum olası sevmişimdir. Yalnızlığı da, isyanı da, zorluklara katlanabilmeyi de hep onlardan öğrendim ve belki de bu yüzden çok sevdim diyebilirim. Yüce dağların bembeyaz örtülerinde varılmaz kayalıkların el değmemiş köşelerinde gökyüzüne en yakın olmanın getirdiği gururla diklenen başların, insanlara, yere, toprak anaya en uzak olmanın verdiği hüzünle eğilmesi dünyada başka hangi çiçeğe bu kadar yakışır ki! Ve bunu gören bir garip beden nasıl bu çiçeğe aşık olmaz ki.

Kardelen belki de canlılar arasında insana da en yakın olandır. Onlar en zor şartlar altında doğarlar tıpkı insan gibi. Ölümü bile bile doğmak insandan başka en çok kardelenler tarafından içselleştirilmiştir. İkisi de özgürlük için uygun koşul moşul dinlemeden sadece ama sadece özgürlük için topraktan başını çıkarır. Ve insan doğduğunda, kardelen çıktığında bu isyanı sürdüremediği an öleceğini o kadar net hissetmiştir ki. Evet, isyan özgürlüğümdür benim, kardelenlerde aradığım, benim kardelenim de aradığım özgürlüğüm. Tüm dillerde tüm diğer çiçeklerde olduğu gibi bize kardeleni bir kız ismi olarak öğrettiler çünkü bir ressamın tablosunun en güzel yerine yakışacak kadar temiz olmayacağımızı düşündüler. Belki de o insanlar seni, saflığı, temizliği, almadan vermenin üstünlüğünü, kardeşliğini tanıyacak kadar şanslı olmadıkları için böyle bir yanılgıya düştüler. Ama benim tanıdığım en güzel, en temiz, en asi kardelen sensin be çocuk. Seni başka bir çiçek bu kadar güzel anlatabilse onla anlatırdım ama herhalde en iyisi Kardelen be çocuk.

Evet, bu çocuk Veli Şafak’tır. Kardeşten de öte der ya şair anadan, babadan, yardan, eşten, arkadaştan her şeyden ötede olandır Veli Şafak. Onu Kardelene benzetmek geçti içimden. Çünkü bugün biz ve bizden öncekilerin yoğun çabalarıyla kirlettiğimiz bu güzel dünyanın tüm kötülüklerini, çirkinliklerini kapatacak yani tüm beyazlığına rağmen aslında kirden başka bir şey olmayacak karın dahi kapatamayacağı, engel olamayacağı bir güzellik olarak bulunuyor insanlar arasında. Böyle adamlarla tanışmak bile büyük şansken bizler yani eskilerin halen o masada oturanların deyimiyle Masanın Dostları böyle bir adamla hem tanıştık hem de dost olmayı başardık. Bazen ona çok kızdık, çünkü onu yeterince anlayamadık. Biz bazı şeylerin arkasına girmiş kendimize bahaneler üreterek kar tabakalarının altında ömür sürmeye güneşi görmemeye and içmişken o hep bizden bir adım önde gitmeyi başardı. Bazen çok düzenli olmaktan da kızdık sana çocuk ama anlamadığımız izim düzensizliği düzen yaptığımız yerde asıl istisna yine sende kalmıştı. Yine sendin içimizdeki çocuğun hayallerinin peşinde koşan, yere düşüp ilk diz yaralanmalarında biz duraksarken ardına bakmadan yarayı da kanı da görmeden dörtnala, coşkuyla, umutla ama en önemlisi halen bir çocuğun temizliği ve kaybetmediği özgürlüğüyle koşmayı başaran sendin be çocuk.

