Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘ecevit’

SUSKUNLAR – 2…

KAÇMAK İSTERSİN GEÇMİŞTEN, SONRA ANLARSIN KAÇAMAYACAĞINI; SUSARSIN…

AMA NE KADAR SUSARSAN SUS, BİLİRSİN ASLINDA KAÇINILMAZ SONU;  BİR GÜN KONUŞACAKSIN…

Bu serinin ilk yazısında dizi hakkında genel bir bilgilendirme yapmıştım. Şimdi bana göre neden başarılı olduğu ve şu kısa süreli öyküsünden çıkarılabilecek derslere değineceğim.

Kanımca dizinin başarısındaki dışsal faktörlerin en önemlilerinden birisi zamanlaması oldu. Dizi için şans, acıları yaşamış çocuklar ve ülkemiz için talihsizlik ve utançtan öteye izahı olmayan Pozantı Islah Evi olaylarının hemen ardından yayına giren dizide neredeyse Şubat ayı boyunca gazetelerde gördüğümüz o acı, acı olduğu kadar utanç dolu ve açıkçası ülke olarak bizim utancımızdan başka kimsenin utancı olmayan olaylardan hemen sonra yayına girince ülke olarak iç muhasebe ve içsel utancımızla yüzleşmemize de neden oldu. İşte bu içsel kavga dizinin bu kadar başarılı olmasında sanırım en önemli etkenlerin başında geliyor. O çocuklara yapılanlar için aslında hepimiz utanç duyuyoruz ve en azından dizide bu çocukların öcünün alındığını görmek bir nevi vicdani rahatlama sağlıyor. Evet, açıkça söylüyorum ülke olarak göz yumduğumuz bir utançtan bir diziyle intikam alıyoruz. Ama günü geldiğinde bu utançla yüzleşmek zorunda kalacağımızı bile bile bizde normal hayatta susuyoruz. O yüzden de hepimiz aslında bu dizide oynuyoruz ve oynadığımız diziyi izliyoruz. Çünkü yaptığımız işi merak ediyoruz. Ve onu ancak Televizyon ekranlarındaki bu dizide görebiliyoruz. Ancak bu olaylar olmasaydı da böyle uzun süredir görmezden gelinen bir soruna eğilme cesareti gösteren senaristleri tebrik ediyorum. Bu olaylarla da birleşince toplum olarak yüzümüze öyle bir ayna tuttular ki artık biliyoruz bir gün bugün susturduklarımız, susmak zorunda bıraktıklarımız konuşacak ve açıkça biraz o günden de korkuyoruz.

Dizinin başarısındaki toplumsal faktörlerden bir diğeri ise toplumda yavaş yavaş oluşmaya başlayan hapishane kültürüdür. Günümüz Türk toplumunun iki temel unsuru olarak ele alınabilecek milli ve dini kimliğin içerisinde ne yazık ki hapishane kültürü yoktu. Göçebe Türk kavimlerinde cezalar anında infaz ya da obadan dışlanma olarak verilir yani suçlunun suçsuzluğu üzerine bir ihtimal düşünülmezdi. Aynı şekilde İslamiyet’in yüksek adalet anlayışına rağmen ortaya çıktığı dönemlerde hapishane kültürünün yerine kısasa kısasla anlık cezalandırmalar yaygındı. Hal böyle olunca toplumsal olarak Batı’da bazı ülkelerin sahip olduğu hapishane kültürüne sahip değildik. Peki, nedir bu kültür? Bu kültür hapse giren herkesin suçlu olmadığı, hapisten çıkan kişilerin toplumdan dışlanma yerine topluma kazandırılma önceliği olduğu, ayrıca hapishanede en aşağılık suçlar işleyenler dahil olmak üzere herkesin temel insan haklarına uygun biçimde cezasını çekmesinin sağlanması olarak tanımlanabilir. Ülkemizde tutuklu ya da hükümlü hapse giren herkes toplumdan dışlanır, herkes KÖTÜ ve SUÇLU kabul edilirdi. Çocuklara babalarının hapiste olduğu, babanın suçu ne olursa olsun söylenmezdi. Kısacası hapse düşmek bu toplumda diri diri gömülmekti. Ancak zamanla bu algı değişti. Önceleri baklava çalan, taş atan çocuklar üzerinden son dönemde ise uzun süren tutukluluk halleri sebebiyle insanlar hapiste yatmanın bazen sadece kanunların aksaklığından kaynaklandığı, orada yatanın da en az kendileri kadar temiz olduğunu anladı. Bu bakımdan dizinin beslendiği kaynaklar arasında yer alan hapishane kültürünün oluşmasına dizinin aynı zamanda olumlu katkı yaptığını da belirtmek gerekiyor.

Dizinin başarılı olma sebeplerinden bir diğeri kanımca bugünkü Türkiye toplumunun iki temel özelliği olan Adalete Güvenmeme ve Kindar Bir Nesil oluşumuz. Evet, Ezel, Kuzey Güney gibi dizilerde de hep adalete güven yoktu ve toplum bunları içselleştirdi. Sırf bu diziler üzerinden oluşan kamuoylarından bile bugün Türkiye’de insanların adalete güvenmediğini, adaletin artık ağır aksak değil tamamıyla işlevsiz olduğunu görmekteyiz. En azından toplum olarak buna inanmaktayız. Adaletin olmadığına inandığımız an kendi öcümüzü kendimiz alma hakkını kendimizde buluyoruz. Ve işte o an Kindar Bir Nesil oluyoruz. Ben içinde bulunduğum nesle bakınca bunu çok iyi görüyorum. Eğer bu ülkede yasalar ve onların uygulanması değişmezse çok da uzak olmayan zamanlarda adaleti kendi ellerimizle sağlamaya çalışacağız ve belki de bu ülkeyi karanlık yıllara sokacağız. Sırf bu tehditten dolayı bile acilen bu ülkede yeni bir anayasa ve evrensel uygulamalarla adalete güven tesis edilmelidir.

Dizinin tutmasında pas geçemeyeceğim bir diğer faktörde yukarda saydığım tüm etmenleri içeren Prison Break adlı dizinin geçtiğimiz yıllarda benim yaşıtım olan grupta bıraktığı etkidir. Bu dizide de yine bir hapishane öyküsü ama farklı boyutlarla ele alınmıştı. Benim kuşağımda oluşmaya başlayan hapishaneden kahramanlar da çıkar ve insan kendi adaletini kendisi sağlayabilir (her ne kadar tehlikeli bir inanış olsa da) düşüncelerinin temelini oluşturan bu dizi konu olarak farklı olsa da yine bir grup mahkumun hesaplaşmasını içerdiğinden bilinçaltımızdan bir Prison Break etkisi getiriyor.

Ve geldik kanımca dizinin en büyük başarısı ve en büyük kaynağına: Herkesin silmek istediği anlara… Evet, kanımca herkesin geçmişinden silmek istediği keşke olmasaydı dediği anları mevcuttur. Buna ilişkin bir anımı ilkyazının başında aktarmıştım. İşte bu dizi bize bu anılarımızı hatırlattı. Ancak aynı şekilde ne kadar kaçarsak kaçalım, suçumuz olsa da olmasa da bir utancımız ya da hayıflanmamız varsa o anlardan, o insanlardan kaçamayacağımızı gösterdi. Bu dizi bundan dolayı çok izlendi. İnsanlar o çocuklarla aynı olayları yaşamasalar da kendilerine soru sormaya başladılar. Acaba şurada şunu yapmasaydım ya da şu kalbi kırmasaydım dediler. Ecevit’in gidişiyle yok olan Ahu onun asıl gidiş sebebini öğrendiğinde nasıl ona acıdıysa bizler de zamanında çok üzüldüğümüz gidişleri hatırladık. Acaba o gidenler de böyle sebeplere sahip miydi diye düşündük. Ve sinemanın en basit kuralı işte burada devreye girdi: Bir şey yapıyorsan ya komedi ve korku yapıp hiç düşündürme, ya da dram, trajedi vb. bir realite ortaya koyup onları bir an olsun düşünmekten vazgeçirme. İşte bu dizi ikinci yöntemi kullanarak, hepimizin kendinden bir parça, bir hesaplaşma bulabileceği bir yöntem kullandı. Ve görüldüğü kadarıyla da şimdilik başardı. Nasıl Ezel de sevgiliyi öldüremeyeceğimizi anladıysak, sanırım bu dizide de susarak asla kaçamayacağımızı anlayacağız. Sanırım bu dizinin sonunda da şöyle anlatacağız haleti ruhiyemizi:

KAÇMAK İSTERSİN GEÇMİŞTEN, SONRA ANLARSIN KAÇAMAYACAĞINI; SUSARSIN… AMA NE KADAR SUSARSAN SUS, BİLİRSİN ASLINDA KAÇINILMAZ SONU;  BİR GÜN KONUŞACAKSIN…

Bilal ERTUĞRUL

23 Mart 2012

15:43

Read Full Post »

SUSKUNLAR – 1…

KAÇMAK İSTERSİN GEÇMİŞTEN, SONRA ANLARSIN KAÇAMAYACAĞINI; SUSARSIN…

AMA NE KADAR SUSARSAN SUS, BİLİRSİN ASLINDA KAÇINILMAZ SONU;  BİR GÜN KONUŞACAKSIN…

Bir gün bir büyüğümle sohbet ederken sormuştu bana; “Ey çocuk! İnsan ne zaman ölmek ister bilir misin?” ve çok bekletmeden cevabını kendisi vermişti; “Dünün yarından uzun olduğuna inandığı, geçmişin yükünü tüm geleceğine rağmen taşıyamayacağını hissettiği zaman…” demişti. Bunun üzerine günlerce düşünmüştüm. Nasıl olur da her doğan güneşten umutlanan ademoğlu gün gelir umudunu kaybeder de geçmişin yükü altında ezilir diye. Sonra büyüdükçe anladım. Herkesin geçmişinde hiç olmasaydı, yaşanmasaydı dediği anıları vardı. Ve istisnasız herkes kendi hatası olsun ya da olmasın bazı yaşanmışlıklardan ötürü suskun. Herkesin anlatamadığı bir şeyler var. Öyle anlatılmayacak şeyler de değil üstelik bir kısmı. Ama dedim ya hatası olsun olmasın, ayıbı olsun olmasın, herkesin içine attığı, unutmaya çalıştığı ama aslında hiç unutamayacağı şeyler var.

Son günlerde ülkemizde özellikle benim yaş grubumda olanlarda bir SUSKUNLAR modası var. Ne zaman nete girsem sosyal medyanın her parçasında bu diziden bahsediliyor. Eminim insanlar sokaklarda da bu diziyi konuşuyor ve bir moda almış başını gidiyor. Peki neden izleniyor bu dizi, ne buldu insanlar bu 4 arkadaşın hikayesinde dün bunun üzerine biraz düşündüm ve bu yazıyı kaleme almaya karar verdim.