Biz bir yerlerde, birilerinde yıldızlara kanıp, daha kötüsü onları kendimize güneş yapıp gecelerde kalırken sabah doğacak güneşe doğru sabırla, yavaş yavaş yükselen başınla hayatın anlamına bizden çok önce ulaşanda sendin be çocuk. Yarınlarda bir yerlerde kaybolmamış temizliğinle, karlar her yanı örtse ve bize güneşi görmeyi engellese de o güneşe gidecek yolu açacağını o kadar iyi biliyoruz ki çocuk. Bu yüzden belki de bugünlük gitmelerine ses çıkarmıyoruz, sarılmıyoruz delicesine çünkü biliyoruz sana ve yarınlarda bize bugünden çok daha ihtiyaç duyduğumuz anda getireceğin o inancına inanıyoruz ve biz halen o masada bekliyoruz.

Bundan asırlar önce doğduğun topraklarda Prometheus ateşi tanrılardan çalıyor ve insanlığa armağan ediyordu ve o ateş insanlığın büyümesine, bugünlere gelmesine sebep oluyordu. Ama artık insanlar içinde kendilerini tanrı yerine koyanlar o kadar çoğaldı ki bu ateşin şimdilik, en azından insanlar dönüşene kadar sönmesi gerek ve bu sefer bu görev karın olacak. O gelecek ve bizi önce yücelten sonra değerini bilmediğimizde yokluğa götüren ateşi söndürecek ya. O bizim tüm kötülüklerimizi kapatırken bizi asıl karanlığa gömecek ya işte bu sefer de biz bir kardelen lazım olacak çocuk. İşte içindeki çocuk o kardelen. Yarına umut beslememize neden olan ve yarınki karanlığı aydınlığa haberci saymamıza yol açan Kardelen. Biz bozkırda, kayalıkların kenarlarında, dağların yamaçlarında kısacası sana en yakın olabileceğimiz yerlerde pozisyon aldık bekliyoruz. Önce karla gelecek karanlığı, sonra senle gelecek aydınlığı bekliyoruz. O yolda başın her eğildiğinde o başın yeniden güneşe yönelmesinde ölmek ama kutsal bir ölüm için bekliyoruz.

Senden tek bir şey istiyoruz içindeki çocuğu öldürme ki yarının kardelenleri solmasın ve dünya karanlıklara hapsolmasın. Bu yüzden ona iyi bak. Ve güneş bu toprakları yeniden aydınlatana kadar hoşça kal be çocuk.

Hoşça kal…

Bilal ERTUĞRUL

10 Aralık 2011

19:39

Read Full Post »

BOZKIRDA GÜL GİBİ KAÇ TANE ÇİÇEK ÇIKTI Kİ BİZ KOKUSUNU ALMAYALIM BE HOCA!

Ben dostlarımı ne kalbimle severim ne de aklımla,

Olur ya Kalp durur, Akıl unutur…

Ben dostlarımı ruhumla severim,

Çünkü o ne durur ne de unutur…

Bozkır’a bozkırlığını, yalnızlığını unutturan yegâne çiçeğe, Mevlana’ya atfedilir bu dizeler. Evet, o öyle bir çiçektir ki bozkıra bozkırlığını unutturmuştur. O öyle bir çiçektir ki yegâne dosta ulaşmak için tüm dünyadan da dünyalıktan da vazgeçmiştir. O öyle bir çiçektir ki ben onda ışığı gördüm, o olmasa ne güneşi ne de onu yaradanı görürdüm, onu o göklerde tüm haşmetiyle bulunduranı tanıyamazdım dediği dostu Şems-i Tebrizi için döktüğü gözyaşlarıyla o susuz bozkırı suya doyurmuştur ki o çöl bugün halen senin gibi çiçekler çıkarabilmektedir. Evet, ben bu dünyadaki şanslı insanlardan birisiyim. O çiçeklerden birkaç tanesiyle tanışma arkadaş, dost olma şansım oldu. Utku Yanaroğlu unlardan birisiydi geçen yazılarımızda değindim. Birkaç tane daha var bir kısmına hiç değinemeyeceğim, bir kısmına belki sadece ölmeden önce görürsem söyleyebileceğim. Bir de naçizane benim verdiğim mahlasıyla Hoca var. Ramazan Çınar var. İşte bugün size bu çiçeğin kokusundan bahsetmeye çalışacağım. Ama bir yandan da şunu çok iyi bileceğim: O kokuyu almadan o çiçeği de asla anlayamazsınız. Bu yüzden ey bilenler fırsatınız varken o kokudan doya doya alınız. Günü geldiğinde çok ararsınız.