Öncelikle kısaca dizi hakkında herkesin bilgisinin olmayabileceğini düşünerek dizinin şimdilik hikayesinden bahsedeyim. Bundan yaklaşık 2 ay önce geçtiğimiz 2 yıl ülkeyi kasıp kavuran Ezel fırtınasının senaristlerinin yeni bir dizi üzerinde çalıştıklarına dair haberler çıkmıştı. Evet, Ezel dizisinin de senaristlerinden olan Pınar Bulut’un kaleminden çıkmış bir çalışma Suskunlar. Ezel dizisinde Monte Kristo Kontu’ndan, bu dizide de Sleepers adlı filmden etkilendiğini, bunların serbest çalışmalarını yaptığını söylemekten geri kalmamış röportajlarında. Bu da dizinin çıktığı kalemin inandırıcılık ve açıklık konusunda ne kadar güven içinde olduğunu gösteriyor. 4 çocuğun yaptıkları ufak bir yaramazlıkla adam yaralama yüzünden ıslahevine düşmeleri, burada yaşadıkları olaylar üzerine kurulmuş flash backlerle başladı dizi. Bu 4 arkadaştan birisi yıllar sonra bir tesadüf sonucu ıslahevinde kendilerine cehennemi yaşatan gruptan birisiyle karşılaşır. Onu öldürmek ister ama yapamayınca canından olur. İşte bu ölüm diğer 3 arkadaşın ve onların hapis dışında her zaman yanlarında olmuş kız arkadaşları Ahu’nun intikam için bir araya gelmelerinin de anahtarı olacaktır. Bu ana kadar susan, o günler hiç yaşanmamış gibi yapan arkadaşlar yavaş yavaş geçmişle yüzleşecek dahası artık susmayacaklardır. Dizinin ilk 4 bölümünden çıkarılan hikaye şimdilik bu. Ama henüz bu 4 bölümle dizi tam bir efsane olmaya doğru gidiyor. Peki, neden bu dizi tutuyor ve bu modadan çıkarılacak dersler neler. Şimdi isterseniz birazda bunlar üzerinde duralım.

Öncelikle dizinin tutmasında dizinin yapımcı, yönetmen, oyuncu kadrosu ve senaryosuna yönelik yiğidin hakkını teslim etme bölümüyle başlayalım. Öncelikle dizinin senaryosuna yukarıda hafiften değindiğim için oradan başlayalım. Pınar Bulut’un Ezel sonrası ortaya çıkardığı iş şu an için mükemmel. Gerek Ezel de gerekse de bu dizide yapılan flash backler Türk televizyonlarındaki yerli diziler için bir ilk olma özelliği taşıyor. Ayrıca bu flash backlerin doğru zamanda izleyiciyi sıkmadan kullanıldığını da pek çok eleştirmen belirtiyor. Senaryo için her ne kadar bir filmden esinlenmiş olsa ve bunu açıklamış olsa da Pınar Bulut yapımları için çalıntı vb. bu sözleri çok duyacağız anlaşılan. Sanırım burada en önemli sorun bizde pek de özgün yapıt olmadığından her şeyin tamamıyla orijinal olmasını isteme gibi kötü bir alışkanlık olmasından kaynaklanıyor. Hiçbir senaryo hayatın dışından gelmez. Ve yazarlar her zaman okudukları bir kitaptan, izledikleri bir filmden etkilenirler. Bu bakımdan günümüz dünyasında esinlenmeleri hırsızlık diye adlandırmak kanımca abesle iştigalden öteye gitmez.

Dizinin yönetmenliğini daha çok reklam ve klip yönetmeni olarak tanınan Umur Turagay yapıyor. Yaptığı çalışmalarla pek çok marka için vazgeçilmez olan yönetmenin reklam ve klip deneyimi özellikle kesit çekimler olan flash backlerdeki ustalıkta da ortaya çıkıyor. Dizinin ilk bölümüyle ilgili bazı bilgiler de neden çalışmanın başarılı olduğunu açıklamaya yardımcı olacak cinsten. Dizinin yapım şirketi piyasanın en güçlü şirketlerinden TİMS Production. Dizi için 4 ay platform hazırlık çalışması yapılmış ve ilk bölüm tam 22 günde çekilmiş. Bu rakamlar diziye verilen emeğin sadece kısa birer kesiti. Ayrıca dizinin ilk bölümünde görüntü yönetmenliğini bu alanda dünya çapında üne sahip olan Yon Thomas’ın yapması da dikkat çeken bir ayrıntı.

Son olarak dizinin başarısındaki içsel sebeplerden oyunculara değinmek istiyorum. Başrol oyuncuları olarak öne çıkan Murat Yıldırım (Ecevit), Aslı Enver (Ahu), Sarp Akkaya (Bilal) izleyicinin hafızasına kazınmış belirli karakterler düşünüldüğünde ciddi bir sınav veriyorlar. Daha önce Tuba Büyüküstün’le oynadığı Asi dizisinde uzun süre ekranlarda boy gösteren Murat Yıldırım sanırım bu dizide ilk 4 haftada yeni bir ad kazandı. Artık insanlar onu Ecevit (Şerif) olarak tanıyor ve bu da onun başarısını, rolü taşıdığını gösteriyor. Tefo rolüyle Ezel ekibinden diziye transfer olan Sarp Akkaya’nın Tefo’yu unutturması kolay olmayacak. Ama izleyicinin karşısına yine benzer bir karakterle çıkması onun işini kolaylaştırırken, dizinin sürekli Ezel’le anılması açısından işleri zorlaştırıyor. Bu üçlü arasında işi en zor olan kanımca Aslı Enver. Çünkü gerek dizinin erkek ağırlıklı oyuncu kadrosunun yanında güçlü bir kadın oyuncunun boşluğunu dolduracak tek role sahip olması, gerekse de izleyicinin onu uzun süre Kavak Yelleri’yle anacak olması onun karakter oyunculuğunda ve dizinin uzun vadeli başarısında kritik önemde olacak. Şu ana kadar ben beğensem de bazıları halen onu yetersiz görmekteler. Eğer o bazılarını azaltamazsa yakın zamanda dizi ekibine tıpkı Kuzey Güney’de olduğu gibi bir kadın oyuncu güçlendirmesi yapılabilir.

Dizinin içsel başarı faktörleri, kurgusu üzerine yazdığım bu yazının devamında dizinin başarısındaki dışsal faktörlere değineceğim.

Bilal ERTUĞRUL

23 Mart 2012

07:37

Read Full Post »

28 ŞUBAT…

BİR ÜLKENİN KAYIP YILLARI – 3…

YA YANINDAYDINIZ YA DA SES ÇIKARTMADINIZ AMA EMİN OLUN BU ÜLKEDEKİ HİÇ KİMSE GİBİ KARŞI DURMADINIZ: 28 ŞUBAT…

28 Şubat 1997 günü akşama doğru başlayan tarihin en önemli Milli Güvenlik Kurulları’ndan birisi ne yazık ki sonuçları bakımından hiç de iyi olmayacaktı. İsterseniz önce bu günden önceki son olaylara değinip bu meşhur kararların ne olduğu ve sonrasında neler yaşandığına dair açıklamalarda bulunalım. 1997 yılının Ocak ayı geldiğinde Necmettin Erbakan Başbakanlık da 8. ayını geçiriyordu. Ama basın ve sivil toplumun belli kesimleri tarafından yapılan darbe çığırtkanlığı zirveye ulaşmıştı. Dahası Refah Partisi’nden gelen bazı açıklamalar da onların ekmeğine yağ sürüyordu. İşte bu süreçte 28 Şubat’ın geldiğini haber veren birkaç önemli olay oldu. 22 Ocak’ta Gölcük’te toplanan üst düzey generaller açıkça iktidardaki İrtica’yı tartıştıklarını söylediler. Ocak sonunda Sincan’da yapılan Kudüs gecesinden sonra 4 Şubat’ta Sincan’da tanklar yürütüldü. Ve son olarak bu olaydan birkaç gün sonra Cumhurbaşkanı Demirel Erbakan’a birkaç mektup gönderdi ve açıkça askerlerin müdahalesini, İrtica gerekçelerini ve dolaylı da olsa istifasını isteyen açıklamalarda bulundu.