Ramazan Çınar’la tanışmama vesile Ali Utku Yanaroğlu olmuştu. Üniversite Hazırlık da 2. dönemin başındaydık. Ali Utku Yanaroğlu’nda bir dost bulduk. Ama onun bize başka bir dost daha getireceğini açıkçası o günlerde hiç ummazdık. Ama oldu. O ize öyle bir dost getirdi ki yeri geldi bize kardeşten de öte oldu. Zaten bu dostlar olmasa Başkent bize zor vatan olurdu.

Ramazan Çınar nam-ı diğer Hoca bize Mevlana’dan, Şems’ten dosttan en büyük dosta ulaşma yolundan bir armağandı. Zor günlerde yaşadık, zorunlu günlerde. Acıları bal eylemesini de bildik yeri geldi birbirimiz için bala zehir diyip dost için zehre de daldık. Boyumuzdan büyük hayallerimiz vardı. Olabildiğince onlar için çalıştık. Henüz binayı tamamlamadık ama en azından temeli çok sağlam attık.

Bize gelip onu kötüleyen, ona gidip bizi kötüleyen de az olmadı hani. Ama biz gülü sevmenin dikensiz olmayacağını da biliyorduk ve belki de onlar tıpkı diğer dostlarda olduğu gibi bizim bunu bu kadar küçük yaşlarda nasıl bildiğimiz anlamıyordu. Belki de sırf bu sebepten kınıyorlardı. Ama biz diken olmasa gülü sevemezdik. Çünkü o dikenler olmasa en güzel gül olan dostluğu, dostları asla bulamazdık. Yeri geldi birbirimizin kalbini de kırdık, yeri geldi bülbüllere kanıp gülistan da olduğumuzu da anlamadık. Ama o bülbüllere sevdalanmasaydık o güllerin kalplerini dostluk cilasıyla parlatmakta da ustalaşamazdık. Hem güllerin şahının, insanların var olma sebebinin asırlar sonra çıkan en güzel tohumlarından Mevlana ve Şems’de yaşamamış mıydı bu ayrılıkları? Şems’de gidip ardından gülistanı dağlamamış mıydı? Her gittiğinde yaktığı yüreğin farkında değil miydi? Ama o gitmeler anlayana asla gitme değildi. O gitmeler olmasa, o bülbüllere kanmalar, o yüreklerde yanan kandilleri tutuşturan közler olmasa o Allah aşıkları o kadar yükseğe çıkabilir miydi? İşte biz çıkılamayacağını bildiğimizden dikenleri de o çapkın bülbülleri de çok sevdik. Onlar olmasa birbirimizi bu kadar sevemezdik. Bugünden yarını bu kadar da aydınlık göremezdik. Kuraklıktan sonra gelecek yağmuru, kıtlıktan sonra gelecek bolluğu nasıl görürdük? Biz işte bu yüzden birbirimizi çok sevdik.

Biz tüm denemelerimize, ufaktan alınmalarımıza rağmen gidemedik, zaten bu dostluğa ermiş adamlar olarak gidemezdik. Ey Hoca, Bozkırın ortasında diken çıkmaya korkarken, yabani otlar yetişmeye utanırken, korkmadan, utanmadan çıkan ve yediverenler gibi şahlanan Hoca. Bugün yarının tohumu, yarın bugünün başlattığının sonu. Ama oraya o kadar iyi gidiyoruz ki bir kez daha boyumuzdan büyük işler yapacağımızı o kadar iyi biliyoruz ki. Geceden sonra gelecek güne, güneşe o kadar iyi hazırlandık ki korkmuyoruz. Yılmıyoruz, yolun dikenini sondaki gülü görüp başkasının gülü sevdiği gibi seviyoruz. Bugünlerde ayrılıyoruz. Ne kadar uzak kalırız, ya da uzakta kalabiliriz bilmiyoruz. Ama döneceğimiz güne orada bıraktığımız dostlara kavuşacağımızı çok iyi biliyoruz.