Tüm bunlara rağmen Hoca’nın süreçteki en büyük hataları da işte bu döneme rast geldi. Öncelikle Ordu’nun yetki sahasının dışına taştığını, uyarılması ve Sincan’da tank yürüten kumandanın istifasını isteyen kurmayları başta olmak üzere muhafazakar kesime; “Bunlar Amerika ve İsrail işi, bizim kumandanlarımızın bir yanlışı olmaz.” diyordu. Halbuki, gerçek onun düşündüğünden çok farklıydı. Bugüne kadar bu süreçle ilgili açık ya da gizli bir Amerikan ya da Yahudi parmağı bulunamadı. Aksine Hoca’nın akıllı çocuklar, bizdendir onlar dediği o dönemki Ordu’nun üst düzey komutanları bugün dahi Refah Partisi ülkeye terörden daha büyük bir tehditti demekte ve Hoca’nın onlara gösterdiği sebatın yanlışlığını ispatlamaktadırlar. Evet, 12 Eylül ve önceki darbelerde 1960’da İngilizlerin, 1980’de Amerikalıların parmağı olduğuna dair bugün deliller mevcut ama 28 Şubat’ta olan bu ülkede kendilerine göre tartışılmaz olan ve herkesin benimsemek zorunda olduğu değerlerin benimsenmediğini gören Ordu merkezli, kendisini Cumhuriyetin yegane sahibi sayan bir kitlenin güç gösterisinden başka bir şey değildi. Ve Hoca daha Ocak ayında ne oluyor deseydi, kanımca bu olaylar 28 Şubat’a gitmezdi.

İşte bu şartlar altında asker Hoca’dan da karşılık almayınca 28 Şubat MGK’sına çok kapsamlı ve yoğun bir İrtica raporu ve önlem setiyle gelmişti. Hoca ve arkadaşlarının yüzüne açıkça İrticacı dedikleri, ülkeye en büyük tehdidi oluşturduklarını söyleyen askerler bir de bildiri hazırlamışlardı. İşte meşhur 28 Şubat o toplantı da yaşananlar ve 406 Sayılı “rejim aleyhtarı irticai faaliyetlere karşı alınması gereken tedbirler” başlıklı 18 maddelik aşağıdaki kararların üzerinden yapılmış olan, sivil iradeye, seçilmiş iktidara karşı yapılmış bir post-modern darbedir. Bunun doğrudan darbeye uzanmamasının yegane sebebi de kanımca askerlerin bir şekilde isteklerinin yerine getirileceğine Cumhurbaşkanı Demirel tarafından ikna edilmesi olmuştur.

406 Sayılı Kararın Maddeleri:

1-Anayasamızda Cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer alan ve yine anayasanın 4’üncü maddesi ile teminat altına alınan laiklik ilkesi büyük bir titizlik ve hassasiyetle korunmalı, bunun korunması için mevcut yasalar hiçbir ayrım gözetmeksizin uygulanmalı, mevcut yasalar uygulamada yetersiz görülüyorsa yeni düzenlemeler yapılmalıdır.

2-Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, vakıf ve okullar, devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereği Millî Eğitim Bakanlığı’na devri sağlanmalıdır.

3-Genç nesillerin körpe dimağlarının öncelikle Cumhuriyet, Atatürk, vatan ve millet sevgisi, Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarma ülkü ve amacı doğrultusunda bilinçlendirilmesi ve çeşitli mihrakların etkisinden korunması bakımından:

a-8 yıllık kesintisiz eğitim, tüm yurtta uygulamaya konulmalı.

b-Temel eğitimi almış çocukların, ailelerinin isteğine bağlı olarak, devam edebileceği Kuran kurslarının Millî Eğitim Bakanlığı sorumluluğu ve kontrolünde faaliyet göstermeleri için gerekli idari ve yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

4-Cumhuriyet rejimine ve Atatürk ilke ve inkılaplarına sadık, aydın din adamları yetiştirmekle yükümlü, milli eğitim kuruluşlarımız, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun özüne uygun ihtiyaç düzeyinde tutulmalıdır.

5-Yurdun çeşitli yerlerinde yapılan dini tesisler belli çevrelere mesaj vermek amacıyla gündemde tutularak siyasi istismar konusu yapılmamalı, bu tesislere ihtiyaç varsa, bunlar Diyanet İşleri Başkanlığı’nca incelenerek mahalli yönetimler ve ilgili makamlar arasında koordine edilerek gerçekleştirilmelidir.

6-Mevcudiyetleri 677 sayılı yasa ile men edilmiş tarikatların ve bu kanunda belirtilen tüm unsurların faaliyetlerine son verilmeli, toplumun demokratik, siyasi ve sosyal hukuk düzeninin zedelenmesi önlenmelidir.