Bu ara sana benden fazla yükleniyorlar. Kısa süreli de olsa bizim gittiğimizi sanıyorlar. Yanılıyorlar bir kez daha ama bu sefer öncekilerden de daha fazla yanılıyorlar. Ben kendi adıma bir gün ruhumdaki, hani o seni, dostları sevmekte yalnız kalbimi de kibirli aklımı da ezen ruhumu, eksik parçasını tamamlamak üzere yola çıktığım ruhumu tamamladığımda döneceğim. Ve döndüğümde seni bulacağımı umacağım. Aslında sadece ummayacağım bu dostluğun kuvvetiyle adımdan da iyi bileceğim. Her dara düştüğümde hatırlayacağım. Dönmek için, sizi bir kez daha bulmak için ben hatalarımdan arınırken, bu ruhu tamamlarken, sizin tertemiz kalacağınızı benimkiyle kıyaslanmayacak hatalarınızı hani o ufak yabani otları, o bozkırdan size yapışıp gelen otları da temizleyip tertemiz bir gülistanda beni bekleyeceğiniz bilerek gidiyorum. Arada kaybettiklerimiz için şimdiden özür diliyorum ama o gülistanı daha da büyütmek, o gülistanla dünyaya yetecek bir kokuya sahip olmak için gidiyorum, bunu anlamanızı beklemiyorum ama anlayacağınızı elbet bir gün anlayacağınızı biliyorum. Bu gidiş Şems’in ilk gidişine benziyor ama ben ikincisini yapmamak için de size söz veriyorum. Hem her zaman ne diyoruz, ne için çalışıyoruz:

Yarın elbet bizim elbet bizimdir;

Gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir…

Doğmamış çocuklarımıza daha iyi bir dünya bırakmak için döneceğim güne kadar…

Hoşça kalın…

Bilal ERTUĞRUL

9 Aralık 2011

23:40

Read Full Post »

Bana Bir Şarkı Söyle…

Hayatım boyunca çok arkadaşım oldu. Kimileri dost oldu, kimileri yolda kaldı. Birilerini biz gömdük birileri bizi gömdü. Birilerini çok sevdik ama gururumuza yenildik ve nitekim birileri de bizi çok sevdi ama onlar da gururlarına yenildi. Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik, öyle bir güne geldik ki bir de baktık yolun sonunu gördük. Dün dedim ki bu yolun sonuna geldiğimiz anda kime veda etmek zor geliyorsa işte onlar 22 yılın armağanıdır diye. Onlar bu kıyının bize emanetleridir diye. Dün bir kardeşimize çok sevdiği bir şiirle seslendik bugün beraber şarkı söyleyelim dedik bir başka kardeşimizle. Yalnızlığımızın kapanmayacak limanlarında bir umut döner mi diye umut etmekten bıkmayacak gönüllere seslenmek istedik. Son bir kez uzaklardan sarılmak istedik. Bana bir şarkı söyle dedik ama Zülfü gibi bencil olmadık. Sen en iyisi mi; Bize Bir Şarkı Söyle…

Dün Ali UTKU Yanaroğlu’nu anlattık bugün oğluşu Cem Korkut’u anlatmaya çalışalım. Aslında anlatmaya çalışacağım demeliyim çünkü bu seride anlatacaklarımın hiç birisini tam olarak anlatacağımı düşünmüyorum. Çünkü hepsinden bir parça size anlatsam 2 parça yanımda götürüyorum. Uzaklaşmak zor oluyor demiştim ya dün; ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş yanında götürdüklerini taşımak zor oluyor aslında. Cem Korkut Malatya’dan, serdarlar diyarından gelirken hayatımıza böyle bir etki bırakacağını, gittiğimiz yere geleceğini nereden bilecektik ki? Ruhunda bir yanda devletteki görev yıllarından kalma ama her haliyle ondan olmadığını belli eden biraz yabancı biraz istisnai bir Devlet Faşizmi diğer yanda doğduğu toprakların, türkülerinin tertemiz kirlenmemiş, emekle yoğrulmuş insanlarını taşıyordun. Bazen uzaklardan gelmiş, bu çağlara ait olmayan bir saflık, temizlik barındırıyordun ama aslında o anlarda en çok sen kendi kafanı yaşıyordun. Uzaklaşmanın, kızmanın hele hele her hangi bir kötü düşüncenin yüzüne ya da arkasından söylenemeyeceği bir paklık barındırıyordun.

İnsanlara öyle bir ayna veriyordun ki insanlar o aynada o evlerinin önünde top koştura ağladığında bir köşeye sıkışıp kalan çocuktan üniversite talebesi oldukları güne kadar kaybettikleri tüm Adamlığı bir Çocukta buluyorlardı. Utandırıyordun onları, anlıyorlardı seni ama anladıkça utanıyorlardı belki de bu yüzden bir kısmı seni sevmiyordu. Seni sevmeyenleri sevmeyecek kadar dahi küçülmüyordun. Yine asil kalıyordun. Onların yapma saraylarında hiç ait olmayacakları bir dünyada kendilerinden olmayan her şeye diz çöktükleri bir alemde kendin olmakla onlara en büyük darbeyi vuruyordun. Aslında sen onlar gibi oyun oynamadığın için hep kazanıyordun. Tertemiz ruhunla bu kavgaları anlamadığından kazandığını da çoğu zaman ben söylüyordum. Çünkü her zaman işin bir yerinde meşaleyi bir şekilde elime veriyordun. Savaşı öyle bir yerde bana veriyordun ki senin için kazanıyorduk. Bizim için kazanıyorduk. Kirlenmemiş kirletilmemiş hep bir yerlerde saklamak istediğim ve ne yazık ki çok uzaklarda bir yerlerde bıraktığım çocukluğum için kazanıyorduk. Bir daha savaşmamaya ant içiyorduk ama yine o çocuğun oyunlarıyla bir yerlerde birilerinin kavgalarını üstleniyorduk. Belki biz de o günlerde onun kafasını yaşamayı seviyorduk.

Hep uzaklardan seviyordun ama oturduğun koltuğu değiştirmeyecek kadar uzaklaşmaktan korkuyordun. Belki sevdiklerinde sen de bir şeyler buluyordun, o çocuğun öldüremediği uzaklara yolculuklarını o aşklarda yaşıyordun. Hatırlar mısın diye başladığın cümlelerin sonunu nasıl getirdiğin pek anlaşılmıyordu çünkü genelde oraya gelene kadar bahsettiğin senenin hesaplamalarıyla kafamızı en edepli tabiriyle halletmeyi başarıyordun. Bir de aynı Ali Utku Yanaroğlu gibi Google’ı dünyanın en önemli şirketi sanıyordun. Hele YouTube’u aldıktan sonra ikinize kattıklarını düşündüğümde ben de size içten içe hak veriyordum. Ama özellikle 1980 sonrası Mersin temalı sohbetlerinizde yanınızda olmayacağım için de açıkça söyleyeyim kendimi çok şanslı hissediyorum.