7-İrticai faaliyetleri nedeniyle Yüksek Askerî Şûra kararları ile Türk Silahlı Kuvvetleri’nden (TSK) ilişkileri kesilen personel konusu istismar edilerek TSK’yi dine karşıymış gibi göstermeye çalışan bazı medya gruplarının silahlı kuvvetler ve mensupları aleyhindeki yayınları kontrol altına alınmalıdır.

8- İrticai faaliyetleri, disiplinsizlikleri veya yasadışı örgütlerle irtibatları nedeniyle TSK’dan ilişkileri kesilen personelin diğer kamu kurum ve kuruluşlarında istihdamı ile teşvik unsuruna imkan verilmemelidir.

9- TSK’ya aşırı dinci kesimden sızmaları önlemek için mevcut mevzuat çerçevesinde alınan tedbirler; diğer kamu kurum ve kuruluşları, özellikle üniversite ve diğer eğitim kurumları ile bürokrasinin her kademesinde ve yargı kuruluşlarında da uygulanmalıdır.

10-Bu maddenin tam metnini Türkiye’nin uluslararası ilişkilerini ilgilendirdiği gerekçesiyle yayınlanmadı. Ancak Erbakan’ın iktidardayken kurmaya çalıştığı İslam ülkeleriyle dostluk ve ABD, İsrail gibi ülkelere karşı söylemine, İran’la kurulan ilişkilere atıf yapmaktadır.

11-Aşırı dinci kesimin Türkiye’de mezhep ayrılıklarını körüklemek suretiyle toplumda kutuplaşmalara neden olacak ve dolayısıyla milletimizin düşmanca kamplara ayrılmasına yol açacak çok tehlikeli faaliyetler yasal ve idari yollarla mutlaka önlenmelidir.

12-T.C. Anayasası, Siyasi Partiler Yasası, Türk Ceza Yasası ve bilhassa Belediyeler Yasası’na aykırı olarak sergilenen olayların sorumluları hakkında gerekli yasal ve idari işlemler kısa zamanda sonuçlandırılmalı ve bu tür olayların tekrarlanmaması için her kademede kesin önlemler alınmalıdır.

13-Kıyafetle ilgili kanuna aykırı olarak ortaya çıkan ve Türkiye’yi çağdışı bir görünüme yöneltecek uygulamalara mani olunmalı, bu konudaki kanun ve Anayasa Mahkemesi kararları taviz verilmeden öncelikle ve özellikle kamu kurum ve kuruluşlarında titizlikle uygulanmalıdır.

14-Çeşitli nedenlerle verilen, kısa ve uzun namlulu silahlara ait ruhsat işlemleri polis ve jandarma bölgeleri esas alınarak yeniden düzenlenmeli, bu konuda kısıtlamalar getirilmeli, özellikle pompalı tüfeklere olan talep dikkatle değerlendirilmelidir.

15-Kurban derilerinin, mali kaynak sağlamayı amaçlayan ve denetimden uzak rejim aleyhtarı örgüt ve kuruluşlar tarafından toplanmasına mani olunmalı, kanunla verilmiş yetki dışında kurban derisi toplattırılmamalıdır.

16-Özel üniforma giydirilmiş korumalar ve buna neden olan sorumlular hakkında yasal işlemler ivedilikle sonuçlandırılmalı ve bu tür yasadışı uygulamaların ulaşabileceği vahim boyutlar dikkate alınarak, yasa ile öngörülmemiş bütün özel korumalar kaldırılmalıdır.

17-Ülke sorunlarının çözümünü “Millet kavramı yerine ümmet kavramı” bazında ele alarak sonuçlandırmayı amaçlayan ve bölücü terör örgütüne de aynı bazda yaklaşarak onları cesaretlendiren girişimler yasal ve idari yollardan önlenmelidir.

18-Büyük Kurtarıcı Atatürk’e karşı yapılan saygısızlıklar ve Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkındaki 5816 sayılı kanunun istismar edilmesine fırsat verilmemelidir.