Hem Zülfü Livaneli gibi bir sosyalisti, hem Özal gibi bir liberali aynı anda hem de aynı konuda sevmeyi başarıyor haritada yön olmaktansa pusula olmayı tercih ediyordun. Bu anlarda da küçükken hem doktor hem mühendis hem de avukat olmayı başarmış bana yine çocukluğumu hatırlatıyordun. Ama sen bizden farklıydın. Sen o çocuğu öldürmeden, devir ne olursa olsun, insanlar ne kadar kirlenirse kirlensin, ne kadar üçkağıtçı olurlarsa olsunlar o çocuğa sahip çıkarak yaşamanın ve hep çocuk kalarak aslında Adam olunduğunun en iyi bize de tüm insanlığa da kanıtlıyordun. Günün birinde seni de bana sorarlarsa bana 4 kelimeyle Çocuk, Adam, Türkü, bir de Ab-ı Hayat derim. İlk üçünü az çok anlattım. Ab-ı Hayat’ı da bırak seni tanıyanlar anlasın. Bırak onu da senin kafanı yaşayanlar anlasın bir kez olsun seni tanımanın da ne kadar büyük bir şeref olduğu tanıyan tanımayan herkesin kalbine sokulsun. Sen bize bir şarkı söylüyordun ve içine hüzünlerin olmadığı mutlulukları, büyüklerin olmadığı çocukları yaşatıyordun. Sen o şarkıyı söylemeye devam et, hiç kimse dinlemese de uzaklarda çok uzaklarda benim dinlediğimi unutma. Ve o çocuğu da benim için yaşat benim yaşatamadığımı anlat bana. Bir daha hiç duymayacak olsam da; Bana Bir Şarkı Söyle, İçinde Dostlar Olsun…

Bilal ERTUĞRUL

28 Kasım 2011

17:28

Read Full Post »

Bizim de Yaşadığımız Hayattır Kardeşim…

Bizim de yaşadığımız hayattır kardeşim. Biz de nefes alıp vermekte, sebepli sebepsiz sevmekteyiz. Biz de hayaller kurarız. Ve biz de yeri geldiğinde el değmemiş hatalarımızda yüzeriz. Bu yazıda seni anlatıyorum. Adını da veriyorum. Adın Ali Utku Yanaroğlu. Ali’yi herkes biliyor ama Utku’yu kolay kolay anlamıyorlar işte. Ya da sen anlatamıyorsun be kardeşim.  Yazdın mı Utku’yu googladın mı pek çok şey de yaptığın gibi bilmiyorum. Ama ben yaptım. Karşıma birçok emek harcanıp, tehlikelerle tehditlerle yüzleştikten sonra ulaşılan zafer geldi. Bilmiyorum belki başka anlamları da vardır ama bana seni en çok bu anlattı be kardeşim.

Bugün seni anlatmak istedim be kardeşim. Seni sana ve seni tanıdıklarını zanneden ya da yoklama sırlarında görenlere anlatmak istedim. Bak ben de diğerleri gibi senin üzerinden prim yaptım. Ama bunu senin için yaptım. Dertlendiğinde al oku diye yaptım. Günün birinde çok uzaklarda olsam da beni anman için yaptım belki de.

Evet sen; Ali Utku Yanaroğlu. Bir masum yüreği anlatmak haddime değil ama çalışıyorum işte. Sen sağlam bir yürekle dostluğa ulaşmak için çabalarken en yakınındakilere bile kendini anlatmakta zorlanıyorsun. Çünkü hani sen de dersin ya başka bir şeyin kafasını yaşıyorsun. Amaçların var o amaçlarla yaşıyorsun. Bazen yoklukta varlık arıyorsun ya; ya da hani o kitaplarda kendini kaybediyorsun ya belki de en çok o anlarda kendi kafanı yaşıyorsun. Arada yalanda söylüyorsun küçük kavgalardan haz alıyorsun ama sonunda dur bir dakika ne yaptım da diyebiliyorsun. Anadolu’yu hani bu birilerinin hiç anlamayacağını iddia ettiğim Anadolu’yu yüreğinde taşıyorsun. Bana en çok burada yaklaşıyorsun bundan vazgeçilmez oluyorsun. Aldanıyorsun, aldatıyorsun bazen az konuşurken sloganlara yükleniyorsun. O sloganlar da seni sana anlatıyor demedi deme bana. Ha arada maceralarda arıyorsun. O kahvenin köşe başında kendi locanda yaşarken bazen dışarıdan da çok korkuyorsun.

Arada seviyorsun ama belki benim gibi hayallerinden dolayı sevdanı da yaşayamıyorsun. Unutmuyorsun zamanını bekliyorsun. Ama sebepsiz kaçışlara girmiyorsun. İşte burada benden ayrılıyorsun. Bu ülke için insanları için yaşıyorsun. Yada yaşamaya çalışıyorsun. Başbakanı çok seviyorsun arada sevdiğinden de olsa kızıyorsun. Dostlar arıyorsun bazen buluyorsun ama ne kadar anlaşılıyorsun. Amaçlarına yürüyorsun demedi deme, bazen hayata geç kaldığını düşünüyorsun ama emin ol sen de bu hayatı iyi yaşıyorsun. Çok okuyor çok anlamaya çalışıyor ama bazen gereğinden çok azını anlatıyorsun. Ha bir de hiç yazmıyorsun ya belki de en çok bundan kaybediyorsun.

Hayallerine sahip çık, Anadolu’na o tertemiz yanına sahip çık bırakma onu. Seni niye sevemediklerini anlamayanlar anlayana kadar hatta ölene kadar bırakma. Kitaplarına sarıl anlatamadığında bir de günlük tutmaya başla kanımca. Hani dedim ya kahveden zaman kalırsa. Ha bu arada yeni bir işe başla ama sırf başlamış olmak için değil. Başkalarında anlamayacakları şeyleri anlatmak için değil. Kendin için, doğru yer ve zamanda. Bir de başucu kitaplarına daha düzgün davran onların avukatı olarak da beni hatırla. Yerlere saçılan peçetelerle alıp veremediğin neyse onu da bırak. Emin ol bir baltaya sap olduğunu zannedenlerin toplamının sap olamayacağı baltalar bile seni bekleyecek. Ama amacın sap olmak olmasın onu başkalarına bırak, amacın birilerine olmadığın gibi görünmek de olmasın. Zaten öyle görünen o kadar adamdan bozma sap var ki. O yüzden sen sadece kendin ol, yine Ereğli’nin il olacağı zamanlara kur saatini ve uzakta kalan sahil kasabası arkadaşlarıyla paylaşılamamış masaları gör rüyalarında. Ama bunlar seni sen yaptıkça sana kazandıracaktır da bunu da unutma.

İnsanı sırf insan olduğu için sevmeye devam et, adı sanı ne olursa olsun ön eklerde takılı kalan gözlükler de yaşamış insanlara inat ve hani şu Kaf Dağı’nda o dağa çıkması mümkün olmayacak karaktersizlerle oturup aşağıda olduğunu görmeye çalışan ama göremeyip sadece buna inananlara inat ne kadar yukarda olduğunu anlatma onlara. Biraz da şu günahsız modundan ayrıl kanımca. Sonra ilk taşı sen atıyorsun. Sıratı biz yaşıyoruz. Zaten bir daha sana taş atan olursa sen gül atarsın kanımca.

Neyse bildiğiniz gibi ben yakın bir zamanda uzun bir yolculuğa çıkıyorum. Başı da sonu da belli değil ama içimden bir ses veda etmem gerektiğini söyledi dün gece. Sonra açtım dinledim. Bizim de yaşadığımız hayattır kardeşim dedim. Aklıma sen geldin önce senle başladım. Yıllar sonra seni bana birkaç kelimeyle sorarlarsa adam, dümen, mavra ve utku diyeceğim. İşte o gün bahsettiğim Utku’nun çekilen çilelerden sonra büyümüş ve amaçlarına ulaşmış Utku olması dileğiyle. Kimileri öyle görmese de, kimileri öyle saymasa da, hatta birileri anlamayıp adamdan saymasa da; Bizim de yaşadığımız hayattır be kardeşim…

Bilal ERTUĞRUL

27 Kasım 2011

20:14

 

Read Full Post »