Pek çok kişi kararlara baktığında pek çoğunun halen geçerli ve sorun teşkil etmeyen istekler olduğunu düşünecektir. Doğrudur ancak dönemin şartlarında asker bu kararları aldırtmak istediği hükümeti bizzat bunların sebebi olarak görmekte yani hükümet yaptıklarıyla sorgulanmaktaydı. Ayrıca bu kararların uygulanmasıyla kamusal alanda türban, İmam- Hatip Lisesi mezunları özelinde tüm meslek lisesi mezunlarına üniversite kapılarının kendi bölümleri dışında kapatılıp eşitliğin yok edilmesi, sivil iradeye vurulan pranga uzun süre ülkenin başını ağrıtacak sorunları doğuracaktı.

Aslında MGK Kararları tavsiye niteliğindeydi ve hükümet pekala bunu imzalamayabilirdi. Nitekim başlangıçta Başbakan bu kararları imzalamayacağını da belirtti, ancak sonrasında artan kamuoyu baskısı, sanki muhafazakar kesim de dahil olmak üzere her kesimin arkasında toplanmasına dayanamayan Hoca bu kararları Bakanlar Kurulu Kararları olarak imzaladı ve gereğince işlemler yapıldı. Bu noktada bugün bazı arkadaşlarımız kararların imzalanmadığını iddia edebilir ama bu tamamen yanlış olacaktır. Evet, kararlar belki baskıyla imzalandı ama imzalandı ve uygulandı, acı olan da buydu. Ancak askerin yegane hedefi Hoca’nın siyaset arenasından silinmesiydi ve doymayacaktı. Bu bağlamda dönemin Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay Başsavcıları karargaha çağrılıp, İrtica kasetleri izletiliyor yapacakları anlatılıyordu. İşte burada Yargıtay’ın dünden hazır Başsavcısı Vural Savaş parti hakkında kapatma davası açıyor ve 2000’li yılların sonuna kadar uğraşacağımız bir başka sorun yine bu dönemde hortluyordu. Siyasi Parti oyla iktidara ya da meclise gelirse kapat gitsin, çünkü meclis bu iradenin gözünde halkın değil kendi Cumhuriyet’in asıl sahiplerinin meclisidir ve halkın oyunun önemi yoktur.

Hoca Ocak ayında ya da Şubat başında Ordu’yu durdurup ülkenin demokratik çizgisinin sürmesini sağlamaktansa olayların arkasında hep dış güç aramış ve ordunun ülkeye kötülük yapacağını aklından geçirmemiştir. Ancak ordu kararlarda da belirtildiği gibi önce gazeteleri, üniversiteleri ve yargıyı sonra da tüm kamuoyunu kontrol edip hepsini Hoca’nın üzerine salınca o da Haziran ortasında Demirel’le görüşüp Başbakanlığı Tansu Çiller’e bırakıp ayrılacağını belirtmiştir. Ancak Demirel Hoca’ya siyasi yaşamında son kez deyim yerindeyse kazığını atmış ve Meclisin 3. Büyük partisi olan Anavatan’a hükümeti kurdurtup hem Hocayı hem de Tansu Çiller’i by-pass etmiştir. Önce Mesut Yılmaz sonra da rahmetli Ecevit yönetiminde kurulan azınlık hükümetleriyle ülke Milenyum’a doğru yola çıkmış ama halkın iradesi kendisine bugün bile demokrat, özgürlükçü diyen ama işbirlikçi, halktan uzak ve fildişi kulelerde caka satmaktan başka işi olmayan kesimlerin de desteğiyle asker süngüsüne kurban edilmiştir. Ve işin özüne bakılacak olursa 28 Şubat’ta bu ülkede insanlar ya nötr kalmış ya da süngünün peşine takılmıştır. Yani fazla tartışmadan noktalayayım: Kimse o süngünün önünde durmamıştır…

Not: Milenyum’a doğru Türkiye, 99 Depremi, Öcalan’ın yakalanması ve etkileri, 2001 ekonomik krizine yazımın son kısmında değineceğim…

Bilal ERTUĞRUL

03 Mart 2012

12:13

Read Full Post »